İkisi Ziraat Mühendisi adayı stajyer(1), ikisi kendisinden önce yerleşmiş, sözüm ona lâboranttılar(2). Kendisi ise laboratuvarda; “Zurnanın son deliği(3), ya da “Buzdolabında kalmış muhallebi tabağı(3) veyahut da “Sıfır kilometre eşşek(3)idi. “Şeddeli eşşek(4)” hem de, tavırlarınca.

“Cüneyit, permeabilite(5) kapları…”

“Cüneyit, saturasyon(5)…”

“Cüneyit, saf su makinesi…”

cümlelerini bitirmek diye bir endişeleri, ya da arzuları yoktu, çünkü rica değil emirlerini, ya da demek istediklerini anlıyordu Cüneyit, zaten anlamak zorundaydı da.

            Nüfus Memuru ne yapmış, etmiş, “y” harfi ile “t” harfi arasına o “i” harfini yerleştirmekte başarılı olmuştu! Çok zaman bazı kayıtlarda o “i” harfi canını sıkmışsa da, yanlışlıklara ve hatta hatalara neden olmuşsa da Kafa Kâğıdını(6) değiştirmekte başarılı olamamış, ama alışmıştı ismine Cüneyit.

            Tarımla ilgili bir laboratuvardı Cüneyit’in çalıştığı yer. Ötekiler kendilerine “Laborant”, kendisine ise “Kimyager” adını uygun görmüşler yahut da takmışlardı, her ne düşündülerse. Oysa “Mevsimlik İşçi(7)” statüsünde doluşmuşlardı laboratuvara, yaz mevsimi için.

Belki yevmiyelerinin kendisininkine göre bir-iki lira fazla olduğunu hissettirmek amaçları olabilirdi bu isim takmada. Stajyerlerin yevmiyeleri onlarınkinden de fazlaymış, söylediklerine göre, hiç de merak etmediği. Çünkü onlar yarı mühendis sayılırlarmış, belki bir-iki sene sonra başlarına mühendis olarak gelebilirlermiş.

Bu nedenledir ki laborantlar onlara karşı oldukça saygılı idiler. Çünkü onlar kendi gibi yolunu şaşırmış olarak değil, her yıl bu zamanlarda çalışmak için geliyorlarmış laboratuvara. Sair zamanlar mı? Onu niye ilgilendirsin ki?

O acemi, o şaşkın, o yol-iz bilmezdi. Böyle devam eden bir işbirliği içinde idiler;

“Gel Cüneyit, git Cüneyit, yap Cüneyit, et Cüneyit…”

Hiçbiri zoruna gitmiyordu ama günlerden bir gün Karadenizli Hüseyin’in yakıştırması kendisini kırmış, hem çok üzmüştü. Giresun’a Ciresun dediği gibi; “Cüney ve it” olarak ayırmıştı ismini ve sonra tamamlayıp, tanımlamıştı; “Cüneyli it, Güneyli it, Akdenizli it!” diye ve kalın kalın gülmüş ve o günden sonra ismini söylemeyi bırakmış, her seferinde istihza ile “Gel Akdenizli, git Güneyli!” der, olmuştu.

Oysa Güneyle, Akdeniz’le hiç alâkası yoktu. Has bir Anadolu çocuğuydu. Anadolu’nun ortasının, biraz kuzeyinin, batısına doğru. Akdeniz’le ilgisi Coğrafya Kitabındandı. Gitmişliği, görmüşlüğü bile yoktu oraları.

Arkadaşları, sadece Başkan, Baş Mühendis, ya da Müdür çevrelerde ise o zamanlar ve mecbur kalırlarsa ismini söylüyorlardı, onu da alaylı bir şekilde son hecenin üstüne bastırarak.

Sözün önemli tarafı Hüseyin Abisi, diğer laborant Mehmet Abisini de fişeklemiş(8), o da kendisine “Güneyli” der olmuştu ve işin tuhafı onların çağırışlarını tahammülsüzce de olsa cevaplar olmuştu Kimyager Cüneyit.

Mecburdu Cüneyit, bir bakıma boğaz tokluğuna diyebileceği bu işte çalışmaya. Ailesine yük olmamalıydı. Irgatlıkla(9) kazandığı yol parası ile bu koca şehre gelmiş, kendi şehrinde lisedeyken gözüne girdiği, ailevi nedenlerle koca şehre tayin olan öğretmeninin himmetleri ile hem bir öğrenci yurdunda yer, hem de bu laboratuvarda iş bulmuştu. Kendince yeterli olmasa da, şükrediyordu.

Ha? Neden mi ayrılmıştı baba ocağından? Cevabı gayet basitti. Büyük şehrin imkânları daha büyük ve çoktu çünkü. Üniversiteye gitmeyi düşünüyordu, ama okurken Üniversite yıllarını nasıl yürüteceğini bilemiyordu. Şimdi ise kazandığı para, boğazına, öğrenci yurduna, akşamları devam ettiği dershaneye ve beynini zenginleştirmek için aldığı kitaplara ancak yetiyordu. Tek bir simitle geçirdiği öğünler o kadar çoktu ki…

Onun okuma arzusunu stajyer abiler de öğrenmiştiler. En çok ne olmayı istediğini sormuşlar; “Öğretmen” deyince;

“Ziraatçı olsana, mühendis olsana, bizim gibi burs alır, ailene de yük olmadan okur, mezun olur, sonra onlara da bakarsın!” demişler ve devam etmişlerdi;

“Okurken staj yaptığında, istersen çalışma süreni uzatır, elbiseni-pabuçlarını bile kazandığınla kendin alabilirsin. Hatta kalan harçlığınla annene, babana, kardeşlerine ufak da olsa hediyeler bile alabilirsin, bir düşün, istersen!”

Düşünmüştü, ama kafasına yatmamıştı pek. Peki, öğretmenliğe yönelirse bir destek olmadan nasıl okuyabilirdi ki? Lise mezunu olarak askerden döndüğünde “Ekmeğin aslanın ağzında değil, midesinde olduğunu” görüp “Gözünün çayırı açılırdı(10) belki. Bu nedenle mutlaka okumak için burs veren kurum ya da kuruluşları araştıracak, en kötü ihtimalle kimyaya yönelik bir bölüm için “Ağabey” dediği stajyerlerin önerdiği Ziraat’ı deneyecekti.

Erlenmayerlerle(5), beherklaslarla(5), pisetlerle(5) geçiyordu işe başlamasının bu ilk beş-on günlük devresi. Tabii bir de ardı-arkası kesilmeyen emirlerle.

Sonra bir gün bir genç kız geldi laboratuvara, akranı gibi. Evet, yaz ortasıydı. Kısa etekleri, parmak arası terliği, sutyeninin belli olduğu rengârenk desenli ince bir gömlek ve oldukça cömert bir dekolte(11). İçinde fanila yoktu, göbeği gözüksün, isteği ile olsa gerek, gömleğinin son düğmelerini alttan da, üstten de iliklememişti.

Kıyafeti böyleydi ama etkileyici güzel bir yüzü vardı. Zil çalınca kapıyı açmak görevi de Cüneyit’e ait olduğundan kapıyı açar-açmaz çarpılmıştı, görüp zihnine yerleştirdikleriyle Sıfır Kilometre Cüneyit. Neden sıfır kilometre mi, eşşeklik konusu hariç? Yokluk, çevre, aile ve tabiatı nedeniyle ilköğretimin ilk yılları haricinde hiç mi hiç, ne bir kız arkadaşı olmuştu, ne de bir kızın elinden tutmak arzusunu yaşamıştı. Bu nedenle kapıyı açar-açmaz çarpılması olağandı.

Genç kız, dikkat etmekten bile çekindiği, genç biri gibi değil de kendisini herhangi bir varlık gibi görüp sakızını çiğnemesine mola vermeden;

“Müdürün odası nerde?” diye sormuştu, parfüm ve mentol kokularını yüzüne üfürerek. Aklı başında değildi, zaten çekincelerle yarımdı ve gitti Cüneyit’in. Kapıyı kapattı, belli-belirsiz bir “Gel!” işareti ile önüne düştü genç kızın. Koridorlardan ve laboratuvarın holünden geçerken karşılıklı meraklı bakışları hissediyor ve kendisine tuhaf geliyordu ki genç kızı, stajyerlerin, mühendislerin, laborantların gözlerinden sakınıyor, kıskanıyordu sanki.

Kendisine “Tavuk popolu, kart, kız kurusu” gibi isimler yakıştırılan, genelde titiratsasyon(5) işlemlerinde titizlik isteyen, Allah var, kendisine daima güler yüzle ve insanca davranan yaşlı Mühendis Ablanın bile dikkatini çekmişti genç kız. Mühendis Abla da Cüneyit’in kendisi gibiydi. Bu yaşına değin, ne eline erkek eli değmiş, ne o bir erkek elini arzulamış, ne de bir erkek elinin kendi elini tutmasına izin vermişti!

Müdürün kapısını tıklattı Cüneyit, sesi aldıktan sonra, kapıyı açtı ve genç kızın içeriye girmesi için kenara çekildi. Müdür Bey masasından kalkmış, genç kıza doğru yürümüştü;

“Ooo hoş geldin kızım!” deyişine tanık olmuştu kapıyı kapatırken. Kucaklaşmışlar mıydı, yanak yanağa dokunup ayrılmışlar mıydı, yoksa öpüşmüşler miydi? Gerekli değildi kendisi için, düşüncesine göre. Şu ana kadar da kim olabileceği ile ilgili bir yorum geçmiyordu zihninden.

Müdür Bey ayağa kalkıp karşıladığına göre mühim biri, ya da mühim birinin kızı, ya da akrabası filân olmalıydı herhalde. O halde, kendisinin kendisi olduğunu unutmaması gerektiği düşüncesi ile hiç de zamanı olmadığı halde dolmuş gibi olan laboratuvar atıklarının konulduğu çöp tenekesini alarak, bir türkü mırıldanarak çöpü atacağı yere yöneldi.

Mırıldanmağa çalıştığı türkünün; “Ben dağ yolunda yonca, sen gül dalında gonca…” olduğunu kendi kulakları ile de duyunca, kısacık bir anda yaşadığı duygularını diline doladığı için utandı kendinden, bir anda.

Utancıyla baş başa kalıp ne kadar zaman sonra geri döndüğünün farkında değildi. Müdür Bey genç kıza bütün odaları dolaştırmış, mühendis ve stajyerler başta olmak üzere tüm personelle ayrı ayrı tanıştırmış, “Bir de Cüneyit diye ‘Nevi şahsına münhasır(12)’ delikanlı bir arkadaşımız, Üniversite sınavlarına hazırlanan geçici bir işçimiz var!” diye kendisini tarif edip çöp dökmeğe gittiğini söylemiş.

Cüneyit çöpü dökmekten döndüğünde, genç kız, Mühendis Hanımın laboratuvarda çalışması nedeniyle boş bıraktığı sandalyesine oturmuş, ağzında sigara, elinde cep telefonu ya oyun oynuyor, ya mesaj çekiyor, kulaklarındaki kulaklıktan muhtemeldir ki herhangi bir şeyi dinliyor, etrafıyla ilgilenmiyordu, belki de duymuyordu çevresini.

Elinde olmadan koştu Cüneyit, ağzındaki sigarayı aldı, etrafta kül tablası olmadığından bir kâğıt üstünde söndürerek duvardaki; “Sigara içmek kesinlikle yasaktır!” yazılı tabelayı gösterdi, konuşmadan.

Odanın değişen tütün ve zift kokusu ve küllerin yere dökülmesi ile genç kızın sigarasından bilmem kaçıncı nefes çekişinden sonra odaya ulaştığını ve geciktiğini düşünmüştü.

Genç kız şaşkın ve fakat umursamaz bir tavırla çantasından o pahalı sigara paketini çıkarmış, bir sigarayı dudaklarına iliştirmiş, çakmağı ile yakmağa kalkışmıştı ki, hareketlerini ısrarla takip eden Cüneyit, sigarayı genç kızın elinden alıp kırmış ve Mühendis Hanımın çöp tenekesine atmıştı.

Genç kızın direnmek ya da sigara yakmağa devam etmek gibi bir niyeti yok gibiydi. Çantasını, telefonunu ve kulağından çıkardıklarını mihaniki(13) bir hareketle masanın üstüne koyup Cüneyit’in karşısına geçip;

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” derken cümlesini tamamlamadan tokadı Cüneyit’in sol yanağına patlatmıştı, solaktı çünkü.

Ses koridorlarda yankılanmış ve tüm kafalar, ayak sesleriyle Mühendis Hanımın odasında buluşmuştu, Müdür ve Mühendis Hanım dâhil. Biri;

“Daha ilk günden…” dedi cümlesini bitirmedi. Diğeri;

“Kim bilir, ne halt yedi ki yetişkin eşşek(3), tokadı yedi.” dedi. Öteki;

“Azgın şeddeli eşşek, böylelerini ertelemeye bırakmayacaksın, asacaksın hemen!” diye fısıldamıştı.

Kimse bir şey bilmiyordu. Ama herkes yorum yapma çabası içindeydi. Müdür Bey;

“Herkes işinin başına lütfen! Sizin ikinizi de odama bekliyorum!” deyip arkasından eklemişti;

“Hem, hemen!”

Genç kız sorgusuz, sualsiz oturmuştu Müdürün masasının önündeki koltuklardan birine. Başı eğikti, nefesleri düzensiz, sinirliydi. Cüneyit ayakta kalmıştı ve Müdürün sözleri kendisine karşıydı sanki yalnızca. Cüneyit Müdürün odasının her iki duvarındaki “Sigara içilmez!” levhalarını gösterirken;

“Burası laboratuvar olduğu için tehlikeyi kastederek sigara içmesine mani oldum. Tokadını hak etmedim efendim.”

Müdürün; “Doğru mu?” demesine fırsat bırakmadan yerinden doğruldu genç kız;

“Arkadaşım, öyle hırpalarcasına tepkin olmasa, ben de kasıtlıca(14) vurmazdım!”

Müdür araya girdi;

“Bak ‘arkadaşım’ diyorsun, o zaman özür dile ve arkadaş-arkadaş dönün odalarınıza.”

“Peki, Müdür Bey Amca!” dedikten sonra genç kız Cüneyit’e döndü elinden tutarak kapıya doğru sürüklerken;

“Özür dilerim, arkadaş mıyız artık?” diye ekledi Müdürün kapısını kapatırken;

“Öylesine zor bir sual ki, aramızda bu kadar maddi-manevi ve sosyal, belki de kültürel mesafe varken? Ben sizin arkadaşınız değil, ancak, şoförünüz, hizmetliniz, bahçıvan ya da çobanınız olabilirim. En yüksek terfiler bile elinize su dökmemi engeller. Gene de teklifinizden memnun kaldığımı bilin, efendim. Ve ben burada bir hizmetliyim, ne zaman, ne rica ederseniz, emrederseniz yapmağa çalışırım, yeter ki…” durakladı Cüneyit, cümlesini tamamlayıp tamamlamamakta kararsızdı, elini genç kızın avucundan çekerken. Genç Kız;

“Yeter ki?” diye sorarcasına üsteledi;

“Yeter ki, özür dilerim, asla haddime değil, lütfen bağışlayın efendim; ‘Sigarayı bıraksanız!’ demek isterim!”

“Öylesine zor bir istek ki…”

Cümlesini tamamlamasını beklemedi Cüneyit, laboratuvarın kapısına gelince;

“İzninizle!” deyip sırtını dönüp girdi içeri. Tüm meraklı bakışlar kendisine yönelikti.

“Sigara içmemesini rica etmemin karşılığı idi, o tokat. Hak etmedim ve tepkisini de böyle beklememiştim. Mühendis Hanım, o bayan sizin masanızın altına biraz kül serpelemiş. Onu temizleyip geleyim, sonra emirleriniz varsa yerine getirmeğe çalışırım!”

Sözlerini tamamlamaya çalışırken genç kızın adının ne olduğunu bilmediğini fark etti, hayretle. Önemli değildi, o; o idi kısaca. Bu sırada çalan telefonla Laborant Hüseyin Bey, Müdür Beyin kendisini odasına çağırdığını söyledi;

Süpürge ve faraşı kapı önünde bırakan Cüneyit, kapıyı tıklatarak içeri girdi;

“Buyurun efendim!”

Ondan bahsediyordu. Hatırını kıramayacağı falanca bir yakınının kızı olduğunu, ne ve kim olduğunu anlattı. “Hayat tecrübesi olsun, paranın nasıl kazanıldığını öğrensin!” denilmişti. Falanca, okuduklarından aklında kaldığınca oldukça zengin, hadi diyelim ki oldukça da saygın birisi idi ki, kızının ne olması beklenirdi ki?

Müdür Bey düşüncelerinin ortasına dalmak istercesine devam ediyordu;

“Hürriyet…” deyince irkildi Cüneyit.

“Kim dediniz efendim?”

“İsmini öğrenmemiş miydin yoksa? Tokat ye, ama ismini öğrenme, olacak şey mi? Her neyse, bu kızcağızın ismi o. Sen çöpleri atarken arkadaşlarla tanıştırdım onu. Kimya dersinden bu sene bütünlemeye kaldığı için stajyer arkadaşlar, mühendisler kendisine yardımcı olacaklar. Ama sen liseyi yeni bitirdiğinden ve şu sıralarda Üniversite imtihanlarına hazırlandığından dolayı daha çok yardımcı olabilirsin diye düşünüyorum. Başlangıcınız kötü ve ahenksiz olsa da yardımcı olmana sevinirim. Sanırım hatasından dönüp özür dileyen Hürriyet de sevinir, ne dersin?”

Müdür Bey bunları söylerken bazen koluna girmiş, bazen başını okşamıştı, odada bir aşağı, bir yukarı yürürken ve zorunlu olarak kendisini de yürütürken. Ve fısıldamıştı;

“Masraf etmen gerekirse, dışarı çıkmanız gerekirse, kesinlikle kimseden izin ve destek almanıza gerek yok, sadece bana haber ver ve her akşam babasına iyi haberler göndermeme yardımcı ol! Bunun beni de sevindireceğini bilmeni isterim. Hadi artık bu kadar konuşma yeter, doğru görevinin başına!”

Faraş ve süpürgeyi alan Cüneyit Mühendis Hanımın odasına yöneldiğinde onu Kütüphanedeki kitaplardan birini incelerken gördü;

“İzin verir misiniz efendim?”

Etkilemek istercesine, belki de özür dilemesine rağmen kızgınlığını belli etmek ister gibi dikti genç kız gözlerini, gözlerine. Belki de;

“Ben gittikten sonra yapaydın, temizliğini, olmaz mıydı sanki?” demek istemişti.

İçini, ya da aklından geçenleri okumuştu sanki Cüneyit:

“Sizin odadan ayrılmanızı bekleyemezdim efendim. Mühendis Hanım gelir; ‘Bu ne bu?’ diye mutlaka benden açıklama beklerdi. Ama Allah var, bugüne kadar ne kızdı, ne de sitem etti, fiskesi(15) bile yoktur bana!” Söylemek istediğini son cümlesine sıkıştırması hoşuna gitmişti, ama genç kız oralı olmamıştı sanki;

“Yani sever sizi?”

“Sanırım!”

“Başka?”

“Sanırım diğerleri de, hatta hepsi de. Biraz kaba davransalar bile, laborantlar da…”

“Yani?”

Soruları iğneleyici ve kısa kısa idi.

“Yanisi şu, kötü olmadığım inancındayım. Bakmayın böyle ayak işlerine baktığıma. Mecburiyet desem! Evet öyle. Liseden mezun oldum, Üniversite imtihanlarına hazırlanıyorum ve kendi elimden kendim tutuyor, tutabiliyorum yalnız. Ve de tutmak zorundayım, ailem bana katlanamaz çünkü.”

İşi bitmişti, faraşını ve süpürgesini aldı, “İzninizle” deyip çıktı odadan.

Günler mi, yoksa birkaç gün mü ne geçmişti aradan? Genç kızın, bazen kapının anahtarını alarak kapı dışına çıkışını görüyor, anlıyordu. “İmkânsız!” dediğiyle baş edemiyordu. Ders çalışmak veya yardımını istemek gibi bir talebi de olmamıştı kendisinden. Mühendis Hanımın odasına girmeyi de kendisi istemiyordu Cüneyit.

Sonraki günlerden bir gün, kapının önünden geçerken bakışları çarpıştı, çatallaştı, “Merhaba” demeden geçmek olmazdı;

“Merhaba!” deyip içeri girdi ve düşündü bir süre; gördüklerini, hissettiklerini ve düşündüklerini söylemeli miydi bir çırpıda? Sigara içmemesini handiyse(16) öğütlemişti. Peki, güzelliğini söylemesi, frapanlığını(17) alkışlamadığını anlatması?

Daha birkaç gün geçmeden “Bu ne samimiyet!” dedirttirir miydi kendine? Kararsız kaldı, içinden geçmiyordu düşüncelerinin tümünü demek, söylemek, hatta haykırmak bile. Ama hiç olmazsa bir-ikisini fısıldayamaz mıydı ulu-orta?

“Bağışlayın! Bir sözü iki defa tekrarlamak, hele sizin gibi güzel ve müstesna(18) bir bayanı tenkit etmek aklımın ucundan bile geçmez, ama çantanızdaki o paket ve burnunuzda yara gibi kızarıklığa neden olan hızmanız(19) hiç yakışmıyor size. Gene de siz bilirsiniz tabii. Benimkisi sadece bir öneri. Şu anda elinizde meşgul olduğunuz kitap ise, tarımsal üretim ve deneylerle ilgili. Belki Ziraat Mühendisi olursanız, ileride faydalanabileceğiniz bir kitap gibi gelir bana. Mademki Mühendis Hanımın bilgisayarı açık, abidik-gubidik(20), tırı-vırı(20) şeylerle beyninizi meşgul etmektense…”

“Bu sonuncu söylediklerinizin kanaatine nereden ulaştınız?”

“Daha önce de söylemiştim ya, hissederim ben!”

“Yaaa! Başka neler biliyor, neler hissediyorsunuz bakalım hakkımda?”

“Ne dememi istersiniz? Bana bir-iki gün izin verin, sizi düşüneyim ve sonra size sizi anlatmaya çalışayım, ister misiniz?”

Yediğim halt tam anlamıyla, birilerinin terbiye sınırlarını dışlayarak söylediği gibi Arapça söylenenin daniskası(21) idi, hem de asla geri dönülmeyecek. Bakalım uydurmak için neler düşünecektim, iki güne sığdırmak zorunda kalacağım kısacık zaman içinde?

“Kâhin(22) ya da büyücü müsünüz?”

“Asla! Sadece iki gün sonraki anlatacağım kişilerden birini anlatacak kişi olacağım. Siz de elinizdeki boş vakitlerinizi değerlendirip Google’da eksiklerinizi öğrenmeye çalışın, bilemediğiniz yerleri kitaplarınızda ve notlarınızda bana gösterin ki yardımcı olmaya çalışayım size. Ve el ele vererek sadece ailenize değil, tüm çevrenize nasıl akıllı ve her şeyin üstesinden gelen bir kız olduğunuzu ispatlayın, sınavda en yüksek notu alarak.”

Cevap vermedi bir süre. Düşünür gibiydi, bu da kısaca kendisine kapının gösterilişi demekti, galiba. Hareketsizliğe uydu, kapıyı dış taraftan kapatarak dışarı çıktı.

Aradan hazımsızca(23) birkaç gün geçti. Genç kızın dışarıya çıkmıyor olması dikkatini çekmişti. Odasının sabahları ve akşamları önünden geçmemeye dikkat ediyordu Cüneyit. Bir mesafe oluşmuş gibiydi sanki aralarında belli-belirsiz. Kendisi mi yaratmıştı, yoksa yaratılana mı uymuştu, bilemiyordu. Bildiği bir karıncanın bir insan karşısında yaşadığı eziklikti, ne kadar çalışkan olursa olsun, yapacakları sınırlıydı. Dağ yolunda yonca olmakla, gonca olmak arasındaki fark da aynıydı bir bakıma.

Unutmuştu hakkında düşündüklerini iki gün sonra söyleyeceğini. Muhtemeldir ki o da unutmuş yahut da unutmuş gibi davranmak daha çok yararınaymış gibi gelmişti kendisine.

Sonra bir gün, bilgisayarın başındayken yine kapısının önünden geçmek zorunda kalmış;

“Kolay gelsin!” demek zorunda kalmıştı. O da el işareti ile çağırmıştı kendisini.

“Stajyer ağabeylerin öğrettiklerinden anlayamadıklarım var, yardımcı olabilir misin?”

Hayretle görmüştü ki, hızmasını çıkartmış, burnundaki kızarıklık geçer gibi olmuştu. Çantasına da göz atmak içinden geçmişti, ama yapamazdı. Fakat emindi ki, uzunca bir zamandır kapı dışına çıktığını görmediğine göre bu konuda da başarılı olmuştu. İçinden hem kendini, hem de genç kızı alkışlamak geçiyordu.

“Karşılığında siz de bana bir fikrimde yardımcı olmaya söz verirseniz, peki!”

“Peki, benim dersim uzun süreceğe benzer. Önce siz anlatın!”

 “Emin misiniz? Neyse benim derdim kısa. Sizin dersiniz uzun sürerse bile, gecikmeniz ailenize endişe yaratmayacaksa burada da çalışmaya devam ederiz, ya da ‘hayır!’ demeyeceğim bir çay ikramınıza karşılık evinizde de derslerinize yardımcı olmaya gayret ederim. Tamam mı? Benim konum şey, yani özür dileyerek sorabilir miyim, siz; siz olsanız, yani zaten siz, sizsiniz de…”

“Peki, ben benim diyelim!”

“Ben öğretmen olmak istiyorum, imkânlarım kısıtlı, stajyer ağabeyler ‘Ziraatçı ol, burs var, alırsın, ailene yük olmadan okursun’ diyorlar. Böyle bir ikilem(24) içinde sizin tercihiniz ne olurdu?”

“Ama ben oldukça varlıklı bir ailenin çocuğuyum. Ne olmama, olanaklar, ya da ailem değil, ancak ben karar verebilirim, neyi, nasıl ve niçin istiyorsam.”

“Bir an benim yerime koysanız kendinizi!”

“Siz ne olmayı isterdiniz?”

“Öğretmen!”

“Ben de öğretmen olmayı isterdim!”

“O halde tercihim öğretmenlik olacak.”

“Ne öğretmeni meselâ?”

“Ne öğretmeni olmam geçerdi aklınızdan?”

“Meselâ; Failâtün, Failâtün’lerle uğraşan bir Edebiyat Öğretmeni?”

“Tercihim de bu idi zaten. Önerinizi dikkate alıp o tercihlere yöneleceğim, teşekkür ederim.”

“Yanlış yönlendirmiş olmayayım sizi?”

“Asla! Benim, sizin iyiliğinizi düşünerek yapmanızı istediklerimi yaptığınız için tebrik ederim öncelikle sizi. Hızmanızı çıkartmışsınız. Dışarıya çıktığınızı görmediğime göre sigarayı da bıraktınız o zaman. Ve son bir rica; haydi Hürriyet, daha önce de söylediğim gibi, derslerine var gücünle çalışalım ve en yüksek numarayı almak, senin başarı göstergen olsun, tüm sevenlerinin indinde. Ve de ben görmem belki, ama bu islimle(25) inşallah seneye de takıntısız bir şekilde mezun olursun.”

“İstemez miyim, doğrudan doğruya mezun olmayı? Ama bu ‘Ben görmem!’ demek ne oluyor, onu anlamadım.”

“İnşallah o tarihlerde Üniversitede olurum, demeyi istedim. Şimdi laboratuvardaki ağabey ve ablalardan ne kadar ne öğrenirsen, öğrenmeye çalış, eksiklerin olursa bana not bırak, her gün hazırlanır, sana yardımcı olmaya çalışırım.”

“Neden? Bilgisayarınız, e-mail adresiniz, cep telefonunuz yok mu? İletişim kuramaz mısınız benimle?”

“Maalesef efendim!”

“Ne gibi?”

“Ne bilgisayarım, ne de cep telefonum yok ki!”

“Olamaz!”

“Oldu bile efendim!”

“O zaman bu telefon ve numarası senin. Arayan olursa benim ikinci bir telefonum daha var o numaraya yönlendirirsiniz!”

“Asla! Kabul edemem efendim!”

“Bir telefonla seni işten attırırım. Yanlış bir tehdit, ama beni zorlamayın, sizden çok şey öğrendim, buraya adımımı atar atmaz. Ve daha birçok şeyi öğrenmek istiyorum, eğer izin verirseniz?”

“Estağfurullah efendim! Ne demek, emriniz olur!”

“Emir değil, sadece bir rica. Kazanmamız gereken zamanlar dışında.”

“Olur efendim. Sizin başarınız için destek olabilirim, bu mutluluğum olur!”

“Gerçekten mi?”

“Neden gerçek olmasın ki?”

“Peki, burada ne kadar maaş alıyorsunuz?”

“Hiç sormayın. Sizin ödeyemeyeceğiniz kadar çok?”

Hayretle açılan gözlerini yüzüne dikerek sordu genç adama;

“Gerçekten mi?”

“Gerçek tabii. Sizi ancak böyle tanıyabildim. Ve sizi her gün ancak böyle görebileceğim bir işi nerede bulabilirdim ki başka?”

“Yani evvelce oluşmuş tüm aykırılıklara rağmen beni her gün görmeyi mi istiyorsunuz?”

“Tabii. Hem özleyerek, isteyerek ve belki bencilce olacak, izleyerek de.”

Zaman Cüneyit’in istediği kadar çabuk ilerlemiyordu, ama gerilemiyordu da. Belki günlerin ilerlemesinin etkisi de vardı bunda. Ve en çok da ona hissettirmek istediklerini söyleyebilmiş olmanın mutluluğunun görüntülendiğini düşünüyordu gözlerinde

Hürriyet, Cüneyit’in fark ettiği gibi sigarayı değil, tüm tütün kırıklarını bile temizlemişti çantasından, çakmağı da evdeki ocağın başucuna bırakarak. Burnundaki hızmayı çıkartmanın yanında belkilerle bezendirdiği gönlüne egemen olamayarak giyimini, kuşamını bile değiştirmişti.

Müdür Beyin izni ile sabahları 10-12 arası, öğleden sonraları 3.30 dan mesai bitimine kadar çalışıyorlardı. Birbirlerine alışmışlardı masanın iki ucunda. Zaman kendileri için yeterli olmazsa Hürriyet için gelen arabayla geç vakitlere kadar evde çalışıyorlar, misafirler için kullandıkları odayı kullanmasını istemelerine rağmen, “Teşekkür ederek, reddettiği için”  Hürriyet’i almaya gelen araba sonra kendisini yurdun yakınlarında bir yerde bırakıyordu. Kimseye o lüks arabayı anlatamazdı Cüneyit, bu nedenle yurdun kapısına kadar ulaşmayı uygun görmüyordu.

Diğer zamanlarda Cüneyit işinin başında, Hürriyet stajyer ağabeylerle, Mühendis Ablayla beraber oluyor, bazen eksikliklerini Google tuşlarında tamamlamağa çalışıyordu. En çok da vakit buldukça Cüneyit’e mesaj çekmekten hoşlanıyordu Hürriyet, silâh zoruyla(!) da olsa hediye ettiği cep telefonuna. Hangi konularda mı? Tabii ki kimya konusunda. “Kalsiyum karbonat nasıl ayrışır?” “Baz ve asitlerin hangisi turnusol kâğıdına etki ederdi?” gibi, aklına ne eserse, ama bildiği.

Genelde cevap gelmezdi, artık cep telefonunu kullanmasını öğrenemediğinden mi, fark edileceğinden çekindiği için mi, yoksa sorduklarını ders çalışırken öğreteceğine inandığı için mi, bilinmez.

Beraber çalışmaları, Cüneyit’in kendilerince işlerini tavsatması(26), onların bir kısmını laborantların yüklenmesi nedeniyle oluşan homurtular Müdür Beyin kulağına da ulaşmıştı. Özellikle laborantlar ve görevlilerin kötü imajlı ulaşan sözleri Müdür Beyi oldukça rahatsız etmişti. Bir gün Cüneyit’i odasına çağırdı;

“Bazı sözler senin, sizlerin de kulaklarınıza ulaşmıştır. Hürriyet’in babasına telefonla bilgi verdim. Bugünden itibaren Hürriyet Hanım laboratuvara gelmeyecek. Öyle karar aldık. Sen eskisi gibi çalışmana devam edeceksin, Üniversite Sınavlarına girip sonuçlar açıklanana kadar. Üniversiteyi kazanırsan mesele yok, kazanamazsan da üzülme, dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var, araştırırım senin için bir şeyler. Merak etme. Yeter ki işlerinde aksama ve aksatma olmasın.”

Ricadan ziyade, emirdi Müdürün istekleri, boynunu büktü, oysa o ana kadar kimse görmemişti onun böylesine boyun büktüğünü.

Laboratuvara girmesiyle birlikte sesler yükselmişti eskisi gibi:

“Cüneyit saturasyon…”

“Güneyli çöpler…”

“Cüneyit aşağı… Cüneyit yukarı…”

Gözü kör olsun, yoksulluğun, fukaralığın, birikimi o kadar azdı ki. Kişinin bedeninin, cisminin değil, gönlünün, ruhunun, kalbinin yoksulluğu önemliydi ve o bu iki yoksulluğu bir arada yaşamanın bedbinliği(27) içindeydi. Boşluk dört bir yanında, yalnızlık tüm mevcudiyetindeydi. Karamsarlık egemen olmuştu hayatına daha ilk günden, biten ilk akşama, ilk mesai gününün sonuna doğru.

Herkes gitmişti, bir tek Müdür Bey kalmıştı Laboratuvardaki odasında. Elindeki sonuçları bilgisayara yükleme çabasındaydı, Cüneyit kendi işlerini tamamlamaya çalışırken. Odasının kapısını açtı Müdür Bey, aynı babacan tavırla koluna girdi, koridoru adımlarken;

“Zamanında biz de gençtik. Unutursun oğlum, hele bir Üniversite Sınavlarını kazan, Üniversiteye başla.”

Müdür Bey gerçekten, gerçekleri mi söylemiş, dile getirmişti?

Laboratuvar atıklarının toplandığı kimyasal dolu son çöp tenekesini boşaltıp ellerini yıkadıktan sonra bina dışına çıktığında Hürriyet’in beklediğini gördü. Koluna girdi genç kız;

“Sen benimsin artık öğretmenim!” dedi hayret eden gözlerine aldırmadan, sürüklerken kendini herhangi bir yöne doğru…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Lise sonrasında, üniversiteye hazırlanırken bir araştırma laboratuvarında bir süre gerçekten mevsimlik işçi statüsünde bilgi dağarcıklarındaki bilgileri kıt olan abilerle ve stajyerlerle çalıştım.  Özellikle ağabeylerin sözlerini söyledikleri gibi yazdım. Laboratuvar malzemelerinin tümü ile ilgili bilgilerim var. Ancak sadece ve özellikle yanlış telâffuz edilen bir kısım malzeme isimlerini kaydetmekle yetindim. Bilgi dağarcığımın birikimleriyle, övünmek gibi bir gafletle karşılaşmamak ve etrafıma zarar vermemek(!) için tüm malzeme adlarını yazmayı uygun görmedim.

(**) Cüneyt; Küçük asker. Askercik.

(**) Kimyager, Kimyacı, Kimya Bilimci; Üniversitelerin Fen ve Mühendislik Fakülteleri’nin Kimya Lisans Bölümlerinden mezun olan kimya bilimi konularında(Organik, inorganik, analitik, fiziksel, biyokimya) ileri düzeyde eğitim almış kişi.

(***) Doktor Cüneyit yaşamaktadır.

(1) Stajyer; Staj yapmakta olan kimse.

(2) Lâborant; Araştırmalarda ve laboratuvar deneylerinde yardımcı olarak çalıştırılan kimse. Hastane ve benzerleri yerlerin laboratuvarlarında çalışan kimse.

 (3) Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

Buzdolabında Kalmış Muhallebi Tabağı; Argo bir deyim olup uzun süre gözükmemiş, bozulmamış, yol-iz bilmeyen, şehre alışkın olmayan genç.

Sıfır Kilometre Eşşek; Argo deyim olup; “Köyden indim (geldim) şehire, şaşırdım birdenbire!” tipinde, şehrin sosyal hayatıyla ilgili bilgisi olmayan, kusurlu kişi.

Yetişkin Eşşek; Sıfır Kilometre eşşeğe göre, şehre gelişinin üzerinden bir süre geçtiği halde gene de sosyal hayatla ilgisini bağdaştıramamış, geri kalmış kişi.

(4) Şedde; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret.

Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse.

(5) Permeabilite; Geçirgenlik.  Bazı cisimlerin içlerinden gaz, sıvı, akım, saydam cisimlerden ışık geçirme özelliği.

Saturasyon; Satürasyon. Doymuşluk, doymuş, doygun olma durumu.

Erlanmayer; Erlenmeyer. Ağız kısmı ince uzun olan, genelde fazla buharlaşması istenilmeyen çözeltilerin kaynatılmasında, çözeltilerin karıştırılmasında ve titrasyon işlemlerinde kullanılan cam malzeme.

Titiratsasyon; Titrasyon. Asit ve bazlar yardımıyla maddenin özelliğinin bilinmesi işlemi.

Beherklas; Beherglas. Beher. Değişik hacimlerde, boşaltma kolaylığı için ağzı dar, karıştırma, ısıtma, karışım işlemleri için kullanılan çeşitli boyutlardaki cam malzemelerden biri.

Piset; Laboratuvar ortamında sıkıldığında içindeki kimyasalı fışkırtan plâstik şişeler. (Abilerin bunu da çok zaman pipetle karıştırdıkları hafızamda, yalnız söylemeliyim ki, bilmediklerinden değil, acele ile söylediklerinden dolayı.

(6) Kafa Kâğıdı; Nüfus Kâğıdı.

(7) Mevsimlik İşçi; Çalışmanın yalnızca yılın bir bölümünde sürdürüldüğü yoğun işler için çalıştırılan işçi.

(8) Fişeklemek; Kışkırtmak.

(9) Irgatlık; Tarım ya da yapı işçiliği.

(10) Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.

(11) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(12) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(13) Mihaniki; Mekanik. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla, hiç düşünmeksizin, kendiliğinden, yalnızca devinimiyle yapılan iş.

(14) Kasıtlıca; Önceden düşünerek, bilerek, isteyerek, tasarlayarak gibi yapılan, bir amaç için yapılmaya çalışılan eylem, ya da söz.

(15) Fiske; Parmak uçlarıyla yapılan hafif vuruş. İki parmak ucuyla tutulabilen miktarda olan. İnsan derisinde herhangi bir sebeple ortaya çıkan ufak ve içi su dolu kabartı.

(16) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(17) Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.

(18) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(19) Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkaya verilen ad.

(20) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

(21) Daniska; En güzel, en iyi.

(22) Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

(23) Hazımsızca; Kendisine yapılan kimi uygunsuz davranışlara hoşgörüyle bakmayan, tepki gösteren.

(24) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(25) İslim; İstim.  Bir işi yaptıran gayret. Bir işi gördürmek ereğiyle yapılan eylem ve elde edilen buhar. Buharla işleyen araçlar için kalkmaya hazır duruma gelmek.

(26) Tavsatmak; Bir iş, bir durum vb.nin gücünü, hızını kaybettirmek, yavaşlatmak, gevşetmek.

(27) Bedbinlik; Karamsarlık, kötümserlik.

(*) Lise sonrasında, üniversiteye hazırlanırken bir araştırma laboratuvarında bir süre gerçekten mevsimlik işçi statüsünde bilgi dağarcıklarındaki bilgileri kıt olan abilerle ve stajyerlerle çalıştım.  Özellikle ağabeylerin sözlerini söyledikleri gibi yazdım. Laboratuvar malzemelerinin tümü ile ilgili bilgilerim var. Ancak sadece ve özellikle yanlış telâffuz edilen bir kısım malzeme isimlerini kaydetmekle yetindim. Bilgi dağarcığımın birikimleriyle, övünmek gibi bir gafletle karşılaşmamak ve etrafıma zarar vermemek(!) için tüm malzeme adlarını yazmayı uygun görmedim.

(**) Cüneyt; Küçük asker. Askercik.

(**) Kimyager, Kimyacı, Kimya Bilimci; Üniversitelerin Fen ve Mühendislik Fakülteleri’nin Kimya Lisans Bölümlerinden mezun olan kimya bilimi konularında(Organik, inorganik, analitik, fiziksel, biyokimya) ileri düzeyde eğitim almış kişi.

(***) Doktor Cüneyit yaşamaktadır.

(1) Stajyer; Staj yapmakta olan kimse.

(2) Lâborant; Araştırmalarda ve laboratuvar deneylerinde yardımcı olarak çalıştırılan kimse. Hastane ve benzerleri yerlerin laboratuvarlarında çalışan kimse.

 (3) Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

Buzdolabında Kalmış Muhallebi Tabağı; Argo bir deyim olup uzun süre gözükmemiş, bozulmamış, yol-iz bilmeyen, şehre alışkın olmayan genç.

Sıfır Kilometre Eşşek; Argo deyim olup; “Köyden indim (geldim) şehire, şaşırdım birdenbire!” tipinde, şehrin sosyal hayatıyla ilgili bilgisi olmayan, kusurlu kişi.

Yetişkin Eşşek; Sıfır Kilometre eşşeğe göre, şehre gelişinin üzerinden bir süre geçtiği halde gene de sosyal hayatla ilgisini bağdaştıramamış, geri kalmış kişi.

(4) Şedde; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret.

Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse.

(5) Permeabilite; Geçirgenlik.  Bazı cisimlerin içlerinden gaz, sıvı, akım, saydam cisimlerden ışık geçirme özelliği.

Saturasyon; Satürasyon. Doymuşluk, doymuş, doygun olma durumu.

Erlanmayer; Erlenmeyer. Ağız kısmı ince uzun olan, genelde fazla buharlaşması istenilmeyen çözeltilerin kaynatılmasında, çözeltilerin karıştırılmasında ve titrasyon işlemlerinde kullanılan cam malzeme.

Titiratsasyon; Titrasyon. Asit ve bazlar yardımıyla maddenin özelliğinin bilinmesi işlemi.

Beherklas; Beherglas. Beher. Değişik hacimlerde, boşaltma kolaylığı için ağzı dar, karıştırma, ısıtma, karışım işlemleri için kullanılan çeşitli boyutlardaki cam malzemelerden biri.

Piset; Laboratuvar ortamında sıkıldığında içindeki kimyasalı fışkırtan plâstik şişeler. (Abilerin bunu da çok zaman pipetle karıştırdıkları hafızamda, yalnız söylemeliyim ki, bilmediklerinden değil, acele ile söylediklerinden dolayı.

(6) Kafa Kâğıdı; Nüfus Kâğıdı.

(7) Mevsimlik İşçi; Çalışmanın yalnızca yılın bir bölümünde sürdürüldüğü yoğun işler için çalıştırılan işçi.

(8) Fişeklemek; Kışkırtmak.

(9) Irgatlık; Tarım ya da yapı işçiliği.

(10) Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.

(11) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(12) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(13) Mihaniki; Mekanik. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla, hiç düşünmeksizin, kendiliğinden, yalnızca devinimiyle yapılan iş.

(14) Kasıtlıca; Önceden düşünerek, bilerek, isteyerek, tasarlayarak gibi yapılan, bir amaç için yapılmaya çalışılan eylem, ya da söz.

(15) Fiske; Parmak uçlarıyla yapılan hafif vuruş. İki parmak ucuyla tutulabilen miktarda olan. İnsan derisinde herhangi bir sebeple ortaya çıkan ufak ve içi su dolu kabartı.

(16) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(17) Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.

(18) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(19) Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkaya verilen ad.

(20) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

(21) Daniska; En güzel, en iyi.

(22) Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.

(23) Hazımsızca; Kendisine yapılan kimi uygunsuz davranışlara hoşgörüyle bakmayan, tepki gösteren.

(24) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(25) İslim; İstim.  Bir işi yaptıran gayret. Bir işi gördürmek ereğiyle yapılan eylem ve elde edilen buhar. Buharla işleyen araçlar için kalkmaya hazır duruma gelmek.

(26) Tavsatmak; Bir iş, bir durum vb.nin gücünü, hızını kaybettirmek, yavaşlatmak, gevşetmek.

(27) Bedbinlik; Karamsarlık, kötümserlik.