KATLİAM

(Erol KARATEKİN)

 

İstenmeyen çocuktu o. İstenmeyen çocuk olur mu hiç? Belki mümkün… Ama Onun için beklenmeyen çocuktu o demek daha doğru, sebep ne olursa olsun.

İlk bebeği, yani bir süre sonra gelecek olanın ağabeyini çok zor şartlarda doğurmuş, “Bir daha doğurmak mı? Tövbe! Tövbe” demişti kadın. Demek ki Tanrı’ya karşı büyük konuşmamak gerekmiş!

İlk doğumda bağırıp-çağırmaları, yalvarıp-yakarmaları, debelenmeleri-tepinmeleri nedeniyle Doktorların;

“Bir daha olmasın ister misiniz? Gereğini yapalım mı?” tekliflerine nedense basireti bağlanmış;

“Gerek yok, tedbirimizi biz alırız!” demişti kadın, Doktorları azarlarcasına.

“Al işte! Oğlan liseyi bitirmek üzere, neredeyse menopozun arifesindeyim, bu doğacak. Kız mı, oğlan mı, o bile belli değil! Hem zaten sağlıklı olmasının dışında hiç de önemli değil!” dedi kendi kendine. Sonra düşündü ikinci kez anne olmayı bekleyen kadın:

“Aldırmak için çok mu geciktim acaba? Hem beyim de fark etmedi daha. Fark etse zaten ne olacak ki? Hem durumumu öğrenmeye kalkışsam bu yaşta âlemin diline pelesenk(1) olurum. Peki, ya doğurunca?… Hem bakalım hak ediyor muydum bu bebeği?”

“Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu.” Üstüne üstlük dertleşeceği, “Derdim bu, ne yapmalıyım?” diye soracağı biri de yoktu çevresinde. Bir evin tek kızıydı zaten, kardeşi yoktu, anne-babası çoktan göçmüşlerdi. Oldukça iyi varlıklı olan kocasına gelen devamlı istekler nedeniyle akraba ve yakınlarla da araya mesafe konmuştu. Hem çok yakını da yoktu, “dıdının dıdısı akrabalar(2)” dense yeri idi, uzaktan, çok uzaktan, hatta kan bağı bile kaybolmuş akrabalar…

Konken-briç-bezik-tavla-okey gibi kumar arkadaşları mı? Durumunu çıtlatsa bile ağızlarıyla değil, bilmem nereleriyle alay edercesine “Ha! Ha! Hi! Hi!” diye güldükleri yetişmezmiş gibi, anında magazin gazetelerinde, hatta ve hatta billboardlarda bile kendi ilânını görmesi mümkün olurdu.

Doğurursa… Ki bunu hem istiyor, hem istemiyordu, nasıl olsa herkesin haberi olacaktı, hatta kendindeki değişiklikler fark edilmeğe başladığı zamanlar bile. O zaman da al başına belâyı.

Ne yapmalıydı? Terk edemeyeceği alışkanlıkları vardı, varlığınca esirgemesi mümkün olmayan; hizmetçi-kâhya-şoför-aşçı gibi. Hepsi de uyanık çocuklardı. Hamileliğinin daha dördüncü-beşinci aylarında hissederlerdi durumunu. İşten atamazdı ya hepsini birden. Hem atsa bile onca angaryayı tek başına yüklenemezdi, hem de kendisi yüklü-yüklüyken. Sonra gönderileceklerin tazminatları falan, onların yerine yeni alınacaklardan beklentilerinin karşılanamaması olasılığı filân çekincesi idi kadının.

Zamanında çok Türk Filmi seyretmişti. Örneğin bir yerlere gidip doğursa, sonra da “Leylekler getirdi!” yahut da “Dereden tuttum!” , ya da “evlâtlık aldık!” dese kim inanırdı ki ona? Hem bir yerlere gidip doğurması da mümkün değildi. Çünkü kendince inanıyordu ki ilk bebek gibi mutlaka sezaryenle doğurması gerekliydi bu bebeği de, tıpkı ilki gibi. Normal bir doğumla ilk bebeğini eline almak istemiş, doğuramamış ve Doktorlar sezaryenle dünyaya kavuşturmuştu oğlunu. Zaten onun için ilenmemiş miydi; “Bir daha doğurursam…” diye. Büyük konuşmamak gerekliymiş. Şimdi ise… “Geçmiş ola!”

Bir tutku vardı içinde doğurmamak duygusunun tersine. Doğurmak… Bu sadece istek değil, arzu idi de. Ve bu bebek asla istenmeyen bir bebek olmayacaktı. “İstiyorum bu bebeği, hak ediyorum!” diye söylendi kendi kendine. Ama nasıl?

Yine Türk Filmlerinden bir sürü sahneler oluştu gözlerinin önünde. Ama hayır, hiç biri uygun değildi yaşamının biçimine, şekline, tarzına. Tek, bir tek varlıklı, imkânlarının yeterli olmasının dışında. Ama bebek demek, ona hasredilmesi, vakfedilmesi gereken zaman demekti, o halde varlıklı olmasının sağladığı alışkanlıklarından nasıl vazgeçecekti ki?

Düşündü, sanki yaşantısında zorunluluklar var gibiydi. Ev toplantıları, oyunlar oynamak, pahalı viski-şarap tüketmek dışında. Örneğin sık sık tiyatro, balo, kokteyl salonlarında görülmeli, düğün-dernek toplantılarında takı ya da bağışlarda boy göstermeli, eşi ile hatta oğlu ile mutluluk fotoğrafları çektirmeliydi, magazin sayfaları için.

Sadece bu kadar mı? Hayır, tabii ki! Cenazelerde, muhtelif vesileli toplantılarda da boy göstermeliydi. Örneğin; “Yılkı Atlarının Doğaları, Korunmaları Ve Beslenmelerinde Yaşanan Sorunlar” , “Çift Hörgüçlü Develerin Boncuklu Yularları Üzerine Derlemeler”, “Cinsel Tercihi Toplumca Uygun Görülmeyen Birinin (Eşcinsel, transseksüel, gay, homoseksüel, lezbiyen v.b. gibi) Cumhurbaşkanlığı Adaylığı Kabul Edilmeli Mi Üzerine Görüşler” veya “Huzur (veyahut da Yaşlı Bakım) Evlerinde Pinpon Oynanmasının Yararları”, “Kaplumbağaların Ev Ortamında Yaşama Süreçleri” gibi saçma sapan sempozyum ve oturumlarda bile boy göstermesi (bir bakıma boy göstermeleri) gerekiyordu.

Tek başına düşünmek, yoruyor, üzüyor, bunaltıyordu, orta yaşlarda, menopozuna çeyrek kalmış kadını.

Karar verdi önce oğluna açılacaktı, onun tavrı kendisine yol gösterecek, ışık olacak düşüncesindeydi;

“Oğlum otur, vaktin sınırlı değilse, biraz dertleşeyim, seninle!” dedi.

“Derslerim var, çok, önemli, ama önceliğim sensin, senin için her zaman vaktim var, güzel annem benim!”

“Tanrıma şükürler olsun, böyle bir evlât için!” diye içinden geçirdi ve konuya doğrudan doğruya girdi kadın, zaten dolambaçlı söylemeyi de bilemezdi:

“Bir kardeşin olacak!”

Genç delikanlı önce doğrudan annesinin karnına doğru sanki anlarmışçasına, sonra tepki vermeyi geciktirmek istercesine annesinin gözlerine yöneltti bakışlarını.

Bir anne doğurduğunun gözlerinde şekillenenleri anlayamaz mıydı ki? Kısa bir an için de olsa, oğlunun gözlerindeki sevinç ve mutluluğu görmüş gibiydi. Bu nedenle oğlunun; “İstiyor musun?” sorusunu içtenlikle cevapladı:

“Evet, istiyorum!”

“Ben de… Bana bir kardeş yollamakla yalnızlığıma ilâç oldun Tanrı’m” diyen delikanlı, annesine sarıldı, öptü ve ders çalışmak için ıslık çalarak odasına yöneldi.

Birinci aşamada başarılı olduğunu düşündü kadın. İkinci aşamanın bir “deveye hendek atlattırmak”(3) kadar zor olacağını düşündü. Evet, kocası iyiydi, hoştu, müşfikti, sevecen idi, ama bilirdi ki bazı şeyleri anlatmak zordu ona. Ya cin gibi zeki olmasına rağmen anlamamış gibi yapardı, ya da umursamaz, suskunluğu ve bakışları ile fikrini belli ederdi. Ha! Bir de keçi gibi, yok, yok, katır, ya da deve gibi inatçılığı, bir kanguru kadar kıskançlığı, münkir-nekir gibi ahret sualleri vardı ki, hem çekilmezdi, hem de tavrına, edasına, istihza, sitem ve tenkitlerine dayanılmazdı. Sonuç; gene de iyi adamdı ama. Telefon etti:

“Toplantın falan var mı? Akşama erken gelsen, diyorum!”

Karşısındakinin sesi neşelendirmiş olmalıydı kendisini;

“Sürpriz!” diyerek kapattı telefonu ve mutfağa gidip buzdolabında kocasının içkisinin olup olmadığını kontrol etti. Vardı. Oğlan derslerine yönelmiş, zaman; zaman olma kavramını yitirmiş, akşam olmak üzere gibiydi. Bu vakitlerde yemeğe ek olarak meze şeklinde bir şeyler yaptırmak mümkün değildi. Hizmetlilerden birini, bildiği şarküteriye gönderdi, birkaç parça bir şeyler alması için, doyumluk değil, tadımlık olarak. Beyinin yaz-kış, istekle arzuladığı keçi peyniri her daim mevcuttu zaten masasında.

İyiydi beyinin işleri, ama hayat böyle iyi ve güzel devam edemezdi, çünkü işiyle ilgili olarak tekerlerine çomak soktuğu bir sürü insan vardı, dürüst olmayı bilmeyen rakip olarak. Az-az ve fakat çok kazanıyordu kocası. Oysa onun bir yılda edindiği kazancı, bir ayda almak isteyenler vardı, hem öylesine çok ki. Kimsenin tavuğuna “kışt!” dememiş olsa da çok üçkâğıtçının zülfüyârına dokunmuştu, bunu iki artı iki eşittir dört gibi biliyordu. Bilmesi de pek gerekli değildi zaten. Tehdit mektuplarının, telefonlarının, notlarının gelmediği gün eksik değil gibiydi. Hem zaten bilmesi gereken zamanlarda, bilmesinin gerektiği kadarını anlatıyordu ona kocası.

Akşamın gelmesini dört gözle, dar-kıt bekledi menopoz öncesini yaşayan kadın. Oğlunun tavrını öğrenmişti, kocasının tavrı ne olacaktı bakalım? Geçmiş düşüncelerinden utandı. Utancı olmayacaktı hem hiçbir şeyden; kocası “He!” de dese, “ı-ıh!” da dese. Yapılması gereken her şeyi yapacaktı bu bebek için. Karar vermişti, kararlıydı. Allah’a şükretmek geçti içinden, inançsız değildi. Abdest alıp bir şeyler okumağa çalıştı, karşısında kurulu bir içki masası olmasına rağmen. Ve sükûn içindeyken kötü, kem düşünceler bir sinema perdesine yansırcasına gözünün önünden geçmeğe başladı. Ya doğururken kendisi, ya da bebek, ya da her ikisi de ölürse idi? Ya büyümeden ayrılık çanları çalarsaydı, aklına gelmedik şekilde, şöyle ya da böyle?

Ellerini açtı, üfüre-üfüre, esneye-esneye okumaya devam etti, ta ki yan camiden akşam ezanı okununcaya, kapıda kocasının ayak seslerini duyuncaya kadar.

Kocası donatılmış masayı görünce;

“Hayırdır Hatunum? Unutma gafletinde bulunduğum nişan, evlilik, doğum günü gibi bir olayı mı yaşıyoruz yoksa?”

Kocasını kucakladı kadın;

“Soyun, yıkan, gel! Öyle yaşayalım sürprizi, öyle üleşelim neşemizi, sevincimizi” dedi.

“Merakta bırakmasan…”

“5-10 dakika merakla beklesen, merakta kalsan…”

“Anlaşıldı, tersliğin, sadistliğin üstünde gene!”

“Sadistlik değil, sadece sevinç, sevecenlik ve paylaşma dileği…”

Oturdular masaya. Kocası ilk yudum için bardağı ağzına götürürken verdi haberi kadın:

“Bebeğimiz olacak Ahmet!” dedi.

Ahmet yudumladığı içkiyi ne püskürttü karşısına, duvara, ne de yutabildi, yutkunabildi. Lavaboya koştu, ağzındakini özenle kustu, aynı ritimle karısının dizlerinin dibine çöküp ellerini tutarak;

“Doğru mu, ciddi mi, gerçekten mi?” dedi, makineli tüfek gibi. Sevinci ölçülemez boyuttaydı adamın, karısını kucaklarken.

Bu, kadın için demek oluyordu ki; kendini tüm nevi şahsına münhasır özelliklerden enterne edecek, tüm ilişki ve alışkanlıklarını doğuma, hatta ondan belirli bir süre sonrasına kadar erteleyecekti. Kim demişse demişti; “Kazın ayağı öyle değildi!” Her şey, her zaman, her yerde, her istenildiği gibi şekillenmiyordu. “Bakak, görek!” ya da “Bakalım, görelim!” idi ilerisi…

Tüm kısıtlamalara, tüm sitemli gülüşlere, tüm gazel okumalara karşın, su gibi geçmişti zaman yani; bebeğe “Hoş geldin!” demek için beklenen süre.

Istıraplı bir sezaryen ve doğum. Daha önce ultrasonda görüp bilmelerine rağmen “Nur topu gibi” bir kızları olmuştu.

Onlar sevinçlerini, mutluluklarını el elden paylaşırlarken evlerine yaklaşan tehlikeden haberdar değillerdi.

Diğerlerinin “Komutan” diye seslendikleri iri-yarı bir adam, yanındaki iki adamın galeriden çaldıkları bir araba ile bahçe kapısına gelmişlerdi, görünmemeye çalıştıkları her hallerinden belliydi. Kapı önünde üstündeki çullardan ve her halinden perişan olduğu belli, saçı başı karışık bir adam; “Agoş”(4) onları bahçe kapısının önünde bekliyordu. Üstelik beklenti içindeydi de. Komutan cebinden çıkardığı kâğıt bir parayı ona verdi. Agoş parayı iki ucundan tutarak burnuna götürdü, abartılı bir şekilde kokladıktan sonra tek sağlam yeri olan paltosunun altındaki ceketinin ön cebine yerleştirdi, özenle. O hariç, yüzlerini kar maskeleriyle saklama gayretinde evin kapısına yönelen eşkıya kapıya kadar sinsice ilerlediler. Başlangıç, ya da şu andaki niyetleri belli değil gibiydi.

Komutan cebinden çıkardığı silâhla yana çekildi ve Agoş’a kapıyı çalmasını ister bir şekilde silâhını iki tarafa salladı. Hırpani kılıklı Agoş, kapıyı çalarken diğer iki adam susturucu takılmış silâhlarını hazırlamışlardı bir diğer kenarda.

“Kim o?” diyen sorduğu sese cevap alamayan kâhya, muhtemelen gözetleme deliğinden Agoş’u görerek kapıyı açmıştı. Çünkü Agoş o evin kadrolu dilencilerinden biriydi. Kapıyı açınca başına gelecekleri bilseydi, kapıyı açar mıydı hiç kâhya?

Agoş’u ve kâhyayı itekleyerek içeri girdiler Komutan ve adamları. “Ölmek istemiyorsa, tüm hizmetlileri bulunduğu yere çağırmasını” emretti kâhyaya. Kâhya çağırınca tüm hizmetliler geldiler, biri hariç.

Komutan dışındaki adamlar, ellerindeki iplerle ellerini-ayaklarını bağlayıp mendillerle ağızlarını kapattıktan sonra her nedense kulaklarını da pamuklarla doldurmayı unutmadılar. Bu sırada paralel bağlı olan telefonun çevrilme sesini duyan adamlar, paniklemeden dikkat kesildiler. Biri bağlamaya devam ederken, diğeri merdivenlerden tırmandı usulca.

Biraz sonra sessize yakın tok bir ses geldi yukarılardan. Giden merdivenlerden dikkatsizce inerken elini yatay bir şekilde salladı Komutana doğru, “Hesap tamam!” demek istercesine Komutan bağlanmış olanlara, kulakları tıkalı olduğundan duyamayacakları düşüncesiyle bağırarak;

“Herhangi bir çaba ile iplerinizden ve mendillerinizden kurtulursanız, sizler de yukarıdakinin akıbetine uğramak istiyorsanız, çekinmeyin, ‘imdat!’ diye bağırın, çağırın, yardım isteyin!”

Sonra serbest bırakılmış olan kâhyaya döndü Komutan;

“Aile hastaneden yola çıktı, gelmek üzere muhtemelen. Hiçbir şey yokmuş gibi kapıyı aç, aksi takdirde…” deyip cümlesini tamamlamadı, sadece kâhyanın ağzını zorla açıp tabancanın namlusunu ağzına koyup olasıdır ki o kısmını özel olarak boş bıraktığı tetiğe bastıktan sonra tabancasını geri çekti. Yaşlı adam tabancının boş olduğunu bilemezdi, soğuk terler döktü, tabanca ağzından uzaklaşıncaya kadar. Bu şeklin kâhyayı korkuttuğuna inanmamış olsa gerek ki, gözlerini Agoş’a dikti, sonra yukarı kattan boş dönmeyen katile başıyla “Evet!” anlamında işaret etti:

Agoş başına geleceği hissetmişti. Ellerini “Yapmayın!” anlamında kaldırmaya bile gücü yetmeden, alnına mermiyi yemiş ve ne olduğunu anlayamadan sırtüstü yıkılmıştı. Komutan devam etti;

“Herhangi bir işaret, ses, davranış ya da hareketi hisseder, bilirsem sonuç aynen bu garibanınki gibi olacaktır.”

Gittiği yerde verdiği paranın gereği olmayacağını bildiğinden Agoş’un cebindeki kâğıt parayı aldı, kirini temizlemek istermiş gibi pantolonunun dizinde silkeledikten sonra cebine koydu ve devam etmek gereğini hissetti;

“Sizlere de, patronunuza ve ailesine de bir şey yapmayacağız, söz! Patronunuz sadece ayakaltından çekilsin, o kadar. Demek istediğimin ne olduğunu patronunuz anlar. Eee! Kendimizi garantiye almak için de bebeğe el koymamız hoş görülmelidir, değil mi?”

Komutan her şeyi plânlamış gibiydi. Galeriden oto çalmak, kar maskeleri takmak, Agoş’u tavlamak ve sonrasında öldürmek gibi. Belki plân dışılık yukarı kattaki kendini açıkgöz sanan hizmetçi kızın öldürülmesi olmuş olabilirdi. Eee! O kadarcık kusur da kadı oğlunda bile olabilirdi. Kadı kızında olmazdı, çünkü kendi cinsiyetleri belli idi!

Dış kapı açılmış, korna çalınmış, duvar dibine park edilmiş siyah araba belki de yoğun neşelerinin tezahüründe dikkatlerini bile çekmemişti ailenin. Çekseydi belki dikkatli olurlardı. Ama gerçek gerçekleştikten sonra hayıflanmak, “Tüh! Tuh!” demek boşunaydı!

Kâhya, iteklenerek de olsa kapıyı açmak zorunda kalmış, eşkıya arkasında olduğu için kaş-göz işaretleriyle aileye mesaj vermeğe çalışmıştı. Yıllardır kendileriyle birlikte yaşayan yaşlı adamın işaretlerinden bir şey anlamayan aile, cümbür-cemaat haydutların kucağına atılmışlardı.

Aileyi de bağlayan haydut, eşkıya her neyse varlığından şüphe edilmemesi gereken Komutan denilen cani, yeni doğan ve uyumakta olan bebeği kucaklamıştı. Sonra, baba Ahmet’e dönerek “İsteyenlerin yollarından çekil!” demiş, Hizmetçi ve Agoş’u öldüren katile başını eğerek işaret etmiş ve serbest olan kâhyanın da tek kurşunla hesabının görülmesi sonunda; “Bu sizlere bir ders olsun!” diyerek kapıya yönelmişti. Hiçbiri arabaya bininceye kadar kar maskelerini çıkarmamışlardı.

Eğlenmek, ya da kaba anlamda vakit geçirmek lüks olurdu. Son sürat uzaklaştılar oralardan. 30-40 kilometre kadar sonra anayoldan ayrılarak kör bir yola saptılar. Belirli bir yere geldiklerinde Komutan direksiyondaki adamına;

“Sağa çek de, hele bir su döküp geleyim!” dedi.

Araba durduğunda bebeği usulca koltuğa yatırdıktan sonra, önce şoförün, sonra yanındakinin enselerine birer kurşun sıkarak, ortaklıklarına kendince son verdi. Komutan her şeyi gerçekten kendine göre plânlamış ve hazırlamıştı. Hemen az ilerde geniş ve derince bir çukur kazılıydı. Cesetleri sürükleyerek taşıdı, ikisini de elbise ve silâhlarıyla birlikte üst üste koyup üstlerini toprakla kapatıp, örttü ve düzeltti. Muhtemelen açıkta kalacak toprağı daha önceden bir yerlere taşımıştı. Şişkinlikle fark edilmesi muhtemel olarak kalan toprağı da çuvallara koyup arabasının bagajına koyduktan sonra ayrıldı oradan, son bir defa arkasına bakmaya bile gerek görmedi. Cesetlerin bulunmayacağından yüzde bin emindi handiyse…

Elli, belki de biraz daha fazla bir kilometre gittikten sonra bir arabanın yanına geldi tekrar. Bindiği arabayı gereğine uygun olarak yeni araçtan aldığı bir bidon benzinle yıkadıktan sonra tutuşturmayı unutmayıp uçurumdan aşağıya yuvarladı. Büyük bir gürültü ile uçurumun sonunda infilâk eden arabaya ve gürültüye aldırmaksızın yeni araba ve bebekle birlikte bir başka yöne yöneldi.

“Olurdu böyle vakalar, Türk Polisi yakalardı” yakalayabilirsiydi eğer. Ne geride biz iz kalmıştı sesinden başka, ne de bir delil. İsteği mi? Kimse ondan bir şey istememişti ki! Duymuştu ve bunu sebep yapmıştı, çünkü varlıklılardan her zaman iğrenmiş, çekinmiş, hatta onları kıskanmıştı. Kime sorarlarsa sorsunlar, kendini yönlendirdiğini söyleyecek bir Allah’ın kulu çıkmazdı. Çünkü esas amacı doğum sırasında bebeğini kaybeden ablasına bu bebeği verip mutlu olmasını sağlamaktı. Bu nedenle bütün plânlarını adım adım uygulama gayretindeydi Komutan. Neden Komutan idiyse artık?

Kendine ait olmayan çalıntı olan arabayı da ilki gibi diğer bir uçurumdan aşağıya silkeledikten sonra ağaca bağlı atı yularından çözdü ve geri dönerek geldiği istikamete yöneldi.

Aslında bir taşla iki kuş vurmuş, denilebilirdi yaptığı için. Öncelikle jest yapacak, ablası mutlu olacaktı. İkincisi ise zenginlere gıcıklığının öcünü almış olacak, kendisi tanınmasa bile birçok kişi bu kıyametten nasiplenecekti, şöyle, ya da böyle.

Bebeği kucağında taşırken, “İyi ki Nüfus Kâğıdını almamışım” diye düşündü. “Muhtara gider, ablamın çocuğunu kendi imkânları ile doğurduğunu söyler, Nüfus Kâğıdını çıkartırım!” diye düşündü. Oysa bebeğin Nüfus Kâğıdı kundağın içindeydi, bunu kundağı açmadan bilemezdi Komutan.

Bebek tüm bu badireleri ve yolculuğu atlatırken sesini çıkarmamış, uyanmamış, vızıldamamıştı bile. Ancak ağzının şapırtısından karnının acıktığını anlatmaya çalışıyordu sanki. Ablasının ağrıyan memeleri dolu doluydu. Bebeği gelir gelmez göğsüne bastırdı.

Aradan geçen zamanın farkındaydı Komutan. Bekledi, gerektiğine inandığı süre kadar bekledi. Ablasının soran bakışlarına aldırmadı. Bebeği soymalarının gerekliliğini anlatmak istedi işaretle. Çünkü bu kadar pahalı bir giyim takımını hem kimseye anlatamazlardı, hem de inandıramazlardı.

Bebeğin üstündekileri çıkartıp ablasının beklediği ve doğururken kaybettiği bebek için hazırladıklarıyla bebeği giydirip kundakladılar. Bu sırada fark etti Komutan bebeğin Nüfus Kâğıdını. Nüfus Kâğıdı dâhil bebeğin üstünden çıkan tüm giysileri, özenle taşıdığı silâhını bahçedeki kör kuyuya attı. “Keşke yakaydım elbiseleri ve Nüfus Kâğıdını” diye düşündü, sonra “Boş ver!” anlamında işaret ederek köye yöneldi.

Geçirdiği günler zarfında Nüfus Kâğıdını çıkartmak zor olmamış, sorun yaşamamıştı. Bebeğe annesinin adı olan Emine’yi vermişti. Enişte bebeğin doğumuna çeyrek kala attan düşerek hayatını kaybetmişti. Köylü, cenaze namazını kıldıktan sonra yalnız bırakmıştı ablasını, hem de o halde. Belki de Komutan doğumda kaybedilen bebek için köylüye kahırlanmıştı. Kınamıştı onları. Bilmese de, anlardı ki ablasının elinden bir tutan, doğumunda yardımına gelen biri olsaydı, kaybetmezdi belki de yeğenini.

Günlerden sonra akşam karanlığı inerken köyden ayrılan Komutan kaderine yöneldiğinin farkında değildi. Kurt ulumaları kulağına ulaşırken komutanlığı nedeniyle çekinikliği yoktu ama silâhını hemen yok etmese iyi olacaktı.

Düşünürken arkasından yaklaşan ayıyı fark etmemişti. Ayı, aniden yüklenip boynunun çıtırdayan sesine inanıp bırakmıştı bir anda cansız kalan bedeni toprağa. Su testisi suyolunda kırılırdı, gerçekten su testisi suyolunda kırılmıştı. Ayının avenesi andık, çakal, kurt, tilki, hatta karıncalar, çıyanlar, yılanlar bir anda sıra seki beklemeden çullanmışlardı o beden üstüne, doyunmak ve o bedeni yok etmek istercesine sanki…

Olayı yaşayanlardan küçük bebek hariç kimse kalmamıştı ortalıklarda. Parçalanmış cesedi bulan avcılar, kalanları abdestsiz-namazsız gömüp yanında buldukları, saat, cüzdan ve Nüfus Kâğıdını ablasına verip, “Başın sağ olsun bacı!” deyip devam etmişlerdi yollarına.

Genç kadın için, hem tehlikeler nedeniyle, hem de kimsesi kalmadığından artık bağ evinde kalması gerekli değildi. Üstelik koruması, doyurması ve büyütmesi gereken bir bebeği vardı kucağında.

Atalardan kalan, boş duran köydeki evde komşularla temizlik yaptıktan sonra bağ evini terk edip köye yerleşti kızı ile genç kadın. Kızı konusunda şüphelenen hiç kimse yoktu, hem doğuran değil, doyuran önemli değil miydi ki?

Kızı beyaz tenliydi, gözleri çakır-çakırdı. Benzemezlik şüphe çekici sayılsa da, insanın irsiyedinde değişkenlik olmaz mıydı ki? Üstelik şimdiden uzun boylu olacağı belliydi, kısa zaman içinde bacakları uzamış, sanki kundağa sığmaz gibi olmuştu. Bu, kendine ait olmadığını kesinkes bildiği için yalnızca kendi dikkatini çekiyordu genç kadının. Uzundu kızının bacakları emsallerine göre, çok, hem oldukça uzun.

Zaman çabuk geçti, hem erteleme nedir bilmeden. Bazen duraksamazdı zaman, acelesi varmışçasına geçerdi. Çocuklar genç olur, gençler olgunlaşır, olgunlar yaşlanır, yaşlananlar da gereğine ulaşırlardı. Zaman Emine için de, annesi için de dur-durak bilmeden geçiyordu.

Büyüdü Emine. Okula bile başladı hatta.

Öğretmeninin dikkatini çekmişti bütün sınıfta emsallerine göre daha uzun olması. Üstelik çok da zeki idi. Daima ilk parmak kaldıran o olurdu, herhangi bir soru, ya da öneri ile ilgili olarak. Ve gerektiğinde, yani defterler hazırlamak, toplantı için ile gitmek gerektiğinde sınıfı ona teslim ederdi öğretmen. Daha olgunlaşmasına çok zaman olmasına rağmen, şimdiden başarılı bir aday öğretmen gibi görürdü çünkü onu.

Ve aynı zamanda Okulun Müdürü de olan öğretmen, seviye farklılığı nedeniyle öncelikle sınıf atlatma kararlarını aldı üst üste, ilin Milli Eğitim Müdürüyle birlikte. Sonra da önce kendisine, sonra da annesine teklifte bulundu, çok erken olmasına rağmen. Basketbol, ya da voleybol oynamalı, bunun için imkânların daha yoğun olduğu şehre gitmeliydiler. Erken olduğunu bilmesine rağmen, öğretmen bu düşüncesini teklif etmekle iyi yaptığı düşüncesindeydi. İlköğretimi bitirdiğinde de mutlaka tutacaktı elinden bu zeki, anlayışlı ve kabiliyetli çocuğun.

Ona hemen Voleybol, Basketbol Oyun Kuralları kitaplarını getirttirdi, hatta bilgilenmesi için Futbol Oyun Kuralları Kitabını da. Hepsini alelacele okudu Emine. Karasızdı, karar veremiyordu. Gönlü voleyboldan yana olmasına rağmen, basketbol için de istekli gibiydi. Okul bitmeden önce bir kere daha tuttu öğretmeni elinden. Voleybol oynayacaktı ve bunun için şehirdeki öğretmen arkadaşına bir-iki satır karalamıştı öğretmeni. Ne yazdığı değil, sonucu önemliydi; “Eti de senin, kemiği de senin, sana yarınlarımızdan birini, yarını gönderiyorum.”

Okul bittiğinde acelesi varmışçasına annesiyle birlikte şehre gidip, mektubu ulaştırdı öğretmene.

Öğretmenin daha ilk görüşte nutku tutulmuştu(5). Bu yaşta, bu boyda ve bu güzellikte bir çocuk. İşlemeliydi onu, yarınına gönülden yardımcı olmalıydı bu çocuğun.

Hemen liseye kaydı için söz aldı Okul Müdüründen. Antrenmanlara çabuk başlamaları için şehirde kalmalarının gerekliliğini anlattı annesine. Okula yakın kiralık bir ev aramalıydılar beraberce. Buluncaya kadar da kendilerini evinde memnuniyetle misafir edebileceğini vaat etti.

Öğretmenin vaadine gerek kalmadan hemen okulun yanında bir oda artı mutfak, banyo-tuvalet, kirası uygun bir ev buldular. “Bundan iyisi Şam’da kayısı” idi. Üstelik de iki katlı evin sahibi hemen üst katta oturan tonton, yaşlı ve yalnız bir teyzeydi. Zaten kirayı “yok” denecek şekilde söylemesinin sebebi de kendisine “Can Dostu” olacaklarına inanmasıydı. Para dertleri yoktu Emine’lerin. Birikmişleri ve köyden, bağ evinden gelen ve gelecekler her dertlerini karşılayacağı gibi, yeterdi de, artardı bile.

Emine heyecanını bastıramıyor, köye gidip toparlanmak, bir an önce şehre dönüp özentisini yaşamaya başlamak istiyordu.

Köye dönüp kendilerine gerekli olacak eşyalarını toparladılar, birkaç gün içinde. Annesi, bağ evinden de birkaç parça eşya almaları gerektiğini söyledi. Uzun yaz günlerinde defalarca gidip gelmişlerdi bağ evine. Bağ evinin bir tek su sıkıntısı vardı. Kör kuyuda her zaman su birikmiyordu. Bu nedenle komşuların eşekleriyle getiriyorlardı içme suyu yanında kullanma suyunu da. Su taşımak kendilerine angarya gibi gelmeğe başlayınca da köye dönüyorlardı bağ evinden. Eee! Yalnız iki kadın için, birbirine destek olsalar da, ersiz yaşamak kolay değildi.

Annesi bağ evine geldiklerinde; “Su birikmiş mi, hele bir bak bakalım! Belki gerekebilir” diye merak ederek bakmasını istemişti kör kuyuya.

Emine çıkrığı incitmemek istercesine kovayı sallandırmak yerine kuyuya attı. “Foş!” sesi neşelenmesine yetmişti. Demek ki umduklarından fazla su vardı kuyuda.

Çıkrıkla çekmekte olduğu kova, her zamankine göre biraz ağır gibi geldi kendisine, ama önemsemedi, ağır ağır çekmeğe devam etti. Kova, kuyunun ağız hizasına, çekme durumuna geldiğinde kovanın kenarından sarkan oldukça eski elbise gibi bir şeyler olduğunu gördü. Merak ederek uzanıp almak üzereyken suyunun ağırlığına dayanamayan elbise gibi şey kovanın kenarından kayıp tekrar kuyunun içine düşmüştü.

Anlayamamıştı, ne olduğunu. Kova içinde kalan plâstik kaplı, pembe, fotoğrafsız Nüfus Kâğıdı dikkatini çekti. Mine isimli kendisinden bir-iki gün büyük bir kıza aitti Nüfus Kâğıdı. Kız, Nüfus Kâğıdı ile birlikte kuyuya düşmüş, ya da atılmış olabilir miydi? Beden de kuyunun içinde olabilir miydi? Suyu kokladı, çürümüş et kokmuyordu, su, neredeyse doğal kokusunda gibiydi. Nüfus Kâğıdını cebine saklayıp ipi boş bırakıp kovayı bir-iki defa daha yukarıdan kuyuya attı; “Foş!” sesini duyarak.

Kovayla ancak su çıkartabilmişti her seferinde. Ve çıkan suyu kuşlar-kurtlar ve diğer hayvanlar içsinler diye yalağa boşalttı. Zamanı gelince annesine soracaktı Nüfus Kâğıdının kime ait olduğunu. Ama o zaman, ne zaman gelecekti ki?

Annesi bir ara komşulardan duyduğunu tasdiklemişti. Evet, kendisinden önce bir kardeşi olmuştu ama ölmüştü o. Bildiği bu kadardı. İkizi olabilir miydi, hem iki gün ara ile? Tıbben mümkün olabilir miydi, belki, ama yeterli bilgisi yoktu bu konuda. Ana yüreği mutlaka gömmüştü bedenini yavrusunun. O halde kuyudan çıkan elbise ve Nüfus Kâğıdı neyin nesiydi? Ölen birinin Nüfus Kâğıdı Muhtara verilip kayıttan düşülmüyor muydu ki? Of ki of! O kadar çok cevap alması gereken soru oluşmuştu ki zihninde, bir su kovası içinde gelen şüpheyle…

Bir kova su ile bağ evi kapısına geldiğinde annesi alacaklarını almış, hatta eşeğe yüklemiş olarak kendisini bekliyordu. Kovadaki suyu ağaçların diplerine üleştirdi yavaşça, sakince…

Okul başladığında Antrenör Ağabey ve sponsor ya da takıma ait bir çok şeyleri yüklenen diyebileceği öteki Yardımcı Antrenör Ağabey kendisini izlediler. Ne de olsa ilkti ve bu heyecanı da ilk defa yaşıyordu, eksikleri vardı ve bunların neler olduğunu hissediyor, hatta biliyordu. Tüm bunlara rağmen bir an önce “ben” olma isteğini göz ardı edemiyordu…

Antrenör Murat Ağabey ve her zaman değilse bile çok zaman yanında gördüğü, kendisi gibi uzun boylu, çakır gözlü Emin Ağabey bıkmadan-usanmadan her olayı birebir yaşatarak anlatıyor, tarif ediyor ve gösteriyorlardı kendisine.

Okullar arası ilk maça çıkacaklardı. Karşıdaki takım yılların ve son yılın şampiyonu idi. Hamdı henüz Emine. Ama kendine güvenenleri mahcup etmemek, güvenlerini yok etmemek düşüncesini yaşıyordu…

Maç başladığında karşı tarafın kendilerine aşırı güvenip artistlik yapmaları işlerine yaramış setlerde bir anda 2-0 öne geçmişlerdi, açık sayı farkı ile. Pabucun pahalı olduğunu anlayıp ciddileşip direnmiş olsalar da maçı 3-2 kazanmıştı Emine’nin okul takımı. Hele o son set yok muydu ya? Bu seti uçurum sayılabilecek bir sonuçla 15-5 kazanmışlardı.

Mutluydu Emine. Voleyboldaki ilk sınavını başarıyla tamamlamıştı. Hem zekâsıyla derslerinde, hem de yetenekleriyle voleybolda dur-durak bilmeden de yükseliyordu…

Yaşam devam ediyor, seneler geçiyor, hem sınıflarını başarılarla, iftiharlarla geçiyor, hem de yeteneklerini geliştiriyor, artırıyordu. Bu arada yardımcı koç, ya da antrenör veyahut da sponsor olan, bu nedenle işi-gücü olduğunu bildiği, ancak okulda Beden Eğitimi Öğretmenliği yapan ve bundan zevk aldığını her zaman hissettiren Emin Öğretmenle de aralarında adını koyamadığı tuhaf bir çekim gücü olduğunu hissediyordu. Hani ruh ikizi derler ya, öylesi değil.

Her nedense içinden geçen, zapt edemediği bir duyguyla bulduğu Nüfus Kâğıdının kendisine ait olabileceğini tasarladı ve şüpheleri nedeniyle o kendinden biri olabilir miydi acaba diye düşündü? Babası? Babası olamazdı tabii. Babası kendisi doğmadan önce ölmüştü, annesi öyle anlatmıştı ya! Hem babası olamayacak yaştaydı Emin Öğretmen. Yoksa varlığından o güne kadar haberdar olmadığı, ağabeyi ya da ona benzer amcaoğlu, halaoğlu, teyzeoğlu, dayıoğlu gibi bir yakını olabilir miydi acaba? Hayır! Ama hayır! Böyle bir şey olsa mutlaka hissederdi, duygularına güvenirdi, hem oldukça aşırı, annesi çıtlatmasa, söylemese bile!

O halde neydi bu duygu? Anlatamıyordu bu çekimin nedenini kendine bile ve anlatmakta da zorluk çekiyordu. Hele ki öğretmeni; “Yavrum, kuzum, kardeşim, genç arkadaşım” gibi sözlerle yaptıklarını takdir ederken mutluluktan uçuyor gibi hissediyordu kendini. Bir şeyler vardı hissetmeğe çalıştığı, ama ne? Çözümsüzlük, beyninin algılamakta zorluk çektiği bir çözümsüzlük…

Zamanın birinde o ağabey, artık zamanının geldiğini, liglerde de boy göstermesinin hem kendisi, hem de ülkesi için yararlı olacağını söylediğinde, haydi abartmış olsun biraz, başının tavana değdiğini hissetti sanki.

“Elimden tutarsanız, neden olmasın Hocam!” dedi.

Önce hastaneye gittiler. Kan, idrar tahlilleri, Kan Grubu tespiti, EKG, EKO, Eforlu Test gibi bir sürü kontrol, tahlil ve testten sonra “Olumlu Raporu” aldı Emine. Hocasının katkı ve yardımlarını inkâr edemezdi.

Lisans ve kayıtlar için Federasyona gittiklerinde hamisi olarak Öğretmeni Nüfus Kâğıdı Örneği vermek zorunda kalmıştı, kendisininki ile beraber. Hemen ön sokaktaki fotokopiciye koşarken Öğretmeninin Nüfus Kâğıdındaki anne-baba isimleri çekti dikkatini. Yanlış hatırında kalmadıysa kuyudan çıkan Nüfus Kâğıdında da aynı isimler kayıtlıymış gibi geldi kendine. Öğretmeninin Nüfus Kâğıdından bir suret fazla yaptırıp özenle cebine yerleştirdi Emine. Araştıracaktı, hem belki de oldukça ümit var olarak…

Eve gittiğinde ilk işi Nüfus Kâğıtlarını karşılaştırmak oldu. Yanılmamıştı. Neredeyse birebir, tıpatıp aynı idi bilgiler. Hatta Nüfus Müdürünün attığı imza, bastığı mühür, kaşe bile, Nüfus Kâğıdının maviliği, isim, doğum tarihi dışında. Ve Emin-Mine isimleri dikkatini çekti özellikle. İsimlerde aynı harflerin kullanılması tesadüf olabilir miydi ki? Bir harfin baştan sona veyahut da diğeri için bir harfin sondan başa getirilmesi aynı isimlerin oluşması oluyordu ki bu zekâsının ürünüydü, yoksa önemi yoktu, benzerlik konusunda.

Bu iki Nüfus Kâğıdının arasındaki benzerliklerin nedeni ne olabilirdi ki? Araştırmalıydı eski olaylar için internete girerek. Çünkü öğretmeni meşhur bir ailedendi o ilde, saygınlığı vardı aile büyüklerinin edindiği bilgilere göre. Bir şeyler bulacağına mutlaka inanıyordu geriye dönük olarak. Ama önce beynindeki şüpheyi yok etmeliydi.

Vakit buldukça okuldaki internetten geriye doğru tarama yapıyordu pembe ve mavi Emin Öğretmene ve ne olduğunu bilmediği Mine isimli kıza ait Nüfus Kâğıtları arasındaki ilintiyi bulmak için. İçindeki hisler destekliyordu araştırma yapmasını. Ve içinden bir ses, düşündüklerinin ve hissettiklerinin doğru çıkacağını müjdeliyor gibiydi sanki.

Annesinin saçını tararken eline geçen telleri atmadı, cebine sakladı. Tüm harçlıklarını nasıl erittiğinin hesabını veremeyecek olmasına rağmen pahalı olan DNA(6) testini yaptırdı yine internetten adresini saptadığı özel bir kurumda.

Bir haftayı nasıl geçirdiğini bilemedi Emine. Gerçek? Evet! Gerçekten anne dediği kişi, gerçekten annesi değildi.

Eve gelince kapıdan girer-girmez annesine yöneldi, saygısını yitirmeden içtenlikle sordu:

“Söyle! Ben kimim anne?”

Annesinin gözleri hayretle açıldı. Önce yalan söylemek istedi, okuma-yazması olmamasına rağmen başarılı olamayacağına inanarak;

“Dayın…” diye başladı anlatmaya. Öyküyü bitirdiğinde belki de kuyuda bulduğu Nüfus Kâğıdının kendisine ait olabileceğini söyledi, gözyaşlarını silmeğe çalışırken. Hissediyordu ki yalnızlığını yaşayacağı, yaşamını tüketmek için var gücünü sarf edeceği günler başlamak üzereydi.

Tek delil yeterli değildi. Hemen okula koşup, Nöbetçi Öğretmenden izin alarak Doğum Tarihinin kayıtlı olduğu Nüfus Kâğıdına göre o günün ve ertesi günün gazetelerine girdi arşivden. Aradığını bulmuştu. Kaçırılmıştı, kaçırılan kendisi idi, kesinlikle inanıyordu buna. Cinayetler, artık anneliği olan annesinin anlattıkları ile örtüşüyordu. Ama bu bulguyu da yeterli görmedi Emine. Başka delil ve deliller de gerekli idi. Öğretmeninin gerçeklikle “Ağabeyinin” anne ve babasını hiç görmemişti, yani kendince öz anne ve babasını. “Belki” ya da “muhtemelen” demek bile geçmiyordu aklından, heyecanı yasal boyutların çok, ama çok çok üstündeydi.

O gün antrenmana gelmesini dört gözle bekledi Yardımcı Koçun, aslında hemen “Ağabeyimin” demek geçiyordu içinden. Az kalmıştı, hem çok az, doyasıya telâffuz edecekti tüm kelimeleri; “Anne, Baba, Ağabey” olarak.

Öğretmeninin geldiğini görünce de engelleyemediği bir heyecanla sarıldı, öptü elini öğretmeninin ve tekrar idmana yöneldi.

Emin, genç kızın davranışına, tavrına akıl-sır erdirememişti. Yaptıkları devede kulak bir yardım ve yol göstermeydi sadece. Saçından birkaç telin koparıldığını da hissetmemişti, hem de hiç.

Emine elinde sakladığını yeterli görmemiş, tuvalet molasına çıkıyormuşçasına, öğretmeninin Soyunma Odasında her zaman açık duran dolabına yönelmişti. Maksadı ceketinde, elbiselerinde, ondan ayrı olarak meselâ annesi sarılmış, babası kucaklamışsa başka donelere de sahip olmaktı. Şansı yardım etmişti. Anne ya da babasının bıraktığı birkaç saç teline daha rastlamış onları da ayrıca bir poşette zapt etmişti. Ha, ağabeyinin sevgilisi vardıysa ve bu saç telleri de ona aitse, “Yandı gülüm keten helva” demeyecek, şansını bir başka şekilde yeniden denemeye çalışacaktı.

Antrenmanın sona ermesini beklemek yerine, rahatsızlandığını Bayan Koça söyleyerek giyinip çıktı salondan. Bayan Koç hastalığın ne olduğunu anlamıştı sanki ama hasta falan değildi, yalan söylemek zorunda kalmıştı, bir an önce gerçeğe ulaşmak için. Doğrudan laboratuara yöneldi Emine. Yine yeni bir hafta gerekiyordu kendisine sonucu almak için. Ve o bir hafta geçmek bilmiyordu.

Öncelik kardeşlik testindeydi, sonrası zaten “çorap söküğü gibi” gelecekti. Yerinde duramıyor, oradan oraya siftiniyor, sağı solu adımlıyor, kaldırımlardaki blok taşlarını, okuldaki parkeleri sayıyor, salondaki parkelerin nerelerde gıcırdadığını tespit ediyordu, sorguluyordu, ama vakit geçmek bilmiyordu.

Nihayet, heyecanı tahammül sınırlarının limitine ulaşmak üzereyken “gözünüz aydın!” anlamında haber geldi cep telefonuna. Sonuç; “% 99,9” olarak belirtildi kendisine.

Son antrenman bitmek üzereydi notu aldığında. Aslında antrenmanlar sırasında telefon yasaktı, ama bir vesile ile kural harici olarak cep telefonunu dürülü elbiselerinin arasına saklamış ve tuvalet molası gibi senaryolarla iki-üç defa not gelip gelmediğini kontrol etmek zorunda kalmış, sonuncusunda yakalanmanın arifesindeyken gerekli sonuca ulaşmaktan mutluluk duymuştu, arkadaşları duş almak için soyunma odasına yöneldiklerinde.

“İnşallah ağabeyim gitmemiştir” diye dua ederek salona yöneldi tekrar. Doğrudan ağabeyinin yanına geldi. Gecikmek istemiyor ve fakat sırrını hep beraber iken paylaşmak arzusunu yaşıyordu:

“Öğretmenim bana bu kadar destek oldunuz, elimden tuttunuz, cep telefonu, eşofman aldınız. Sizi büyüten, sizi bu kadar iyi yetiştiren ailenizle tanışmam mümkün mü? Onlar da yetiştirdikleri oğullarının âlicenaplığına benimle bir kere daha şahit olsunlar istiyorum, mümkün mü lütfen?”

“Olur tabii. Neden olmasın ki Küçük Hanım? Ancak yaptıklarımı abartma. Onlar devede kulak benzeri şeyler. Sen çok güzel ve çok iyi şeylere lâyıksın. Büyüyecek, kocaman olacaksın ve sen benim elimden tutacaksın Küçük Abla.”

“Ama duşumu alayım, hemen! Çünkü içimde birikmiş bir özlem var!”

Anlamamıştı ağabeyi. “Hayırdır inşallah!” diye geçirdi içinden.

Salondan Soyunma Odasına geçip duş alıp giyinmesi, saçlarını kurutması sanki asırlar sürmüş gibi geldi kendisine. Asıl Nüfus Kâğıdı ile Ağabeyinin Nüfus Kâğıdı Fotokopisini cebinde kereler-kerelerce okşadı…

“Hadi bakalım Küçük Hanım. Madem bu kadar merak ettin, buyur bakalım arabaya. Ama önce evine uğrayıp annenden izin alalım!”

İzin aldıklarında annenin her ikisindeki benzerliği fark etmesi gözlerinin bir kez daha büyüyüp yaşarmasına neden olmuştu, demek ki akıbet yaklaşmıştı. “Evlâdım” dediğinden ayrılmak konusunda sona hazır olmalıydı.

Yol ne kadar uzundu. Ne kadar uzun sürmüştü gidişleri, bu mesafeleri de, yolculukları da anlamıyordu.

Kapıyı anahtarıyla açtıktan sonra, anne ve babasına seslendi Emin;

“Anne! Baba! Misafirimiz var! Okulumuzun medarı iftiharı cici bir kız. Elinizi öpmek istedi, ben de getirdim!”

Yaşlı adam ve yaşlı kadın kendisine yöneldiklerinde, genç kız henüz kendisini bilmeyen ağabeyinin de elinden tutarak onların yanına geldikten sonra cebindeki Nüfus Kâğıdını çıkararak gösterdi ve;

“Anne! Baba! Ağabey! Ben Mine! Hırsızların kaçırdığı kızınız, kardeşiniz!” diye bağırdı, olanca sesiyle…

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) PELESENK (daha doğrusu; PERSENK, dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte) konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

(2) Dıdının dıdısı akrabalar: Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları anlatmak için kullanılan bir deyim.

(3) Deveye hendek atlattırmak; Birisine yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak anlamında bir deyim.

(4) Agoş: Büyüdüğüm köyde nevi şahsına münhasır, herkesin tanıdığı, Devlet Demir Yollarında çalışırken herhangi bir nedenle zihni yetilerini kaybetmiş, kimsesiz, herkesin istekle sevgi ve saygısını kazanmış bir yalnızdı O. Kimin kapısına gitse o kapı asla kapanmazdı, doyururdu onu o kapı. Ayda, ya da on beşte bir birileri komple tıraş ettirir, yıkar, kendilerinden çamaşır ve elbiselerle donatırlardı onu, bir dahaki on beş güne, ya da aya kadar.

Yaz ve baharlar sorun olmazdı Agoş için. Ama kışları da sorun etmezdi. Bir ahır, bir ağıl, bir saman yüklü ambar, kürk gibi asker gocuğu ve paltosu muhafaza ederdi onu.

Agoş, İstanbul-Ankara arasındaki tüm tren istasyonlarını duraklar dâhil duraksamadan sayardı.

Agoş’un güzel huylarından biri de asla dışarıda çalılıklarda, kenarlarda-köşelerde işini görmemesiydi. Ne yapar eder, ya caminin tuvaletine, ya da en yakın bahçe tuvaletine atardı kendini ve mutlaka taharetlenirdi. Üstüne birisi gelirse “Öhhö!” diye öksürür gibi yapardı, tüm köylü bilirdi onun varlığını. Öyle her kapıya da gitmez yanaşmazdı Agoş. Kapıları da seçerdi, tuvaletleri de. Kirliydi, ama asla pis değildi çünkü.

Köyde her hanenin Agoş’a özel tabak-çatal-kaşık ve su bardağı vardı. Agoş’un en sevdiği şey, kalınca ev salçası sürülmüş köy ekmeği ve nar şerbeti idi. Agoş’un özellikle sabah kahvaltıları için tek adresi vardı: Hacı Emin ve Hacı Mürüvet’in eviydi o adres. (Bu vesile ile onları rahmetle anıyorum) Çünkü onlarınkinin dışında iyi bir sabah kahvaltısı ve güler yüz yoktu, ne diğer evlerde, ne köyde, ne şehirde, hatta ne de evrende.

Söylemeğe gerek yok, öyküdeki gibi kurşunla değil, âşık olup unutamadığı tren yolunun kenarında bulunmuştu cansız bedeni.

(Son Bir Not: AGOŞ isminin AGOS Gazetesi ve Kibariye’nin seslendirdiği “Agoş bana” şarkısı ile hiçbir ilintisi yoktur. Agoş, en son 1960 yılların sonlarına doğru Bilecik İlinin Merkez Bekdemir köyünde yaşamıştır.)

(5) Nutku tutulmak: Genel söyleşilerde; nutkunu tutmak, nutkunu yutmak şeklinde yanlış söylenen bu deyim; “beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek” olup, handiyse “dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

(6) DNA testinin nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığını, bazen uzadığını ben öğrendim çünkü.