“Geliyorum hayatım!” dedi çalan kapının ziline yönelmek için genç kadın. Önce elindeki ütüyü yan yatırarak masasına koydu, sağ elinin işaret parmağını dudağına götürerek öptü, duvar salıncağında uyumakta olan bebeğinin alnına dokundurdu.

Öptüğü ve bebeğinin alnına dokundurduğu parmağının elini avuç haline getirerek, vedalaşırmış gibi bir iki defa açıp kapatarak oğluyla esenleştikten sonra kapıya doğru yöneldi, hem de kısacık bir an içinde gerçekleştirdiği kendince olağan bu yaşam biçiminden sonra.

            Kocasının geldiğini sanmıştı zilin iki kere, hem de ritmik(1) çalışıyla. Genelde, taksi şoförlüğü yapan eşi, evlerinin bulunduğu sokak veya yönlere gelirse, “Sürpriz!” diyerek uğramadan geçmezdi evine, belki kendisini, belki de oğullarını özlemiş olarak.

Kapı zilini de böyle kısa kısa iki kere çalardı, her seferinde. Başlangıçta, ilk zamanlar; “Kim o?!”derdi. Eşi de “Her şeyin!” diye cevaplardı. Sonraları, bir birine alışmışlar, bu soru-cevap vaktinden de tasarruf etmeği kararlaştırmışlardı, geçecek her anın lüzumsuz bir tüketiş ve tükeniş olduğunu varsayarak.

Bu kere kapıyı çalan eşi değildi. Çünkü postacılar da iki defa çalıyorlardı zili. O güne kadar o bunu ya yaşamamıştı veyahut da kendisinin oluşturduğu pembe bir dünyada yaşadığından bilmemişti, bilememişti, öğrenememişti veyahut.

            “Hikmet Hanım?.. Hikmet Hanım siz misiniz?” dedi postacı iki defada duraklayarak.

            “Evet, benim!” dedi endişeyle genç kadın.

            “Acele bir telgrafınız var!”

            “Hayırdır inşallah!” dedi genç kadın kendi kendine, sessizce sesli.

            Kendisine telgraf gelmesini gerektirecek hiçbir şey gelmiyordu aklına. İmzasını bile atmadan heyecanla açıp okudu, telgrafı:

            “Anneniz ağır hasta, acele gelin. İclâl” yazılıydı kâğıtta yalnızca.

            İclâl Teyze, annesinin yalnızlığını paylaştığı kapı komşusuydu, memlekette. Daha dün bir, bu gün iki idi, daha yeni dönmüştü annesi memlekete yanlarından.

“Kal!” dedikçe hep öyle dönmek üzere olurdu bakışları, daha geldiği ilk günün akşamından itibaren. Hâlbuki hem torununu, hem kendisini, hem de (galiba) damadını severdi içten. Ama her şeye rağmen, özlemiş olarak gelir, üç-beş gün kalır, ömrünü paylaştığı eşini kaybettikten sonra bile terk etmediği belki de tüm hatıralarını yaşadığı evine, yalnızlığına dönerdi annesi.

Belki de kocasının yanına çağırıldığında yerinde olmayı düşünürdü. Oysa bilirdi ki “Hak tecelli ettiğinde”, yani “Emri hak olduğunda”, kısaca vakit geldiğinde Allah’ın görevlendirdiği melek, nerede olursa olsun onu arardı, bulurdu. Yeter ki Allah’ın yaratacağı sebep oluşmuş olsundu.

Bir kaşık su mu, bir arının iğnesi mi, düz yolda ayağın kayması? Yoksa “Baş ağrısı bahane” mi olurdu? Her ne hal olursa olsun Allah’ın; sonu, her insan için olacağı gibi(2) onun için de şekillendireceğini bilirdi ama yine de; “Olsun, eziyet çekmesin melekler, Azrail bile!” derdi. Belki bu, tevekkülünün(3) görünüşüydü yansımasız...

            “Yukarıda Allah var!” Selçuk hiçbir şey demezdi annesinin geliş gidişleri için, onun varlığı için, kendi annesi-babası sık sık gelip-gitmemesine rağmen... Bilakis sevinir, mutlu olurdu. Çünkü annesinin gelmesi demek, “Mantı” demek, “Ispanaklı kol böreği” demek, “Yaprak sarması” demekti zeytinyağlı.

Kendisi de yapardı, ama Selçuk, annesinin yaptıklarını, belki de onun hoşnut olmasını dilediği için, daha çok beğendiğini söylerdi. “Mımmmah, mımmmh!” gibi yazılması ve söylenmesinde sıkıntı çekilecek bir takım sesler ve ağız işaretleriyle beğenisini, kaynanam demediği annesini kucaklayarak teşekkürlerini ifadelendirmeye çalışırdı.

            İşte şimdi, şu an, eline aldığı telgraf onun hasta olduğu iletiliyordu kargacık-burgacık(4) satırlar içeriğinde. Annesi ile yaşı yaşına denk İclâl Teyze komşuya telefon etmeyi akıl edememiş, yine memlekette kendilerine yakın oturan, kiracıları Postacı Ali Efendiye rica etmişti telgraf çekmesini (galiba).

            İlk defa, geliyordu acele telgraf. Bir şeyleri düşünmek için belki erkendi ama hazırlıklı olmak da gerekiyordu. Buna annesi çoktan hazırdı, hazırlıklıydı. Sandığına kefenini, sabununu, çörek otunu, bankaya damadı adına mezar, cenaze masrafları parasını yatırmıştı kocasından kalan dul aylıklarından artırarak, hem de çoktan...

            Tebarekelerini, Yasinlerini okumaları, kırk ve elli iki mevlidini okutmaları için, hatta ufak bir parça helva ve yarım somun ekmek olarak hayırlarını yapmaları için komşuları ile anlaşmış, ayrıldıkları her seferde komşularıyla helalleşmişti!

Beyinin ölümünden sonra hem fazla yaşayası yoktu, hem de fazla yaşamayacağını sanıyor, düşünüyordu yalnız yalnız, için için, sıkı sıkı sımsıkı. Beyinin kendisini terk edişinin, yani göçüşünün; ölümünün üzerinden ancak bir sene kadar geçmişti. Oysa bu, onun “Kendi göçüşünün gecikmesi” demekti.

Annesi, kendilerini her ziyarete geldiğinde “Beni çağırmıyor hâlâ, küskün mü gitti yoksa?” der eseflenirdi(5). Ağlamaklı olurdu, gözlerinden akmasını önleyemediği yaşlar süzülürdü gamzelerinden, dudaklarının kenarlarına. Hem sadece geldiğinde evdeki sohbetlerinde değil, kendi başına iken her Cuma Namazından sonra bazen kendisiyle özdeşleşmiş olarak, bazen beraberce mezarını ziyaret ettiklerinde. Kısacası; yaşadığı her anda onu hatırlar, yaşardı desek düşüncelerini abartmış mı olurduk ki?

            Hikmet sevmeyi, böylesine sevmeyi ve saygı duymayı annesinden öğrenmişti belki de. Belki atalarından yıllar yılı, nesilden nesile aktarılan bir yaşam biçimiydi bu... Sevmek... Hem istediği kadar, hem istenilen kadar, dolu, dopdolu, tüketmeden, tükenmeden...

            Selçuk’la tanışmasını düşündü Hikmet. Aynı memleketin çocukları değildiler. Karınca kararınca(6) büyümüştü Hikmet. Eksikleri yok değildi, vardı mutlaka. Belki fazlalıkları da. Ama Selçuk’a rastlayıncaya, yani o güne kadar ne kendisini beğenen, isteyen çıkmıştı, ne de o birini beğenmişti ömrünü paylaşacak gibi.

Arkadaşlarının yakıştırdıkları, kulağına ulaşan sesler, sözler duymuştu ama önemsememişti. Ta ki, yakın arkadaşlarından birinin düğününde, onu tebrik için köye gelen Selçuk’la karşılaşıncaya kadar. Kanları kaynamıştı her ikisinin de, köy çeşmesinin başında, bir maşrapa(7) su içiminde, göz göze geldiklerinde.

            İlk görüşme olan bu birkaç dakikalık kaçamak bakıştan sonra, yeni gelin olan arkadaşından, bir gün, kendisi için, evlerine geleceklerini öğrenmişti onun ve ailesinin. Yeni gelin onu anlatmıştı kendisine. Dinlemiş, anlamış ve de istemişti.

İstenmek için geldiklerinde, onu ikinci görüşünde elleri titremişti. Babasının, annesinin sorularına deftere uygun, sadece “Siz bilirsiniz!” demişti. Bu; istemekti galiba.

Onu üçüncü görüşü, bir ömrü paylaşmaya sözleştikleri gündü. Görmeden görmüş, sevmeyi ona da öğretmiş, belki de ondan öğrenmişti sevmeyi.

Öylesine bir düğün-dernek yaşamıştı ki köy, bir kere daha böyle düğün yaşanmaz gibi geliyordu kendisine. Oysa bu; öncelikle kendisinin ve Selçuk’un gönüllerinde yaşattıkları bir görüntü idi. Hem o taraf, hem bu taraf varlıklı değillerdi o kadar. Hatırladığı kadarıyla bir kır ata bindirmişlerdi onu ve davul çalınmıştı köyden ayrılırken, elleri kınalıydı.

Anası, gözyaşlarıyla duygularını -ister istemez- belli etmişti ama babası hissettirmemeğe çalışmıştı gönlünden geçenleri, belki de boğazına düğümleneni. Bilir miydi ki babası ayrılığına dayanamayacak, göçüverecekti kısa bir süre sonra?

Kapı önünde hülya ve düşünceler arasında ne kadar süre dalgın kaldığını bilemedi Hikmet. Acele etmesi gerekliliği ile Selçuk’un çalıştığı Taksi Durağına telefon etti komşularından; “Annem hastaymış, acele eve gelsin!” diye not bıraktı arkadaşlarına.

Ütüyü kapatmış mıydı, ocakta yanan bir şey var mıydı? Hiç hatırlamıyordu ama acele ile kapıyı kapattığını, oğlu Okan’ı evde salıncağında yalnız bıraktığını hatırladı, telaşlandı...

Bu; ilk değildi, dalgın telaşının. Daha önce de bir-iki defa olmuştu. Özellikle bir gün oğlunun kusması, bir gün geçici sarılığının telaşı ile kapıda kalmıştı böylesine. Çilingir çağırmışlardı o zaman alelacele. Sonra da kapının iki yedek anahtarı yaptırıp birini bir komşularına, birini diğer komşularına vermişlerdi.

Öyle ya, kapı kapanır da “Komş’anım Teyze” evde olmazsa ne yapardı ki Hikmet? Allah’tan anahtarın yedeğini yaptırmışlardı. Hemen “Komş’anımın” zilini çaldı, anahtarı bildiği asılı olduğu yerden telaşla alarak kapıyı açtı ve çocuğunun başına koştu. Komşunun kapısı, kendi kapısı açık kalmış, terliklerini bile çıkarmadan ulaşmıştı salıncağa. Okan uyumağa devam ediyordu. Onu, zapt edemediği gözyaşlarıyla kucakladı, öptü. Sardı onu, kucağına almadan.

Geçen süre birkaç dakika ile sınırlı mıydı? Yoksa daha uzun bir süre mi geçmişti Selçuk’un gelimine? Bilmiyordu. Gerekli olabilecek eşyaları hazırlama gayretinde olmuştu. Selçuk geldiğinde, yüz ifadesinden bir şeyler olduğu, daha doğrusu aklına gelenin gerçekleştiği tereddüdünü yaşar gibi olmuştu, biraz.

“Bir şey mi var? Bir şey mi duydun yoksa?” diye sordu gerilimle.

“Yoo! Arkadaşlar haberi iletince hemen geldim. Arabanın yağına, suyuna baktım. Benzin doldurdum, belki hemen yola çıkarız diye!” kaçamak bir cevap verdi Selçuk.

Yalan söylemişti Selçuk. Belki de ilk defa. Postacıya telefon etmişti haberi alır almaz. Hem de hemen. Ve Hikmet’in babasının, annesini yanına çağırdığını ve onu yanına aldığını öğrenmişti postacıdan. Anne ve baba, yani her iki taraf da bunu istemiş, arzulamıştı. Üzülmeye gerek yoktu ama bunu karısına hemen şimdi anlatamazdı.

Yavaş yavaş, yol boyu anlatmaya çalışacak, onu gerçeklere ulaştırmaya çalışacaktı Selçuk. Gidişleri birkaç gün kalışlarını da gerektirecekti muhakkak. Başlangıçta, yani şu an, “Ölümü”, “Hakkın tecelli ettiğini” söylememekle doğru yaptığı inancındaydı genç adam.

“Her şey önce Allah’a, sonra size emanet!” sözleriyle esenleştiler komşularıyla. Biri sesli-sessiz, bilmiş gibi "Allah rahmet etsin!", bir diğeri “Allah taksiratını(8) affetsin!” dedi anlamışçasına komşularından.

Onların bu sözleri yankılanırken kendi kendilerine duvarlarda Hikmet çoktan uzaklaşmıştı yanlarından, yakınlarından. Arabaya binmek üzere idi. Söylenenleri duymamıştı ama gerçek olanı hissediyordu. Belki durgunluğunda, dalgınlığında yaşadığı ayrılıştı ve bu nedenledir ki duymasa da, işitmese de herkese; “Sağ olun!” diyordu.

Okan uyanmıştı tabii. Onun en çok sevdiği şey babasının arabasıyla gezmekti. Bundan haz duyduğu belliydi. Daha yaşını henüz tamamlamıştı ama zevkin ne olduğunu bilir gibiydi. Kendi kendine konuşuyordu. Annesinin dalgınlığına, babasının sessizliğine anlam veremiyor gibiydi.

Su içmek için matarasını başına dikiyor, karnının acıktığını bisküvi paketlerini açma çabasıyla anlatma gayretinde oluyordu. Bazen düşüncelerine uygun sesler çıkarıyordu, kendisince anlamlı. Annesinin veya babasının bakışlarından, seslenişini anlamadıklarını hissedince, sinirlenmiş gibi bağırıyordu. Bu; belki de hiç gerekli değildi.

Zaman ilerliyor, yol tükenmek bilmiyordu gidişlerinde.

Selçuk, ulaşacakları menzil için seyahate başladıklarında görüntülenecekleri anlatmak istemiyordu hemen. Hele hele daha direksiyona geçer geçmez, ilk kilometrelere başlar başlamaz, olağandan hızlı gidişini sormasından çekindiği anlarda, kendi yaşadığı, eninde sonunda öğrenerek eşinin da yaşayıp üleşeceği acıyı anlatmak istemiyordu

Selçuk kilometrelerin tükenmek üzere olduğu bir zamanda, yani her şeye “Çeyrek kala” bir zamanda haber vermeyi düşünüyordu karısına. Ama nasıl? Ana-kız, biri birlerine o kadar düşkündüler ki, hele babasını kaybettikten sonra. Bu düşkünlüğe kendisinin de ortak olduğunu düşünüyordu.

Acıyı, belki kendisinin de onun kadar yüreğinde hissettiğinin farkındaydı ama bunu ona söyleyemezdi. “Od, düştüğü yeri yakardı!” Öyle söylerlerdi ama ateşin, düştüğü yerin çevresi de yanmaz mıydı ki? Yangını içinde hissediyordu Selçuk. Tam gerçeği söylemek üzereyken Hikmet’in;

“Okan’ın çişi geldi galiba. Belki söyleyinceye kadar yaptı bile. Bir benzinlikte durursan donunu kontrol edeyim, çişe tutayım!” demesiyle kendine geldi.

İnsanlar için kaderi yönlendirmek, gerçekleri belirlemek için Tanrı mutlaka bir sebep oluşturuyordu; “En zor görevi bana verdin Allah’ım!” diyen Azrail’e sebep yaratma zorunluluğu için.

Okan’ın çişi ile ilgili sorun, yaşamda bir dönem için ilahi bir son olacaktı, bunu kimse bilemezdi o an, onlar da bilmediler, bilemediler, bilemezlerdi de zaten.

Selçuk arabayı rastlaştıkları ilk benzinlikte park ettiğinde, Hikmet öncelikle kadınlara ait tuvalete yöneldi Okan için. Selçuk arabasının ön tamponuna ayağını dayayarak bir sigara yaktı. Arabada çocuğunun sağlığı için sigara içmiyordu. Bu, aynı zamanda başka zamanlarda müşterilerine saygısı için yaşamında gerçekleştirmediği bir eylemdi de.

Ana-oğul tuvaletten çıktıklarında Hikmet;

“Afferin benim oğluma!”, diye bağırıyordu sanki, uzaklardan bile duyulabilecek bir sesle. Ve devamını getirdi sözlerinin;

“Yapmamış çişini. Tertemizdi, misler gibiydi donu…”

Galiba son sözleri böylesine bitmişti. Çalışmakta zorlandığı belli olan bir taşıyıcı, yani TIR, çalışma çılgınlığını yaşamışçasına, direksiyondaki şoförünün hayret dolu bakışları ile Okan ve Hikmet’in üzerine doğru geliyordu.

Hikmet, olacakları hissetmişçesine, anlamışçasına kucağındaki çocuğunu var gücüyle babasına doğru fırlattı.

Selçuk, çocuğunu havada yakalarken onun, kolları ile yüzünü kapatma gayretini gördü. TIR, ani bir frenle durmuş, ancak üstünden savrulan bir otomobil ters dönerek Hikmet’in üzerine kapaklanmış, onu örtmüş, alelacele örtüvermişti.

Hikmet’in yalnızca “Allah!” diyen sesi duyuldu otomobilin altından ve sonra otomobilin el freninden kurtularak dönmeğe çalışan tekerleklerinin çıkardığı mekanik sesten başka bir ses duyulmaz oldu sessizlikte.

Selçuk, oğlunu arabanın içerisine koyup kapısını kapattıktan sonra yıldırımla yarışırcasına düşen otomobilin yanına koştu. Yalnız eli gözüken hareketsiz karısının cesedini incitmek istemezcesine otomobili omuzlayarak kaldırmaya çalıştı. Onun çabasına yetişenler, ona yardımdan, eşini kurtarmaktan ziyade teselli etme amacına yönelik olarak ona omuz vermişlerdi, otomobile boş verircesine.

O; biraz evvel yaşayan, yaşam dolu olan insan yaşamıyordu artık. Hem gerçeği öğrenmeden, kendisini seven, kendisini yanlarına almaya azimli anne ve babasına, hem de bir nefeste, arkasında bıraktıklarını, yani eşini ve oğlunu düşünmeden, belki de egoistçe(9) bir düşünceyle Allah’ına kavuşmuştu...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İclâl; Büyütme, saygı gösterme, ikram. Büyüklük, azamet, kudret, kuvvet. Ağırlama, ikram. Büyüklüğünü kabul edip hürmet etmek.

 (1) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.

(2) Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette  (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.

(3) Tevekkül; Her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

(4) Kargacık, Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı.

(5) Eseflenmek; Acınmak, acımak,  üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.

(6) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(7) Maşrapa: Toprak ya da plâstikten, genelde metalden yapılmış ağzı açık, kulplu, küçük kap.

(8) Taksirat; Kusurlar, suçlar.