Hani avcılığa merakınız vardır, tüm hazırlıklarınızı yaparsınız, fişeğiniz vardır, tüfeğiniz vardır. “Gez-göz-arpacık(1) deyip nişan almışsınızdır ve avınız karşıda duruyordur. Ya bıkkınlıkla, ya da acımak denilebilecek değişik duygularla her şeyi bir kenara bırakıp vazgeçiverirseniz ya tüm plânladıklarınızdan, tüm olgulardan… İşte böylesine benzer bir duyguyla kaplı varlığım şu anda…

Ama vazgeçmek istemiyorum, anlatacak veya diğer bir anlamda yazmağa çalışacağım yaşadıklarımı, onun düzeyinde düşüncelerimi, düşündüklerimi ve arasına karınca kararınca serpiştirdiklerimi, serpiştirebildiklerimi. Aksi takdirde bu olgu ya beni bitirecek, ya da ben benimle biteceğim kendiliğimden. Sonuç?

Yaşadığımız bu koskoca kentte oldukça düzgün, sistemli ve rahat bir yaşantımız vardı; babam, annem, kardeşim ve ben… Mutluyduk, rahattık ve huzurluyduk. Ta ki babamın emekli olup, öncelikle annemin, babamın emekli ikramiyesini, ev alarak değerlendirmek fikri ortaya atılıncaya kadar. Babamın,

“Bu zamanda emekli ikramiyesi ile ev mi alınır?” sözlerine annem şöyle cevap vermek gereğini hissetmişti;

“Elindeki, avucundaki tüm birikmişleri değerlendireceğini, babadan-atadan kalma köydeki iki-üç evlek(2) bahçeyi satacağını…” Ve eklemişti;

“Çok sıkışırsak eşten-dosttan, borç-harç temin ederek, artık bu koskoca şehirde kira evlerinden kurtularak kendi evimizde oturmayı, kendi arzularına göre evinin boyasını-badanasını yapmayı, muslukları kendi arzusuna göre değiştirmeyi özlediğini…” söylüyordu.

Babam ise;

“Emekli İkramiyesini, iki-üç evlek daha bahçe alarak, köyde oturarak değerlendirmeyi, ahir ömrünü(3) ataları gibi köyde sonlamayı istediğini…” diretme arzusunda idi. Yine de anneme olan sevgi ve saygısını, küçük kardeşim Murat’ın istediğine uygun olarak tahsilini yapmasını, benim iyi bir işe girme arzumu göz ardı edemiyordu.

Bizler ataerkil(4) bir ailenin çocuklarıydık. Bizlere söz hakkı verilmesi bir tarafa, söze karışmamıza bile izin verilmesi ne haddimize idi ki? Babam, emekli oluşunun öncesi son yıllık iznini kullanırken evden dışarı hiç çıkmıyor, devamlı düşünceli bir şekilde bazen kâğıtlara bir şeyler yazıyor, çiziyor, hesaplar yapıyordu. Bazen annemle fısır fısır(5) konuştuklarını duyuyor, hissediyordum.

Edindiğim izlenimlere göre galiba babamın, köyden iki-üç evlek, ya da bir-iki dönüm daha yer alıp köye gitme fikrinin yerini, büyük şehirde ev alıp yerleşmek alıyor gibi geliyordu bana. Sanırım bu fikrinde, kardeşimin okumak arzusu da büyük derecede bir etkendi.

Çünkü çok istemelerine rağmen, belki de kolumdaki özür dolaysıyla özellikle annemin istediği şekilde okuyamamış olmamın onların beklentilerine yanıt vermemesi, bugünkü düşüncelerini gerçekleştirme arzularının da sonucu olmuştu. Annem benim; “Doktorlar-Mühendisler” olmamı arzuluyordu. Murat’ın da. Oysa ben ancak liseyi bitirebilmiştim.

Onlar henüz pek farkında değillerdi ama onlara haber vermeden kendi kendime üniversite imtihanlarına girmiş ve kazanmıştım. Açık Öğretim Fakültesine devam ediyordum ve şu anda yalnızca taksi şoförlüğü yaparak evimizin bütçesine katkıda bulunmaya çalışıyordum. O da komşu İdris Ağabeyin taksi plâkalı arabasıyla. Bu işte devamlılık yoktu. Her zaman çalışamıyordum. İdris Ağabeyin gündüz kendi özel işleri olursa arabasını gündüz alıp çalışıyordum. Çok zaman geceleri ve genelde hastane kenarındaki Taksi Durağında bekliyordum.

Kazancım iyi idi, ama “Yeterli değildi!” diyebilirdim. Kazanç, İdris Ağabeyin çok hoşuna gitse de, benim kazancım fazla değil gibi geliyordu bana. Bir bakıma yevmiyeli işçi gibi çalışıyordum, ama sigortasız, sosyal güvencesiz, hatta diken üstünde. Bu da hiç hoşuma gitmiyordu ama Devlet Baba(!) İşçi-Memur Alımı için imtihanlar açmıyordu veyahut da aranan özellikleri ben taşımıyordum, gerek devlet dairelerinde, gerekse özel iş yerlerinde işe girmek için.

Sakatlığım fazla önemli değildi. Sol kolum, sağ koluma göre biraz kısaca idi, o kadar. Bu; Sürücü Belgesi almama engel olmamıştı ama askerlik yapmamı engellemiş, beni “Eksikli” kılmıştı. Görünen şekilde “Eksikli sayılmak, görülmek” beni üzmüştü, üzüyordu. Ama boy-bos, şekil-cisim olarak eksikliklerimin olduğu söylenemezdi. Eskilerin deyişi ile; “Yüzüne bakılır biri gibi” idim.

Boş vakitlerim konusunda şöyle de diyebilirim. Bu vakitlerin oluşmasından memnun olduğum da olmuştur. Çünkü her insan gibi benim de boş vakitlerimi kitap okuyarak değerlendirmek gibi güzel sayılacak bir huyum vardı. Sadece ders kitaplarımı değil. Hemen eklemeliyim ki amatör olarak da olsa futbol, hatta voleybol bile oynamıştım.

Ancak, özellikle hakemlerin gösterdikleri hoşgörüsüzlükler(6) ve çok zaman çift pas işaretleri ile takımın sayı kaybına sebep olmam her iki spor aktivitesinden de beni soğutmuş, uzaklaştırmıştı. Bu da; gerek yerinde ve gerekse de televizyonda “Milli Seyirci(!)” olmama basamak hazırlamıştı.

Annemin ev arama çabalarına giriştiğini kesin bir şekilde öğrendim, günlerden bir gün. Kendisini, adını bile bilmediğim bir semte “Götürüp-götüremeyeceğimi” sordu bir sabah. “Neden olmasın?” dedim. Arkadaşlardan; daha doğrusu duraktaki şoför ağabeylerden semtin olduğu yeri öğrendim.

Ağabeyler; “Tilkinin bilmem ne yaptığı yerler(6) dediler, sorduğum semt için. Başlangıçta hiç de anlamamıştım, söylemek istediklerini. Babam da katıldı, anneme ve beraberce gittik, annemin araştırma yapmak istediği yere.

Oralarda harcadığımız süre, topu topu ya yarım saat, ya üç-beş dakika fazla, ya da üç-beş dakika eksikti. Şoför Ağabeylerin; “Berbat bir yer” demek istediklerini oralarını görünce anladım. Yol neredeyse yoktu. Alt yapı-üst yapı mı? Hadi canım sen de! Dolaysıyla oralardan dönüşümüz için; “Yıldırım hızıyla!” demeyi bile uygun görmüyorum! Annemin yüzü asıktı, “Suratı, bir karış asıktı!” denecek tipte. Beğenmemişti, hem de hiç, ne semti, ne sokakları, ne insanları, ne de evi…

“Murat’ın istikbali için, ahir ömrümde mürüvvetini görmek(8) için, iyi bir ev bulacağız inşallah!” diyordu. Beni hiç hesaba katmamış olmasına rağmen, içtenlikle katılıyordum ona. Çünkü tam tabiriyle bir Osmanlı Kadınıydı(9) o, tuttuğunu koparırdı, istediğini; bıkmadan, usanmadan, yorulmadan arar ve (sanırım) bulurdu da…

Arayışlarımız sürüyordu. Babam; bugün-yarın denecek kadar yaklaşmıştı Emeklilik İkramiyesini almaya. Enflasyonun uygun olmayan bir düzende boy gösterdiği ekonomik ortamda, ikramiyesini çar-çur olmadan(10) değerlendirmek istiyordu.

Köyümüzde, babadan-atadan kalan, tapusu bize ait olan iki-üç evlek yeri köydeki akrabalarımıza söyleyerek satışa çıkarmış, ayrıca bir-iki akrabamızdan da altın -ya da- yabancı para karşılığı yardım edebileceklerine dair söz almış, bir bakıma garantilemişti eksiğini tamamlamayı. Bunun için; “Annem” demek daha doğru olurdu, sanırım.

Kısacası; üç nalla, bir at hazırdı. Tek noksan; dördüncü nalı, yani satın alınacak evi bulmaktı!

Annem, sabahlardan çıkıyordu yollara. Akşamları bazen ben işten dönmeden evvel, bazen ben döndükten neden sonra, yorgun-argın(11) ve de oflayarak-puflayarak(12) dönüyordu, yıllar yılı kira ile oturduğumuz eve. Babam da arayışlara devam ediyor, bazen anneme katılıyordu.

Murat okul dışı zamanlarında bir blok ötedeki kıraathaneye (aslında kahvehane demek gerek) gidiyor, Kahveci Ali Bülbül İlhan Amcasından izin alarak oradaki gazetelerin ev satış ilânlarını gözden geçiriyor, aldığı notları, akşamları, derslerine başlamadan önce anneme-babama anlatıyor, bilgi veriyordu. Çok zaman annemin ertesi günkü arayışlarının yönlendirilmesi oluyordu kardeşimin bu çabaları, edindiği bilgi ve notlarla.

Bazen komşular geliyor, filânca yerdeki satılık evlerden bahsediyorlardı. Kısaca tüm mahalle, görev yaptığım Taksi Durağındaki ağabeyler de dâhil olmak üzere herkes bize uygun ev arıyordu. Hatta ev sahibimiz bile. Çünkü bize olan saygı ve sevgisi dolaysıyle “Çıkın!” diyemiyordu, evin arsası kıymetli olduğundan, kat karşılığı apartman yaptıracakmış...

Ben mi? Bilmem ki! Belki de yanlış bir etkilenişimin verdiği duyarsızlıkla, bu arayışlara katkıda bulunmuyor, belki de bulunamıyordum bilinçsizce, anlamsızca. Doğduğum tarihten beri yaşadığım mahallemden, sokağımdan, caddemden, yollarımdan, evimden, arkadaşlarımdan, kısaca çevremden memnun oluşum olarak yorumlanamazdı tüm davranışlarımın şekillenişi…

Böyle günlerden biriydi yine. Babam, Emekli İkramiyesinin belgesini o gün almış, fakat gün bittiği için parasını bankasından çekememişti. Zaten çekmeye de niyeti yoktu ama;

“Ahdettim(13), Emekli İkramiyemi alıp, tüm parayı birer birer sayacağım!” demişti. Hayatımızda hiç görmediğimiz miktardaki parayı bizlere göstereceğini vaat etmişti babam.

Eve yorgun ve mutlu döndüğünde; “Yarın parayı alıyorum, öğlene hepiniz evde olun, beraberce sayalım, sonra da ne yapacağımızı beraberce kararlayalım, kararlaştıralım” dedi. Gözlerinde mutluluk ve fakat tükenmiş senelerin hüznü okunuyordu.

Tam bu sırada kapının zili çaldı. Kapıyı Murat açtı. Komşu Hikmet Yenge idi gelen. Galiba nefes nefeseydi de. Duraklayarak konuştu:

“Bugün Ahretlik Kardeşime(14) gitmiştim!” dedi. İlk duraklaması ve ilk nefes alışındaki sesiydi bu ve devam etti:

“Kiracıları bir yerlere tayin oldukları için evlerinden çıkıyorlarmış. Kiracı derdinden yıldıkları için kendilerinin de karşısında oturdukları evlerinin bu dairesini satacaklarmış. Oğullarına iş kurmak için, ‘İnsan gibi insanlara satalım!’ demişler. Ben de size haber vereyim, bir baksanız diye düşündüm!”

Akıllı kadındı Hikmet Yenge. Evi hatırında kaldıklarıyla, hatırlayabildikleriyle anlatmağa çalıştı anneme. Satış bedelini öğrenmiş, ayrıca telefon numarasını da yanında getirmişti. Annem hemen başörtüsünü bağladı ve:

“Semt güzel. İnşallah evin durumu da, fiyatı ile uyumludur. Biraz borçlanacağız, ama olsun!” dedi ve sonra aklına yeni gelmiş gibi babama döndü:

“İkramiyeni yarın alacaktın değil mi?” Babam “Evet” anlamında onaylarcasına kafasını aşağı-yukarı birkaç kere salladı.

“Hikmet Abla!” dedi annem, Hikmet Yengeye dönerek. “Gecikmeden komşu Mukaddes Ablalardan bir telefon edelim. İnşallah gönlümüze göre olur her şey!” dediğini duydum annemin, kapıdan yarışırcasına çıkarken.

Aradan ne kadar bir süre geçtiğini hatırlamıyorum, ama galiba o anlarda evde kalan biz üç erkek, arzulu ve umutlu bir beklenti içindeydik. Bu beklentinin benim için başka beklentilere de gebe(14) olacağını bilebilir miydim o anlarda hiç? Önemli olan bugünü, şu anları yaşamaktı. Hem zaten hayal edilen sürece yaşamayı bile bilmiyordum ki o zamanlarda.

Bir savaş kazanmış kumandanı düşünün. Veya bir yarışın her etabını birincilikle bitiren bir yarışçının rekor kırarak yarışı birinci bitirmesini… Veyahut da okulunu birincilikle bitiren bir öğrencinin diploma gururunu. Bir kâşifin, bir mucidin mutluluğunu…

Örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte annem, komşudan dönüşünde bu örneklerden birinin yaşam biçimini şekillendiriyordu bakışlarında, göğsünün kalkıp kalkıp inmesinde.

“Bizi bekleyecekler yarın!” dedi.

Yokluk zamanında gücünün doruğunda okumaya çalışmıştı annem. Ortaokulu bitirememişti, ama en az lise bilgisini kitaplardan, kitaplarımızdan, tek eğlence kaynağımız olan televizyondan devamlı olarak izlediği haber veya aktüalite programlarından edinmişti. Bu nedenle kısa üç kelime ile tüm yarın programını özetleyivermişti bizlere.

“Yarın” beklenen bir gelecek olmuştu bizim için.

Babamla, yarının sabahında arabayla gitmiştik bankaya, Emeklilik İkramiyesini almak üzere. Doğrusunu söylemek gerekirse, hayatta ilk defa elimize geçecek ve hemen yerine ulaşacağını düşündüğümüz paranın çalınmasından da korkmuyor değildik. Murat, ilk defa bir arada göreceği para miktarının heyecanı ile okula bile gitmemişti.

Eve gelir gelmez, önce sofra bezini yaydık salonun ortasına ve yere oturduk, çepeçevre halka şeklinde. İki kez saydık aynı rakamı. Daha sonra babam; “Adağı olduğunu, Camiye Yardım olarak vereceğini” söyleyerek toplam paradan bir-iki tane kâğıt parayı bir kenara ayırdı. Ortadaki bozuklukları kumbarasına atmasını tembihledi Murat’a.

Öğle yemeğini oldukça çabuk yiyerek İdris Ağabeyin arabası ile Hikmet Yengeyi de arabaya alarak satılacağı söylenen “Ahretlik Kardeşinin” evine geldik.  Yol mu kısa sürmüştü, bana mı öyle gelmişti yoksa? Kesinkes hatırlayamıyorum. “Ahretlik Kardeş” ne demek onu da yorumlamağa çalışıyordum zihnimde, hem usul usul, hem meraklı meraklı…

Eve gelince Hikmet Yengenin “Ahretlik Kardeşi” Hatice Teyzenin oturduğu dairenin karşısındaki daireye geçtik, bakmak için. Kiracı henüz boşaltmıştı evi. Gerçekten de normal olması tartışılacak bir kiracının çıkışının artıkları ve hüznü seziliyordu tüm evde.

Babam ve annem, tüm evi; odaları, mutfağı, balkonları, elektrik, su saatlerine varıncaya kadar ayrı ayrı incelediler. Sanırım annem evi oldukça (aslında ve esasında çok, çok) beğenmişti.

Sonra Hatice Teyzenin evine geçtik. Her zaman olduğu gibi ben ve Murat, efendice bir kenara oturmuş, yalnızca konuşulanları dinliyorduk. Ne kahve-çay içip-içmediğimiz sorulmuştu bizlere, ne de biz bir istekte bulunmuştuk ev sahiplerinden. Evin Sahibi Hatice Teyzeydi, ev babasından kalmıştı ona. Hatice Teyzenin kocası da söze hiç karışmıyordu, tıpkı babam gibi, bizim gibi. Hikmet Yengemin, annemle Hatice Teyzenin sağ ellerini birbirine birleştirerek toka yapar gibi salladığını ve;

“Haydi Ahretlik Kardeş, ‘He!’ de de bitsin bu iş. ‘Ev alma, komşu al!’ derler. İnan, pişman olmayacaksın. Emekli İkramiyesini bugün aldılar, hemen eline saysınlar. Kalan kısmını bir-iki gün içinde toparlayıp size öderler, tapu işlerini de o zaman halledersiniz.” dediğini duydum.

“Bilmem ki! Nasıl olur? Bir de oğlana, kızlara danışsak diye düşünüyorum” dediği yankılandı duvarlarda Hatice Teyzenin.

“Lâfı mı olur onların? Ana-Baba ‘He!’ diyecek de oğlan veya kızlar ‘Hayır!’ diyecek? Bak şuradaki oğlanlar, geldiklerinden beri hiç söze karıştılar mı? Biri küçük ama öbürü neredeyse senin oğlanla akran(16). Belki de ondan büyük. Haydi, bizi boş çevirme Ahretlik Kardeşim!”

“Seni kırmam bilirsin!” dediği hissedilirken belli belirsiz Hatice Teyzenin, sokak kapısında bir anahtar sesi duydum önce. Sonra kapının açılışı ve bulunduğumuz odaya doğru ilerleyen ayak seslerinin bitimi.

“Hoş geldiniz!” sesi ile bütünleşme gayreti yaşadım. Sesin sahibi bu güzel kızın gelişinden sonra olayların takibi zorlaştı benim için ve akşamın ilk ışıklarının düşüşünde babamın;

“İzninizle!” diyerek ayağa kalkışıyla kendime geldim.

Onun eve gelişinden sonra neler konuşulduğunu, arabada neler söylendiğini, kaça ve nasıl anlaşıldığını, Emekli İkramiyesinin verilip verilmediğini ve eve nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum.

Karşıma, annesinin yanına usulca ve büzülürcesine oturan kızın siyah gözlerinden, siyah saçlarından ve isminden başka. İsmi Gülsevim’di, bana heyecan veren, ama hiç de umut vermeyen, bunu vaat etmeyen güzel kızın. “Hoş geldiniz! Allahaısmarladık! Güle güle! Hayırlı olsun!” kargaşası içinde onun için titrediğimi hissetmiş olması mümkün değildi.

Yıldırım aşklar sadece belirli televizyon dizileri için, belirli “Love Story” denilen aşk; film ve romanları için olsa gerekti, düşüncelerimde. Öyleyse frenlenemez duygularıma ne ad vermeliydim? Niye gözlerime uyku girmiyordu? Niye boşlukta gibiydim? Niye düşünce ve hayallerimde tutukluk oluşuyordu?

“Kader” diyorlar, kaderi yaratan, ona tutsak olan bizler değil miydik ki? Görmeseydim, bilmeseydim, tanımasaydım, kısaca; başlangıçla birlikte onu yaşamaya başlamasaydım yahut!?...

Yoğun ve yorgun düşüncelerle geçti bir ay (belki bir-iki gün fazla, belki bir-iki gün eksik, fark edilmeyen) evimize taşınmadan önce. “Bir an evvel evimize taşınmanın fazladan bir ay az kira vermek olacağını, borçlarımızı ödememiz için acele etmemizin faydalılığını anlatan annem, güzün bitmekte olduğunu da dikkate almamızın gerekliliğini” söylüyor, titizliğinden de hiç vazgeçmiyordu.

Geçen bir aya yakın zaman içinde her sabah kovalarla, deterjanlarla, boya-badana malzemeleri ile komşu Hikmet Yenge ve İdris Ağabeyin arabasını dolduracak komşu sayısı ile onları yeni evimize götürüyor, akşamları da geri getiriyordum.

Ev; “Çiçek” gibi oluyordu, boya-badana her iş geliyordu annemin, babamın ve dahi komşularımızın elinden. Hatta her seferde evden getirdiğimiz ufak-tefek, öte-beri ve kırılabilecek benzeri eşyalarla taşınmamızın bir bölümünü de gerçekleştiriyor gibiydik.

Geliş-gidiş zamanları dışındaki zamanlarda ben yine takside çalışmaya devam ediyordum. Babam (galiba) emekliliğin yarattığı psikolojik boşluğu(17) yaşamıyordu. Annemler evde çalışırken onların istedikleri eksiklikleri tamamlıyordu, bakkallardan, malzeme satılan yerlerden.

İlk gün, Hikmet Yengenin Ahretlik Kardeşi Hacı Hatice Teyze yemek getirmişti, ama temizlik, boya-badana süresince bunun devamlılığının beklentisini yaşamak değil, düşünmek bile ayıplanacak bir bencillikti. Bazen kebap türünden bir şeyler alıyormuş babam ama genelde evden bir önceki akşamdan hazırlanmış yemekleri getirip götürüyorlardı, herkes, karınca-kararınca.

Ufak tüp ocağı ile çaylarını bile demleyip içtiklerini keyifle anlatıyorlardı, yol boyu. Aynı keyfi, aynı duygularla ben de yaşamak istiyordum, ama mümkün olmuyor, olamıyordu.

Gülsevim’le evimizi aldığımızdan beri ancak bir kere daha karşılaşabilmiştik. O da bir akşam dönüşünün aceleciliği ile. Yalnızca bakışlarımız karşılaşmıştı galiba. Belki bana öyle gelmişti.

Ve ben onun bakışlarından hiçbir anlam, hiçbir umut çıkartamamıştım. Belki de hissettiklerimle duygularımı yorumlamakta çektiğim sıkıntı, anlamsızlığın doruklarda yerleşmesini gerektirmişti.

Sonbaharın henüz fısıltılarla yüklenmeye çalıştığı kış hüznüne birkaç adım kala, bir akşam vakti, yine konu-komşunun yardımı ve komşumuzun kamyonetinin iki-üç seferi ile taşınıverdik yeni evimize.

Başlangıçta her şey güzel, hoş ve anlamlıydı. Önce odun-kömür alamamanın telâşını yaşadık. İdris Ağabey yardım etti. Esasında buna belki kendini mecbur hissetti de denilebilir. Çünkü arabayla yeni evden eski eve, daha doğrusu İdris Ağabeyin evine gidip-gelmek, arabayı teslim etmek-almak, zorunlu hallerde anında iletişim kuramamak dolaysıyla, İdris Ağabey bana;

“Artık beraber çalışmamızın mümkün olamayacağını” kibarca söylemiş ve evimize taşınmamızın ilk haftasının bitiminden itibaren kısaca; işime son vermişti. Odun-kömür parasını da minnet borcu olarak veyahut da beraber çalışmamızın tazminatı(!) olarak ödeyivermişti. Murat’ın okul ve arkadaşlarını değiştirmesi sorun yaratmamıştı.

Taşındığımızdan beri, çok arzulamama rağmen Gülsevim’i, o bir kere dışında hiç mi hiç görmemiş, görememiştim. Evi aldığımızdan bugünlere değin annemle yakın ilgisini esirgemeyen Hikmet Yengemin bir konuşması sırasında Ahretlik Kardeşinin ikinci çocuğu olan Gülsevim’in yakın ilçelerden birinde Kız Lisesi veya Kız Meslek Lisesi diye bir okulda öğretmenlik yaptığını öğrenmiştim. Bu; bana gururlu olmasının anlatımı gibi gelmişti.

En büyük (ağabey) benden bir yaş küçüktü ve ismi Gültekin’di, benden farklı olarak bir evin bir oğlu olduğundan okumamıştı, belki de okuyamamıştı. Ev için verdiğimiz peşinatla Hacı Hatice Teyzeler ona, daha önce konuşup anlaştıkları mahalle dükkânını (daha doğrusu marketi, çünkü onlar öyle diyorlardı) satın almışlardı.

Şimdi o; patrondu. Akşam elleri dolu dolu geliyordu evine. Bir söz arasında, veresiye vermediklerini, ancak sıkıntılarımız bitinceye kadar bize kolaylık gösterebileceklerini söylemiş Hacı Hatice Teyze, anneme (Hacı olduğunu sonraları öğrendiğim için üstüne basarak söylüyorum “Hacı” diye).

Annem de, babam da gururluydular, teşekkür etmişler sadece. Yaşantılarının bugüne kadarki bölümünde böyle bir yaşam şekli gerçekleştirmişlerdi: “Kol kırılır, yen içinde kalır! (18) ve “İnsan ayağını yorganına göre uzatmalı” dediler sadece, biz bize konuşurken.

Hacı Hatice Teyzenin bir de küçük kızı varmış. Öteki koca şehirlerden birinde bir Üniversitede okuyormuş. Hikmet Yengenin anlattığına göre bu kız birazcık da olsa sosyetikmiş(19). Annesi-babası, hatta ağabeyi ve ablası ona bu konuda oldukça kızıyorlarmış, ama onu bu huy ve davranışlarından vazgeçiremiyorlarmış.

“Sosyetik” ne demekti, o zamanlar bilmiyordum, sormaya utanıyordum, ama annemle Hikmet Yengemin de tam anlamıyla bildiklerini sanmıyordum. İsmini söylemediler mi bu en küçük kızın, yoksa ben mi aklımda tutamadım, şu anda onu da hatırlamıyorum.

Benim işten ayrılmam (daha doğrusu atılmam) da evin ekonomik dengesini olumsuz yönde etkilemişti. Özellikle Açık Öğretimin sonbahar sınavlarına katılmam olanaksızlaşmıştı. Çok zaman çorba ile öğünleri geçirir olmuştuk. Yalnızca Murat’ın gıdalarını vaktinde ve yeterince edinmesi çabasını yaşıyorduk. Gerek babamın, gerekse benim iş bulmak için uğraşlarımız semeresini vermiyordu.

Bir ara tornet(20) denilen cinsten bir el arabası yaparak musluk tamirciliği yapmayı denedim. Çok zaman eve yorgun olarak dönmemin dışında bir kazancım olmuyordu.

Zanaat(21) yönünden elimden başka bir iş gelmiyordu çünkü. Evdeki elektrik veya su tesisatlarının onarımından, biraz da şoförlükten, taşıtlardan anlıyordum o kadar. Lise tahsilimi tamamlayıncaya kadar gazete, gazoz satışı dışında mesleki bir tecrübem de olmamış, olamamıştı.

Yine böyle yorgun akşamlardan birini yaşamak üzereydik. O gün şansım yardım etmiş, bir evin banyo kazanı lehiminden oldukça yüklü denilebilecek şekilde kazançlı çıkmıştım. Evin yaşlı ve yalnız yaşayan hanım sahibi; “Allah razı olsun!” demiş, verdiği paranın çok olduğunu ısrarla söylememe rağmen “Hakkın senin!” demiş, elini uzatıp öptürmüştü.

“Kimim, kimsem yok yakınımda, haftada bir-iki kere uğra, bakkala-kasaba gidemiyorum, yardımcı olursan emeğinin karşılığını eksilemem!” demişti. İçimden karşılıksız yardım etme arzusunu taşımıştım ona karşı, tıpkı Hikmet Yenge gibi büyük bir teyzeydi.

İtiraf etmeliyim günlerden sonra ilk defa çorba dışında yemek yemiştim bu teyzenin evinde, hatta tatlı bile. Markete onun adına gidip-döndükten, istediklerini aldıktan sonra.

O akşam, günlerden sonra ilk defa cebim tam dolu değilse de, boş sayılmayacak şekilde dönmemin rahatlığını yaşıyordum gönlümde. Eve gelip tam torneti kilitlerken Gültekin ve Gülsevim’le karşılaştım.

Her ikisinin de gözlerinde yorgunluğun izleri görünüyorsa da Gültekin’inkinin aksine Gülsevim’de alayımsı, karşısındakini küçük gören çizgiler belli idi (sanki). Belki de bana öyle geliyordu:

“Merhaba! İyi akşamlar gençler…”

“İyi akşamlar!”

“İyi akşamlar Tarık Ağabey!” Ağabey sesi, tam telâffuzu ile değil, “ağbi” “abi” arası bir ünlemle şekillenmişti. Gültekin dış demir kapıyı kapatırken bir şeyler ekleme düşüncesi ile olsa gerek;

“Ağabey” diye yineledi. “Gerçi annemler; ‘Hoş Geldiniz’ e gelmişler size, ama biz karşılıklı tanışamadık daha. Ne dersin bir ara konuşalım mı? Bu akşam durumunuz müsaitse size gelmek isterim. Tabii önce babamla, annemle konuşmam, izin almam gerek. Biraz sonra haber veririm, yemekten sonra oturur, birer çay içeriz.”

Hem konuşuyor, hem de merdivenleri adımlıyorduk.

“Olur!” dedim yalnızca ve Gülsevim’e baktım, “Sen de gel!” demek istediğimi anlamasını istercesine. Oysa bakmıyordu, kafası yere eğikti merdivenleri çıkarken, sanki ayakta uyuyor gibiydi, bu; “Ben gelmem” ya da “Gelemem!” demenin göstergesi idi galiba, kapılar kapanırken.

Beni tanımış mıydı, beni öğrenmiş miydi? Sadece görüntümle mi kararlıydı, yoksa aklımdan iteklercesine kovmak istediğim, düşüncelerimde bile yer vermek istemediğim şekilde bir arkadaşı mı vardı? Yalnızca “Arkadaşı” demek geçiyordu içimden. Benim gibi gönlünün boş olması dualarımdaydı. “Karşılıksız” duygusunu değil yaşamak, düşünmek bile istemiyordum.

Akşam Murat oldukça mutluydu. Günlerden sonra ufak da olsa bir kavanoz balı, biraz peyniri daha olmuştu. Günlerden sonra ilk defa bu sabah kahvaltısını çayla yapacaktı, çorba yerine. Komşumuzun marketi kapanmış olduğundan, eve gelip geri çıkıp diğer büyük marketten almıştım, kardeşimin, evimizin ihtiyacı olanları. Sabah ona taze ekmek alıp getireceğime de söz vermiştim.

Yemekten (daha doğrusu bugünkü akşam çorbasından) sonra Hatice Hanım Teyze, Mehmet Bey Amca ve Gültekin geldiler. Eve taşındıktan sonra, belki de minnet duygularının görünüşü olsa gerek Gültekin’in babasına; “Bey Amca”, annesine; “Hanım Teyze” demeye başlamıştım.

Düşüncelerimde istemsizce şekillendirdiğim gibi O yoktu yanlarında. Öğretmen Hanım, daha doğrusu “Hoca’nım, yorgun ve uykusuzmuş, özür dilemişmiş!” Herhalde belirli mesafelerin nasıl oluşacağını da öğretmişlerdi ona okuduğu okulda. Belki kendisi de bunu öğretiyordu, mutlu olmak istemeyenlere, saadeti bilmek istemeyenlere, kısıtlayanlara!!!

Evi satın aldığımız günün akşamındaki gibi yine beynimdeki düşünce ve yaşantı biçimindeki yokluklar, yoksunluklar, yoksulluklar içinde kaybolmuştum. Sözlere karışmış mıydım? Ne kadar karışmıştım, nasıl karışmıştım, ne demiştim, neyi dinlemiştim?

Sadece onun, akşamın karanlığındaki siyahları daha da koyulaşan gözlerini, kaşlarını, kirpiklerini, saçlarını, kalın-boyasız dudaklarını ve kısa boyunun görüntüsünde teninin kokusunu hissediyor, duyuyordum. Düşündükçe kalbim bağışlanma arzusu ile çarpıyor, kalbim çarptıkça aşkı yüklenmiş sabırsızlığımı umutsuzca soluyor, ya da solumağa çalışıyordum. Ve gerçektir ki; bir insanın kalbi çalışınca, beyni duruyordu. Yahut da bu bana has bir düşünceydi, anlatmakta sıkıntı çekiyor gibi görünsem de…

“Sen ne dersin, oğlum?” diyen Mehmet Bey Amcanın sözleriyle derinleşen konumdan ayrıldım, bir bakıma kendime geldim sanki.

Ne konuşulmuştu? Konu ne idi? Benden istenen ne idi? Dalgınlığımı zeki bir biçimde kovma, ya da savuşturma ihtiyacı ile;

“Annemin ve babamın dedikleri bence de uygundur!” dedim.

“O zaman konu hallolmuştur. Yarın Gültekin’le birlikte markete gider ve beraberce çalışmaya başlarsınız!” diyen Mehmet Bey Amcanın sesi ile değişikliklerin farkına vardım.

Artık devamlı bir işim olmuştu. Yine emir kulu idim, ama İdris Ağabeyin emrinde çalışmama göre farklı idi bu iş. Babamın anlattığına göre sigortalı olacaktım. Maaşım olacaktı. Tüm bakkaliye giderlerimizi belirli bir oranda bedelsiz olarak marketten karşılayacaktım. Bu nedenledir başlangıçta maaşımın az olmasını dert etmemem gerektiğini söyledi babam. Galiba hepimiz mutlu idik, ekonomik bakımdan. Ya gönül bağlamında?

Sabah, sonbaharın takvimi parsellediği kışa ulaşışın habercisi Cumartesilerden biri idi. Ve galiba memurların maaşlarının verildiği günlerden de biri. Marketi sabahtan beraberce açmıştık Gültekin’le. Patron kendisi olmasına rağmen bana “Ağabey” demeğe devam ediyordu. Gurur yoktu kişiliğinde. Belki de bana öyle geliyordu.

Çalışan yalnızca ikimizdik markette. Çok zaman servis reyonlarında(22) gelenlere yardımcı olmaya çalışıyordum. Gramla tartılarak verilecekleri tartıyor, tartılanların fiyatlarını paketlerin üzerlerine yazıyordum sadece. Belirlenmiş fiyatlar zaten etiketlerin üzerinde yazılı idi ve kafadan hesaplamam yeterli oluyordu. Yorulduğum pek söylenemezdi.

Gültekin’in eli açıktı(23). Hesaplardan sonra fişleri verirken, belki marketi yeni açmış olmasının etkisi, belki çocuklara sevgisinin göstergesi olarak yanında çocuğu olan, ya da çocuğu olduğunu bildiklerine gofret, çikolata,  sakız, bisküvi gibi ufak-tefek hediyeler veriyordu.

Akşama nasıl ulaştığımızı fark edemedik işin yoğunluğundan. Öğle boşluğunda ekmek arası kaşar peynir yemiştik beraberce. Marketi kapatmaya yakın, kazanını tamir ettiğim yaşlı teyze geldi aklıma.

“İzin verir misin Gültekin?” dedim. “Yaşlı bir teyze oturuyor, hemen iki ev ötede. Bir ihtiyacı olup olmadığını sorup geleyim. Temizliği ondan sonra yapar, marketi beraberce kapatırız.”

“Olur!” dedi anlayışla.

Koşarak yaşlı teyzenin evine gittim.

“Belki kendisinin hayır dualarıyla yakındaki markette iş bulduğumu, bir ihtiyacının olup olmadığını, her hafta ortasında ve sonunda kendisine uğrayacağımı, ihtiyaçlarını temin etmeğe çalışacağımı, bundan böyle kimseye ihtiyaç hissetmeyeceğini” anlatmağa çalıştım ona.

Gözleri yaşlandı yaşlı teyzenin. Önce; “Allah razı olsun!” dedi.  Sonra; “Şimdilik bir ihtiyacının olmadığını, hazırlayacağı listeyi bir sonraki gelişim için hazır tutacağını, eğer mümkünse eczaneden esas ihtiyacı olan bir ilâcını alıp getirmesinin onu mutlu edeceğini” söyledi.

Arzusuna “Hayır!” demem mümkün müydü? Gültekin’i de bekletmemek için hemen koşarak ilâcını alıp getirdim. İlâç parasının üstünü almak istemedi önce. “Artık iş buldum, çalışıyorum!” dediğimde belki de gözlerini mutlulukla kırpıştırdığını hissettim.

Gültekin, marketi kapatmak için gerekli hazırlıkları yapmak üzereydi. Sabah, marketin açılışını, kepenk anahtarlarıyla kilitlerin ve kepenklerin nasıl kaldırılıp açıldığını, süt, ekmek ve gazetelerin nasıl yerleştirildiğini tarif etmişti. Akşam da yine beklemişti. Marketin nasıl kapatıldığını, temizliğin nasıl yapıldığını tarif için. Ama daha ziyade bir şeyler söylemek, daha doğrusu sormak arzusunu taşıyormuş gibi geldi bana:

“Hayr’ola! Söylemek istediğin bir şey mi var?” dedim.

“Sadece maaşını peşin mi ödememi istersin, diye soracaktım?”

“Daha beni yeterince tanımıyorsun ki…”

“Yeterince tanıdığımı sanıyorum. Askerlik yaparken bize çok şeyi öğrettiler. Okuyamadım ama hayat okulunun belirli basamaklarının çoğunu adımladım, sanıyorum.”

“Teşekkür ederim. O takdirde sorunun cevabını; ‘Hak edip almak isterim!’ diye cevaplayayım. Hem sen de yeni açtın marketi, sermayeye ihtiyacın olsa gerek!”

“Önemli değil. Hâlâ değerlendirebileceğim birkaç kuruş yedek param var. Allah büyüklerimin de eksikliğini göstermesin. Dün akşamki konuşmamıza görevinizin gereği olan maaşının dörtte biri kadar tutacak ihtiyaçlarınızı bu akşamdan götür. Bu bedeli de satış değil, alış fiyatı üzerinden hesaplayacağını hatırlıyorsun, değil mi?”

“Sağol! Ben evin eksiklerini hiç bilemem. Anneme danışayım. Liste yaparım, topluca alırız. İlgin için teşekkür ederim tekrar.”

Hem bunları söylüyor, bir taraftan da zihnimden; “Bu akşam da yine çorbayla idare edeceğiz. Yarın semt pazarından kışlık sebzelerden biraz yemeklik alırız herhalde” diye düşünüyordum…

Yoğun birkaç haftayı geride bıraktığımızda yaşadıklarımı, belki de yaşadıklarımızı şöyle özetlemem gerekiyor:

Yaşlı teyzeye yardım etme arzum, telefonla sipariş alma fikrini ortaya atmama sebep olmuş, emektar tornetle evlere servis yapmağa başlamıştım. Bu; Gültekin’in yalnız kalmasına ve sorunlar yaşamasına neden olduğundan ikinci bir tornet yaptırıp okula gitmeyen iki çocuğu işe almamızı gerektirmiş, ancak; “Bahşiş, hırsızlık, saygısızlık” gibi itibarımızı yitirici davranışlarını gördüğümüzden bu çocuklara kapıyı göstermek zorunda kalmıştık. Önce işi olmadığından babam yardım etmeye başlamıştı bize. Daha sonra Gültekin’in babası Mehmet Bey Amca. Onlar sadece göz-kulak oluyorlardı oturdukları yerde, koşuşturan bizdik sağa-sola Gültekin’le.

Bu arada, sabahları önce ekmek, sonra süt, daha sonra da gazete almak için markete devamlı olarak gelen ve bence markette dakikalarca kalmaya özen gösteren, Gültekin’in de ilgisini eksik etmediği bir genç kız dikkatimi çekmiyor değildi. Kardeşim Murat, böylesine yaşanan olaylar için; “Mehtaplaşma(24) derdi. Galiba mehtaplaşma başlamıştı! Başlamasında da (bence galiba) hiçbir sakınca yoktu.

Söylemem gerek ki annemin hazırladığı listeye göre evimizin ihtiyacı olan yağımızı, tuzumuzu, şekerimizi … marketten karşılamıştık. İlk maaşımı da almış, topluca borçlarımızın karşılığı olarak kuruşuna dokunmadan anneme teslim etmiştim.

Market’le ilgili çalışanların yani babalarımızın durumu ise şöyleydi: Yılsonunda Gültekin eğer yeni açmış olmasına rağmen kâr elde ederse bundan belirli ama oldukça fazla yüzdeli bir miktarı babalarımıza ödeyecekti. Yok, eğer kâr yoksa tamamen Gültekin’in deyişini yansıtıyorum; “Babalarımız avuçlarını yalayacaklardı!” Espri bir yana babalarımız; “Market kendine gelsin, tutunun, çevre edinin!” sözlerinden başka bir şey dememiş, talep etmemiş, istememişlerdi gerçekte. Oysa onların katkı ve yardımlarıyla, kısa süre içinde servis, iyiyi sunuş, hizmet isteği ve güler yüzle bu olguyu gerçekleştirmiştik bile.

Hatta inanılması güç bir yaşam şeklini bile düşüncelerimde yoğunlaştırabiliyordum. 15–20 günde bir evine gelen Gülsevim, artık her hafta sonu gelir olmuştu. Yüzünün, gözlerinin, dudaklarının güldüğünü hissedebiliyordum uzaklardan, yakınlarımda görmesem, göremesem bile. Ve anlamsızlıklarla yaptığım mücadelede hep tuş oluyordum(25), nakavt oluyordum(26), yeniliyordum kısaca…

Günlerden bir gün marketin çalan telefonuna Gültekin’in ısrarla ve heyecanla;

“Alo! Alo! Kimsiniz! Cevap verin lütfen!” diye bağırmasıyla irkildim. Babam ve Mehmet Bey Amca da, hatta marketteki müşteriler de anlamsız gözlerle Gültekin’e bakıyorlardı.

“Hayırdır!” dedim. “Bir sorun mu var?”

“Sesi tanıyorum ama hatırlayamadım. Bir hanım sesi ve kesilmekte olan soluğu idi sadece. Sonra bir gürültü duydum ve telefon açık kaldı, sanırım” dedi.

“Bu O!” dedim yalnızca, market önlüğümü çıkartarak, bana her zaman yakınlık gösterip destek olan yaşlı teyzenin evine doğru koşarken.

“Baba, kasaya bakar olun, ben de Tarık Ağabeyin peşinden gidiyorum!” diyen Gültekin’in sesini duyar gibi oldum arkamdan. Peş peşe koşuyorduk.

Yaşlı teyzenin evine ulaştığımızda içeride derin bir sessizlik vardı. Önce yaşlı teyzenin kapısını, cevap vermeyince karşı komşunun kapısını çaldık. Kapıya çıkan hanıma; “Yaşlı teyzeden haberi olup olmadığını” sorduk. Anlamsızca, “Bilmem ki!” der gibi omuzlarını kaldırdı. Hemen yaşlı teyzenin kapısına yöneldik ve Gültekin’le birlikte yüklendik, kilidi kırılan kapı açıldı.

Gördüğümüz manzara bizi üzmüştü. Yaşlı teyze yerde yatıyordu ve telefonu açıktı. Hemen, bilebildiğim, filmlerden aklımda kaldığı kadarıyla yaşlı teyzenin boynundaki şah damarını kontrol etmeğe çalıştım, başkaca hiçbir şeye el sürmemeğe dikkat ederek. Son belli idi. Karşıdaki daireden merakla yanımıza ulaşan hanıma telefonu olup olmadığını sordum…

Gerek doktorun, gerekse görevli gelen polisin yapacağı bir şey yoktu ölen yaşlı teyze için. Sehpa üzerindeki telefon rehberindeki ilk isme telefon açıp teyzenin durumunu kısaca anlattım ve diğer akrabalarına da haber vermelerini diledim. Akşama doğru akrabaları geldi, görevimiz bitmişti galiba.  Daha doğrusu ben öyle sanıyordum.

Yaşlı teyzenin akrabalarının Nüfus Kâğıdı ararken dolaplarda bulduğu belgelere göre, yaşlı teyze kendisiyle kısacık tanışma, yardım ve hizmet sürem için büyük bir miras bırakmıştı bana, öylesine. Ne ayda bir aldığım piyango biletlerinden, ne de ancak birer kolon oynadığım toto-loto gibi şans oyunlarından bugüne kadar hiçbir kazancım olmamıştı oysaki. Bu; bir ikramiye idi. Hakkım var mıydı? Yaşlı teyzenin akrabaları; “Hakkın!” diyorlardı, bir tanesi hariç. Olayın sonucu hemen şekillenmezmiş. Bir süre beklememiz gerektiğini söyledi yaşlı teyzenin en yaşlı akrabalarından biri, cenazesi kaldırılırken…

Normal Market-Ev yaşantım devam ediyordu. Yaşlı teyzenin yokluğunu gönlümde hissediyordum. Bana bıraktığı söylenen ile yakından-uzaktan plân ya da düşüncelerim yoktu.

Günlerden bir gün, 45–50 yaşlarında, iyi giyimli bir bey markete gelerek, Mahkeme İlâmı denilen kâğıtları aldıklarını, benim hakkımın adıma bankaya yatırıldığını söyledi. Teşekkür ettim, elimi sıktı ve gitti. Yaşlı teyzenin bana bıraktığı para, neredeyse bizim şu anda oturduğumuz evi alışımızın bedelinin yarısına yakın kadardı.  Bu; Tanrı’nın bir lütfû idi bana. Babam markete ortak olmamızı, marketi, yanındaki dükkânı da alarak büyütmemizi Gültekin’e ve babasına teklif etmemizi önerdi bana.

Borçlarımız oldukça azalmıştı zaten. “Annemin bilezik ve küpelerini elimiz bollanınca satın alırız yeniden” dedik. Mehmet Bey Amca ve Gültekin de olaya sıcak bakınca Limitet Şirket(27) şeklinde büyüttük marketi. Ailece hepimiz; hem o taraftan, hem bu taraftan ortaktık. Patron değilsem de, Söz Sahibi sayılırdım.

Zamanın ilerleyişi durdurulamıyordu. Yeni işçiler aldık, bize yardımcı olacak, prensiplerimizden ve ahlâkî davranışlarımızdan vazgeçmeyeceğimizi anlatarak. Markette de yok, yoktu. Evvelden; “Kalmadı, getirttireceğiz, plânladık, yapacağız, alacağız!” gibi sözlerini sarf ettiğimiz tüm eksikliklerin tümünü tamamlamıştık. Biraz borç yapmıştık, ama ödemekten korkmuyor, çekinmiyorduk. Büyüklerimden ve çevremden saklamamayı kararlaştırdığım Açık Öğretimde öğrendiklerimle gerekli defter, kayıt ve benzerlerini markette oldukça dikkatli bir şekilde tutmaya ve tanzim etmeğe çalışıyordum. Ödemeler ile ilgili plânlarımızın aksaması düşünülemezdi, bir yıl içinde her şey ve marketin tümü bizim olacaktı!

Böyle günlerden biri idi yine. O gün nadir olarak karşılanan kışın oldukça soğuk günlerinden birini yaşıyorduk. Evlerin saçaklarında buzdan kılıçlar oluşmuştu sokaklarda. Marketin önüne kırıkladığımız bayat ekmeklerin ufaklarına güvercin, kumru ve serçeler daha bir açlıkla yükleniyor, yöneliyorlardı. Markette, bu belirli periyotlarda(28) in-cin top oynuyordu. Ekmek-süt-gazete alan o cici kız bile gözükmemişti bugün. Hatta bugün babalarımızın ikisi de Cuma Namazına gittikten sonra gelmemişlerdi markete. Sokaktan geçen insanlar, burunları dâhil, kapatmışlardı tüm yüzlerini atkılarla. Gültekin yanıma geldi;

“Bugün ben, bir saat kadar erken ayrılacağım, marketi tek başına yalnız kapatmak sana zahmet olmaz, değil mi?” dedi.

“Hayr’ola!” dedim sorarcasına.

Gerçeği söylemem gerekirse, devamlı müşterimiz olan o sarı saçlı, güzel, ya da cici kızla buluşacağını sanıyordum. Soran bakışlarımı cevaplama gereğini duydu (galiba):

“Gülnihal, yani Tıp Fakültesinde okuyan en küçük kız kardeşim sömestr tatili için on beş günlüğüne buraya gelecek akşam treni ile. Onu karşılamam gerek!”

“Olur! Dert etme! Şimdiden gözünüz aydın! Kardeşimize ben de şimdiden ailemiz adına; ‘Hoş geldin!’ diyorum”

Gültekin ayrıldığında akşamın karanlığı şehre çoktan inmişti. Mesailerini bitiren insanlar, sıcak soba ya da kaloriferlerinin yanında televizyonlarını izlemeye bile başlamışlardı belki. Ne kadar uzun zamandır televizyon izlemediğimi düşündüm. Zamanı oldukça ilerlemiş gibi yorumluyordum zihnimde. Yeni evimizde oturmaya başlayalı altı ay bile olmamıştı. Oysa yaşadığımız olaylar nedeniyle sanki birkaç yılı arkada bıraktım gibi geliyordu bana dükkânın kepenklerini indirip eve yöneldiğimde.

Gültekin ve Gülnihal’le evin kapısında karşılaşmam, daha önce Gültekin ve Gülsevim’le ilk karşılaşmama benzer bir şekilde gerçekleşmişti:

“İyi akşamlar! Hoş geldin Gülnihal!” dedim. “Ben Tarık! Yeni komşunuz.”

İçimden başka bir şey söylemek gelmemişti.

“İyi akşamlar! Merhaba!” dedi elini uzatırken. Bavulunu Gültekin taşıyordu. Gülnihal de Gülsevim’e benziyordu, fizik ve yapı olarak, sadece biraz daha uzun boylu ve biraz daha zayıftı galiba. Başında fötr şapkaya benzeyen siyah bir şapka, burnunda hızmaya(29) benzer bir halka vardı. Üstünde bol kahverengi pardösüye benzer bir örtü ile içinde kazak olduğunu görmeme rağmen, belli-belirsiz üşüyor gibi görünüyordu. Uzun kahverengi örtüye rağmen, sanırım kısa bir şort veya mini etek ve uzun bağlıklı çizmemsi tipte pabuçlarına rağmen bacaklarının büyük bir bölümü gözüküyordu. Ağabeyi gibi, ben de kafamı eğmemin zorunlu olduğunu düşündüm.

“Hava çok soğuk burada!” dedi Gülnihal, belki bir şeyler daha söylemek arzusuyla.

Gültekin’in de benim de ağzımdan sadece bir; “Yaaaa?” sesi çıktı. Merdivenleri konuşmadan sonladık, “İyi geceler!” dilerken. Gülnihal’in, Gültekin kapılarından içeriye girmesine rağmen eve girmekte gecikme arzusu yaşadığını, kapımızı kapatmamı beklediğini hissettim. Kendine yöneltilen tenkitlerle dolu dünyayı mı anlatmak istiyordu, bu dünyayı benimle paylaşma arzusu mu taşıyordu, yoksa bilmediğim gerçekler nedeniyle beni; enine-boyuna incelemeye mi çalışıyordu, bilmiyorum.

Gerçekten başlangıçtan bu yana, yani aradan geçen altı aya yakın süre içindeki olayları bir sıraya koyarsak Gülnihal’in beni inceleme arzusunu haksızlık olarak yorumlamamak gerektiğini düşünüyordum. Şöyle ki; altı ay kadar önce evlerini satın almıştık. Sonra marketlerinde işçi gibi çalışmaya başlamıştım. Daha sonra; “Allah, yürü ya kulum!” diye nasip edince marketlerine ortak olmuştum. Sanıyorum tüm aile bireyleri tarafından saygınlıkla seviliyordum.

Belki… Belki iki kız kardeş kendilerince dertleşebiliyorlardı, telefon ya da mektuplarla. Gülsevim, ona hissettirmekte zavallılık çektiğim duygularımı, davranışlarımı anlatmış, ya da yazmış olabilir miydi kardeşine? İnsan kendini yalnız hissettiğinde dertleşebilecek biriyle duygu ve düşüncelerini paylaşır. Ben içimden geçenleri annemle paylaşıyordum, o saçlarımı, kısa kolumu okşarken. Onun; “Gün doğmadan neler doğar, sabret oğlum!” tesellisinde kendimi mutlu hissediyordum. O, beni, benim onu annemle paylaştığım gibi kardeşiyle paylaşıyor olamaz mıydı?

Sabah, durağan sessizlikle açtım marketi. Ekmekleri yerleştirirken geldi Gültekin. Yüzü asık mıydı, bana mı öyle gelmişti yoksa? Anlamsız bir sinirlilik hali hâkimdi sanki yüzüne, gözlerine. Süt ve gazeteleri yerleştirmeye başladığımızda ilk müşterimiz sarışın kızın gelmesi bile tebessümünü sınırlamasını engelleyememişti.

Haftanın son günleri yoğun geçerdi ama belki kış ve soğuğun etkisiyle “Birkaç gündür müşteri kısıtlığının veyahut da durgunluğunun etkisinde herhalde” diye düşündüm. Zaman ilerliyor olmasına rağmen hareketlilik yok gibiydi neredeyse.

Birden marketin kapısı açıldı sonuna kadar. Gülsevim, Gülnihal ve bizim afacan küçük Murat ellerinde bir demet çiçekle girdiler markete. Gültekin kasadaydı her zamanki gibi. Gülnihal çiçeği ağabeyine uzattı; “Yeni yaşın kutlu olsun!” dedi ve yanağını öptükten sonra Murat’la beraber bulunduğum bölüme geldi. Gülsevim de ağabeyini öptükten sonra onun yanında kalmıştı. Murat bir süre sonra reyonlar arasında dolaşmaya başlamıştı kendi başına.

Gülnihal’in kıyafeti, akşamki yol kıyafetine göre oldukça farklıydı. Murat’ın ayrılmasını gözleriyle takip ettikten sonra bana döndü ve;

“Sevgi de satıyor musunuz Tarık Bey?” diye sordu.

“Henüz dün tanıştık ama herhalde içten davranmış görünmek istiyor” diye düşündüm:

“İhtiyacınız mı var, yoksa şaka yapmak mı istiyorsunuz?”

“Şaka yapar gibi bir tavrım mı var?” diye sordu, sinirlenir gibi. Durdu, gözlerini gözlerime yaklaştırdı, çevresini umursamazcasına gibi, dudakları öpecek kadar yakınlaşmıştı, nefesini yüzümde hissediyordum, hiçbir şey umurunda değil gibiydi, nedense.

“Sevginizi istiyorum, hem hepsini, kimseyle üleşmeden, kimseyle savaşmaya gerek duymadan, hem hepsini, seni, tümünle…”

Daha dün bir, bugün iki…

İyi ki markette kimseler yoktu. Geriye çekildi Gülnihal, hiçbir şey söylememiş, hiçbir şey yapmamış gibi etrafına bakınmaya ve kasaya ağabeyiyle ablasının olduğu yere doğru yürümeye başladı. Gülsevim ve Gültekin’e kaydı bakışlarım. Yüzleri cadde tarafına dönük, hiçbir şeyin farkında değilmişçesine, konuşur gibiydiler. Kapı yanındaki gazeteleri düzeltmeğe yönelirken keşke konuşulanları duyabilsem, zihinlerinden geçenleri anlayabilsem, ne yapacağımı bilebilsem diye düşündüm…

“Daha önce de söylediğim gibi, marketiniz zaten güzeldi, şimdi daha da güzel olmuş ağabey. İyi kazançlar dilerim. Keşke çalışmalarınıza katkım olabilseydi. Bir şey alacak olsam mutlaka bedelini ödemem mi gerekecek Ağabey? Kısa zaman içinde marketinizden bir şey alacağım ama bedelini ödemeyeceğim, bilesin!” deyişi geldi kulaklarıma Gülnihal’in.

Bana yönelirken, söylediklerini yorumlamağa çalışıyordum beynimde. Yanıma yaklaştı, gözlerini gözlerime dikti yine ve bu kere duyulmasından endişelenir gibi yavaşça;

“İsteğimi iyi düşün, on gün buradayım!” dedi ve sesini yükselterek; “Başarılar! Görüşmek üzere!” diye tamamlayarak kapıdan çıkma gayretinde oldu. Ne ablasını bekleme telâşı sezinleniyordu(30) adımlarında, ne de onlara yol gösteren Murat’ı bekleme arzusu. 

Arkasında bir parfüm kokusu bırakarak ve yüzünü atkısıyla örterek kapı önünden ayrıldığında biz dört insan, dört değişik düşünce ile birbirimize suskun ve anlamsız gözlerle bakmakta idik…

Evimize geldiğimde düşünce bulutlarında yaşadıklarımdan yorgun, hatta bitkin bir durumdaydım. Başım ağrıyor, anlamsızca çatlıyor gibiydi. Yastıklar başım için güçlü olmakta zorlanıyor, direniyordu. İlâç kullanmak gibi bir alışkanlığım olmadığından aspirin gibi tıbbi gerekliliklerden hoşlanmıyordum.

Gece, yine televizyonsuz bir birikimle, bu şekilde son bulacaktı. Sabah yatağımdan kalktığımda bir gün öncesinin kötü bir kâbus(31) veya rüya olacağını, her şeye rağmen unutulması gerekli bir olgu olacağı düşüncesini yaşıyordum.

Geciken Pazar sabahının kahvaltısını henüz yaparken kapımızın zili çaldı. Annem kapıyı açtı. Geleni söylemeye gerek var mı? Gelen; bir Pazar sabahının mucizesi(32) gibi Gülnihal’di.

“Günaydın!” dedi. Teklif etmemizi bile beklemeden masaya Murat’ın yerine oturdu. Masadaki bıçaklardan birini alarak kayısı reçeline uzanırken; “Çok severim” diyerek dilimlenmiş ekmeklerden birine sürerek yemeğe başladı.

Ailece hepimiz davranış, tavır ve hareketlerini yadırgamadan özümsemeye çalışıyorduk. Beklentimizi anlamıştı. Esasında, ya da aslında hissettiğim kadarı ile çok zeki idi.  Tüm hareketleri yapmacıktan uzak, serbestti. Olduğu gibi görünüyor, daha doğrusu olduğu gibi algılanma(33) isteğini yaşıyordu. Ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra, dişindeki hayali kırıntıyı, eliyle dudaklarını kapatarak diliyle temizlemeye çalışırken;

“Sabah-sabah sizi rahatsız etmemi bağışlayın lütfen!” dedi. “Şehir merkezindeki tiyatroda çok güzel bir eser var. Bu öğlen de tenzilâtlı matinesi var. Ağabeyimi bir türlü ikna edemedim. Ne olur Tarık Bey, ağabeyime söylesin, o da bizi tiyatroya götürsün. Esasında ben yalnız başıma da giderim ama ağabeyim yalnız gitmeme kızıyor, hem ablam da gelsin istiyorum. İzin verirseniz Murat’ı da götürmek isterim. Sanırım faydalı olacağını düşünürsünüz, sizler de…”

Suskunluğumuzu yönlendirmek istercesine yerinden kalktı, kapıya yönelirken;

“Ümitli olabilir miyim?” dedi.

“Tabii kızım! Neden olmasın?” dedi annem.

Söylemek gerekli mi sonucu? Öğrenci bileti kullandığından Murat, tiyatro gişesine giderek biletleri almıştı. “Ah! Ah! Of! Of!” gibi sesler çıkartsak da bilet paralarını Gültekin ödediğinden o ve ben de tiyatroya gitmek üzere hazırlanmıştık. Düşüncelerimde olmaması gereken tek sıkıntım; bileti alınmış olmasına rağmen Gülsevim’in vazgeçebilme olasılığı idi.

Buna tahammülüm yoktu. O olmazsa Gülnihal’le yalnız kalabileceğim, onu, kendine özgü bağımsız davranışları dolaysıyla incitebileceğim endişesini yaşıyordum kendimce. Markette söyledikleri ve gözleriyle tahakkümü(34) silinmemişti zihnimden bir türlü.

İnsanlar bazen düşüncelerinin uygun bir biçimde şekillenmesini görmekle Allah’larına şükrediyorlardı, yer ve zaman uygun olmasa bile. İşte ben o yaşam şeklini şekillendiriyordum, gönlümde, ruhumda ve hatta iliklerimin en uç köşelerine göre ve kadar. Yaşantımda ikilemlerle boğuşmak gücümü tüketiyordu.

Gülsevim’i seviyordum, hem de tüm mevcudiyetimle. Aramızdaki mesafenin uzaklığını bile bile yakınlaşma arzusunu duyuyordum. İleriye dönük olarak hiçbir şeyi düşüncelerimde bile şekillendirmeden onu istiyordum, ellerini tutmak, koklamak, kucaklamak, hatta öpmek gibi.

Buna karşın kendimi (tam anlamıyla) Gülnihal’den korumak istiyordum. Bir harp esiri, bir ganimet(35) gibi ona mecbur kalmaktan korkuyordum. O ise yakaladığı her fırsatı bencilce kendi lehine değerlendirmek istiyor, umarsızlığımdan, korkumdan sadistçe(36) zevk alıyor gibiydi.

Tiyatroya giderken bindiğimiz takside ve tiyatroda Gülnihal’in benimle yan yana gelme gayretleri Gültekin’in belki bilmeden, belki de özellikle plânladığı davranışlarla gerçekleşememişti. Takside iki kız kardeşinin arasına kendisi oturmuş, benimle Murat’ı da öne oturtturmuştu. Tiyatroda yine sıranın bir başına beni yanıma Murat’ı oturtturmuş diğer başa da kendisi geçmişti.

Gülnihal’in ilk perde sonundaki aralıkta gözlerime sataşması, sorduklarına cevap araması sonuçlanmamıştı. Ne yapmam gerektiğini soruyordum kendime. Sorum boşlukta; “El pençe divan durmuş(37) kararsız gözlerle çevresinden medet umuyordu(38)!

“Market nasıl idare edilir, öğrenmek istiyorum. Yevmiye maaş falan da istemiyorum. Yarından itibaren bir önlük giyip okula geri dönünceye kadar markette çalışmaya başlayacağım” dedi Gülnihal, tiyatronun bitiminde eve dönerken.

“İşte!” dedim içimden. “Cenk(39) başlayacak! Çıngar(39) çıkacak! Ya kendimi koruyacak Gülsevim’in olacaktım, ya da zafer onun olacaktı!”

Eve gelinceye kadar kimse tek söz söylemedi başka, çıt çıkmadı sanki.

Gülnihal dediğini yapmıştı. Markette çalışıyordu. İtiraf etmeliyim ki tenkitlerin(40) uyumluluğunda bone(41) ya da şapka takmıyordu başına. Etekleri kısa değildi. O uzun bağlıklı çizmelerini de giymiyordu. Babalarımızın da çalışıyor olması, telefon siparişleri için sık sık dışarıya gitmem nedeniyle çok az bir süre beraber olabiliyorduk onunla markette.

Bitmekte olan bir günün sonuna doğru son siparişi adresine götürmek üzere hareketlendiğimde, onun da paltosunu giyerek yanıma geldiğini gördüm. Artık kaçmakla kurtuluş yoktu. Beni kendisine mecbur etmemesini ne yapıp yapıp anlatacaktım ona. Kesin kararlıydım.

Siparişi vereceğim yer oldukça yakındı. “Bekler misin?” dedim. Başını salladı “Evet!” anlamında. Siparişi yerine teslim ettikten sonra, suskunca ve beraberce eve dönüşümüzde torneti duvara dayadım. Seki şeklindeki duvarın üstüne oturup yanıma oturmasını işaret ettim. Liseli âşıklar gibi oturdu sol yanıma, sokulurcasına. Reddetmedim. Kısa kolumu eline alma gayretini yaşadı. Çekmedim kolumu, sordum:

“İstediğin ne Gülnihal?”

“Seni istiyorum!” dedi. “Bu duyguyu daha önce tatmadım, yaşamadım seni gördüğüm ana kadar. Vazgeçmem, vazgeçemem senden, seni seviyorum, hem candan, seni istiyorum!”

“Tüm artıları eksileri irdeledin(42) mi ayrı ayrı? Başkasına ait olabileceğimi düşünmedin mi hiç?”

“Eksiler umurumda değil, başkasına ait olmaman için de savaşırım, seni kazanmak isterim.”

“Savaşacağın kişi ablan olsa bile mi?”

Sessizliğe büründü birden. Başını kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti. Sessizlik içindeki göz pınarlarından sessiz gözyaşlarının çağlayan gibi gürül gürül süzülerek girdaplaştığını(43) gördüm. Bu kadar zalimce bitirmem, sonuca bu kadar çabuk ulaşma arzumu yaşamamam gerektiğini düşündüm, yanımdan ayrılıp koşarcasına evine yöneldiğinde.

Hiçbir şey olmamışçasına döndüm markete. Kepenklerin indirilişinde ıstırap çeker gibiydim; yapmamam gereken yanlışlığı zihnimden uzaklaştırma gayreti yaşarken. Bu ruh halim eve yönelip, suskunca yemeğimi yiyip uykusuz geçeceğine inandığım bir geceye başlayıncaya kadar devam etti.

Bugünün beni üzen bir diğer acısı da, köydeki yakın akrabalarımızdan birinin belki de Allah’ın takdiri ile sonuçlanacak bir rahatsızlığı nedeniyle, babamın ve annemin alelacele(44) köye gitmek zorunda kalmalarıydı ki bu; Murat’la ilgilenmem zorunluluğunu da kapsıyordu.

Hemen eklemeliyim ki, köyden gelen telgraf haberi pek açık değildi ama “Hak tecelli etmiş!(45)” gibi geliyordu bana. Bu da, Murat’ı belki de en az bir hafta süreyle, okuluna hazırlamam, dersleriyle ilgilenmem, derslerini yaptırmam, giydirmem-kuşandırmam, yedirmem-içtirmem demekti, hiç de bilmediğim. Hatta bugüne kadar hiç ilgilenmediğim. Sabah yorgun bir şekilde kalktım. Murat’ın dersleriyle akşam hiç ilgilenememiştim ama sabah kahvaltısını yaptırıp, giydirip-kuşandırdıktan sonra onu okula göndermek, kendim de markete ulaşmak için kapıyı açtığımda Gültekin’in ve Hatice Hanım Teyzenin de kapılarından çıkışlarıyla karşılaştım. Normal selâmlaşmadan sonra, her zamanki gibi;

“Hayr’ola?” dedim. Merakımı anlamıştı Gültekin.

“Komşunun mevlidi varmış. Annem; ‘Ona yardım etmek, konu komşuya haber vermek için erkenden hareketleneyim’ dedi. Sizinkilerden n’aber, başka bir haber ulaştı mı? Hastanız nasılmış?”

Henüz telefon alamamıştık evimize. Bu nedenle de eşle-dostla konuşmamız kısıtlı oluyordu. Gerektiğinde Gültekin’lerden telefon açarak haberleşiyorduk çevremizdeki akrabalarla. Hoşgörülerini fazlasıyla kullanmak istemiyorduk. Zaten çok zaman mal gelişlerinde marketten geç döneceğimizin haberi dışında onların telefonu ile de haberleşmemiz gerekmiyordu.

Her gün olduğu gibi bugün de markette olağan yaşantımız devam ederken, biraz da telâşlı diyebileceğim şekilde Gülsevim’in marketten içeriye girişini, kasadaki ağabeyi ile konuştuktan sonra Gültekin’in bana dönerek ismimi söylediğini ve eliyle de “Bir dakika” der gibi işaret yaptığını gördüm. Kasaya yaklaştım:

“Kusura bakma Ağabey!” dedi. “Kızlar musluğu bozmuşlar. Biliyorsun mal gelmek üzere. Benim ayrılmam uygun olmayacak, bizimkilere bir yardım ediverir misin lütfen, hem ben senin kadar anlamam bu işlerden?” dedi Gültekin.

“Sözü mü olur?” dedim. “Tabii, hemen. Hem de dün akşam eve götürdüğüm İşletme Defterlerini de getirivermiş olurum böylece.”

Gülsevim uysallıkla peşimden çıkmıştı. Ancak daha marketin köşesini döner dönmez zapt edemediği kinini söylemek istermiş gibi;

“Bir dakika!” dedi. “Musluk akıyor ama acelesi yok. Birkaç dakika konuşalım isterim seninle!”

Günlerden beri ilk defa senli-benli, sinirli ve hiddetli konuşuyordu. Bu, bana neden telefon etmek yerine markete gelmesinin nedenini de anlatıyor gibiydi. Zihnimden; “Acaba Gülnihal konuştuklarımızı söylemiş midir?” düşüncesi geçti. Sözlerinin devamında yanılmadığımı anladım. Aynı Gülnihal’le oturduğumuz gibi alçak duvarın üstüne oturmuştuk Gülsevim’le de, mesafeli gibi ama.

Gülsevim, bitmeyecekmiş gibi, tükenmeyecekmiş gibi konuşuyordu, abartılı(46) bir ses tonuyla. Haksızlığımı söylüyordu. Yanlışlığımı söylüyordu. Kardeşine eziyet etmeğe hakkımın olmadığını söylüyordu savunurcasına, dudakları titrerken, burnunun kanatları sinirle açılıp kapanırken. Duymayacağımı düşünerek bağıra-çağıra, çevreyi umursamazcasına konuşuyor, konuşuyordu.

Kardeşinin yazdığı mektuptan bahsediyordu. Akşam kendisini nasıl sorguladığını anlatıyordu. Mektubunun son satırlarında; “Sevgisinin karşılıksız olduğunu, artık yaşamanın kendisine haram olduğunu, her şeyin kendisi için bittiğini, ölmek istediğini, sona ulaşmak için umutla bekleyeceğini” yazdığını söylüyordu elindeki iki-üç sayfalık kâğıt parçalarını gösterirken.

Yalnızca dinliyordum. Sözlerinin bittiğine kanaat getirdiğimde başını kaldırıp gözlerine baktım:

“Tek soru sormak isterim” dedim. “Kardeşinin sevdiği gibi, benim de onu sevmemi ister miydin?”

Ne söyleyeceğini şaşırmıştı, düşünmemişti böyle bir soru ile karşılaşacağını yahut. Duvardan indi. Hiçbir şey söylemeden eve yöneldi, dakikaların belki de saatlerin tükenişinde. Evcil bir yaratık gibi sessizce peşini takip ettim.

Eve geldiğimizde daha merdivenleri adımlarken kesif bir gaz kokusunun genzimizi(47) yakması nedeniyle birbirimize anlamsızca baktık.

Hemen evine yöneldi Gülsevim. Anahtarlarıyla kapıyı açmaya çalıştı. Anahtarların birini çıkartıp diğerini sokuyordu kapının deliğine. Sonunda açtı kapıyı. Gaz kokusu daha da belirginleşince hışımla(48), hırsla geriye döndü, göğsümü yumruklamaya başladı, bir taraftan da;

“Katil! Katil! Kardeşimin katili!” diye bağırıyor, ağlıyordu.

Kendisine gelmesi için bir taraftan ellerini tutmağa çalışırken, bir taraftan da sarsmaya, tokatlamaya çalışıyordum onu.

“Kendine gel Gülsevim. Senin markete gelişin daha bir saat bile olmadı. Panikleme(49)! Telâşlanma! Hemen pencereleri, balkon kapılarını aç! Ben tüpü kapatayım. Sakın ola elektrik düğmeleri ile oynama, kibrit falan yakma. Hemen Gülnihal’in nerede olduğunu bulmaya çalışalım!” Bağırmakla, haykırmak arası bir ses tonu ile höykürmekte(50) idim (galiba).

Mutfağa gittim. Tüpü kapatırken Gülnihal’in mutfak kilimi üzerine uzanmış olduğunu, kesik kesik de olsa nefes aldığını fark ettim

“Gülnihal mutfakta!” diye bağırdım bir kez daha. “Hemen Taksi ya da Cankurtarana telefon et lütfen! Acele etsinler, onu Acil Servise götürelim!” derken bir taraftan da Gülnihal’i kucaklamış, balkona çıkartmıştım.

“Bir şeyim yok! Beni bırakın!” anlamında bir şeyler söylemeğe çalışıyordu, Gülsevim yanımıza geldiğinde.

“Deli kız!” dedim. “Bizi böylesine üzmeğe hakkın var mı?”

Gözlerini araladı, başını omzuma yerleştirmeğe çalışırken, bir taraftan da ablasının elini yakalamağa çalıştı.

“Bağışlayın!” dedi. “Ölmek değil, yaşamak istiyorum sizinle, hem arzuladıklarınızı arzularımca yaşamak arzusuyla.”

Taksi gelmişti. Meraklı komşuların gözleyişlerinden sakınarak iki kardeşi taksinin arka kanepesine oturtturdum, kendim de ön koltuğa oturdum.

Hastaneye gidişimizin ne kadar sürdüğünü, Acil Serviste ne kadar aynı havayı, aynı tedirginlikle yaşadığımızı, Gülnihal’in ne kadar süre sonra yorgun ve utanır bakışlarla Acil Servisten çıktığını hatırlamıyorum.

Hatırladığım, onun servisten çıkışında akşamın henüz çökmemiş olduğu, kardeşinin servisten çıkışından sonra Gülsevim’in doğuştan kısa olan kolumu okşarcasına sıktığı ve “Bağışla!” deyişiydi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküyü kaleme aldığım tarihlerde ya bankaların ev almak için kredileri yoktu, ya da ben bundan haberdar değildim. Öyküyü etkileyebilecek; doğalgaz, cep telefonu, internet ve e-mail gibi olayları henüz yaşamamıştım.

(1) Gez-Göz-Arpacık; Atıcılıkta kullanılan bir deyim. Silâhın arkasında bulunan “u” ya da “v” şeklindeki girinti ile silâhın ucundaki  “ı” şeklindeki çıkıntıyı ve hedefi ifade eder. Nişan alırken, bu “v” ve “ı” sırasından hedef görülmelidir.

(2) Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad.

(3) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(4) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen). Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.

(5) Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.

(6) Hoşgörü (Müsamaha); Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi anlayışımıza aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak.

(7) Tilkinin Şey Ettiği Yer; Kuş uçmaz, kervan geçmez, sapada kalmış yer anlamında bir söylem.

(8) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

(9) Osmanlı Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması.

(10) Çarçur Olmak (Etmek); Boş yere harcamak.

(11) Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.

(12) Oflayıp Puflamak; Sıkıntısını “Of! Puf!” diyerek belli etmek.

(13) Ahd (Ahid, ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.

(14)  Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri.

(15) Gebe; Karnında yavru bulunan, döl yatağında dölüt (oğulcuk) bulunan dişi varlık.

(16) Akran; Yaşıt, eşit, denk. Yaş, meslek, toplumsal  durum ve benzeri bakımından birbirine eşit olanlardan her biri. Boydaş. Emsal.

(17) Psikolojik Boşluk; Duygusal boşluk. Histerionik kişilik bozukluğu. Psikolojik bir rahatsızlık olup bu insanlar boşluk ve çaresizlik hisleri içindedirler. İlgi çekmek, gösterişli olmak için fiziksel görünümlerine önem verirler. Bu insanların yaşam şekilleri.

(18) Kol Kırılır, Yen İçinde (Baş Yarılır Börk İçinde, Kol Kırılır Kürk İçinde) Kalır; Bir aile içindeki kişilerin kusurları, anlaşmazlıkları, kavgaları sır olarak aile içinde kalmalı, dışarılara duyurulmamalı, sızdırılmamalı.

(19) Sosyetik; Yüksek sınıfın yaşam biçimine özenen, sosyete ile ilgilenen.

(20) Tornet; İtalyancadan dilimize yerleşmiş bu kelime lügate göre; “Küçük bir sandığa takılmış, bilyeli tekerleklerden oluşan basit taşıma aracıdır.” Ancak; Türkçemizde çocukların şimdilerde Skuter  (Scooter) dedikleri, tekerlekli kaykaya benzer bir oyun aracı.

(21) Zanaat; Sermayeden çok emeğe dayalı, öğrenmek yanında, el becerisi de isteyen meslek.

(22) Reyon; Bir mağazanın yalnız bir tür eşya satılan  kısımlarından her biri.

(23) Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

(24) Mehtaplaşma; Çocuk dilinde flört, ilk arkadaşlık, sevgi yakınlaşması.

(25) Tuş Olmak; Güreşte iki omza yere gelip, yenilmek. Kinaye olarak; başarısız olmak.

(26) Nakavt Olmak; Bir yumruk oyunu (boks) karşılaşmasında yediği yumruğun etkisiyle yere düşen ve hakemin ağır ağır on saymasına değin yerden kalkıp oyunu sürdüremeyen oyuncunun yenilmesi durumu. Kinaye olarak; Beklenilen sonuca ulaşamamak.

(27) Limitet Şirket; Belli bir iktisadi amaç üzerine kurulan, yalnızca mal varlıkları ve ortaklıkları ile sorumlu oldukları bir veya daha çok gerçek ve tüzel kişiliğe sahip kişilerin kurdukları ticaret unvanlı ticaret şekli. Sermayesi belirli olup bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.

(28) Periyot; Devir, dönem.

(29) Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkaya verilen ad.

(30) Sezinlemek; Sezer gibi olmak.

(31) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(32) Mucize; Akıl yoluyla açıklanamayan, bu yüzden de tanrısal bir güç tarafından yaratıldığına inanılan doğaüstü olay. İnsanları hayran bırakan olağanüstü olay, ya da şey.

(33) Algı  Olarak Kavranmak; Algı konusu olmak. (Algı; Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varmak. İdrak, kazanç. Alacak. Rüşvet. Vergi. Haşhaş sütünü toplamakta kullanılan kaşık.)

(34) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(35) Ganimet; Bir rastlantı sonucu ele geçen kazanç ya da imkân. Beklenmedik kazanç veya olanak. Savaşta düşmandan alınan mal. Yağma sonucunda elde edilen mal. Çalıntı.

(36) Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.

(37) El Pençe Divan Durmak; Bir büyük, ya da saygı gösterilmesi gereken kimse karşısında elleri göğsü üzerinde kavuşturarak, buyruk bekler bir biçimde durmak.

(38) Medet Ummak; Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).

(39) Cenk; Çekişme, büyük uğraş, kavga, savaş.

Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.

(40) Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.

(41) Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.

(42) İrdelemek; Bir şeyin derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerinin incelenmesi. Araştırma, inceleme.

(43) Girdaplaşma; İçinden çıkılamaz duruma gelme. Sorunların çözülemez duruma gelmesi. (Girdap; Anafor, Burgaç, Su ya da hava akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen durum. Para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).

(44) Alelacele; Çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk.

(45) Hak Tecelli Etmek; Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

(46) Abartı (Abartma); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme şekli.

(47) Geniz; Ağız ve burun boşluğunun arka bölümü.

(48) Hışım; Kızgınlık, öfke. Sel, yağmur.

(49) Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.

(50) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.