Sabahın ilk ışıklarının aydınlattığı istasyon tenha idi.
Köşede bekleyen dört kişilik grup ve onlardan biraz uzakta duvara yaslanmış elleri cebinde duran, deri ceketli ihtiyar adam görmezlikten gelinirse, istasyonda kimse yok kabul edilebilirdi.
İstasyonun kanepelerinin birinde oturan topluluk çok heyecanlı ve fakat o oranda da üzgün görünüyordu.
Grup; ihtiyar bir karı-koca ile lâcivert elbiselerinden, omzunda parlayan iki yıldızdan Üsteğmen Hava Subayı olduğu belli olan bir genç ve nişanlısından ibaretti.
Gençlerin nişanlı, hatta yeni nişanlı oldukları ikisinin de devamlı olarak parmaklarındaki yüzüklerle oynamalarından, utanmaktan öte, öne eğik başlarını, yaşlıların fısıldar gibi konuşmalarına “Evet!” veya “Hayır!” anlamında sallayarak dudaklarını belli belirsiz bir şekilde kıpırdatmalarından ve ara sıra heyecan fırtınalarının sükûnundan faydalanarak -çok kısa süreler için- konuşmalara katılmalarından anlaşılıyordu.
Topluluktan ilk sesini yükselten yaşlı adam oldu. Boğazını temizledi ve deri ceketli ihtiyar adama döndü:
“Hüseyin Ağa! Şu atlara ve arabaya iyice bir bak bakalım. Dönüşte yolda kalmayalım!”
Deri ceketli ihtiyar adam, yani arabacı yerinde kımıldadı ve;
“Peki, Muhtar Ağa!” diyerek yavaş yavaş İstasyon Kapısından dışarıya çıktı.
Muhtar ki; onun adı da Hüseyin’di, arabacının çıkışını gözleriyle takip ettikten sonra karısına döndü:
“Hatice! Haydi, biz de trenin gelmesine kaç dakika kaldı, onu öğrenelim!” dedi.
İhtiyar kadının çocuklarla biraz daha beraber kalmak isteğini, muhtar kaşıyla-gözüyle “Gidelim!” anlamında işaret ederek anlatmak çabasında başarılı olamadığını hissedince, karısının koluna girerek sürükler gibi, onu istasyonun dışına doğru çekti, götürdü.
Hareketlerinin nişanlılar tarafından görülmesine de aldırış etmiyordu muhtar, zihninde düşündüklerini şekillendirmesi önemliydi kendisi için.
İki genç ihtiyarların kapıdan çıkmalarını, çıkışta muhtarın karısının kulağına bir şeyler söyleme gayretini görerek gülümsediler ve uzaklaşmalarını, görünmez olmalarını ancak bekleyebildiler.
Eldeki kısa zamandan en iyi ve en ekonomik şekilde faydalanmayı arzulayan subay, genç kızın ellerini avuçlarının arasına aldı, gözlerine bakarak;
“Gülnihal! Gidiyorum. Ama biliyorsun mukaddes(1) bir görev için. Allah’ın izniyle kirazlar olurken döneceğim. Güzel bir düğün yapacağız. Karım olacaksın. Mesut bir yuvamız, güzel çocuklarımız olacak. Bana yalnızlığımı unutturacak, sonuncusu olacak bu ayrılığa da sabredip dayanacak ve beni bekleyeceksin, değil mi?” diye sordu.
“Evet Abdullah! Kirazlar oluncaya kadar ümitle ve sabırla seni bekleyeceğim. Kirazlar oluncaya kadar…”
Sözlerinin sonunu tamamlayamadı. Abdullah sarılmış, kucaklamış, şaşkınlığına aldırmadan öpmüştü onu.
“Seni seviyorum Gülnihal! Seni çok seviyorum hem!”
Abdullah’ın sözleri Bekleme Salonunda yankılanırken uzaklardan bir öksürük sesi işitildi, biraz sonra muhtar, karısı ve arabacı kapıda gözüktüler. Muhtar üzüntü yaşanan bir seslenişle;
“Trenin gelmesine birkaç dakika var çocuklar!” dedi.
Bu anın üzüntüsünü köye geldiği günden beri yaşayan Abdullah’ın yüreği burkuldu, ister-istemez. Askerdi, ağlamazdı, ağlayamazdı. Hislerine hâkim olmak için insanüstü bir gayret sarf ediyordu.
“Baba!” dedi babasızlığının bilinciyle, nişanlısının babasına. Ve; “Anne!” dedi, sarılırken ikisine de ayrı ayrı. Sonra ellerini öptü, her ikisinin de. Aynı doğallıkla nişanlısına döndü, sarıldı ona da, yanaklarından, saçlarından koklarcasına, içine sindirmek istercesine öptü. Sonra arabacıya yöneldi:
“Hakkını helâl et Hüseyin Amca, sabahın kör vaktinde yoruldun benim için.” diyerek onun da nasırlaşmış elini öptü.
Tam bavulunu eline almıştı ki, trenin ayrılık esintisiyle çaldığı düdükle makas başından istasyona girişini hissetti. Saniyeler süren bir duraksamayla önünde duran vagonunun kapısını açarak trene bindi, kapıyı kapatmadan orada kaldı, öylece.
Sonra kısa bir düdük, sallanan kollar ve adımlayış yalnızlığı, yaşanmamışçasına.
İstasyonda kalanlar, elem rüzgârının katılaştırdığı, ayrılığın hüküm sürdüğü, yükselen güneş ışınlarının silmekte zorlanacağı gözyaşlarının, damla damla yoğunlaştığını fark etmezcesine durup kalakaldılar öylece. Bu duruş, trenin ufukta kayboluşundan öte, dumanının, sesinin bile izleri kalmayıncaya kadar devam etti, hem belki hıçkırıklarla.
Bu suskunluğa yine muhtarın sesi son verdi. Abdullah’ın trenin kapısından son söylediği sözleri tekrar eder gibi;
“Üzülme kızım, şurada kirazların olmasına ne kadar kaldı ki?...”
Köyde kış, sonra da ilkbaharın ilk ayları her hafta, bazen gecikerek de olsa gelen özlem dolu mektuplarla geçti.
Mutluluk vaat eden tebessümüyle yaza ulaşma arzusundaki kirazların yapraklanmaya başladığı günlerde köye gelen mektuplar kesiliverdi aniden.
Tereddütlerin yok olması için muhtar şehre inip, görevli olduğu komutanlığa telgraf çekti günlerden bir gün ve hemen. Birkaç gün sonra sarı bir zarf geldi, muhtarlıkta kimsenin, kimselerin olmadığı bir an askeri bir ciple. Hanımı ve Gülnihal bahçelerde iş yapıyorlardı Hüseyin Ağaların Emine’den satın aldıkları köye biraz uzakça sırtın yanındaki Müşküle Boğazında.
Heyecanla açtı zarfı, “Başınız sağ olsun! Vatan sağ olsun!” cümlelerinden başka hiçbir satırı yorumlayamadı gözleri. İnanamıyordu. Olamazdı. Önce şehre inmeli, sonra Abdullah’ın birliğine gitmeli, ondan bir haber alamamanın derdiyle günden güne solan kızının derdine çare olabilmek ve gerçeği öğrenebilmek için çaba harcamalıydı.
Hemen giyindi. Köy yolunda oyun oynamakta olan bir çocuğa; Hükümet Kapısından çağırıldığını, iş için kasabaya, belki oradan da şehre gideceğini ve birkaç gün eylenmek zorunda kalabileceğini hanımına söylemesini, ama mutlaka söylemesini tembihledi.
Yetinmedi. Caminin İmamına uğradı, kapıdan. Aynı şeyleri ona da söyledi. Şimdilik hiçbir şey bilinmesin istiyordu. Galiba askeri cipi herhangi bir görenin olmaması da dualarındaydı. Köstekli saatine(2) baktı. Posta treninin gelmesine az bir vakit kaldığını görerek atına bindi ve süratle istasyona doğru yöneldi. Bu postayı kaçırmamalıydı. Aksi takdirde yarım güne yakın kaybı olacaktı, diğer treni beklemek için.
Trenin makas başından girişini beklemeğe başladı. Atının dizginlerini kendi haline bıraktı. Alışkındı atı, çok zaman böyle başıboş bırakırdı, o kendi başına ehlen ve sehlen(3) dönerdi ahırına. Kimse de merak etmezdi. Bilirlerdi ki muhtar iş için şehre gitmiştir, işleri uzun sürecektir. Beklemek sıkıntısını üleşmek istercesine eline bir dal parçası aldı, çakısını çıkardı, dal parçasını sinirle yontmayı denedi.
Tren istasyona yaklaştı, girdi ve durdu. Binişinden itibaren bitmek bilmeyen bir zaman dilimi başlamıştı. Sigara üstüne sigara içiyordu. Paketi bitmek üzereydi. Oysa ayda-yılda bir, keyiflendiği zaman sigara içerdi, çoğunlukla misafirler için taşırdı sigara paketini. Bu gün değişik bir gündü. Kendi kendine söylenirken, aklı başında olarak tekrar okumak istedi mektubu.
Elini cebine soktu. Öteki cebine de baktı. Teker teker tüm ceplerini karıştırdı. Bulamadı. Garip bir davranışla; “Ben ne yaptım?” der gibi elini alnına vurdu. Sarı zarfı, ceketini değiştirirken eski ceketinin yanında unuttuğunu hatırladı.
Çaresizlikten şaşkın bir halde olmasına rağmen yoluna devam etmeğe karar verdi. Kompartımanda başka yolcu olmadığından kanepeye uzandı, gönül yorgunluğuna trenin yılışık(4) ahengi(5) iştirak edince, uyuyakaldı.
Aynı saatlerde eve gelen Gülnihal, babasının elbiselerini kaldırırken sarı zarfı fark etmiş, okumuş, hakikati anlayınca da olduğu yere yığılmış, kendini kaybetmişti.
Aradan geçen anlamsız saatlerde kızının yokluğunu hisseden annesi, babasının odasında onu bir yığıntı halinde yerde görünce, önce anlamsızca şaşırmış, sonra da kaldırarak yatağın üzerine yatırmıştı…
Beklemek, hem özlemle, hem ümitle, hem heyecanla beklemek acı idi. Ama beklemek olmasaydı, beklenenin, sabrın kıymeti olur muydu ki?
Bir gün sonra döndü köye Muhtar. Bitkin, perişan bir haldeydi. Yemekten, içmekten kesilen Gülnihal, dalgın, bilinçsiz bir şekilde yatmaya devam ediyordu. Kendine bile gelememişti.
“Şehit olmuş!” dedi muhtar. “Bilmem kaçıncı kez uçuşlarında uçağı ile düşerek. Radyolar söylemiş, gazeteler yazmış, ama haberdar olamamışız.”
Sessizliğin egemen olduğu bir süre geçmişti aradan. Karısı kalktı yerinden. Muhtara yol yorgunluğunun ötesinde yardımcı olabilmek için, önce kızının odasına gidip ona bakma arzusunu geçirdi içinden.
Yoktu Gülnihal yatağında. Şaşkın bakışlarla muhtarın yanına geldi, bağırdı:
“Gülnihal yok! Gitmiş galiba!”
Muhtar bir an neden bahsedildiğini anlayamamış gibi karısının yüzüne baktı. Sonra acele ile dışarıya çıkarak rastgele bir yöne doğru ilerlemeğe çalıştı…
Tüm köylünün katıldığı arayış, gecenin geç vakitlerine kadar sürdü, el fenerleriyle, gaz lâmbalarıyla. Mehtabın yardımcılığından da bir yarar göremeyen, sonuca ulaşamayan köylüler, birer-ikişer evlerine doğru çekilmişlerdi.
Muhtar sonuca razı değildi. Arıyor, arıyor, arıyordu.
Bağ yolundaki Ballıkayalar’dan Örencik’teki kiraz bahçesinden aşağıya doğru dönerken ağaçların arasında bir karaltı fark etti yerlerde. İçini çekerek koştu oraya doğru, yanılmak istercesine.
Gördüğü bir kalp şeklinin kazındığı, içinde G ve A harfleriyle “Ebediyen” yazılı kiraz ağacının altında yatan Gülnihal’in ta kendisiydi. Izdırap okunan yüzünde hiçbir hayat belirtisi görülmüyordu. Gözleri açık kalmıştı, dua eder gibi. Ve vücudu soğumuştu bile.
Gülnihal’i kucakladı muhtar, kollarına aldı. Ağır ağır, acının hem her türlüsünü yaşayarak bitkince yürümek çabasını yaşadı.
Sonuna ulaşılmak üzere oldukları ilkbaharın ılık akşamının esintisinde, henüz olgunlaşmamış kirazlar dallarında sallanıyor, köyden, sabah ezanını okuyan müezzinin sesi yankılanıyordu, yürüyüşünde…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü kaleme aldığımda kömürle çalışan buharlı lokomotiflerin servis yaptığını, medeniyetle ilgili bir kısım buluşların henüz Gülnihal’in Köyüne uğramadığını varsaydım.
(1) Mukaddes; Kutsal, muhterem, aziz, yüce anlamlarındadır. Mukadder ise; takdir edilmiş, kaderleşmesine izin verilmiş anlamlarındadır.
(2) Köstekli Saat; Bir zincir vasıtasıyla elbisenin herhangi bir yerine takılarak saat türü. Köstekli denmesinin sebebi; bu zincirle taşınıyor olmasından dolayıdır. Genelde kurularak çalıştırılır.
Köstek; Hayvanın kaçıp gitmesine engel olmak için, iki ayağına bağlanan kısa ip, ya da zincir. Koşulan hayvanların tepmesine engel olmak için eklenen kayış.
(3) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
(4) Yılışık; Yapmacık davranışlarla hoş görünmeye çalışan, şımarık, sırnaşık, kendini ilgilendirmeyen işlere girişen, ters, inatçı.
(5) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.