Babamın hayli yaşlı, ama birinci el arabasını evden almış, babamın not ettirdiği aksaklıkları gidermek ve yıllık ya da bilmem kaç bininci kilometrelik bakımını yaptırmak için tamirciye götürmek üzere evden çıkmıştım.

“Tamirci” demem belki yanlış, doğrusu yıllar yılı ahbaplık ettiği ve çok zaman evimize geldiğinde ısrarlı tavla partilerinden vazgeçmeyen arkadaşına götürmek üzere, belki de dalgın, marşandiz treninin(1) kapalı geçitte sona ermesini bekliyordum.

Aynı beklentiyi yaşayan sol yanımdaki lüks araba başlangıçta dikkatimi çekmemişti. Trenin gürültüsü sona ermek üzereyken bir lâstiğin hava kaçırmasını andıran sesin geliş yönünü saptamak arzum lüks arabayı fark etmeme neden olmuştu.

Açık penceremden önce arabamın sol ön ve arka lâstiklerini kontrol ettim her ihtimale karşı. Çünkü ne direksiyonum çekmişti herhangi bir tarafa doğru, ne de çekişte zorlanmıştım o ana kadar.

İster-istemez yanımdaki lüks arabanın lâstiklerini de gözden geçirmiştim bu arada. Ve yanımdaki arabanın arka sağ lâstiğinin jantının(2) neredeyse yere oturmak üzere olduğunu fark etmiştim.

Başımı kaldırdım, lüks arabanın şoförünü ikaz etmek gereğini hissettim. Siyah renkli camdan arabanın içini göremiyordum. Herhalde arabanın klima tertibatı vardı ki, hava oldukça sıcak olmasına rağmen tüm camları kapalı idi.

Lüks arabanın sağ kapı ön camını, arabadan inmeden sol el işaret parmağımla tıklattım, elimle çevirme işareti yaparak camın açılması isteğimi belirttim.

Cam, otomatik bir şekilde açıldı ve direksiyonda çok genç bir bayanla karşılaşınca şaşkınlığımı engellemem olanaksızdı. On sekiz belki yirmi yaşlarında kadar esmer, uzun siyah saçlıydı bu genç bayan. Siyah gözlükleri gözlerini görmemi engellemişti.

“Sağ arka lastiğiniz ya patlak, ya da havası inmiş ve inmeye devam ediyor efendim!”

Sanırım ki; “Eyvah!” dediğini duydum istemsizce, şaşkın, belki de endişeli bakışlarında.

“Endişelenmeyin efendim. Geçidi geçince sağa yanaşın, size yardımcı olmaya çalışayım.”

Hiç ses çıkarmadı. Camı kapattı, geçidin açılışında debriyaja tam basmadan olsa gerek gıcırtılı bir şekilde vites atışını hissettim. Araba, sinirli bir motor sesi ile silkinip yalpalayarak önüme kıvrıldı, geçidi ahenksizce geçti ve biraz ileride dörtlü ikaz ışıklarını yakarak durdu.

Aynı mekanik hareketleri yaparak arkasında durduğumda, siyah gözlüklü genç kız arabasından inmişti bile.

Sinirli gibiydi. Arka sağ tekerleğin yanına gelmiş, gözlüğünü çıkartmış, gözlüğünün saplarından birini dudakları ve dişlerinin arasında çiğniyordu sanki. Dişleri bakımlı, parlak ve belki de porselen kaplı idi.

Gözleri de siyahmış. Burnunun ona hiç yakışmadığını fark ettim. Güzel miydi? Belki. Uzun, lâcivert bir etek giymişti, maksi denilen türden. Sarı bir de fular vardı boynunda. “Yaşa Fenerbahçe!” der, gibi.

“Üzülmeyin efendim. Hemen birkaç dakikada yedek lâstikle değiştiririm, gideceğiniz yere fazla gecikmezsiniz. Ancak en kısa zamanda lâstiğinizi onarttırmayı ya da şişirttirmeyi unutmayınız lütfen!” demek gereğini hissettim, sakinleşmesi arzusuyla.

Ses çıkartmadı, duygusuz bir şekilde yüzüme baktı sadece.

Arabasının şoför mahalline gittim, anahtarları alıp bagajı açtım. Yedek lâstiğin de havasının inik olduğunu görünce benim de canım sıkıldı. Gerçi acelem yoktu, ama yapmam gerekenleri düşünmekten de yorgun gibi hissetmiştim kendimi bir anda.

“Özür dilerim, iyi bir haber veremeyeceğim size. Öteki lâstiğinizin de havası inik. Gerçi genelde dubleks denilen iç lâstiksiz tubeless lâstikler bunlar, ama benim lâstik şişirme pompam yok. Arabanızda da pompa göremedim. Ayrıca şişirmek de çok uzun zaman alırdı zaten. Benim yedek lâstiğimle değiştireyim desem, benimki sizin arabanıza uymaz. Şurada bir kilometre kadar yukarıda bir Benzin İstasyonu var, isterseniz orada lâstiklerinizi şişirttirip geleyim.”

Yine anlamsız, yine dalgın, yine sinirli ve hatta bu kere şüphelenir bir şekilde baktı yüzüme. Bu şekildeki davranışına hak vermek içimden geçse bile hak veremiyordum, belki insanlık görevim, belki de fiziğinden etkilenmiş olmam, her şeyi olduğu gibi, hem de yüzüstü bırakıp gitmemi engelliyordu.

Bagajından krikoyu çıkarttım. Sol arka tekerleğinin arkasına takozu koydum…

Arabayı krikoda bırakıp, dörtlü flâşörleri yanık bırakarak, lâstiği ve yedek lâstiği arabamın bagajına koydum:

“Belki lâstikleri alıp götürüveririm, satmak-menfaat temin etmek için, sizi burada böylece bırakarak. Zihninizde bir tereddüt oluşmasın. İsterseniz arabanızı kilitleyin. Sizinki kadar lüks değil ama buyurun, beraberce gidip lâstikleri şişirttirip dönelim, ister misiniz?”

Başını eğdi yine, konuşmadan. Bagaj kapağı üstündeki anahtarları aynı sinirlilikle, belki de hışımla aldı. Anahtarlığın bir yerlerine basarak kapıları kapattı, arabamın sağ arka kapısına geldi.

Kapıyı açmamı bekliyordu galiba. Bu kadarı da fazlaydı artık. Arabayı çalıştırdım, kapının kilit mandalını açtım sadece, kapıyı açıp da binmesi için.

Sabit fikrinde değişiklik yaparak kapıyı açtı ve bindi arabama. O ana kadar hiç konuşmamıştı, tek kelime bile etmemişti.

“Lâstiğiniz patlak” dediğimde “Eyvah!” gibi bir çağrışımı göz ardı edersek gene de tek kelime bile etmedi. Sessizliği hâkimdi genelde birkaç dakika içinde geldiğimiz Benzin İstasyonuna kadar.

“Siz isterseniz şuradaki restoranda bir çay, ya da kola içedurun, iş bitince ben size haber veririm efendim.”

Aldığım, iyi olduğunu sandığım ve övündüğüm aile terbiyesi bana başka türlü davranmamı öğütlemiyor ya da öngördürmüyordu. Siyah gözlü genç kız aynı kararlılıkla, sessizce sırtını döndü, hızlı adımlarla yürüdü belki de izlemek arzusuyla bahçede, ortalarda bir yerlerde bir masaya oturdu.

Lâstikler, lüks araba gibi yeni idi, delik ya da hasar yoktu. Sadece sibop kapaklarının alınmış, belki de çalınmış olmaları nedeniyle havaları inmişti, o kadar.

İşim, belki de işimiz demem gerek, yani lâstiklerin havalarının tamamlanması ve sibop kapaklarının takılması ile çabuk bitmişti.

Her ihtimale karşı diğer lâstikler için üç-beş tane de sibop kapağını yedek olarak almıştım. Lâstikleri bagaja koyarak arabamı çalıştırdığımda onun da elinde bir kutu meyve suyuyla yanıma doğru yöneldiğini gördüm.

Ön kapıyı açtı, yanıma oturdu, meyve suyunu vites kolunun önündeki konsola koyarken, ilk defa sessizliğine son vererek; “Sizin!” dedi sadece.

“Teşekkür ederim, zahmet ettiniz efendim.”

Suskun, arabasının yanına geldik. Arabasının anahtarlarını uzattı.

Önce arabasının lâstiğini yerine taktım, sonra yedek lâstiği bagaja yerleştirdim, daha sonra diğer lâstiklerin sibop kapaklarını kontrol edip kapaklarını tamamlayarak diğer kapakları genç bayana uzattım.

“Bunlar da sizde yedek olarak kalsın efendim.”

Sanki ilk defa, tatlılaştığına inandığım bir seslenişi ile karşılaştım “Sizin” sözünden sonra.

“Teşekkür ederim.” Durdu. Sonra sesini acılaştırdı:

“Borcum ne kadar?”

Emrediciydi. Herhangi bir minnet borcu hissetmemek arzusunu taşıyor gibiydi.

“Bazı şeyler karşılıksız olarak, yani iyilik olsun diye yapılır Küçük Hanım. Onların bedeli olmaz asla. Teşekkür etmek yeterlidir onlar için. Siz de bana teşekkür ederek borcunuzu ödediniz. Bundan sonrası için Allah yardımcınız olsun. Yalnız önerim odur ki, herhalde arabanıza bakmakla görevlendirdiğiniz kişi veya kişiler vardır. Hiç olmazsa yedek lâstiği, arada bir arabanızın orasının-burasının eksikliklerini kontrolden geçirsinler. Tamamlanması gerekenleri mutlaka gereken zamanlarda tamamlasınlar. Bu bir kere daha yolda kalmamanız için iyi olur, sanırım.”

“Tekrar teşekkür ederim, isminizi…” Cümlesinin sonunu duyamadım. Herhalde ismimi öğrenmek arzusunu düşündüğünü yorumladım zihnimde.

Yanımızdan geçen bir dolmuştan uluorta, şaşkın bir türkünün ortaya dökülüşü zihnimdeki karmaşaya son verdi:

“Nereye de gidiyon len Mehmet?
“Pazara da gidiyom gız Cennet!”
 (3)

“İsmime gerek yok. İşte dolmuştan yükselen ses olsun ismim; Mehmet örneğin!”

“Bir kere daha teşekkür ederim Mehmet Bey!”

“Rica ederim, değmez efendim!”

Yerine oturdu, arabayı çalıştırdı, hareket etmedi, camını açtı, eliyle “Geç!” diye işaret etti.

Arabamı çalıştırdım, yanından geçerken, belki de “İyi günler” dileğimi çağrıştırması için kornaya dokundum bir defa, kısaca.

Düşünüyordum. Yabancı değil gibiydi bu genç kızın yüzü bana. Bir yerlerde görmüştüm onu, ama nerede? Gözlük takmamış hali, tanıdık ya da bilinen bir sima gibi geliyordu bana. Arabası, kıyafeti, davranışları nedeniyle zengin biriydi belki, gazetede falan resmini görmüş olabilirim, diye düşündüm.

Yarım saate yakın bu serüvenin(4) beynimde yer etmemesi gerektiğini algılamaya çalıştım. Beynimin tüm hücreleri bana bugünlerde oldukça gerekliydi çünkü…

 Arabamızı tamirciye teslim ettikten sonra, sonuçtan haberdar etmek için babamın olduğu mağazaya gittim. Babam oto yedek parçası satan bir mağazada çalışıyordu. Mağaza Sahibi memleketlimiz, iyi bir insandı.

Ara sıra ben de gidip yardım ediyordum, babama. Okul giderlerimi karşılamak için harçlığıma katkısı oluyordu, üç-beş kuruş da olsa Engin Ağabeyin verdiğinin. Bu bir süre daha -ki bu süre en az iki ay daha sürecekti- çalışmam gerekliydi. Babamın geliri, okuyan diğer iki kız kardeşimle birlikte eşit bölüşmeme yetecek kadar iyi değildi, çünkü.

Yaza ulaşma çabasındaki ilkbaharın, ertelenmiş Nisan yağmurlarını paylaştığı bir gün işe gitmeyerek imtihanlara hazırlanma gayretiyle kitaplarımı günüme eşit oranlarda üleştirirken telefon çaldı.

Kız kardeşlerim henüz okullarından dönmemişlerdi. Annem de komşuya kadar geçmişti, zorunlu olarak telefona bakmam gerekti. Telefonlarla birlikteliğim yoktu desem, yeri. Sevecen değildim telefon sesine karşı, nedense.

“Mehmet Beyle mi görüşüyorum?”

“Bir yanlışlık olmasın efendim?”

Kısa bir sessizlik, yalın bir duraklama oldu karşımdaki seste. Aradığıyla konuştuğunun bilgeliğini yaşamıştı karşımdaki ses, sanırım.

“Özür dilerim orası Eren Beyin evi ve siz de oğlu Mehmet Beysiniz değil mi?”

Sesi telefonda da olsa tanır gibiydim. O da beni tanımış gibi hissediyordum, ısrarı karşısında. Tek fark, ismimin yanlışlığı idi.

“Evet, burası Eren Beyin evi ve ben de oğluyum, ama ismim Mehmet değil.”

“Peki, nedir isminiz?”

“Siz ne olmasını isterdiniz?”

“Ben sadece; ‘Pazara giden Mehmet’ olarak tanıyorum sizi.”

Bu son sözle, birkaç gün öncesinin yarım saatine, beş on saniyeliğine gitmiş ve hatırlamıştım siyah gözlü Fenerbahçeli genç hanımı. Ama tanımam gerekli miydi?

“Anlayamadım efendim.”

İnceden de olsa alay ettiğimi sanmıştı.

“Sadece teşekkür etmek için aramıştım sizi. Yoğun bir ders günümün başlangıcında, geçtiğimiz Salı günü arabamın lâstiğini tamir ettirmenize gereğince teşekkür edememiştim. Belki de ‘Borcumu sormak’ nezaketsizliğim için yeterince özür dileyememiştim. Hep ‘Efendim’ ile konuştuğunuza göre, ‘İsmim Mehmet meselâ’ diyen o da, siz olmalısınız herhalde.”

“Ama ‘Meselâ’ demiştim.”

“O zaman benim ismim de ‘Cennet’ mi olmalı?”

“Sakıncası var mı?”

“Olabilir ama tanışmamıza engel olan ne?”

“Hiçbir şey! Adım Nurhan!”

“Benim de bir harf eksiğiyle Nuran!”

“Memnun oldum efendim. Ama bir ‘Pazara giden Mehmet!’ sözünden nasıl buldunuz beni?”

“Uzun bir cevap. Ama öğrenmek istemez misiniz?”

İlk adımı benim atmamı istiyordu hissettiğim.

“Sanırım telefonda uzun sürecek. Görüşelim mi? Hatta tanışalım mı?”

“Neden olmasın?”

“O zaman sizce uygun olan bir vakitte…”

“Geç olmaz mı?”

“Geç mi?”

“Evet!”

“O zaman ‘Hemen’ desem…”

“Neden olmasın?”

“Nerede görüşelim?”

“Lâstikleri yaptırdığımız yeri önersem?”

“Uygun! Yarım saate kadar ordayım!”

Babamın tamirden getirdiğim arabası kapının önünde idi. “İnşallah deposunda benzini vardır!” diye dua etmek geçti içimden. İstemli bir duygu mu idi içimden geçirdiğim, özendiğim bir şeyler mi vardı içimde daha önceden hissetmediğim, hissedemediğim?

Bilmiyordum. Bilemiyordum, ama arzuluydum.

Çabukça tıraş oldum. Eşofmanlarımı çıkartıp olup olanı tek olan takım elbisemi giyip, telefonun yanına anneme ufak bir not bırakarak yola çıktığımda, konuşmamızın üzerinden on dakika bile geçmemişti.

Anneme not olarak ne mi yazdım? Önemli mi? Daha meydanda fol yok, yumurta yok, “Şey-Şey” diye mi yazacaktım ki, başlangıcı bile olmayan, şüphe dolu bir birliktelik için?…

Daha evvel gelmiş, aynı masaya oturmuş, arabasını da görünür bir şekilde park etmişti. Arabasının arkasına park ettim. El frenini çekerken, tamire gidip-dönmesine rağmen birkaç gün öncesinin meyve suyunun, konmuş olduğu konsolda, aynı yerde durduğunu şaşkınlıkla gördüm. Zaten o günden sonra ikinci defa çalıştırmıştım arabamızı.

Gülümseyerek kalktı yerinden, karşılar gibi elini uzatırken;

“Merhaba ben Cennet!”

“Merhaba ben de Mehmet!”

Tanışmak başka nasıl neşelice başlayabilirdi ki? Hele hele üstüne üstlük, hoparlörden Barış MANÇO’nun “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” sı ünlenirken.

“Nereden başlayalım Pazara giden Mehmet Bey mi desem, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı desem, yoksa Nurhan Bey mi desem?”

“Benim bir-iki yaşımı erken sayıp indirirsek, aşağı-yukarı akran(5) sayılırız. ‘Bey’ sözünü bir kenara bırakarak başlasak meselâ. Çok mu erken, çok mu acele olur?”

“Yoo! Önemli değil. Telefonda da söylediğim gibi o günkü yardımınızdan ötürü içtenlikle teşekkür ettiğimi bilmenizi istiyorum öncelikle.”

“Rica ederim efendim. Sözü bile gereksiz.”

“Ve sonra, herhangi bir art düşünce yaşamamış olsam da; ‘Borcumu sorarak’ sizi istemeden incitip kırdığım için özür diliyorum.”

“Değmez efendim. Hiç de gerekli değil.”

“Sizli-bizli konuşmayalım!” demiştim, ama yine de zorunluluk hissediyor, konuşmalarımızı resmi bir çerçevede yürütme gayreti yaşıyorduk, başlarımızın eğikliğinde, çaylarımızı yudumlamağa çalışırken.

Birden başını kaldırdı, zapt edilemez bir birikimle:

“Ama söyleyin, haksız mıydım o gün?  Oldukça önemli bir vize sınavına yetişmek gayretindeydim. Şoförümüzün işi bıraktığını babam sabahın kör vaktinde(6) iletti bana. Ağabeyimin heyheyleri(7) mi, kaprisi(8) mi ne tutmuş, beni götürmeyi istememişti ve arabayı kullanmak zorunda kalmıştım ben de. Geç kalmayı istemezken, geçitte trene rastlamam, üstüne üstlük bir de lâstiğin inik olduğunu öğrenince…”

“Önce söyleyin, sınavınıza yetişebildiniz mi, vakitlice? Sınavınız nasıl geçti? Vizenizi alabildiniz mi?”

“Evet, sayenizde, gerçekten yardımlarınızla sınava yetiştim ve onca strese(9) rağmen başarılı olup vizemi aldım. Sanırım bu sene derslerimde başarılı olacağım. Size tekrar teşekkür etmeliyim.”

“Hangi okulda okuyorsunuz?”

“Fen Fakültesi, Kimya Bölümü. Bu sene yeni başladım, ilk senem yani…”

Sözlerinin sonunda, ona gözlerimin nereden tanıdık olduğunu anlamıştım. Bu soru daha önce zihnimden geçmiş ve zorlanmama rağmen cevabını bulamamıştım, oysaki. Nedenine gelince, ben de aynı okul, aynı bölüm ve de son sınıf öğrencisiydim. Bu sene mezun olacağımı bekliyordum.

Beklemek değil de mecburdum bir bakıma. Eh işte bilinen nedenlerden dolayı. Ama şunu itiraf etmem gerek ki,  şimdi yaşadığım olayların ertesinde bu zorunluluğu yaşamamam gerektiğini düşünür olmuştum. Hemencecik(10) de, şu anda!

“Peki, beni nasıl buldunuz, pazara giden Mehmet’i, ya da şimdiki konumu ile Sarı Çizmeli Mehmet Ağayı, yani? Bir türküyle hem de…”

“Sizi tanımamıştım. Yardımınızla beni minnet borcu altında bırakmıştınız. Bu borcun altında ezildiğimi hissediyordum. Size borcumu ödemem gerek diye düşünüyordum.”

Durdu, daha doğrusu durması gerekti, yaptığım “Önemi yok!” anlamındaki hareketime sinirlenmiş gibiydi.

“Durun öyle hareketler gerçekleştirmeğe çalışmanın hiçbir anlamı yok. Bu benim düşüncem, bilmenizi istediğim. Borcumu ödemeyi parayla olsun istemedim asla. Böyle bir düşünce geçmedi bile zihnimden. Bunu kabul etmeyecek bir centilmen olduğunuzu daha ilk camı tıklatışınızda hissetmiştim, bakışlarınızdan. Size yol verdiğimde, beni geçerek ilerlediğinizde arabanızın plâka numarasını hatırlayacak şekilde kafama not etmiştim.

Sebebini de anlatmak gereğini hissetmiş olsa gerekti, devam etti;

“Ve bu gayet kolaydı. İsmimin baş harfleri ile okul numaramın bir eksiği plâka numaranızı oluşturmuştu. Bu hatırlama ile Trafik Bürosundaki bir yakınımızın yardımıyla arabanın babanıza ait olduğunu öğrendim. Telefon Rehberinden de telefon numaranızı bulmak zor olmadı benim için. Şansım, sizi evde bulmaktı. Ama şu anda hemen ekleyeyim ki, yaşadığımı sandığım bir minnet borcum yok şimdi gönlümde. Bu hissi taşımıyorum ve daha önce yaşadığım bu düşüncelerimden de utanıyorum şimdi.”

“Peki, ya telefona ben çıkmasaydım? Çünkü evde kaldığım nadir(11) zamanlardan biriydi bugün. Annem veya kız kardeşlerimden biri de çıkabilirlerdi telefona. “

“Bilmem. Bir şeyler düşünür, uydururdum belki. Hem siz herhangi bir işte çalışmıyor musunuz? Ya da okula gitmiyor musunuz?”

“Belli bir işim yok şimdilik. Çok zaman babama yardım ediyorum. Sanıyorum, birkaç ay daha devam edecek bu yaşamım.”

Özellikle okul bölümünü pas geçmiştim.

“Peki, sonra?”

“Sonra askere gideceğim doğal olarak. Askerden dönüşte de iyi bir iş imkânı araştırmaya çalışırım, ama kaderde ne varsa? İleriyi, daha ilerileri düşünmüyorum, bugünlerden,  şimdiden.”

“Şu anda aklıma gelen bir öneriyi söylesem beni ayıplar mısınız? İşim yok dediğiniz için ve sizin kadar egoistçe(12) de olsa kendimi de düşündüğüm için bu teklifte bulunmam sizi incitir mi?”

“Söyleyin lütfen, dinliyorum.”

“Benim kim olduğumu ismim dışında sormadınız bile şu ana kadar.”

“Bence insan önemli… Sizin kim olduğunuzu değil, insan olduğunuzu gördüm, bu yeterli benim için. Ama oldukça varlıklı, ya da zengin bir aileden olmalısınız herhalde. Ve herkesin yapabileceği bir insanlık görevine yerinde teşekkür edecek kadar ince ruhlu ve duygulusunuz. Bunlar tüm düşüncelerim için yeterli. Düşüncelerimi başka nedenler için neden meşgul edeyim ki ayrıca? Bana değerli zamanlarınızdan bir bölümünü ayırdığınız için aslında ben teşekkür etmeliyim size.”

“Rica ederim. Daha çok ezmeyin beni. Ben Müteahhit Murat’ın kızıyım. Varlıklı sayılırız biraz, ama hiç önemli değil bu. Ve tüm söylediklerinizden sonra utanıyorum ve teklifimi geri çekiyorum üzüntülerimle ve beni bağışlamanızı diliyorum. Düşünmem bile hataydı, değil ki teklif etmek…”

“Rica ederim. Her önerinize açık olmak isterim, söyleyin lütfen aklınızdan geçeni.”

“Daha da çok utanıyorum şimdi. Söylemem uygun değil.”

“Lütfen! Israrda akılcı değilim. Öğrenemezsem de ben üzüleceğim.”

“Israrınız üzerine ve bağışlamanız dileğiyle söylediğimi bilin lütfen. Biraz önce, sizinle karşılaştığımız gün şoförümüzün işi bıraktığını söylemiştim size, hatırlayabiliyorsanız? Araba kullanmaya ısınamadım, sevemedim bir türlü. Stresi de cabası. Arızasından, sorunlarından da anlamıyorum. Babanızın patronunun yanında çalışmakla elde ettiğiniz kazancınız yeterli değilse, acaba diyorum…”

“Devam ediniz lütfen…”

“Sınavlarımın da yaklaştığı bu devrede, dersleri takip etmem ve yeterince çalışmam için ve yeni bir şoför buluncaya kadar benim arabamda bana yardımcı olmanızı isteseydim?…”

“Neden olmasın ki? Söylemek için bu kadar ezilip büzüldüğünüz bu muydu?”

“Evet! Fazla bir göreviniz olmayacak. Evden okula, okuldan eve. Bazen çarşı ve ziyaret gezileri. Hatta okul zamanları, vakitlerinizi ayarlayarak babanızın yanında çalışmaya da gidebilirsiniz. Bence hiç sakıncası olmaz. Hatta işiniz çıkarsa veya gerekli zamanlarda ben de arabamı kullanabilirim, siz işlerinizi halledersiniz. Ücret, yevmiye, maaş her ne derseniz onu da karşılar babam, sanırım.”

“Para hiç önemli değil efendim. Ama izin verirseniz biraz düşünmeliyim, ailemle konuşmalıyım. Hiç olmazsa hafta sonuna kadar izniniz olur mu? Ve ister misiniz hafta sonunda, yani Cumartesi günü yine bu saatte burada çay içelim, eğer aileniz izin verirse…”

“Tabii, neden olmasın ki? O zaman vedalaşmayalım, görüşememe olasılığını düşünerek. ‘İyi akşamlar!’ dileyelim sadece karşılıklı.”

“Neden olmasın?” cümlesini, o kadar çok kullanıyordu ki…

Eve giderken düşünüyordum:

İyiydi derslerim. Sene sonuna, yani en çok iki ay sonrasına mezun olabileceğimi sanıyordum. Son zamanlarda ders çalışmaya, dersleri takip etmeye yoğunluk vermem gerekiyordu. Bu nedenle de bir süredir babamın yanına gidişlerim seyrekleşmişti.

Ve hem de babam, derslere gidiş-gelişlerimde zamandan tasarruf etmem için bakımını yaptırmıştı arabasının, parasının yok zamanında üstelik.

Eğer teklifi kabul edersem, hem derslerimi kolayca takip edecek (hissettirmeden tabii ki), hem derslerime rahatça çalışabilecek, hem de okulda onunla karşılaşırsam, buna rahatça yanıt bulabilecektim.

Ayrıca ekonomik bakımdan güçlü olabileceğim düşüncesi de sevinmem için ayrı bir sebepti. Ama her şeye rağmen aileme, öncelikle ve özellikle anneme danışmalıydım…”

Bir anne olarak düşüncelerimin açıklamasını yorumlamağa çalıştı annem. Babam, belki de arabasının kendisinde kalacak oluşunda, ekonomik darboğazı da düşündüğünden olsa gerek, fikrimin uygunluğunu önceden ve hemen onaylamıştı.

Annem, tane tane ve kesin bir cümle söyledi yalnızca:

“İsabetli bir karar verdiğine inanıyor musun oğlum?”

“Evet!” dedim yalnızca ve içimde Cumartesiye ulaşmamın özlemini yaşadığımı hissettim.

Dersler aşağı-yukarı kesilmek üzereydi. Eksiklerim olduğuna inandığım dersleri takip etmeğe, tamamlamaya çalışıyordum.

Yine böyle yoğun bir çalışmayı yaşarken evde, telefon çaldı. Profesör Emel Hanımın; “Beni en kısa zaman içinde görmek istediğini” iletti asistanlarından biri. Ders bakımından oldukça iyi olduğuma inandığım Organik Kimya Bölümünün Başkanıydı Emel Hanım.

Merakımı yenemeyerek hemen Fakülteye gittim. Hocam dersteydi. Dersinin bitmesini sekreterinin odasında sabırla bekledim. Biraz sonra odasına geçti ve hemen çağırdı:

“Gel bakalım Nurhan. Şöyle karşılıklı konuşalım biraz!”

“Buyurun efendim.”

“Önce şunu sorayım: Okulu bitirdikten sonra ne yapmayı düşünüyorsun? Bir plânın, geleceğe yönelik bir düşüncen var mı?”

“Şu anda hiçbir plânım yok Sayın Hocam. Herhalde önce askerlik görevimi tamamlamayı düşüneceğim. Daha sonra da kendime, mizacıma uygun bir iş bularak belki devlet dairesinde, belki de özel sektörde çalışacağım. Neden sormuştunuz efendim?”

“Sana şöyle söyleyeyim: Bizler yaşlandık artık. Tümünde olduğu gibi bizde de teknoloji ilerliyor. Bazen yetişemediğim düşüncesiyle üzülüyorum. Üniversitenin bizden sonrasını devam ettirecek genç, yetenekli, bilgili, çalışkan eğiticilere ihtiyacı var. Benim derslerimde umduğumun ötesinde, umutlarımın ilerisinde başarılısın. Diğer derslerinde de başarılı olduğunu biliyorum. Sanırım bu Haziranda da mezun olacaksın. Seni, benim bölümüme Öğretim Görevlisi olarak almayı düşünüyorum, formalite gereği yapılacak bir sınavdan sonra. Eğitici olarak başarılı olacağına inanıyorum. Ne dersin Nurhan?”

Hocamın yaptığı, hazırlığı çok önceden tasarlanmış bir konuşmaydı, hissettiğim.

“Düşünceleriniz için çok teşekkür ederim efendim. Değerli zamanınızı benim için ve beni düşünerek harcamanız bana mutluluk verdi. Gurur duydum. Düşünmeye bile gerek görmeden teklifinize hemen ‘Peki!’ diyorum. İçimden çok öncelerinden geçirdiğim, ama güvenimi kendime bile tam anlamıyla yetiştiremediğim düşüncelerimi yönlendirdiğiniz için sağ olun efendim. Şimdi daha çok ve daha gayretle çalışacak ve bu Haziranda mutlaka ve hem çok iyi bir derece ile mezun olacağım efendim. Güveninizi boş çıkarmayacağımdan lütfen emin olunuz.”

“O zaman hiç zaman geçirme. Hemen evine dön. Derslerine aynı olumlulukla devam et ve son imtihandan çıktıktan sonra da doğru ve hemen bana gel. Şimdiden başarılar ve tebrikler sevgili meslektaşım!”

“Tekrar teşekkür ederim efendim.”

Hocamın yanından ayrıldığımda geniş boyutlu bir ikilem içindeydim. Ne onu, yani Nuran’ı düşünmekten alabiliyordum kendimi, ne de bu yeni gelişmeyle davranışlarımı nasıl tanzim etmem gerektiğine karar verebiliyordum.

Acaba şoförlük yapmasa mı idim? Bu; ondan uzaklaşmak olurdu ki, istemiyordum bunu. Acaba söylese mi idim ona okuduğumu, hem de aynı okulda okuduğumu ve ileride Öğretim Görevlisi olacağımı? Bu da belki onun uzaklaşması olurdu benden. Bunu da istemiyordum.

Çok kısa bir süre vardı önümde, bir, bilemedin bir buçuk ay kadar. Bu en fazla bir buçuk olan ay içinde yakınlaşabilirdik de, uzaklaşabilirdik de. Sınavlar sırasında onunla koridorlarda karşılaşmamız sorun olmazdı herhalde.

Şoförler kantinlere gidemez miydiler? Koridorlarda dolaşamaz mıydılar? Ama okulun emsal öğrencileriyle, kol kola, “Hah-Hah-Hi!” diyerek, ya da dersler konusunda yorumlar yaparak değil ama, değil mi?

Eğer kendini başarı ile gizleyebilirse yaz tatili gelecekti sınavlardan sonra. Nuran belki tatile çıkacaktı, herhalde şoförünü de götürmek istemezdi ya yanında. Belki de yeni bir şoför bulurlardı, kendisi oluru ile anlatınca gelişmeleri, gizlemeden. Evveli ve yarını olarak…

Düşüncelerimde yorulmadan eve gelmiş, Cumartesinin de beklentisiyle derslerime daha bir arzuyla, daha bir istekle çalışmaya başlamadan önce anneme müjde vermiş, aynı sevinci telefon ederek babamla da paylaşmıştım. Okuldan dönüşlerinde de kız kardeşlerime aktaracaktım bu sevincimi…

Cumartesinin gelişi ahenkli bir sevinçti gönlümde. Bu kere ben erkenden gitmek arzusunu taşıyordum gönlümde. Beklemeyi öğrenmeyi istiyordum, bir taraftan da çok istekli olduğumu bilmemesini. Kişinin istedikleri veyahut da arzuladıkları ile istemediklerini aynı anda yaşama zorunluluğunda olması iyiye yorulur bir olgu değildi, ama yaşanıyordu işte.

Restorana ulaştığımda onun çok önceden gelip aynı masaya oturduğunu ve bir kitaptan not çıkartmakta olduğunu gördüm.

“İyi günler efendim.”

“Merhaba. İyi günler. Düşündünüz mü?”

Çok aceleciydi. Beklemeye tahammülü yok gibiydi. Sonuca ulaşma arzusundaydı, beklentisi o idi, hem de hemen.

“Düşündüm tabii. Nasıl bir cevap vermemden memnun olurdunuz?”

“Tabii ki; ‘Kabul!’ demeniz sevindirirdi beni.”

“Evet efendim, kabul ediyorum. Ne zaman başlamamı isterdiniz?”

“Bugün, hemen, şimdi desem, çok mu acele etmiş olurum? Çünkü sınavlar başlamak üzere ve ben çalışmalarımı yoğunlaştırmak zorundayım. Yolda geçirdiğim zaman bile israf benim için. Stresi de cabası tabii.”

“Ama babamın arabası ile gelmiştim?”

“Sorun değil. Ben burada ders çalışmağa devam edeceğim. Evinize bırakıp gelebilirsiniz arabanızı. Ben beklerim.”

“Peki, hakkımda hiç araştırma, soruşturma yapmadan mı kabul edeceksiniz beni?”

“Gerekli mi? Yoksa sizin öğrenmek istediğiniz bir şeyler mi var? Sorun, isterseniz?”

“Yoo! Böyle şeyler düşünmek ve hele hele sormak için vakit daha çok erken. Yalnız tek bir şey sorabilir miyim, sakınca yaratmazsa?”

“Tabii. Buyurun!”

“Size ne diyeceğim? Sizinle nasıl konuşacağım? İlk defa ve bu tip bir işte çalışmadan teklifinizi kabul ettiğimden dolayı hizmette ve saygıda kusur etmek istemem. Davranışlarım eski Türk filmlerindeki gibi; ‘Küçük Hanım, Hanımefendi, Baş üstüne’ tipinde mi olmalı? Özel şoför kıyafeti giyecek miyim? Doğrusunu isterseniz kendi elbiselerimle hizmet etmeyi isterim. Hem belki hissediyorsunuz ben o tip filmlerdeki gibi, adam olması için burnunu sürtmesi istenen zengin çocuğu değilim.”

Daha başka sözler de eklemek istiyordu düşüncelerinden kopup gelen. Ama Nuran’ın bunları ne dinlemeye niyeti, ne de zamanı yok gibiydi. Zamanı tasarruflu harcamak niyetiyle kestirip attı:

 “Özel bir isteğim yok. İçinizden nasıl geçiyorsa öyle söyleyin. Nasıl arzuluyorsanız öyle davranın. Yeter ki derslerime çalışmak için bana zaman tanıyın, derslerime çalışabileyim, araba kullanarak zaman harcamak, stres ya da gerilim yaşamak istemiyorum. Tek isteğim bu!”

“Teşekkür ederim efendim. Arabayı eve bırakıp hemen döneceğim.”

Eve gidişim ve dönüşüm ne çok, ne de az zamanımı almıştı. Bir bakıma bekletişim fazla olmamıştı. Aklımda kalan bir anı canlanmıştı, ilk karşılaşmamızda ona “Küçük Hanım” demiştim. Aklında kalmış mıydı acaba? Öyle mi deseydim “Efendim” yerine?

Ya peki, meselâ bağırarak ikaz etmem gereken bir durum olsaydı? “Efendim!” diye mi bağıracaktım, cadde ortasında, ya da markette, okulda? Bilemiyordum.

Döndüğümde aynı gayretle ve müsvedde kâğıtlarına bir şeyler yazmağa çalışırken gördüm onu. Rahatsız etmeden arabasını gözden geçirmem için anahtarları almak üzere yanına gittiğimde, gördüğüm bir yanlışlığı düzelttirmek zorunluluğunu hissettim:

“Kalsiyum karbonatta oksijen üç tanedir, ayrışınca da kalsiyum oksit ve karbondioksit oluşur.”

Başını kaldırdı, hayret eder gibi baktı:

“Şey… Bir ara bir Kimya Laboratuvarında çalışmış, bir kısım kitapları da oldukça detaylı okumuştum. Hâlâ da merakım devam ediyor ve okuyorum. Kimyaya ben de sizin kadar meraklıyım, bu nedenle yanlış yapmanıza gönlüm razı olmadı. Lütfen bağışlayınız. Anahtarlarınızı verirseniz arabanızı şöyle bir gözden geçireyim.”

Önce kapalı duran kitabın sayfalarını çevirdi, söylediklerimin doğruluğunu irdeledi, sanırım ve sonra anahtarları uzattı:

“Uzaktan kumandalı.” dedi.

“Biliyorum. Peki, alârmı var mı?”

“ Evet. Düğmesi bagajda sağ tarafta, ama şu anda kapalı.”

“Teşekkür ederim efendim, iyi dersler, iyi çalışmalar…”

Arabanın yanına gittim. Alârmı, lâstiklerini, suyunu, yağını, vantilâtör kayışının gevşekliğini, babadan-atadan ne öğrendiysem motor üstünde gördüklerimi kontrol etmeğe çalıştım. Sonra korna, far, sinyal, stop lâmbalarını, sileceklerini kontrol ettim.

Olup olan tek takım elbisemin kirlenme riskini göz ardı ederek arabayı yağ kanalına çekerek alt kısmını kontrol ettim.

Gördüklerimden pek memnun kalmamıştım. Benzin İstasyonundan akü için saf su, motor için su ve üstübü alarak gerekli eksiklikleri tamamlamaya ve temizlemeğe çalıştım. Araba bakımsızlıktan tam anlamıyla ağlıyor gibiydi. Yağı-filtresi değişecekti.

Rahatlığım için arabayı denememden başka bir eksiğim kalmamıştı. Motoru çalıştırarak yanından geçerken, soru dolu gözlerinin siyahlığına uzaktan işaret parmağımla bir daire şekli çizerek arabasını deneyeceğimi anlatmak istedim. Galiba belli-belirsiz başını eğmişti.

Gerekli denemeyi yapıp geri döndüğümde teknik olarak bir kısım eksikliklerin daha tamamlanması gerektiği kanısındaydım. İlk karşılaşmamızda vitesi gürültülü bir şekilde taktığını hatırlamıştım.

Suçun onda değil debriyaj balatasında olduğunu saptamıştım. Fren yaparken balataların gıcırdamasından balataların hapı yuttuğu kanaatindeydim. Direksiyonun çektiğini, rot-balans ayarı görmek istediğini de artık söylemek istemezdim doğrusu.

Velhasılım kelâm(13) bir kısım ahenksiz seslerin yok edilmesi, bir kısım ayar-kontrol ve değişimlerin yapılması gerekiyordu bence. Arabayı uzakça bir kenarda durdurup, camı açıp bagajda gördüğüm Bakım Kitabını açıp okumaya başladım.

Bir süre sonra bir garson gelerek; “Hanımefendinin gelmemi istediği” emrini iletti. Döndüm, eliyle; “Gel!” işaretini yinelediğini gördüm…

“Buyurun efendim?”

“Hep uzakta kalmayı mı yeğleyeceksiniz?”

“Haddimi bilmemi, saygıda kusur etmememi öğütledi büyüklerim bana.”

“Bugün ilk gün. Hemen mesafe oluşturmanız gereksiz. Arabanın durumu nasıl?”

“Samimi olmamı ister misiniz?”

“Gayet tabii.”

“Asla bir başkasını ya da başkalarını kötülemek değil maksadım, ama arabanıza hiç iyi bakılmamış efendim. Eğer bir tanıdığınız varsa eksik, ya da tamamlanması gerekenleri, bakım-onarımdan geçmesi gerekenleri not edeyim hemen baktırtmanızda yarar var. İsterseniz oraya ben götüreyim ve ustalara tarif edeyim. Eğer yoksa sizi derslerinizden alıkoymayacak bir şekilde, babamın, arabamızı devamlı baktırdığı bir arkadaşı var. Sizi eve bıraktıktan sonra arabanızı oraya götürüp sanırım tüm usta ve kalfaları acil olduğunu söyleyerek, yönlendirip iki-üç saatte eksikliklerini tamamlattırabilirim. Giderleri de iş bittikten sonra fatura karşılığı ödersiniz…”

Durdum bir süre. Belki lâstiği değiştirdiğim ilk günkü beraberliklerim gelmişti aklıma:

“Şükredin ki, bu bakımla bir başka vize ya da sınav arifesinde bu araba başınıza ilk karşılaştığımız günkü gibi bir dert daha açabilirdi. Oysaki yeni model bir araba, daha on bin kilometreyi ancak geçmiş…”

“İlginize teşekkür etmeliyim. Artık yolda kalmak diye bir düşüncem olmayacağından dolayı memnunum. Arabayı sizin tamircinize götürmenizde mahzur yok bence. Deposunda benzini var bir miktar. Tamircinizin Post Makinesi varsa Kredi Kartımı vereyim, şifresini söyleyeyim, bedelini ödersiniz. Faturayı konsolda adresi var babamın, onun adına kestirirsiniz. Bu arada burada da bir şeyler aldınız onların da bedelini ödemek isterim.”

Bu kadar konuşmasının yeterli olduğunu düşündü ve kendince bilmesi gereken soruyu sorma amacına yöneldi:

“Merak ettiğim şey şu; kimyayı aklınızda bu kadar iyi nasıl tuttunuz? Söylediklerinizi kontrol ettim. Dedikleriniz doğru, yanlıştan çabuk geri döndüm.”

“Dedim ya! Bir ara bir Kimya Laboratuvarında çalıştım. Kimyaya oldukça meraklıyım. Biraz mürekkep yaladığımı da söylersem, bilgi birikimimin nedeni anlaşılır herhalde.”

“Peki, hâlâ aklınızda kalanlarla bana yardımcı olur musunuz?”

“Çalışmadığınız kitaplarınıza bu akşam biraz bakarsam, eski bilgilerimi tazeler, tabiidir ki yardımcı olurum.”

Okulu bitirmek üzere olduğumu, Hatta Öğretim Görevlisi, Asistan olarak kalacağımı, sormak istediği konuların çoğunu bildiğimi, hatta Organik Kimyada yeterinden fazla bilgimin olduğunu söyleyemememin sıkıntısını yaşıyordum.

Aldattığım inancını yaşıyordum. Dudaklarımın ucuna kadar gelip oluşan cümleleri aktaramamakta sıkıntı çekiyordum. Bir kere, yani başlangıçta saklamıştım, söylememiştim ya gerçeği, şimdi de gerçeği saklamam gerekiyor diye düşünüyordum.

“Geçen karşılaştığımızda da bu elbiseniz vardı üzerinizde, şimdi de. Gücenmezseniz şoförümün beni taşırken iyi bir elbisesi olmasını istiyorum. Buradan, önce bildiğim bir mağazaya gidelim. Sizin beğendiğiniz, benim ödeyeceğim elbiseyi alalım. Hemen itiraz etmeyin. Zimmetli olacak. Benimleyken giyersiniz. Tamam mı? Sonra beni eve bırakırsınız, olur mu?”

Cevap vermemi beklemeden aklına gelmişçesine;

“Mümkünse eğer aklınıza gelebilirse, içinden çıkamadığım bir-iki problem, üstesinden gelemediğim bir-iki konu var, kitapta işaret koyduğum. Hatırlayabilirseniz arabayı tamir ettirirken, yarın bana anlatırsınız. Aksi takdirde Pazartesi günü ya arkadaşlara ya da asistanlardan birine sorarak öğrenmeye çalışacağım.”

“Beni eziyorsunuz efendim. Daha dün tanıştık, bugün Kredi Kartınızı emanet ediyorsunuz, arabanız yanında. Siz minnet borcu altında kalmamayı dilerken bana elbise alarak beni minnet borcu altında bırakıyorsunuz.”

“Söz veriyorum. Elbisenin yarı ücretini ilk maaşınızdan kesmelerini söyleyeceğim büyüklerime. Kredi Kartım için güveniyorum size. Olasıdır ki, Kredi Kartı ile işlem yapılmıyorsa, malzeme-benzin alımı ve tamirat karşılığı iki adet miktar haneleri boş çek imzalayıp vereceğim size. Siz miktarlarını yazarak ödemeleri yaparsınız. Ve tabiidir ki faturalarını almayı da unutmazsınız. Olur mu?”

“İtimadınızı bu kadar kazanacak kadar tanımadınız ki beni?”

“Hesabımda zaten fazla para yok. İtimadımı sarsmağa değecek kadar değil yani. Bir defa kandırılmak yerine temelli kandırılmayı tercih ederim. Hem ben Müteahhit Murat’ın kızıyım. İzin verirseniz insanları biraz tanımış olayım. Sizin için de yanlış düşünmediğim kanaatindeyim.”

“Bu kadar kısa zamanda oluşan inancınıza teşekkür ederim efendim. Ders çalışmak için tercih ettiğiniz başka yer var mı? Burası rüzgârlı, sıcak, gürültülü ve biraz da toz kalkıyor galiba.”

“Üniversitelerin amfilerinde(14) veya salonlarında çalışalım mı?”

Şiddetle karşı gelmek gereğini hissettim. Yeni yalanlar için hiç de hazır değildim. Arkadaşlarımın, hocalarımın görmesini, tanınmayı, beraber gözükmeyi ve tabiidir ki, son sınıf öğrencisi olduğumu onun öğrenmesini istemiyordum.

Kim bilir belki bencilce bir kıskançlık yaşıyor, onu kendime saklıyordum kendimde.

“Yoo! Hayır! Üniversitede bulunmayı istemem.”

“Neden? Özel bir sebebi mi var?”

“Hayır. Gerekçesiz bir sebep belki. Önemli değil.”

“Yeri sonra düşünürüz. Gidelim o zaman haydi.”

“Baş üstüne efendim. Ben hemen arabayı alıp getireyim…”

Lâcivert bir takım elbise almıştık. Gömleği mavi, kravatı sarı. Gene kendisi gibi “Oley, oley Fenerbahçeli!” yapmıştı beni de, ilk karşılaştığımız günkü gibi. Oysa sempatim(15) başka takıma idi, ama neyse. Şapkam yoktu. Elbiseyi Pazartesi sabahından itibaren giymeğe başlayacaktım.

Allah’tan diyordum, o da ilk karşılaştığımız günkü gibi giyinirse sarı-lâcivert, nasıl inandırırdım ki kendimi, başka takımın sempatizanı olduğuma? Üstüne üstlük elbisenin yarı bedeli de ilk maaşımdan kesilecekti. İşte bunu anlamıyordum. Hem siz olacağım, hem de bedelini kendim ödeyeceğim. “Neyse sabır et Nurhan! Zaman senin lehine.” dedim kendime.

Sonra onu evine bırakmıştım. Babası, arabanın gerekli ihtiyaçlarının bedeli ve ihtiyaçlarımı karşılamam için bir miktar parayı elbise poşetinin içine koyuvermişti. “Lütfen kabul et!” diyerek belki de müteahhitler hakkındaki ters izlenimlerimi yok etmek istiyor gibi geldi bana, kibarca.

Baktığımda, Engin Ağabeyin mağazasında çalışırken bir ayda aldığım para kadar olduğunu gördüm bıraktığının.

Arabayı tamirciye götürmüş, anneme fazla gecikmeyeceğimi, bir ihtiyacı olup olmadığını sormuştum. O da eğer yanımda harçlığım varsa, ya da veresiye yazdırarak iki yüz elli gram kıyma almamı tembihlemişti, şartlarımız gereği!

Arabaya bakılırken, tamir edilirken veyahut da gerekli parçaları değiştirilirken, her neyse, Nuran’ın verdiği kitaptaki işaretli sayfalara göz attım. Hiçbir konuda kendimde herhangi bir eksiklik hissetmiyordum. Bu nedenle de baba mesleğinden kalma bir alışkanlıkla arabanın eksikliklerinin tamamlanmasını kontrol ettim.

Gördüğüm tüm eksiklikleri ustalara söyledim ve gösterdim. Silecekler, balatalar, fren teli, yağ filtresi dışında parça değiştirmeye gerek yoktu. Yağlarının tamamlanması zaten gerekliydi.

Kısacası; “Bir 10.000 Km bakımı neyi gerektiriyorsa, yapın!” demiştim. Onlar da iki üç koldan girişmişlerdi işe. Biliyorlardı çünkü okuduğumu ve zamanımın kıymetli olduğunu. Arabayı; “Bir arkadaşımın” diyerek izah etmiştim onlara.

Araba yeni ve garanti süresi içinde olduğundan eksiklerin tamamlanması fazla bir bedel tutmamıştı. Bu nedenle de Kredi Kartını kullanmam gerekmemişti. Nuran’ın verdiği çeklerden birinin üstünü doldurarak yapmıştım ödemeyi, yapılanların faturasını almayı da göz ardı etmeyerek.

Arabadaki benzin yarım depo kadardı. Her olasılığa karşı depoyu doldurttum, fişini alarak, bedelini de Müteahhit babanın verdiği avanstan karşılamıştım.

Ve sonra markete ve kasaba gittim. Yıllardan sonra ilk defa aileme, evimize bir şeyler alabilmenin mutluluğunu yaşadım.

Nuran arabaya ancak sabah ihtiyacı olduğunu söylediğinden arabanın bende kalmasına izin vermişti. Sadece “Çocuklar bir yerlerini çizmesin!” demişti, ben de evimize yakın kapalı garajlardan birine bırakmıştım, emniyetli olsun diye, elbiselerimi ve marketten aldıklarımı ellerime sığıştırarak.

Eve geldiğimde neşeliydim. Anlattıklarımla ailem de neşelenmişti. Yokluğun olmadığı bir akşamı yaşıyorduk. Elbiselerimi de beğenmişti ailem. Hatta annem;

“Mezuniyet Töreninde de bu elbiseleri giyersin artık!” dedi.

Onlara kendimi sakladığımı söyleyemedim. Mutluydum, çok şeye belki de her şeye rağmen ve içimdeki güçsüz kıpırtıların, güçlü anlamını yorumlama gayretini yaşıyordum gönlümde.

Sabah olmadı bir türlü, belki de sabah, sabah olmakta gecikmişti! Bu Pazar günümü onun için ayırmıştım.

Onu Pazartesi okula bıraktıktan sonra ben de derslerimle meşgul olabilecektim. Buna zorunluydum. Mezun olmak istiyordum. Ailem için de gerekliydi bu.

Evlerine geldiğimde kapıda ağabeyiyle karşılaştım. Sinirli, aceleci bir tipe benziyordu. Gene de arabasına yönelirken;

“Günaydın” dedi. “Yeni şoför olmalısınız herhalde. Hayırlı olsun. Şimdi acele bir işim var. İyi günler!”

Nuran’ın arabasıyla aynı renk, aynı modeldi arabası ve rastlantıdır ki onun da sağ arka lâstiğinin sibop kapağı yoktu!

“Bir saniye efendim!” dedim.

Hemen Nuran’ın arabasının konsolundaki sibop kapaklarından ikisini aldım, arka sağ lâstiğe taktım. Acele ile arabanın etrafını dolaştım ve diğer sibop kapaklarını sıkıştırdım.

“İyi günler efendim. Hayırlı işler dilerim.”

“Teşekkür ederim.”

Arabasını çalıştırdı. Önce gıcırtılı bir ses duyuldu motordan. Sonra ses normal olgunluğuna dönüştü. Camının yanına geldim. Sigarasını yakıyordu:

“Özür dilerim efendim, galiba marş motorunun kömürü arızalı. Rahat olduğunuz bir zaman arabanızı bırakırsanız, yapmağa, ya da kömürlerini değiştiremezsem tamir ettirmeğe çalışır, baktırırım.”

Başını kaldırdı:

“Anlar mısın?”

“Biraz efendim!”

“O zaman Nuran’la konuşayım. Nuran’ın dersi ya da sınavı olmadığı bir gün benim arabama da baktırırsan memnun olurum. Hem unutmam, hatırlarım seni.”

“Teşekkür ederim efendim. Maaşımı süresi gelince alacağım. Bunu da maaşıma dâhil bir görev olarak düşünüyorum.”

“Senin gibi insanlar var hâlâ demek? Sigara alır mısın?”

“Teşekkür ederim efendim. Kullanmıyorum. Kullansaydım bile yanınızda bu saygısızlığı yapmazdım.”

Kafasını tekrar kaldırdı, bir şeyler anlamak, belki de anlatmak ister gibi:

“İyi günler!” dedi yoluna, ya da işine yöneldi.

Nuran’ın, belki de babasının bir şeyleri anlattığını, kim bilir belki de aile meclisinde bazı şeylerin konuşulduğunu düşündüm, tıpkı benim ailemde konuşulduğu gibi. Düşüncelerimin yoğunluğunda onun yani Nuran Patronumun, evinin kapısından çıkışını gördüm. Arabanın sağ arka kapısını açtım:

“Günaydın efendim.”

“Günaydın. Elbisen yakışmış.”

“Teşekkür ederim efendim.”

Yerine oturdu, benzin ücretini söylememeğe niyetliydim:

“Dersime çalıştım efendim. Hepsi bildiğim şeyler, hepsini hatırladım. Sanırım derslerinize yardımcı olabileceğim. Verdiğiniz çekle arabanızın tamir parçalarının bedelini ödedim. Arabanızın tamiri için -belki de bu sefer için- işçilik ücretini usta ağabeyler almadılar. Boş çekinizi ve Kredi Kartınızı buyurun. Sizi beklerken de ağabeyinizle tanıştım. Hep aceleci midir sizin gibi? Sanırım onun arabasının da bir bakıma ihtiyacı var gibi. Şimdi, emriniz nedir efendim? Nereye götüreyim sizi? Nereye gitmek istersiniz?”

“Birincisi; ben aceleci değilimdir hiç!”

“Özür dilerim efendim.”

“İkincisi; devamlı olarak, ikide birde ‘Efendim’ demeyin lütfen!”

“Bundan vazgeçmem şimdilik imkânsız efendim! Sebebini söylemiştim.”

“Üçüncüsü; nerede rahat çalışabileceğimize inanıyorsanız beni oraya götürün efendim! Ben de artık ‘Efendim ile konuşacağım efendim. Niye ‘Pazara giden Mehmet’ olmamakta direniyorsunuz ki, anlamıyorum, anlayamıyorum.”

Söylediklerini anlamazlığa geldim ve;

“İster misiniz, şehirden biraz uzakça, ama oldukça şirin, sessiz bir müessese parkı var, Havaalanı yakınlarında? Gerçi bugün Pazar, ama henüz okullar tatil olmadığından fazla kalabalık olmaz sanırım, deneyelim mi efen… Şey… Cennet Hanım?”

“Hah! Şimdi oldu işte. Haydi deneyelim!” dedi kendisine teslim ettiğim kitabını açarak sayfaları karıştırırken.

Yaklaşık yarım saat kadar sonra parka gelmiştik. Kitabı açtık tekrar. Soru, cevap, tarif, anlatım…

Vaktin nasıl geçtiğini bilemedik uzun süre. Kimyayı yeterinden fazla bildiğimi yorumlamaya çalıştığını hissediyordum. Ama elimde değildi, ona yakın olmaktan, bildiklerimi aktarmaktan haz duyuyordum. Yaşamım boyunca öğretmen olmayı istemiştim hep. Sanırım olacaktım da. Ona öğretmekten de öylesine haz duyuyordum(16) ki…

“Galiba biraz dinlenmeyi hak ettik. Meyve suyu alayım mı size? Ya da çay-kahve gibi sıcak bir şey? Hatta sandviç?”

“İyi olur sanırım.”

“Yalnız kalmaktan çekinmezsiniz değil mi, bir süre? Ben hazırlatıp gelinceye kadar siz de şu ana kadar öğrendiklerinizi tekrarlamaya çalışın. Takıldığınız konuları da tekrarlarız.”

“Olur. Gecikmeyin ama…”

“Tabii efendim. Bir de şimdi aklıma tekrar geldi. Ağabeyinizin arabası da bakımsız kalmış. Sanırım onun arabasına da baktırmam iyi olacak. Haberiniz olsun istedim. Bir gün sizden benim için izin almak isterse lütfen ‘Hayır’ demeyin… İstediğiniz sandviç ve meyve suyunu şimdi, hemen gidip alıp getiriyorum.”

“Paranız var mı?”

“Babanız vermişti ya!”

“Ama o sizin harçlığınızdı.”

“Çalışkan, gayretli, iyi bir öğrenciye, şoförünün ufak, ufacık bir ikramını çok mu göreceksiniz?”

Gözlerinde; “Haklısın!” çağrısını gördüm sessizliğinde, haklılığımda.

Gidip gelişim dakikalarla sınırlıydı sanki. Gönlümdeki tıkırtıların, gürüldemeğe, belki de gümbürdemeye başladığını hissediyordum, engelleme çalışmalarıma rağmen.

Ve gün bitti…

Ertesi günden itibaren sabah onu okula götürmeğe başlamıştım. Ders bitimlerinde de getirmeye tabii. Arabayı park ettikten sonra ayrılıyordum ondan sözüm ona. Derslerimiz ayrı bölmelerde, ayrı amfilerde olmasına rağmen karşılaşmamağa özen gösteriyordum.

Belki çekiniyor, belki korkuyordum gerçeğin öğrenebileceğinin endişesiyle, bilinçsizce. Maddi kaygım yoktu, maddiyat olmazsa olmazdı, ama ondan ayrılmak düşüncesi…

İşte beni kahreden buydu. Sınavları bitirinceye kadar hiç olmazsa beni bilmemesi arzumdu.

Öğle tatillerinde, dersten çıktıktan sonra kantine uğramıyor, arkadaşlarımla görüşmüyor, okulun uzak köşelerinden birinde sandviçle karnımı doyuruyor, öğrendiğim ders programına göre akşamları, ya da akşamüzerleri onun çıkışından beş-on dakika önce arabaya girip oturuyor, onu bekliyordum.

Çekinikliğim arabasına arkadaşlarını davet etmesindendi, tanıyan çıkabileceği endişesini yaşadığımdan dolayı. Ayrıca arkadaşlarımla da karşılaşmaktan çekindiğim için genelde gözükmeyecek şekilde oturuyordum koltuğumda.

Kimsenin beni şoförlük yaptığımdan dolayı ayıplaması diye bir düşünce geçmiyordu zihnimden. Ekonomik durumumu bilmeyen yok gibiydi. Küçük bir çalışanın burssuz, kendi imkânlarıyla okumaya çalışan bir ferdi olduğumu dünya-âlem değilse bile, çok kişi biliyordu.

Boş zamanlarımda çalıştığımı da. Çekinikliğimin sebebi; ileriki düşüncelerimin, kendime bile itiraf etmeği düşünemediğim tahayyüllerimin(17) yorgunluğunu yaşamamdandı. Vaktimi başkasının, başkalarının almasına izin vermezdim, veremezdim…

Bir gün ağabeyiyle arabaları değiştirdik. Kardeşini okula onun arabasıyla götürdükten sonra, onun arabasının da bakımını yaptırmış, teşekkürü yanında, masraflar dışında hiçbir bedel, bir anlamda bahşiş almamakla, galiba hayret etmesi yanında takdirini de kazanmıştım. Fatura almak, bedelini havale ile ödemek de paraya el sürmeme geleneğimi devam ettirmişti.

Doğal olarak kardeşi kadar güvenemezdi ağabey bana. Hem niye güvensindi ki? Sonuçta maaş karşılığı çalışan bir emekçi idi karşısındaki, patron kapısında köle, değil mi? İşte insanların yaptığı en büyük haksızlık bu idi; “Karşılarındakini gönül gözü ile görememek.”

Nuran, öteki şoför zamanında arabasının benzin giderinin çok olduğunu söylemişti bir ara. Oysa bu yeni model arabalar, neredeyse benzini koklayarak harcarlardı uzun yollarda. Şehir içinde azıcık biraz fazlalığı olurdu, derin nefes çeker gibi, o kadar. Eski şoförün bakımı iyi yapmaması, ya da yaptırmaması yanında, giderler konusunda da kendine çıkar sağlamış olduğunu düşünmeden edemedim.

Oysa insancıklar iyi niyetli idiler, kandırılmaları gerekmezdi. Gösterilen itimada lâyık olmaya çalışıyordum ben. Çünkü çok zaman Nuran’ı evine bıraktıktan sonra aynı arabayla evime dönüyor, eğer herhangi bir şekilde ailemin bir işi çıkarsa, Hazreti Ömer tasarrufu gibi, kendi arabamızla o işi yapmağa gayretli oluyordum.

Eğer Nuran’ın akşam için bir programı varsa arabayı bırakmamı rica ediyor, (emrediyor demiyorum) ben de gerekenleri yaptıktan sonra anahtarı teslim ediyor, otobüslerle dönüyordum evimize.

Birkaç defa taksi tutarak gitmemi, taksi parasını vermeyi önermişti, ama kesinlikle reddetmiştim.

Öğrenci biletiyle üç kuruşa gideceğim yere niye bir lira ödeyerek gideydim ki? Bir gün de babasıyla karşılaştım yeniden. Acele Havaalanına götürmemi istemişti. O gün Nuran taksiyle gitmişti okuluna. Bu; benim rahat bir şekilde ders çalışmamı sağlamıştı, onu alacağım akşam vaktine kadar.

Ve Sınav Listeleri asıldı. Haziranın on dördü dışında hiçbir sınavımız aynı günlere rastlamıyordu. O gün için de bir çözüm bulurdum herhalde. Diğer günlerde mazeret aramam sanırım gerekli olmayacaktı. Sınavlarımın adedi daha çok olmasına rağmen onun son sınavından dört gün önce bitecekti.

Günlerin tükenişinde, güzelliğini anlayamadığım, hâlâ ‘siz’ diye konuşma gayretini yaşadığım, belki de bir emir kulu olduğum Nuran’a yaklaştığımı hissediyordum. Gözlerinde renk, musiki, şiir, duygu, kısaca hiçbir şey görmediğim, göremediğim bu kıza karşı.

Kendim, kendimle konuşurken ona sadece Nuran demek geçiyordu içimden. Diğer zamanlarda Nuran, Hanım idi, Küçük Hanım idi o, benim için, ya da; “Efendim!” …

Yoğun bir sınav dönemi ve son sınavdan çıktıktan sonra mezun olduğum inancıyla Hocama gittim. Ayın on dördündeki sınavı nasıl geçiştirdiğim hala beynimi zorlayan bir soru idi. Mezuniyet Töreni de.

Gerekli yasal girişimleri tamamlayarak Öğretim Görevlisi başvurumu yaptım, Hocamın tebriklerini kabul ederek. Öğretim Görevlisi, diğer bağlamda Asistanlık Sınavı için çalışmak üzere yeterli zamanım vardı.

Sınava girip kazandığım haberini alıncaya kadar şoförlüğüme devam edebilirdim. Çünkü evimize de katkıda bulunduğum kazancım oldukça yerinde idi, ama önemli olan ondan ayrılmayı düşünmek dahi istememem duygularıma daha çok etkendi.

“Kendi kendine gelin-güvey olmak” denir ya hani, onun duygularını hiç bilmediğim, hatta ve hatta anlayamadığım halde ona yakın olmakta ısrarcı, belki de şımarıkça bir ısrarcılık kapsamındaydım.

O akşam Nuran, ertesi günkü son sınava çalışması gerekliliği nedeniyle arabayı, sabah erkenden gelerek kendisini almam kaydıyla yine bende bırakmıştı. Ben de belki daha sonra gelişecek yaşantı biçimimin şekillenmesinin düşünce ve heyecanı içinde çok erkenden gitmiştim evine o sabah.

Ne babasının, ne de ağabeyinin arabaları gözükmüyordu meydanlarda. Bahçedeki su musluğu, daha doğrusu bağlı olduğu fıskiyeler açık kalmıştı. Üst katın açık penceresindeki perde dışarıya taşmış, rüzgârdan savrularak uçuşuyordu.

Bir sohbet anında bahçelerine bakan bahçıvan ya da hizmetliden başka hizmetçi gibi alışkanlıklarının olmadığını üstüne basarak; “Öyle kötü alışkanlıklarının olmadığını, annesinin ve maalesef yuva kuramamış teyzesinin ev işlerinde yalnız olduklarını” söylemişti.

Bunu hatırlamama rağmen zili çaldım, her olasılığa karşı, hem tekrar tekrar. Cevap veren yoktu. Bir şeyler olduğunu sezinledim, merak da ettim, ama ne yapacağım konusunda takdirsiz, bilinçsiz bir yapılanma içindeydim.

Yan bahçeden yaşlıca bir hanım uzandı bir şeyler söylemek istercesine, bana doğru:

“Galiba sabaha doğru anneleri rahatsızlandı. Seslerden uyandım. Zaten Sabah Namazına kalkacaktım. Acele ile hepsi birden evden çıktılar. Sanırım hastaneye gittiler, galiba!”

Sanırım, meraklı bir yan komşuydu, teyze:

“Bağışlayın efendim. Nereye gittiklerini, hangi hastane olduğunu duymuşluğunuz da oldu mu?”

Sorumu başka türlü soramazdım merakını sorgulayarak, incitmeden:

“Özel bir isim çalındı kulağıma, ama hatırlayamıyorum şimdi.”

“Anladım efendim, teşekkür ederim.”

“Geçmiş olsun. Benim iyi dileklerimi de iletin lütfen!”

Hastaneyi hatırlamıştım. Nuran bir gün geçerken uğramamızı istemişti, sanırım annesine ait bir İlâç Raporu almıştı o gün. Hastanenin o olmasını diliyordum gönlümde. O telâş içerisinde Nuran’ın imtihanına yetişmesini de düşünüyordum, galiba. Bilemiyorum…

Arabayı park edip görevlilerin müdahale etmesine imkân bırakmadan koridorları yarışırcasına kontrol etmeğe başladım. Bir kapı önünde ağabeyini görünce rahatladım.

“Geçmiş olsun efendim. İnşallah iyidir anneniz. Yapacağım, yapabileceğim bir şey varsa, emredin efendim.”

“Ufak bir kalp spazmı(18) geçirmiş. Ama telâşlandırdı bizi… Şimdi çok iyi, Allah’a şükür! Nuran, teyzem ve babam yanındalar. Görmek ister misin?”

Annelerini ve teyzelerini ilk defa görecektim:

“İzin verirseniz, ‘Geçmiş olsun!’ demek isterim efendim.”

Kapıyı tıklatarak açtım, nefesimden bile rahatsız olmamaları arzusuyla kapının aralığından baktım. Gelişimden memnun olan gözlerinin aydınlığını hissettim sanki Nuran’ın. Sessizce;

“Geçmiş olsun efendim, sağlığınızı dilerim. Ayrıca evinizin yan tarafındaki komşunuzun da iyi dileklerini getirdim size.”

“İçeriye girsenize evlâdım.” Teyze davet etmişti, sessizlikle seslilik arası.

“Teşekkür ederim. Sağlığınız bence her şeyden önemli, dışarıda bekleyeyim ben. Ama emirleriniz olursa buradayım ve her an hazırım efendim.”

Bir çiçek, ya da bir kolonya getirememiş olmanı sıkıntısını yaşadım, telâşıma rağmen. Özel odasındaki masaların üstü sabahın telâşı ile olsa gerek boş, bomboştu. Hemen ağabeyine yöneldim:

“İzin verir misiniz efendim? Hemen beş dakikalığına dışarıya çıkıp geleyim. Kahvaltı yapmamışınızdır. Sigara da içiyorsunuz. İsterseniz sizlere de çay-kahve-kek gibi bir şeyler getireyim.”

“Söylediklerinin gereği yok bizim için, hem bu kadar aceleniz niye?”

“Zaman boşuna tüketilmemeli efendim.”

Hemen yakındaki çiçekçiden yakışacak bir buket çiçek yaptırdım, giderini göz ardı ederek. Limon kolonyası, kâğıt peçete, su, kek, meyve suyu gibi aklıma gelenleri doldurdum bir poşete. Başka bir şey gelmemişti aklıma.

Aynı hızla ve yine görevlileri saf dışı bırakarak geri döndüm. Kapıyı tıklattım hafifçe ve açtım:

“Size lâyık değil ama şimdilik ihtiyaçlarınızı yanıtlar, kabul edersiniz sevineceğim.”

“Teşekkür ederiz” dedi teyze yorgun, ama memnun. Anne, yorgunluğunun dinletisi içinde, serum, oksijeni artırılmış hava konsantrasyonun(19) rahatlığındaydı. Gelirken fark etmemiştim, dışarıya çıktığımda ağabeyinin ve babasının olmadıklarını gördüm.

Bekledim, hem de uzunca bir süre. Ve sonra Nuran çıktı dışarıya. Yorgun gözlerinde ilk defa minnettarlığını hissettim:

“Tekrar geçmiş olsun efendim. Umarım, daha iyidir, inşallah daha iyidir anneniz.”

“İyi şimdi Allah’a şükür. Ama sabah bir hayli korkuttu bizi. Sanırım iki-üç gün başında durmam gerekecek, belki teyzemin de kalması yararlı olacak. Bir ara eve gidip bir kısım gerekli olabilecek şeyleri getirmem gerekecek. Yardımcı olur musun? Ayrıca nazik jestin((20) için de teşekkür ederiz, içtenlikle ve ailece.”

“Sözü bile edilmemeli. Üzüntüm; bugünkü sınavınızda başarısız notu alacağınız için sadece…”

“Üzülmeğe değmez hiç. Beraber çalıştığımız konulardı ve hiçbirini unutmam mümkün değil. Eylül sınavlarında sanırım az bir tekrarla başarılı olacağıma inanıyorum. Şimdi annem önemli ve hem onun bana, hem de benim ona ihtiyacım var.”

“Tabiidir, ana gibi yar olmaz, cennet annelerin ayaklarının dibindedir, denilmiş.”

Bir şeyler sezinlemek ister gibi baktı yüzüme ve;

“Teyzeme eve gidip-geleceğimi söyleyeyim, hazır olursanız hemen gidip gelelim lütfen.”

“Emriniz olur efendim, hemen!”

Giderken sinirlenmiş gibi döndü;

“Emir değil, sadece rica idi…”

Uykusuzluk ya da gerilim sinirlerini bozmuştu galiba, bu kadar hiddetli olacağını düşünememiş, sanmamıştım.

Eve gidip-geldik ve bekleyiş dolu üç günü hastane kapısında, ailemin haberi doğrultusunda, gizlemek gerekliliğini yaşadığım kitap ve notlarıma çalışarak geçirdim.

Arabayı odalarının penceresinden görünür şekilde park etmiştim ve her yarım saatte bir de sözleştiğimiz üzere dışarı çıkıp pencereye bakıyordum. Görmezsem sorun yoktu. Görürsem; “Otur” şeklindeki el işaretinden her şeyin yolunda olduğunu, bana ihtiyaçlarının olmadığını anlıyordum.

Ara sıra (ara sıra dediğime bakmayın, iş-güç sahibi insanlardı onlar tabii ki, gelişleri sabah-öğle-akşam devriyesi gibi idi) ağabeyi ve babası da ziyarete geliyorlardı, çok zaman değil, her seferlerinde elleri dolu dolu. Bazen ben de getirilenlerden sebepleniyordum. Gelirken olmasa bile giderken muhtemeldir ki, Nuran’ın telkinleriyle bana da yiyecek-içecek şeklinde iyiliklerde bulunuyorlardı, baba-oğul.

Oysa ben aç kalır mıydım, annemin telkinleriyle en çok dikkat ettiğim konulardan biri idi bu ve belki biraz kaba kaçacak ama annem; “Aç ayı oynamaz!” diyerek aç olma durumumda beynimin rantabl(21)  çalışmayacağını ima ederdi. Doğrudan doğruya söylediği de olurdu tabii, “Gıdana mutlaka dikkat et, verimlilik düşünüyorsan!” diye. Ben de kardeşlerime aktarırdım aynı deyişleri!

Annesini hastaneden alıp getirdikten sonra monoton(22), anlatılması mümkün olamayacak bir yaşam düzeni oluşmuştu dünyamızda. Çok zaman beraber olamıyor, babamın mağazasına gitmem için verilen izinleri genelde evde Öğretim Görevlisi Sınavlarına hazırlanmak için yoğun olmasa bile ders çalışmakla değerlendirmeğe çalışıyordum.

Beraber olduğumuz günlerde tüm güzellikler arasında her gün ona biraz daha yaklaştığımı hissediyor, ama bir kimyacı olmama rağmen hiçbir reaksiyon hissedemiyordum karşımdan, ne kimyasal, ne fiziksel, ne bedensel, ne de ruhsal!

Ağustosun son haftasında Eylül’e yaklaştığımız günlerde, Hocamla görüşerek Öğretim Görevlisi Sınavına çağırıldığımı öğrendim. Bu; bir gün izin almamı gerektirdi, sebebini söylemeden. Ve sınava girdim.

Üç gün sonra Hocam müjdeli haberi anneme ulaştırmış, Eylül Ayı Bütünleme Sınavlarında mutlaka görevli olacağımı da bildirmişti.

Sevinmiştim. Ama şoförlükten nasıl istifa edecek, nasıl ayrılacaktım? Et-kemik gibi bir bütün olarak kopamayacak kadar yakın yaşamıştım kendimde onu, kendimle.

O gün belki dualarımın eseri Nuran izin vermişti. Şu sıralar sık izin almayı istemiyordum çünkü. Buna belki de 30 Ağustos Zafer Bayramının olmasının, ertesi günün tatil olmasının etkisi de var olabilirdi.

Üniversiteye, daha doğrusu Fakülteme gittim. Başlangıç olarak bir arkadaşla paylaşacağım odadaki masamı tanzim ettim, yerleştirdim. Annem patiska kumaştan çabucak dikivermişti laboratuvar önlüğümü,  öğrencilikten kalan diğerini tahta bezi, yani yerleri silme bezi yaparak.

Babam kapım ve masam için plâstik malzemeden isim levhaları yaptırmıştı. Kardeşlerim de masamda kullanacağım sumen takımını(24) hediye etmişlerdi. Hepimiz değişik bir sevinç yaşıyorduk, bu bayram gününde, iznimde.

Sınav günlerini kontrol ettim. Nuran, sınavının hangi gün olduğunu söylememişti. İlk sınav, Eylülün ilk günlerinde idi ve Nuran da başarısız olduğu dersin sınavına aynı gün girecekti.

Ve o gün ona son servis hizmetimi yapacak, gönlüm istemese bile istifamı vermek zorunda olduğumu anlatacaktım, bilmesi gereken gerçeklerle. Sonraki günleri düşünecek olmamın yorgunluğunu şimdiden yaşamaya başlamıştım bile.

Sabah, gecikmek istemeksizin bir taksiye binerek önce notlarımın bulunduğu çantamı bırakmak için Fakülteye, sonra da evine gittim…

“Günaydın efendim.”

“Sesiniz değişik bugün. Bir sevinç yaşıyorsunuz galiba?”

Kadınca bir sezgi miydi hissettiği, yoksa gerçekten öyle mi çıkmıştı sesim?

“Farkında değilim. Belki talihsiz bir rastlantı ile başarısız olduğunuz takıntınızı başarı ile sonuçlandıracağınız düşüncesini yaşamam, sizde bu izlenimi bırakmış olabilir.”

Dikkatle yüzüme baktı, beynimdeki tüm hücreleri dolaşmak istercesine. Anlamını tam olarak yorumlayamadığım aynı kelimeyi söyledi arka arkaya, cevap olarak:

“Anlıyorum, belki de o an geldiğinde anlayacağım.”

Ve doğal yaşantısının aksine ön koltuğa oturdu, çantasını ve beyaz bir kâğıda sarılmış paketi arkasına dönerek arka koltuğa bıraktı.

Hareket ettiğimizde suskundu. Hiç sınav heyecanı yaşamıyor gibiydi. Aynı sessizlikle ulaştık Fakülteye. Arabadan indi, arka koltuktan çantasını aldı yalnızca.

“Paketi sonra mı alacaksınız?”

“Sizin” dedi sadece kapıyı kapatırken. İlk gün meşrubatı ikram ederken ki gibi, kısa, kesin ve öz olarak; “Sizin.”

Arabanın arkasından dolaştı, gözlerime baktı. Bir şeyler söylemek ister gibi dudaklarını kıpırdattı. Vazgeçti sonra. Döndü, gitme çabasındayken “Dur!” diyemememin heyecanı ile bağırdım, hem de ilk defa ismini söyleyerek;

“Nuran!”

Döndü gözleri siyah siyah, açık açık, hayret eder gibi. Yanına geldim, ellerini tuttum:

“Başarılarını dilemek istedim.”

Sağ yanağını uzattı, öpmemi, kucaklamamı, belki de koklamamı bekler gibi. Dudaklarım alnının heyecanında birleşti. Tekrarladım:

“Başarılarını alkışlamak istiyorum, hediyen de cebimde!”

İlk defa “Sen” diyebilmemin heyecanını taşıyordum, devamlılığının arzusuyla. Ayrılırken, uzaklardan, ötelerden elini salladı:

“Görüşmek dileğiyle…”

Kapıları kapatmak amacıyla arabaya döndüğümde, koltuk üzerindeki “Sizin” dediği paketi gördüm. Merak ettim, açtım. Üzerinde adım, numaram ve sınıfım yazılı son sınıf kitaplarımdan biriydi bu.

Çok kereler arayıp da bulamadığım, nerede bıraktığımı hatırlayamadığım, kaybettiğim düşüncesiyle üzüldüğüm kitabımdı. Daha sonra Üniversite Kütüphanesinden ödünç alarak çalıştığım. Peki, bu kitap onda ne arıyordu? Saklanmak isterken o kadar didinmeme rağmen saklanamamış mıydım yani?

Yaşamda hiçbir şeyin uzun uzadıya saklı kalacağına, oldum olası inanmazdım.  Ben gizlemiyordum kendimi, saklıyordum sadece zamanı gelince açıklamak üzere. Demek ki zaman benden daha hızlı davranmıştı. Ve ben, benden önce davranana yenik düşmüştüm, kim bilir ne zamandan beri yeniktim, haberim olmadan?

Düşüncelerle savaşmak yerine, hemen Hocamın odasına giderek, gereklilikler konusunda ricalarını dinlemeli, öğrenmeli, sonra da Sınav Salonuna yetişmeliydim. İlk günden göreve gecikmek iyi olmasa gerekti. Kitabı aldım, süratle odama koştum.

Kitabı masama koyarken ilk sayfası kıvrımından açıldı; kısa bir not yazılı idi; “Seni biliyorum” ve sonunda birkaç ünlem işareti arka arkaya. Bilindiğimi ben de biliyordum şu anda. Ama ne zamandan beri? İşte bu önemliydi, yoksa artık önemi kalmamış mıydı?

Laboratuvar önlüğümü giydim, Hocamla ve diğer Asistan arkadaşla görüşerek Sınav Salonuna geçtim. Dersten başarılı olamayan öğrenci sayısı çok azdı ve gereğine uygun olarak yazılı sınav olacaklardı.

Sınav Salonuna girdiğimde gözlerinin bir kere daha büyüdüğünü hissettim, Sınav Kâğıtlarını dağıtırken.

“Sakin olun. Düşünün ve kendinizi tamamen sınava verin. İnanıyorum ki yaz tatilinde dinlendiniz, çalıştınız ve hepiniz başarılı olacaksınız. Buradaki sorular zaten oldukça kolay. Hiçbirinizin daha dün sizlerin aranızdayken, bugün burada olan ağabeyiniz olarak beni mahcup etmeyeceğinize gönülden inanıyorum.”

Tümden teke bir mesajdı söylediklerim ve galiba anlaşılmıştı.

Soruların sorulması, cevapların yazılması, sürenin monoton tükenişinde Cevap Kâğıdını ilk veren O oldu ve dışarı çıktı. Asistan arkadaş sıra aralarında dolaşırken Cevap Kâğıdını inceledim. Kâğıdı iyi idi, hatta çok ve çok iyi idi. Bence en yüksek numaraya ulaşabilirdi, belki de Hocam tam notu verirdi.

Sınav bitti, Cevap Kâğıtlarını Hocaya teslim ettik…

“Yalnız bugün için beni izinli sayar mısınız efendim? Bundan sonra asla böyle bir talebim olmamak kaydıyla.”

“Bugün ilk gün… Heyecanlısınız tabii. Bunu da ailenizle paylaşmak en doğal hakkınız. Peki! Yarın görüşmek üzere iyi günler Nurhan!”

Arabaya yöneldim. Yedek anahtarı olmasına rağmen, arabaya binmemiş, kapının yanında bekliyordu. İlk defa dudaklarını boyamıştı galiba veyahut da ilk defa gün ve gönül aydınlığı bakışlarımda birleşmişti. Ve de ilk defa bana ismimi söylemişti.

“Kimya Mühendisi başarılı şoförümü tebrik etmeyi düşünüyordum, ama doğrusu bugün böylesine karşılaşacağımızı hiç aklımdan geçirmemiştim.”

“Size önce iyi haberi vereyim. Kâğıdın çok iyi idi. Sanırım yıldızlı olmasa da en yüksek notu alacak gibisin.”

“Kötü haberi verme istersen. Tahminimle beni baş başa bırak ve hiç olmazsa akşama kadar huzurum olsun.”

“Tek soru sorabilir miyim Nuran?”

Artık “Sen” demeye kendimi iyice alıştırmıştım. Konuşurken, bir taraftan da arabanın kapısını açıyordum. Binerken;

“Sorun hocam!” dedi.

“İlk günde, ilk basamakta, ilk anda sitem etmen hiç uygun değil. Ne zamandan beri biliyordun, benim ben olduğumu?”

“Başlangıçta. Hem de ilk günlerde tahsilli biri olduğunu hissetmiştim. Ama annemi hastaneden eve getirdiğimizin ertesinde bagajda kitabınızı bulunca okula geldim hemen. Listelere baktım. Başarılarınızı gönlümden alkışladım. Ama bunu siz söylemek istemediğinize göre, sizce anlamlı bir sebebi olmalıydı. Ben de sustum. Mezun olduğunuzu öğrenmeme rağmen bugüne kadar sustum. ‘Belki’ diyordum, beni son sınavıma getirecek ve o zaman ‘Allahaısmarladık!’ diyeceksin. Bu nedenle kitabınızı bugün verdim size. Son sınavınızı da başarıyla verdiğinizi listelerden öğrenmiştim. Ve bugünün son olacağı üzüntüsünü yaşamama rağmen mezuniyetinizi ve mühendisliğinizi tebrik etmek için size ufacık bir mezuniyet hediyesi almıştım. Şu an bunu yetersiz görüyorum. Ama şimdilik kaydıyla, kabul eder misin, tebriklerimle?”

Ufak bir paket uzatıyordu:

“Neden kabul etmeyeyim ki? Hem de ömür boyu saklamak kaydıyla” deyip aldım kutuyu elinden. Açtım. Lâcivert bir dolmakalem takımıydı. Tam takım hem de.

“Teşekkür ederim.”

“Sen de bana cebinde olduğunu söylediğin bir şeyi verecektin hani, belki de son hatıra olarak?”

Cebimden çıkardım uzattım. Paketi açtı. Bana verdiği ile aynı tip, aynı marka ve fakat beyaz bir dolmakalem takımıydı verdiğim.

“Teşekkür ederim” dedi uzandı, kollarını açtı, sarıldı öper gibi. Zapt edemediğim duygularımın limitine(25) ulaşmıştım. Koklar gibi öptüm saçlarını ve sadece;

“Nuran!” dedim, diyebildim, heyecanımı bastırmak istercesine.

“Neden Nurhan? Neden bugüne kadar bekledin, neden bugüne kadar beklettin beni?” dedi.

Sadece sustum…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Marşandiz Treni; Yük Treni.

(2) Jant; Taşıtlarda lâstiklerin takıldığı tekerleğin çember içindeki bölümü.

(3) Bir sahne oyunu ya da tekerleme olan bu sözler;

“Nereye de gidiyon gız Cennet? / Pazara da gidiyom ula Mehmet!”  ya da

“Nereye de gidiyon gız Cennet? / Suya da gidiyom len Mehmet!” şeklinde de terennüm edilmekte (dir) (ya da imiş!)

(4) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay

.(6) Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir.  Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.

(7) Heyheyler; Sinir bozukluğu, sinirlilik.

(8) Kapris; Geçici, düşüncesizce istek. Geçici isteklerde bulunmak, huysuzca davranmak.

(9) Stres; Canlıları yaşamı için uygun olmayan koşullar, ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler, organizmalarda oluşan bozukluklar.

(10) Hemencecik; Hiç vakit yitirmeden, o anda, çarçabuk, çarçabuk.

(11) Nadir; Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.

12) Egoistçe,  Bencilce. Özellikle ve kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün düşünen ve tutan, hodkâmlık, egoizm ve bencillik öğretine inanmak.

(13) Velhasılım Kelâm; Kısacası.

(14) Amfi; Genelde üniversite salonlarında, tiyatrolarda, önden geriye doğru basamak basamak yükselen salon çeşidi. Ayrıca herhangi bir kaynak tarafından üretilen sesi hoparlöre gidene kadar kuvvetlendiren cihaz. İki yönlü, çevre.

(15) Sempati; İki kişinin birbirine karşı duyduğu içgüdüsel, doğal eğilim ve yakınlık duygusu, muhabbet. Bir kimsenin başka bir kimseye duyumsadığı, beslediği sıcak, içten sevgi.

Sempatizan; Duygudaş. Bir kimseye ya da bir konuya sempati besleyen, üyesi olmakla beraber bir partinin, bir örgütün görüşünü benimseyen, onu destekleyen, ya da bir öğretiyi, görüşü, akımı tutan, yandaşı olan.

(16) Haz Duymak; Hoşlanmak, tat almak.

(17) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.

(18) Kalp Spazmı; Kalbin olağan düzeninin bozulup sıkışması biçiminde birden ortaya çıkan rahatsızlık.

(19) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkati toplama, odaklanma, yoğunluk.

(20) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle el-kol ya da başla yapılan içgüdüsel ya da istençli hareket.

(21) Rantabl; Gelir getiren, kâr sağlayan, verimli, getirimli.

(22) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda olan, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(23) Reaksiyon; Tepki, tepkime.

(24) Sümen Takımı; Deri ya da suni deriden üretilen ofis ve büro masalarında evrak imzalamaya ve sümen arasında evrak saklamaya yarayan masaüstü aksesuarı. “Sümen Altı Etmek” terimi evrak saklanması için söylenmiştir.

(25) Limit; Son, en uçta. Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, noktası, ya da yeri. Matematik terimi olarak; Değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklük.