“Ceren! Yeni kalktın hastalıktan, koşmasana öyle güzel kızım!”
“Günay, Güray, Gülay! Üçüzler! Birbirinizle didişmeden oynuyorsunuz, değil mi?”
“Türker! Gene mi terledin? Hemen otobüse git, hemen değiştirsin üstünü öğretmenin!”
“Eren! Gene mi düştün? Bir şey olmaz oğlum hadi kalk, devam et kartopuna!”
“Canset, Cansın! İkizler! Aman ayaklarınıza dikkat edin, kayıp düşmeyin! Bizi hesap vermek zorunda bırakmayın, lütfen!”
“Berker! Deli gibi koşma diyorum oğlum sana! Hem niye montunun da yakası açık öyle? Kapat hemen!”
“Adanaz! Hani söz vermiştin öksürmeyeceğim diye! Hastalıktan yeni kalktın kızım, kapat bakayım, yakanı, bağrını!”
“Bora! Ne denir senin yaptığına? Hadi bakalım; kardeş-kardeş, kardeş-kardeş…”
Allah’tan Mehmet Emin, Özgü, Türkkan ve Türkşan öğretmenler bana yardım ediyorlardı da baş edebiliyordum hepsiyle, yoksa halim dumandı, durumumun perişan olması ise an meselesi idi.
Cem Müdür kenarda-köşede, kendi kendiyle meşgul, gurk tavuk(1) veya cinsiyetini dikkate alırsam kümesin babacan(1) horozu gibi dolanıyordu ortalarda, ortalıklarda, gözleriyle tüm mevcudu cisminde muhafaza eder gibi. Hepimizin başında; koruma-kontrol-denetim amaçlı bir yönetici idi.
“Cem Baba” diyorlardı çocuklar ona.
Bizler evli-barklı olmamıza rağmen, bizlerle yaşıt, belki en fazla bir-iki yaş büyük Cem Baba, henüz gönül tahtına oturtturacak biri ile tanışmamıştı, belki tanışamamıştı, belki de tanıştırılmamıştı.
Bu konuda bizlerin, öğretmenler olarak hiç eksiğimiz yoktu, alınacak(2). Akrabadan, komşudan, diğer okullardaki öğretmen arkadaşlardan hayat arkadaşı, eşi olsun diye gösterdiklerimizden hiç biri aday adayı olma sınırını bile geçememişlerdi.
Malûm genelde belirli bir süre sonra nedense bu tiplerin şöyle bir mazeretleri, ya da saplantıları oluyordu: “Üzümün çöpü, leblebinin kırığı var!”
Ben İlker Öğretmen, bunu onun sözlerinde, yaşayışında, sözlerinde ve sırlarında bizzat yaşadığım için, biliyorum…
Konu; kar idi. Ve bir piknik havasında geçsin, kar ve yarattıklarını her yönüyle öğrensinler istiyordu öğrencilerinin, öğretmenler.
Kar nedir? Cazibesi(3), saflığı, faydası, gereği…
Bunun için iki sınıf, iki otobüs, ben dâhil beş öğretmen ve müdürümüz öğlene kadar olan zamanı değerlendirmek için, öğrencilerin ailelerinin de muvafakati(4) ve her türlü sorumluluğu Müdür Beyin yüklenmesiyle sabahtan toplanmış, gelmiştik, bu kar yüklü, şehirden pek de uzak olmayan dağın tepelerinden birine.
Onları üşütmeden, doygunluklarını hissettirerek, dert görmeden götürüp-getirmekti hepimizin düşünceleri, kimsenin burnu kanamadan, kimse burnunu çekmeden, topallamadan, sekmeden, kırık-çıkık “Allah göstermesin!” görmeden, bilmeden…
Öğretmenler ve ben hepsiyle ilgileniyorduk, birer-birer, teker-teker, hepsinin isimlerini de, şecerelerini(5) de, ailelerini de biliyor, tanıyorduk. Çünkü okul; aile demekti. Aile, sorumluluğun üleşildiği bir birlikti.
Ben, Müdürle günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak Dağ Evinin terasında, aldığımız çaylarımızı yudumlayarak sohbet ediyorduk, okuldan-aktüaliteden. Daha doğrusu her zamanki gibi o anlatıyor, söylüyor, konuşuyor, ben de dinliyordum, arada bir “Peki! Evet! Hıı!” gibi sadece tasdik eden, onaylayan ve kafa sallayan yalaka(6) tavrımla!
Çocukların oyunlarının ortasındaki bir hareketlenme, bununla ilgilenen öğretmenler hemen dikkatimizi çekti. Yerimden doğruldum.
Bir cüzdan bulmuştu çocuklar. Daha doğrusu, poşet gibi bir saklama torbası demek daha uygun olurdu, Türkkan Öğretmenin getirdiği.
Müdür telâşsızca açtı fermuarını çantanın. İçinden oldukça gelişmiş, asorti(7), fotoğraf çeken, belki internete bile bağlanabilen bir cep telefonu, bir miktar Türk Lirası ile Döviz çıktı. Hani şu Avrupa’da ortak olarak kullanılan Euro mu, Avro mu söylemek için bile dilimin dönmediği para cinslerinden…
Müdür;
“İlker Öğretmenim, şunları say ve bir kâğıda not al lütfen! Ne olur-ne olmaz. Telefonun düşürülmesi çok olmamış galiba. Şarjı bile bitmemiş, bak! Dolaysıyla “Pin No(8)” gibi bir derdimiz olmayacak. Dağ Evinin yetkililerine vermeğe de gerek yok. Ben bu telefondan kendimi arayayım, telefon numarasını öğrenelim. Adres Listesindeki ilk isimden de kime ait olduğunu öğrenir, şehre inince de okuldan geri almasını öğütleriz. Tamam mı?”
“Tamam müdürüm!”
Numarayı öğrenmişti müdür. Sonra Adres Rehberindeki ilk ismi aradı. Alekos isminde yabancı bir isimdi bu. Telefonu açınca da “fan-fin-fon” gibi bir şeyler söylemişti “Alo” kelimesinden başkasını anlayamadığı. Bana dönüp;
“Yabancı dilde konuşan bir bay sesi. İngilizce ya da Almanca bilip bilmediğini mi sorsak acaba? Ne yapacağız şimdi?”
Karşıdaki ses, mikrofon kapatılmadığı için yaptığı serzenişi(9) duymuştu;
“Ben Türkçe biliyorum. Cassandra’nın(10), yani sizin bilgilerinizle Arzu’nun telefonu kaybolmuştu, yoksa onu mu buldunuz siz?”
“Evet. Tekin İlköğretim Okulundan istediği zaman alabilir Arzu Hanım.”
“Maalesef bu mümkün değil. Cassandra bugün Atina’ya döndü. Bir sonraki görevi ya da gezisi bir-iki aydan önce olmaz, sanırım. Kendisine söyleyeyim, Yeni aldığı oldukça geliştirilmiş cep telefonu ve yeni hattından sizi arasın. Size ricasını kendi bildirir. Onun adına ben size peşinen teşekkür ederim, beyefendi.”
Neredeyse öğle olmak üzere idi. Güneş bir yüzünü gösterip, öbür yüzünü kapatıyordu. Buna rağmen istekli bir ayaz, çocuklarımızla ilgili istemediğimiz sonuçları yaşatabilirdi bizlere, tedbirli olmamız gerekti.
Çocukları topladık. Hepsinin isteği bu kış gününde bile dondurma yalamak, ya da soğuk bir şeyler içmekti! Ama önceden tembihli olduğu için Dağ Evi Büfesi hepsi için meyve çayı, ıhlamur ve kek hazır etmişti.
Onlar boğazları ile meşgul olurken öğretmenleri de terden, ya da eriyen kardan ıslanan çamaşır, çorap ve pabuçlarını, hatta üstlerini-başlarını toptan değiştirme çabaları içindeydiler, hem de bizler hariç dört koldan…
Bulunan telefon çaldı, bu sırada;
“Alo! Buyurun efendim. Ben Cem!”
“Merhaba! Ben Arzu! Yunanım ama Türk asıllıyım. Cassandra ismim annemden, Arzu ismim ve soyadım babamdan. Türkçem oldukça iyi, bu nedenle anlaşabiliriz sanıyorum.”
“Tabii Arzu Hanım. İsteğiniz nedir?”
“Paralar hiç önemli değil Cem Bey! Hatta telefonum da. Paraları Çocuk Esirgeme Kurumuna, ya da Yaşlılar Evine bağışlayabilirsiniz, ismi gerekli olmayan bir vatandaş diyerek. Maalesef telefonumun SİM Kartı(11) için aynı şeyleri söylemem mümkün değil.”
“Dinliyorum sizi Arzu Hanım. Dileğinizi söyleyin!”
Sözü uzatmasından pek hoşlanmamıştı müdürüm, galiba.
“Acaba mümkün olur mu, telefonumun Sim Kartını kargo, ya da bir mektupla adresime gönderebilir misiniz? Aksi takdirde tüm çalışma adreslerimi hatırlayıp yeni telefonuma girmem oldukça uzun bir vaktimi alacak çünkü!”
“Tabii. Neden olmasın ki? Adresinizi verirseniz hemen yarın elinizde olur. Şu anda konuştuğunuz yeni telefonunuzun numarası mı?”
“Evet!”
“O halde bende olan bu numaranıza adresinizi bildirir bildirmez size haber göndereceğimden emin olun!”
“Tamam da…”
“Bir sorun mu hissettiniz yoksa? Merak etmeyin, telefonunuzu burada bir akraba, ya da tanıdığınız varsa ona da teslim edebilirim elden, ya kendisi gelip alır, ya da uygun bir vakitte gider adresine teslim ederim, varsa eğer böyle biri ve verirseniz adresini. Ya da telefonunuzu daha sonra kargo ile gönderirim size, ya da Türkiye’ye bir diğer gelişinizde bir çayımızı içerken elden alırsınız. Hem bu tanışmamıza da vesile olur. Öğretmenlerim, çocuklarım sizinle tanışmaktan onur duyarız.”
“Düşüncem o değil Cem Bey! Biliyorsunuz Türk-Yunan ilişkilerinde şöyle, ya da böyle tatsızlıklar var. Ya Sim Kart işgüzar(12) bir çalışan nedeniyle elime geçmezse diye tereddüdüm var. O zaman gene ‘Sil baştan!’ olacak her şey…”
“Doğru, o halde?”
“Acaba vaktiniz müsait olur mu? Sim Karttaki adresleri bana e-mail olarak gönderebilir misiniz?”
Müdürümün boş gezenin, boş kalfası(13) olduğunu şıpın işi(14) anlamıştı. Madem Türk asıllı idi, Türk gibi düşünüyordu, Türk gibi de anlamalıydı, değil mi?
“Tabii Arzu Hanım. Okulun Müdürüyüm, ama bekâr olduğumdan tüm boş vakitlerimi değerlendiririm. Bana hemen mail adresinizi verirseniz, sanırım aramızdaki saat farkı bir saat kadar, bu gece tüm adreslerinize kavuşursunuz!”
“İnce bir sitem(15) sezdim!”
“Ne demek? Böyle şeyleri getirmeyin aklınıza. Söylediklerim olsa olsa bir özencin nakli diyebilirim. Çevremdeki tüm öğretmen arkadaşlarım evli, hatta çocukları olanlar da var. İlköğretim Okulumdaki çocuklarım cıvıl cıvıl. Akşam olur, herkes döner yuvasına. Ben, ben başıma masamın başında, bazen evde kanepemde televizyon karşısında uyuklayan… Zaman benim için kayıp değil. Bunu anlatmak istedim. Sitem gibi geldi ise, özür dileyeyim mi?”
Yalan söyleyerek ne güzel kıvırttırmış, ne güzel alaşağı etmişti(16) karşısındakinin sitemini müdürüm, hem de içinden gelerek!
“Rica ederim!”
“Dertleşmiş gibi oldum. Özür dilemek de hiç gelmedi içimden, zaten!”
“Telefonunuza adres, telefon no, mail adresi gibi ne gerekiyorsa mesaj olarak yazacağım, her şeyi. Şey…”
“Pardon?”
“Ben de yalnızım. Ne dersiniz, tanışalım diye bir resmimi de ekleyeyim mi gönderilerim içine?”
“Asla! Telefonunuzu teslim almak, bir çay içmek için okulumuza gelin ki, sabırla bekleyeyim sizi. Böylece tanışmamızın tadı olsun okulumuzda, öğretmenlerimle, öğrenci çocuklarımla! Of! Bu çenesi düşüklük ne kadar zor! Çok uzun vaktinizi aldım, bağışlayın. Bir ricanız için ne kadar çok söz ürettim. İyi ki Türk’sünüz. Yoksa bunları anlatmam bir hayli zor olurdu.”
Sözlere dalmış gitmişti. Zamanı uygun mu idi, hiç aklına bile getirmemişti, vıdı-vıdı(17) bolluğunda. Üşümeseydi Dağ Evinin terasında, ya da ikaz etmeselerdi öğretmenleri gitmeleri gerektiğini, kim bilir daha ne kadar çok konuşacaktı müdürüm, bildiğimden değil, sonrasında “Gel dostum!” diyerek anlattıklarından aklımda kalan?
Müdür yanına geldiğimde karşı taraftan özür diliyordu;
“Çocuklarımı önce okulumuza götürmem, sonra evlerine göndermem gerek!” diyerek kapattı telefonunu.
Hissediyordum ki müdürümün içinde zapt edemediği, hatta zapt etmek için çalışmadığı bir heyecan, bayan öğretmenlerin manalı, bay öğretmenlerin anlamsız bakışlarında kilitlenip hapsolmuştu, bana göre, sanırım.
Müdürümü oldukça uzun yıllardır bilip tanıyordum. Gerçekten yıllardır, daha da bencilce söylemem gerekirse, kendini bildi bileli böyle bir heyecanı ve böylesine bir duyguyu içinde hissetmediğini içtenlikle söyleyebilirdim.
Görmeden, bilmeden, tanımadan sadece bir sesle oluşan bir duygu olsa gerekti bu. Bu nedenle “Asla!” demiş olabilir miydi, resmini görmemek için, çağırır gibi? Ne yüzü, ne cismi değildi onu kendine getiren.
Bu yaşama, bu düşünce şekline verilecek ad ne olabilirdi? İnanmak zor, ama o da bilmiyordu o anlarda, ayıp değil ya!
Bazen “Ayran gönüllü(18), Aptal(19)”, ya da “Şipşak âşık(20)” dediğimiz öğretmenlerimiz olurdu çoğumuzun bildiği, tesadüfen değil, bilinçli olarak fark ettiğimiz.
Bir çay toplantısında, bir kermeste(21), bir bayramlaşmada, bir törende veya herhangi bir sosyal etkinlikte birbirini gören bu gençler hemen âşık olurlardı birbirine.
İleri gidip; “Birbirleri için yaratıldıklarını” söyleyenler bile olurdu, dertleşmek için gelip de müdürün odasının koltuklarında, bazen yalnızlığımda Öğretmenler Odasında sandalyeleri eskitircesine aşındırdıklarında.
Sonra bakardık ki, “El” olmuşlar birbirine. Ve genelde ya müdürümüz gibi kalmışlar, ya da “Görücü usulü(22)” baş göz olup(23) yuvalarını kurmuşlardı başka-başkalarıyla. “Kurdurmuşlardı” da diyebilirim.
Otobüs gidiyordu. Çocuklar; şen-esen-heyecanlı ve şarkılar söylüyorlardı. Müdür ise Auguste RODIN’in Düşünen Adam’ıydı. Neyi mi düşünüyordu? Ah! Bir bilseydim!
“İlker Öğretmenim!” dedi.
“Buyur müdürüm!” dediğim anda hatırladı, herhalde Arzu Hanımın soyadını bilmediğini.
“Vaktiniz müsait olduğunda Arzu Hanımın ricası, kendisinden kalan şu döviz ve Türk paralarını yarı yarıya okulumuzun olduğu yerdeki Yaşlılar, ya da Düşkünler Yurdu ile Çocuk Esirgeme Kurumu Şubesine “Bir yardımsever” adıyla yatırıp makbuzlarını bana verirsen memnun olacağım. Kurumlarda illâ isim isterlerse Cassandra Arzu yazdırırsın, yazdırmak zorunluluğu yoksa dediğimi unut gitsin! Arzu Hanım adresini yazacak, kargo ile telefonunu gönderdiğimde makbuzları da zarfın içine koyarım. Herhalde iyi olur diye düşünüyorum.”
Ben de manalı bakışlara sahiptim o an, ama hiç de umurunda değil gibiydi müdürüm.
Yolculuğumuz; kazasız-belasız-kusursuz bitti. Öksüren-tıksıran, “Ay!-Of!-Uy!-Vah!” diyen yoktu. Yol yorgunu olacaklarını düşünerek bugün için servislerini öğlene plânlamıştım. Ve öğleden sonrası öğrencilerimiz için tatildi doğal olarak.
Herkes gittikten sonra emanet cep telefonunu masanın üzerine koyarak bilgisayarı açtı müdürüm. Sandalyesinde ellerini başının üstünden geçirerek iki-üç kere yaylandırdı kendini. Sırtından gelen “Kırt!” sesi, rahatlamasının ve düşüncelerine konsantre olmasının(24) işareti idi (Bence ve galiba).
Arzu Hanımın cep telefonundaki isimleri ve telefon numaralarını “A” harfinden başlayarak “ARZU” adı altında açtığı Excel Dosyasına işlemeğe başladı. Sanırım ki sözleri, lâf aramızda(25); “Beynindeki arzu; ‘Arzu’suydu! Hem, daha başlamadan, başlangıçta, benim karşıdan, karşılardan fark ettiğim kadarıyla, belki de kendisinin farkında olmadığı.
Bugün güzel bir gündü müdürüm için. Ne telefon çalıyordu, ne sınıflardan, öğretmenlerden, müstahdemden(26) sorun, dilek, ya da istek geliyordu. Sanki Cumartesi-Pazar tatili idi…
Dedi ve birden uyandı sanki;
“Allah iyiliğimi versin! Tabii ya! Okulun Ders Programı aksamasın diye; Servis Organizasyonu dâhil tüm gereklilikleri bu Cumartesi günü için düzenlememiş miydik yani ya? Pes ki, pes! Vay benim ‘Nokta-nokta’ kafam! Kafam ya da kullanamadığımı sandığım aklım için uygun bir sıfatı, kendim kendime bile bulamamıştım. Bulmuştum da, bulamamıştım, diyeyim yahut!”
Dalgınlık olurdu da bu kadar mı olurdu? Yoksa aklını karıştıran, ya da aklını başından alıp gerekli olmayan yerlere sırtlayıp götüren bir neden mi vardı? Acaba? Ha, şunu bileydin be müdürüm.
ARZU Dosyasına yüklediği isimlerden “M” harfine geldiğinde, telefonuna dalgınlığında gelen mesajla boş bulunup irkildi. Sessizlik öylesine kapsamıştı ki tüm mevcudiyetini.
Dur bakalım müdürüm, geciktin, ama daha neler yaşayacaksın, siz yaşayacaksınız, ben de dışarıdan dışardan gözleyip izleyeceğim sizi, İlker Öğretmenin olarak.
Söylemeye gerek var mı? Mesaj Arzu’dan idi Arzu’nun kendi öz telefonuna. Masanın üstünde duran, adresleri ARZU olarak Excel’e kaydettiği, kaybolan telefonuna yani.
Kendi cep telefonunu açtı, centilmen ya da jest olsun diyerek. Anlayamadığı kelimeler ulaştı önce kulağına; “Alo!” kelimesinden sonra;
“Merhaba. Ben Grekçe bilmiyorum!”
“Cem?”
Soru yüklü ismini ilk defa bu kadar beğenmişti.
“Evet, benim. Mesajını aldığımı söylemeyi dilemiştim.”
“Sadece mesajımı aldığını mı?”
“Başka ne olabilir ki?”
“Bu sözünün arkasına başka bir kelime eklemeyi düşünmedin mi? Örneğin; ‘Canım, arkadaşım’ gibi…”
Yutkundu, durakladı Cem. Sessizliği tükenmedi.
“Alo Cem?”
Cevap veremedi, bir kere daha.
“Hiç görmedin, tanımadın, hiç bilmedin beni, ama suskun olman da gerekli değil ki!”
“Suskun değilim. Sadece duygularımı bu kadar kısa zamanda ve bu kadar çabuk hissetmeyi nasıl başardığına akıl erdiremedim. Bunun muhasebesini(27) yapmakta zorlandım!”
“Gerçek mi?”
“Ne diyeyim?”
“Gerçek demen gerekli ve yeterli sadece. Bugün bir görevim daha çıktı, bilmem neresi olduğunu tahmin edebilecek misin?”
“Türkiye mi yoksa?”
“Evet!”
“Allah!” Öylesine uzun ve uzatarak söylemişti ki müdürüm bu kelimeyi. Neşelendiğinde, coştuğunda, hoşuna giden bir şey olduğunda, ya da tuttuğu futbol takımı galip geldiğinde de böylesine sesler çıkarırdı, mutlulukla. Gördüklerimle, duyduklarımla, bildiklerimle, inanılması güç gibi olsa da gerçek!
“Ama sizin oralar değil!”
“Ne olursa olsun, bu; telefonunu sana iade etmeme bir gerekçe, bir neden olacak ya!”
“Sadece telefonumu iade etmeye mi?”
“Şey!”
Bu “Şey” “e” harfinde o kadar uzamıştı ki!
“Dürüst ol lütfen!”
“Peki, seni görmeme, tanımama da. Belki ellerini tutmama da…”
“Görmeden, bilmeden, tanımadan…”
“Gönül gözüm, sesinde görmüş seni. Başka ne anlatmaya çalışayım ki? Nereye, ne zaman geleceksin?”
“Bu hafta sonu, bir seminer(28) için İzmir’e.”
“Hemen izin alıyorum; İbibikler öter ötmez ordayım!(29)”
“Nasıl tanıyacaksın beni?”
“Bizde güzel bir şarkı var: ‘Kalp kalbe karşıdır, derler!’(30) diye”
“Biliyorum. Benim de seni tanımam aynı nedenle mümkün olacak sanırım.”
“Sana şimdi istediğin bilgileri internetten mail adresine gönderiyorum. Sim Kartını ve telefonunu da İzmir’de elden teslim etsem…”
“Zahmet oldu, zahmet olacak, lütfen özürlerimi kabul et!”
“Bu sözleri bir kere daha telâffuz etmesek(31)…”
“Peki, son olarak söyleyecek bir sözün var mı?”
“Ne gibi?”
“Sevgi gibi, sevmek gibi yahut…”
“Dermanım kalmadı ki! İnternetten yazsam!”
“Zor değildi, ama peki!”
“Seni…”
“Devam et, zor değil, bitir lütfen cümleni!”
“Seviyorum.”
“Zor değilmiş, değil mi?”
“Bir de bana sor!”
“Peki, İzmir’de görüştüğümüzde…”
“Sağlıkla kal gönül dostum. Görüşmek dileğiyle. Gönderdiğim bilgilerin faydalı olmasını umarak…”
Bu kadar acele, bu kadar çabuk, bu kadar beklentisiz gelişmişti olay müdürüm için.
Telefonu, her ikisi de karşıdaki kapatsın diye beklediler bir süre, nefeslerini soluklanırlarken. Sonra birisi bastı kapat düğmesine, sonra diğeri. Hangisi, hangisi idi? Önemli mi? Kapatmadan önce sevgileri yanında nefeslerini de üleşmişlerdi.
Cem, hemen ARZU dosyasına yöneldi tekrar ve “M” harfinden sonraki adresleri de acele ile tamamlayarak maili gönderdi.
“Sayılı gün kolay geçer!” demişler. Hiç sayarak geçirmişler midir sayılı günleri, bunu söyleyenler acaba? Sanmam. Geçmiyordu çünkü; ispatı-delili Cem’in kendisi idi. Haydi Pazar tatil günüydü, geçmek bilmemişti de, diğer günlere, okulun açık olduğu günlere ne olmuştu sanki? Ne sabah zili çalıyordu ahenkle(32), ne de akşam zillerine ulaşılıyordu özlemle.
Benimle konuşmuştu. Ben aynı zamanda boş vakitlerimde Müdür Muavinliğini, ya da diğer bir anlamda Müdür Yardımcılığını da deruhte ediyordum(33), metazori(34)!
“Hafta sonu Cuma’dan itibaren yokum İlker’ciğim. Sen başının çaresine bak!” demişti.
Müdürüm, peşinen izin alacağını varsaymıştı Milli Eğitim Müdürü üstünden, sanırım.
“Okullar daha yeni açıldı, ama sıkıntın olmasa açılışın üç gün arkasından, izin almayı istediğin gün için üç gün öncesinden gelmezdin!” demiş İlçe Milli Eğitim Müdürü ve de arkasından Kaymakam.
İzinli sayılmıştı.
Yapılacak çok işi vardı müdürümün yardım ve yardımcı olmamı, olmamızı beklemediği. Çantasını hazırladı, öncelikle ve özenle telefonu yerleştirdi, üç gün öncesinden çantasına.
İç çamaşırı, pijama falan en son düşünüleceklerdendi listesinde. Bir uygun zamanında, aşikâr olmasın(35) istediğinden bir kuyumcuya gitti kendi başına.
Allah kahretsindi kendini, hiç görmediği, “Sevdim!” dediğinin parmak ölçüsünü bilmiyordu ki jest(29) olsun diye pırlanta ya da tektaş yüzük alsındı.
Onun yerine her ikisi için de birer nişan yüzüğü aldı. Çok gerekirse “Değiştirmek kolay olur!” diye düşünmüştü. İzmir’de istediği yerden, istediği yüzüğü ve hatta kolyeyi alıp takacaktı parmağına ve boynuna.
Elbise-melbise gibi bir şeyler mi? Kendi atletini bile almaktan aciz zat-ı muhterem(37)(!) ona nasıl akıl erdirecekti ki, ha?
Dereyi görmeden paçaları sıvamak(38) bir tarafa, bakalım Ege kıyılarının bu insanı… Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu ki, örneğin “Ege’nin güzel kızı” desin idi. Evet, Ege kıyılarının bu insanı kabul edecek miydi armağanını? Değil miydi ya?
Gerçekten bu kız, bayan, hanımefendi, genç kız gerçekte nasıl bir şeydi yahu? Zayıf mıydı-şişman mı? Kumral mı-sarışın mı-esmer mi? Gözleri ne renkti?
Oh! Oh! Her şey bitti de bir tek teferruat(39) kalmıştı, değil mi? Ne kadar bencildi? Kızcağız sesinden onu istemişti yalnızca. Dil-din-ırk-gençlik-yaş-yakışıklılık-kariyer(40) ve daha akla gelebilecek hiçbir şeyi düşünmeden…
Oysa kendisi neredeyse 90-60-90’ı tahayyül ediyordu(41)! Üstelik; “Hayallerinin esiri olma! (41)” diyene inat! Ayıp ki, ayıp! Pes ki, pes! Kişi egoistliği eşittir bencilliği kendi dışında tutmasını bilmeliydi. Düşüncelerinden utandı, mahcup(42) oldu kendisi kendine karşı, başını önüne eğdi.
Öylesine oturup duruyordu kanepede. Haftada üç-beş saat dersi vardı, dostlar alışverişte görsün kabilinden müdürümün! Çocuklarına hazır programlar dışında ödev-ders hazırlaması gerekti. Toparlayamıyordu kafasını, beyninde oluşturduğu bencillikten utançla, kanepe kenarındaki yastığa başını koyup kaykıldı(43) ve öyle kaldı.
Ta uzaklardan yankılanan sabah ezanının sesi ile geldi kendine. Yalap şalap(44) sorular düzenlemeğe çalıştı öğrencileri için. Yarım bardak sütü, soğuk-soğuk içti, yüzünü buruşturarak. Soğuk sütü değil, aslında sütü sevmezdi hiç, ama memleket dolaylarına bir sözü vardı, “Her gün bir bardak süt içeceğim!” diye.
Bugün, yarın olmuştu. Öteki yarın uçacak, o gelmeden onun da kalacağını öğrendiği seminerin yapılacağı yerdeki otelde yerini alacak, bekleyecekti. İlk defa zamanın kendine destek olduğu inancını yaşamaya başlamıştı. Zaman bekletmeden gelmiş, geçmiş ve yerleştirmişti kendisini odasına.
Ve “İzmir’deyim” mesajını çekmişti, “S.S.” eklentileriyle. Cem ile “S.S.”nin ne ilgisi var demeyin? “S.S.” iki taksitte söylediği; “Seni Seviyorum.” demekti, hiç de ilgisi olmamakla birlikte isminin rumuzu(45) olsun dilemiş olsa gerekti.
Bir-iki saat sonra, belki de kendisine uzun gelen, belki de hemen sonra, kısacık cevap gelmişti;
“Ben de S.S.” şeklinde. Çok çetrefil(46) bir mesajdı. O da İzmir’de mi idi, yoksa sadece “S.S.” mi demek istemişti, ilk defa?
Zapt edilemez duygular içindeydi. “Ben de İzmir’deyim!” olarak cevabını algılayıp cep telefonunu ve onun cep telefonunu aldı ellerine. Asansörü beklemeden koşarcasına indi merdivenlerden.
Etrafına bakınırken elindeki telefonları fark eden Arzu’nun koşarcasına kendisine yönelişini gördü. Aynı ivecenlikle(47) yöneldi kendisi de ona doğru ve lobinin(48) önünde kucaklaştılar. İki sevdalı, ilk defa değil, hemen ayrılıp da kavuşmuşlar gibi inanılmayacak gibi bir kucaklaşmaydı bu.
“Bu kadar yakışıklı olduğunu hiç söylemedin bana!”
“Sen de bu kadar güzel olduğunu hiç söylemedin bana!”
Aynı söz dizisi aynı ahenkle bu kadar güzel söylenemezdi herhalde. Lobi, kalabalık değilse de boş da değildi. Ortalıkta birbirine sarılmış fısır-fısır konuşan(49) iki insan olarak İzmir’e has insanların dikkatini çekmemişse de, İzmir dışından gelmiş olan diğerlerinin dikkatini çekmekten, meraklı bakışlardan uzak kalamamışlardı.
Elinden tuttu Arzu, Cem’in. Kanepeye oturdular el ele, yan yana. Uzuna yakın bir “Evet?” dedi sorarcasına. Tek kelimede tüm sorularını sıralamıştı peş peşe. Cem söylenmişti;
“Her insanın alnına ona has bir kader yazılmıştır. Benimkine de sen yazılmışsın. Kaderimmişsin. Yunanistan’dan bir iş, bir görev için geleceksin ülkeme, telefonunu kaybedeceksin benim dağlarımda, karlar arasında, onu çocuklarım bulacak ve sonrasında birbirini görmeyen, bilmeyen, tanımayan iki insan el ele tutuşacak. ‘İşte; bu bizim hikâyemiz!’(50) dediğimiz öykümüz olacak. İnanabiliyor musun?”
Ellerini tuttu Arzu’nun. Ve hemen kanepenin önünde diz çökmeğe çalıştı, engelledi hareketini Arzu.
“Ne yapıyorsun? Çabuk bu herkesin dikkatini çekecek hareketinden vazgeç! Daha on beş dakika geçmedi aradan. Yaşımı bilmiyorsun, başımı bilmiyorsun. Neyim? Kimim? Nasılım? Beni tanımadan, hem bilmeden…”
“Kaderimsin. Kaderimi avuçlarında taşırken yorulur musun? Kalbim senin. Tüm cismim senin. Benim olur musun? Benimle evlenir misin?”
Soluk soluğa kalmıştı, elinde olmadan. Görmüyordu etrafını. Duymuyordu. Ve onun adına konuşmam gerekli “Sanırım sadece nefesi duyuluyordu, coşarcasına aldığı…”.
Lobiden bir garson seğirtti(51) geldi, hiçbir şey demeden bir şişe su ve iki bardak bırakıp gitti. Anlaşılmadık, alışılmadık bir sebeple olsa gerek…
İzmir güzel bir kentti; fantastik(52), sevecen, güzel, mutlu, huzurlu, akıllı, rahat, Kordonboyu’nda, Konak-Alsancak arasındaki Atatürk Caddesindeki, İstiklâl Caddesindeki parklarda el ele tutuşanların, kucak kucağa dolaşanların, koklaşanların, hatta öpüşenlerin, kimsenin kimseye dikkat etmediği, kızmadığı, gücenmediği, ilgilenmediği, her şeyin olağandan öte olağan karşılandığı bir kent…
Ve lobide herkes kendi dünyalarına dönmüştü, biraz önceki evlenme teklifi sahnesini yaşamamışçasına, görmemişçesine, duymamışçasına gibi.
“Cem!” dedi Arzu, Cem Müdürümün cevabını beklemeden devam etti;
“On beş dakika içinde ilk defa elimi tuttun ve pattadanak(53) evlenme teklif ettin. Bir kere elimi tutup, bir kere gözlerime bakıp evlenme teklifi aldığımı çevreme anlatsam, bana bir tek kişinin bile inanacağını sanmıyorum. Öpmedin bile!”
“Hemen şimdi, burada mı? Bence hiç mahzuru yok! Benimle evleneceksen, öperim de seni!” derken elini beline dolamağa başlamıştı bile.
Utanarak itekledi elini Arzu.
“Deli olma! Yirmi dakika içinde tırlattırmağa(54) başladın beni. Evlensek yirmi dakika sonra da boşarsın beni, bu gidişle…”
“Neyi yanlış yaptım da böyle düşünüyorsun ki bir tanem? Sadece duygularımı sergilemeye çalıştım, uluorta dizlerinin dibine eğilip de. Kaderimde olman benim suçum değil ki. Tanrı emretmiş. İyi ki de emretmiş. Bu can benim değil, bu can, bu ruh yalnız senin. Bu gönül sana ait. Beden mi? O da senin. Benden istediğin ne var başka? Ben, beni sana verdim, tümümle. Elinin tersiyle itekleyecek misin beni yoksa? Yapma, ne olur yapma! Allah’ını seversen yapma! Yaşamam mümkün olmaz. Biraz evvelki gibi tut ellerimi. Sarıl. Sıkı sıkı sarıl bana, hem bırakmayacakmış gibi. Kokunu ciğerlerimin en uç noktalarına kadar doldurup sindireyim. Emret ağlamamı, ağlayayım senin için. Dile gülmemi, gülümsememi, senin için, gözlerinde güleyim. Beraber gülelim; ‘Evet!’ de beraberliğimize de. Sen ağlarsan ben gülemem. Sen hüzünlenirsen ben mutlu olamam. Sen tadıyorsan yeisi(55) bu saadetin yasaklanmasıdır bana. Söyle, iste, dile, emret, nedir benden ‘Evet!’ demenin karşılığı olarak istediğin?”
Bu kadar uzun söz dizisini yazsa bile kekelemeden okuyamazdı müdürüm, oysa nasıl sıralandığının, nasıl içinden geldiği gibi söylediğinin farkında değil gibiydi.
“Tapası açılan şişeden çıkıp; ‘Dile benden ne dilersen!’ diyen cin oldun şimdi de, öyle mi?”
“Sakıncası var mı?”
“Var! Beni tanı! Çünkü bütün bir ömrünü bana adayacağını iddia ediyorsun sonuçta. Yalnız bana…”
“Ben bütün bir ömrümü adamak vaadiyle geldim sana, kaderimde yazılı olan sana, bilmeden, görmeden, tanımadan hem.”
Cebinden yüzükleri çıkarıp taktı parmağına Arzu’nun. Biraz bol gelmesine rağmen ötelemedi Arzu, kabullendi. Ve yineledi Cem;
“Evlen benimle!”
“Düşüneyim!”
Biraz durduktan sonra, anlamını kendinin bile o anda bilemediği kelimeler döküldü dudaklarından;
“Toplantı iki gün sürecek!”
“Peki, akşam yemeğinde burada mı oluruz, yoksa dışarıya götürmemi mi istersin?”
“Zamanım doldu, acele yetişmem lâzım Toplantı Salonuna. Yemek için, sen nasıl uygun görürsen. Benim yerime de düşün, lütfen!”
Toplantı Odası, ya da seminerin yapıldığı salona o da Arzu’nun arkasından yöneldi. Kapıya konulmuş panodan Gıda Mühendislerinin bir araya geldiği “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)” ile ilgili bir seminer olduğunu, bugün itibariyle sabahtan başlayan bir seminer olduğunu öğrendi.
Toplantının öğleden sonrasının ikinci aralığında mesajlaşmışlardı. Akşama daha uzunca bir vakit aralığı, seminerde ise iki oturum daha vardı.
Hemen dışarı yöneldi, yemek yiyecekleri ve evlenmek için gitmeleri gereken gidilecek yer için. Sordu, soruşturdu, ama geç kalmıştı. Milletin tatile erken ulaşma arzusu vardı. Kimi Kuşadası’na, kimi Çeşme’ye, kimi Urla’ya, Sığacık’a, kimi Seferhisar’a, Foça’ya, ya da bir başka deniz kıyısına yönelmişti çoktan.
Evet, beyninde “Acil Evlenme Plânı” oluşturmuştu. Yani Yıldırım Nikâh gibi bir şey. Hem de on beş dakikada, onun dediği gibi. Kapıda asılı listelerden; her iki tarafın da imzalayacağı Başvuru Formu, altışar fotoğraf, Nüfus Kâğıdı ve örnekleriyle, Sağlık Raporlarının gerektiğini öğrenmişti. Sürpriz niteliğinde gerçekleştirmesi gerekenler için kendisinin tek başına yetmediğini öğrenmişti. Öğrenince de kös-kös dönmüştü(56), hem de doğru onun da olduğu Seminer Salonuna.
Salona girmeden önce panoda dikkatini çeken en önemli husus; Arzu’nun sabah ikinci oturumda bildirisini sunduğu ve isminin önünde Doktor ibaresinin olmasıydı. Bu; kariyer demekti. Bu; ayrılmak demekti kendisi için daha başlamadan.
Aşağılık kompleksine() çok erken çömelmişti müdürüm.
Hiç anlamadığı halde kapıyı açmış son sıralarda bir yerlere iliştirivermişti bedenini.
Düşünüyordu. Onun kariyer sahibi olması demek; kendi kendine bile “Gelin-güvey olamamak” demekti. “Ya kendin gel, ya da bir haber yolla!(58) ” türküsünü “Ya sen buraya gel, ya beni oraya götür!” şeklinde değiştirmesi bile derdini, içindekileri anlatmak için yeterli olamayacaktı müdürüm için.
Büzüldüğü koltukta düşündükleriydi bunlar kısmen, salonun ona ulaşamayan, ilgi ve bilgisi olmayan ses, söz ve konuşmalarında. Bu; ufukta değil, hemen görünen olması gerektiğine inandığı bir boşluktu yadsıyamayacağı.
Elleri bomboş kalacaktı. Müdürüm hepimizin olan çocuklarımızı seviyordu. Onlarsız olmayı düşünemiyordu hiç. Karşısındaki ise dünyayı kurtaracağı bir gıda serüveni(59) içindeydi. Seminerde onu beklerken güveni yoktu kendine.
Kendi kurgusu, kendi düşüncelerinin batağında boğuşurken seminerin bittiğinin farkında bile olmamıştı. Onun da kendisinin farkında olmayacağı olası bir varsayımdı(60) düşüncelerinde.
Ya bir Profesörün, ya bir diğer genç Doçent, ya da Doktorun arasında bilgi alışverişi yaparak gelir, unutmuş olarak ta salonun kapısına kadar gelir, belki de görünce hatırlar ancak diye düşünüyordu. Yanılmıştı müdürüm.
Kolunu sıkan eli ve yanına oturuşu ile kendine geri döndü, zehir etmeğe çalıştığı dünyadan;
“GDO ve gıdalarla bu kadar ilgilendiğini bilmiyordum.”
“Ben de bu sabah seminerde bildiri vereceğini…”
“Gücendin mi yoksa? Oysa ben sana vakit ayıramadığımı düşünüp üzülmemen ve bildirimi dinlemeye çalışıp da sıkılmaman için bildiri vereceğimi söylememiştim sana. Neyse vaktimiz var biraz, akşama kadar. Affettirmeye çalışırım kendimi. İzmir’i biliyorsan sen gezdir beni. Bilmiyorsan ben İzmirli sayılırım baba tarafımdan ben gezdireyim seni. Ama fayton bedelini sen ödeyeceksen!”
“Biz de bir tabir vardır, senin aklında da kalmıştır az-çok. ‘Yol sıra gidip, çay sıra döndüğüm’ birkaç görevli gidip-gelişim oldu İzmir’e. Tam olarak bildiğimi, tanıdığımı söyleyemem İzmir’i.”
“O halde üstümü değiştireyim, bu resmi kıyafetimi atıp rahat bir şey giyeyim. Birkaç dakika bensiz kalırsan sıkılmazsın değil mi? Bu birkaç dakikayı da birkaç dakika uzatmamın gerekli olduğunu söylememe gerek var mı?”
O üstünü-başını değiştirmeye gittiğinde müdürümün kendini azat etmekte(61) tereddüdü olan beynindeki düşünceler de tekrar yerlerine yerleşip cirit atmağa(62) başlamışlardı.
Yarım bardak suya bakış açısı ne kadar uğraşırsa uğraşsın değişemiyor, şükredemiyordu. Soruyordu; “Neden yarım?” diye. Beyninde, o önemli sözdeki gibi; birbirine kuyruklarını bile değdirmeden dolaşan tilkiler, hinlik(63) değil, üzüntü yaşatıyorlardı ona. Kendi-kendine kurup, kurgulayıp kendi-kendine “Olmaz!” sonuçlarıyla kahroluyordu.
Düşüncelerinde haksızlığını kimsenin söyletemeyeceği inancındaydı, hatta bana bile. Bir başka ülke, kariyer, güzellik, zekâ, bilgi, akıl hepsi vardı karşısındakinde.
“Bir ‘Ben’ için hepsinden vazgeçer miydi? Vazgeçti diyelim. O ülkenin ona sağladığı koşulları, Türk olmasına rağmen benim ülkem sağlar, sağlayabilir miydi? Eşit şanslar, eşit avantajlar sunabilir miydi ülkem? Sanmam, sanamam…”
Düşünceleriyle boğuldu. Hiç alışkın olmadığı halde bir cin-tonik söyledi garsonlardan birine. “Fondip(64) yapayım!” niyetindeymiş müdürüm.
Ancak önce evindeyken uygulamak istediklerini hayata geçirmek arzusunu taşıdı. Her ne olursa olsun, kendisinden ona bir hatıra kalsın istiyordu. İster tektaş, ister pırlanta bir yüzük, ister inci bir kolye. Hatta hepsi. Kendini unutmasın. Onu yaşasın, ara sıra da olsa. Hakkı olmadığını düşünüyor ayrılığın, inanamasa da mukadder olduğunu düşünüyordu çünkü müdürüm.
Düşünürken cin-toniği nasıl bitirdiğini anlamamıştı. Arzu’nun elini omzunda hissetmese belki o düşünce ummanında(65) ikincisini de ısmarlayabilirmiş içkisinin.
“Gel de derman gereken yerde, dermanı sağlayanın hükmüne inanma!” diyesi geldi içinden.
Yerinden kalktı sallanmadan. Ama görüntüsünde sallanıyor gibiydi. Muhteşem bir varlıktı O. Kucaklamadan edemedi. Tenine değen dudaklarım heyecanlandırmıştı onu. İtiraf etmekte çekinse de, gecikmiş olsa da.
Arzu kendisinden uzundu, öyle üç-beş santim değil, belki yirmi santimden fazla. Ve inanmak zor gibi görünse de perişandı müdürüm onun güzelliğinde ve sevgi görüntüsünde.
Ve gene inanmakta zorluk çekileceğine inandığı bir şekilde, parmağındaki yüzükten başka onun hiçbir şeyine sahip olmayan müdürüm, kıskanıyordu(66) onu, elini tutarken bile, hem her şeyden.
“Bağışla!” dedi. “Benden sana bir hatıra kalsın istiyorum, hep üstünde taşıyacağın, hep beni hatırlayacağın...”
“Bu alyans var ya! Hem bu ayrılmak, vedalaşmak gibi söz dizisi de ne anlama geliyor durup dururken Allah aşkına, anlayamadığım?”
“Günü doyasıya yaşamak istiyorum, cevaplayamayacağım ya da cevap vermem zor olan soruları sorma bana ne olur, göz ardı et(67) onları lütfen!”
“Peki, nasıl istersen!” dedi müdürümün koluna girip, kolunu sıkarken…
Dolaşırken rastladıkları kuyumcuya girmeye, ite-kaka(68), razı olması için bin dereden su getirerek(69) ikna edebilmiş müdürüm Arzu’yu.
Ucuzlara-kolaylara yöneliyormuş Arzu. Müdürümse, onun tırnağının ucu kadar değere sahip olmayanlara yönelmişti, kendince. Tektaş yüzük istememiş. Pırlanta bir yüzüğü beğenmiş müdürüm, fiyat etiketini avucunda saklayarak acilen kuyumcunun eline sıkıştırdığı. Beğenmiş, parmağına da uymuş. Arzu’nun elindeki düz alyansı parmağına göre değiştirip değiştiremeyeceğini sormuş kuyumcuya;
“Hayhay, memnuniyetle!”
Değişen alyansları ayrı ayrı tartan kuyumcu, “Boş ver!” dercesine kafasını sallamış.
Arzu, düz alyansı bu kere sol parmağına takmış, mesaj vermeyi dilercesine.
Sonra bir inci gerdanlık görüp sormuş müdürüm;
“Bu fazla!” demiş Arzu.
“Değil! Hem beni kırmak yakışacak mı sana?”
“Asla!”
Bu kelimeyi bir kere de ben ve diğer bir kere de müdürüm sarf etmiştik, ancak nerede, ne zaman, benim hatırlamam mümkün değildi, müdürüm için de gereksiz olsa gerekti.
Kuyumcunun getirdiklerinden birini beğenmiş Arzu, müdürümün eline verip sırtını dönmüş, takmasını beklercesine.
Taktığında dönünce kuyumcunun babacan bakışlarını göz ardı ederek müdürüme dokundururcasına dudaklarına kondurmuş dudaklarını.
Kuyumcu reklâmdan vazgeçip;
“Mutluluklar dilerim!” dedi ziynetlere(70) ait kutuları kartondan bir poşetle uzatırken.
Müdürüm için işin zor kısmı bedelini ödemesiydi aldıklarının, ona hissettirmeden. Kuyumcu babacan demiştik ya, sıkıntısını anlamıştı elini cebine götürdüğünde.
Eliyle “Ne kadar?” anlamında işaret etmiş. Bir kâğıda total miktarı yazarken bir taraftan da;
“Oğlum, hanımefendiye bu yılın küpelerinden oluşan imalâtlarımızın olduğu sehpayı göster bakayım, eğer ilgilenirse. Hem sor bakalım, sıcak-soğuk ne alırlar, bir şey dilerler mi?” diye seslenmiş tezgâhtarlardan birine.
Bu arada, kâğıttaki rakamlardan küsuratları silip düz bir rakam yazıp yanına büyük harflerle “İkram” kelimesini karalamış. Arzu küpelere şöyle alelusul(71) bakarken el çabukluğu ile sayıp vermiş bedelini. Sırtını dönen kuyumcu da muhtemelen tekrar saymış ve;
“Mutluluklar dilerim!” dileğini yinelemiş.
Sonra…
El ele tutuşarak çıkmışlar kuyumcudan ve yürümüşler deniz kenarına doğru, konuşmadan. El ele tutuşan gençler, sanırım kıskanıyorlardı onları felsefeme göre, çünkü ne de olsa evlenme yaşlarını biraz geçmiş gibi miydiler ne?
Banka oturup da akşam serinliği inen denizde martıların seslerini dinlemişler bıkmadan, sessizce, hatta soluk bile almaksızın sadece ellerinde ve ara sıra bakışlarında.
Zaman öylesine çabuk geçiyordu ki ellerinde. Martılar doğaya küsüp, kesmişlerdi seslerini, ay neredeyse kapaklanmak üzereydi yakamozların(72) üstüne. Çevre, İzmir’in akşamına doyumsuz bir yaklaşım içindeydi, tıpkı kışı olmayan bir akşam gibi. Oysa karlar pala-pala raks ediyordu(73), bizim ellerde, müdürümün kesinkes bildiği.
Üşütür gibi bir serinliğin titretişini hissetti Arzu;
“Acıktım!” dedi, “Üşüdüm!” demek yerine.
“Ben de. Fazla üşüme, daha derslerin var katılacağın…”
“Bu, ne demek oluyor şimdi?”
“Sadece hüzün(74). Seminerin bitip beni buralarda bırakacak oluşunun hüznü, daha şimdilerden hissettiğim.”
“Seni bırakmayacağım ki! Gönlümde taşıyacağım, kalbimde saklayacağım!”
“Ben de!”
“Ben de yerine iki çift kelime etmeğe çalışsan! Hiç mi bir şey gelmiyor aklına? Yanında olmam ve söylediklerimi bu şekilde tasdik etmen yeterli mi oluyor senin için?”
“Yeter mi bir tanem? Bir ömrü adadım sana. Sevgimin tarifi yok, olamaz da. Gene aynı şeyi söyleyeceğim. Vazgeçemeyeceğim kaderimsin sen. Ve seninle karşılaşmadan önceki hayatımın boş, bomboş olmasına bir kere daha üzülüyorum.”
“Gerçek mi?”
“Yaşadığımı hissettiğim bu yarım gün içinde senin için gerçek olmayan ne var ki; ‘Şu!’ diyebileceğin?”
Uzandı Arzu’nun dudaklarına, dünyayı umursamazcasına. Arzu’nun dudakları arzu doluydu, arzuladığı gibi, sıcacık sevgi dolu nefesinde.
“Allah bilir, sen buralarda yemek yiyebileceğimiz iyi bir yer de bilmezsin!”
“Nerden bildin? Vallahi doğru!”
“Biz balığa çok düşkünüz. Hem hangi cins olursa olsun!”
“O halde kendimi sana teslim ediyorum.”
Akşam güzeldi. Roka-balık-biraz peynir-kavun, başka bir eklentiyi gerektirmemişti Türk Rakısı yanında. İkisine bir ufak şişe yeterdi.
O, duble bile olmayan, üstünü su ile doldurduğu rakı bardağını dudağına değdirip bırakıyordu, tüm akşam boyunca idareli bir şekilde içme gayretinde olmuş. Hatta gerçektir ki, ayrılırken bardağında hâlâ bir miktar kalmış.
Giderayak() “Rakıyı öyle bırakmak günah!” diyerek müdürüm yapmış gereğini sevabına, sünnetler(64) gibi!
Ancak gece boyunca konuşurken itiraf etmeliydi kendi de fazla yüklenmemişti, şişenin dibi gözüksün diye, şişelerinde oldukça bir miktar kalmıştı, ama farkındaydı; “ş” ler, “ç” ler; “j” olarak şekillenir gibiydi dudaklarında, sonlara doğru.
“Sizin Uzo da bizim rakıya benzer diyorlar, doğru mu?”
“Doğru! Daha birçok şeyi ayırmamız da mümkün değil, siz-biz diye. Hem ben Yunan değil, Türküm. Atina’ya geldiğinde ikram ederim Yunan rakısını da, Yunan adı altında Türk mezelerini de, inşallah.”
“Davetine teşekkür ederim, ama bu idarecilik görevimle biraz zor gibi görünüyor bana. Fakat evvel emirde(77), okuluma döner dönmez belki hemen gelmeyi, kısa-kesin ve öz olarak senin için gelmeyi denemeye çalışacağım, söz veriyorum, hem en kısa zaman içinde.”
Durdu, belki nefeslenmeye ihtiyacı olduğundan. Ellerini tutup gözlerine baktı Arzu’nun;
“Yorgunsun. Üstelik yarın da programın var, takip edeceğin. Bana kalsa; ‘Sabaha kadar beraber oturalım, konuşalım!’ derim. Beni anlatayım sana, seni anlat bana isterim. Ama hem yorgunsun, hem de sabahı dinç olarak getirmelisin. Ne dersin zamandan tasarruf etmek için çay, ya da kahvelerimizi otelde içelim mi?”
Kafasını salladı Arzu, hesabı ödemişti Cem, O çantasını alırken.
“Lobide mi içelim çayımızı, ya da bir Türk Kahvesini mi tercih edersin yoksa?”
“Başka fikrin var mı?”
“Senin?”
“Senin ya da benim odamda içsek kahvelerimizi. Hem hemen yalnız kalmak istemiyorum. Gün bitmemiş olsun istiyorum. Bu gece, hemen yalnız kalmaya hazır değilim!”
“Olur! Senin odan üst katta idi. Benim inişim kolay olur, derim. Ama diliyorsan…”
“Yok, yok! Fikrin güzel, kahvelerimizi odamdan isteriz telefonla…”
“Oldu!”
Kesik kesik konuşuyorlardı nedense. Haydi, müdürümün “j” kusuru vardı da, o genç kıza ne oluyordu? Sadece, bardağına ağzını değdirip bırakmıştı içkisinin, gece boyu hem.
Asansör yerine birbirine yaslanarak merdivenlerden çıkmayı yeğlediler. Her basamakta kalplerinin daha bir fazla ve değişik attığını, nefeslerinin sıklaştığını, ellerinin avuçlarının olağan dışı terlediğini hissediyorlardı. Aldıkları bir parça alkolün etkisi var mıydı?
Belki…
Kapıyı açtılar, içeriye ayaklarını ancak atabildiler, nefesleri karıştı birbirine. Ayakkabılarını silkerek atarlarken bir Türk Filmi gibi film koptu oracıkta, kapıyı ancak kapatırlarken…
Kahve içmediler, içemediler belki…
Sabah Cem uyandı önce, alnına utangaç bir öpücük kondururken, Arzu’nun kendisini kucaklamasından zor kurtardı kendini. Elbiselerini muntazama yakın giyindi, kapıyı dinledi, otel çalışanlarının sessizliğinden emin olunca kapıya; “Rahatsız Etmeyin!” levhasını asarak asansörle kendi odasına yöneldi…
Yıkanmış, temizlenmiş, tıraş olmuştu. Hemen lobiye inip seminerin başlama vaktini kontrol etti. Başlangıç Saat: 10 da idi. Odasına çıktı, Saat 9’a birkaç dakika falan vardı.
“9 olsun da öyle uyandırayım!” diye geçirdi içinden. Oysa kaçıncı defadır arandığını bilemezdi odasından, dışarılarda iken.
Saat tam 9’da çevirdi telefonun tuşlarını.
“Tembel Çocuk! Tembel Çocuk! Haydi, kalk!” diye öğretmenlerinin anaokulu çocuklarına öğrettiği şarkıyı söylemeye çalıştı Cem Müdür.
“Nerelerdesin Allah aşkına! Kaç keredir aradım. Meraktan neredeyse ölüyordum. O kadar erkenden gitmen, kaybolman gerekli miydi? Nefesine, sana ihtiyacımı hissetmedin mi?”
“Pişman değilsin yani?”
“Neden pişman olayım ki? Şimdi tenimle, cismimle, tümümle sana ait olmaktan dolayı mutluyum. Beni senden kimse alamaz, ayıramaz artık. Gözümün, gönlümün, bedenimin gördüğü sensin, hem ilk, hem daima, sonsuza değin.”
“Ben de!”
“Farkında mısın, gene aynı kelime sarf ettiğin? Ben söylüyorum, sen sanki; ‘Denden(78)!’ der gibi, ‘Ben de!’ diyorsun. Ne zaman değiştireceksin, bu huyunu? Hem kahvaltı ısmarlayacak mısın bana?”
“Lobide mi, odanda mı, odamda mı?”
“Gece benim odamı üleştik, şimdi senin odanı üleşsek. Beş dakikaya kalmaz yanındayım.”
“Ben de kahvaltıyı ısmarlayayım. Özel bir isteğin var mı?”
“Yalnızca üç dakikalık bir yumurta, kalanını seninle bölüşürüm.”
Arzu Cem’in odasının kapısına geldiğinde kapı kendiliğinden açıldı sanki. Geceden yarım kalan sevgilerini kapının arkasında tamamlama gayretini yaşadılar dudaklarında, sevgi hatta ve hatta dolu dolu saygı…
Seminerde gün boyu beraber oturdular. Çaylarını aralıklarda beraber içtiler. Ve en önemlisi Arzu; yanına yaklaşan, konuşan, fikir alışverişinde bulunan herkese;
“Eşim… Cem…” diye tanıttı Cem’i. Hiç kimse bir gün önce bekâr olan birinin bir gün sonrasında evli olmasına akıl erdirmeyi akıl edememişti vesselâm(79)!
Mutluydular.
Sayılı gün çabuk geçer, demiştim daha önceden değil mi? Mutlulukları da tükenmezdi, ama kısıtlıydı. Geleceğe ait hiçbir şey konuşmadılar Arzu’yla Cem.
Korkuyordu Cem, çünkü “Gel!” dese nasıl giderdi, “Gel!” dese nasıl gelirdi? İkisi de “Her gün haberleşelim!” diyerek uğurladı birbirini havaalanında. Ne elleri, ne kokuları ayrılmak istemiyordu birbirinden. Son anonsla bir kere daha ulaştı Arzu Cem’in dudaklarına, gözyaşları Cem’in dudaklarında deniz gibiydi. Kapıdan kayboldu.
Ve Cem, Cem başına beklemeye başladı, biniş anonsunun çığırışını.
Bir saat farkla ulaşacaklardı yerlerine; o Batıya, Cem Doğuya doğru. Zaman bir geçmeye görsün, durmuyordu yerli yerinde, ürkerek, korkarak, ya da cesaretle ilerliyordu rotasında, kuralına uygun…
“Sağlıkla ulaştım evime, nasılsın?”
“Ben de ulaştım evime. İyiyim. Sen nasılsın?”
“İyi. Mutlu, huzurlu ve fakat hüzünlü.”
“O zaman iste, dile, ya da emret! Bir koşu ulaşayım sana, kucaklamak için. Çok özledim, hem hemen. Sesini duydum, mutlu oldum. Gözlerini, kokunu özledim. Bir kere baksam gözlerine, bir kere sindirircesine koklasam seni, bir kere tutsam ellerinden sıkı sıkı, sımsıkı… Başka bir şey istemem şu an, başka.”
“Yok, daha neler? Zaten cismim, beynim, ruhum, gönlüm, kalbim isyanlarda, bir de şaka… Bu düşünceni kaldıramayacağım, lütfen bağışla!”
“Aradan üç saat geçti, belki ayrılalı? Yıl oldu sandım. Özlemimi kavuşmak olarak şekillendireyim istedim. Şaka yapmaya mecalim(80) mi var benim de? Haydi güzelim. Haydi, bir tanem, çiçeğim. Tamamla dinlenmeni, yoğunsun, görevlerin ağır biliyorum ama her gün mutlaka ve en az birkaç dakikanı bana ayır. Lütfen! Teknoloji bizim yanımızda, mektubun, faksın bile yeterli olur, boş zamanlarında karalayacağın. Mutlaka telefon, mail, msn olması gerekli değil. Ve nasıl desem bilmiyorum, hep hayalimde, hep düşüncelerimde ve gözlerimin önündesin amma bana dolu dolu resimlerini gönder desem?”
“Sen de, olur mu?”
“Olmaz mı? Tabii. Beraberliğimizde en büyük eksikliğimiz ne oldu, biliyor musun?”
“Hayırdır, nedir?”
“El ele, bir fotoğrafımızın bile olmaması. Oysa bir sokak şipşak fotoğrafçısı ne kadar yarardı işimize, İzmir Hatırası olarak. Hatta senin cep telefonun bile ikimizi hapsedebilirdi ekranına, eğer aklımıza getirebilseydik. Neyse, umarım, yeni bir görevin çıkar yine Türkiye’ye de, gerçekleştiririz bu düşüncemizi de.”
“Maalesef sanmıyorum. Ama umutsuz yaşamamalı değil mi insanlar?”
“Neden? Olmaz mı?”
“İzmir ekstra bir programdı, esas gelecek arkadaşımın doğum için ayrılması idi, onun yerine bana seninle görüşme imkânını sağlayan. Diğer programlarda yeni bir Türkiye gözükmüyor, herhangi bir etkinlik için. Macaristan, Hollanda ve İspanya var, yıl içinde dağınık. Muhtemeldir ki, hepsine de ben gidebilirim, ya da gitmeyebilirim de.”
“Bu söylediklerini gelmeden önce de biliyor muydun?”
Öğrenmesi Cem’in ne işine yarayacaktıysa, öylesine sormuştu, galiba.
“Evet! Neden?”
“Ümitlerim boşa gitti!”
“Sen gene de um. ‘Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!(81)’ Ummaktan vazgeçme, olur mu? Ummazsak yaşamamız ve ayrılığa sabrımız güçleşir. Şimdilik; Allahaısmarladık Cem! Biliyorsun, ama tekrar edeyim; Seni Seviyorum!”
“Güle güle bir tanem. Ben…” ‘de’ koymaktan son anda değil, hemen vazgeçti belki fiili uzatarak tekrarladı; “Seni Seviyorum!”…
Özlem dolu bitip tükenmeyen günleri yaşadılar. Gün geldi sayfalar dolusu yazdılar.
Gün geldi belki de saatlerce ayrılmadılar bilgisayarlarının başından.
Cem; gün geldi, Bayrak Törenlerinde, Toplantılarda söyleyeceklerini unutup baktı notlarına, satır satır, unutkanlığını yok etmek istercesine.
Gün geldi, arkadaşlarının “Güzel kız” dedikleri ve eklentilerini sıraladıkları, gönlüne hükmedeceğini sandıkları aday adaylarından uzak durmak için sıkıntı çekti.
Pabuçlarını kapı önünde, pencereyi-kapıyı açık bırakıp yattığı, ya da okula gittiği anlar oldu, hırsızların lütuflarını esirgemediği. Yanlış otobüs, yanlış ders saatleri, yanlışlıklar dolu bir sürü serüven anlatılamayan, belki de anlatacak kadar kafasında yer etmeyen.
Ve gözlerden kaçmayan bir olgu; “Bir deri-bir kemik değilse bile, oldukça zayıflamıştı, özellikle bay öğretmenlerinin şüphe ile; “Hasta mısın? Yoksa karnında kurt mu var?” sorularında.
İşte buna akıl erdiremiyordu. Dün ne yiyorsa onu yiyordu bugün de, o eski günlerde; “Su bile içse yarıyordu!” da, şimdilerde, “Bal-börek bile kâr etmiyordu!” kendisine.
Bir kere oldukça gecikmiş olarak geldi bir mail’i Macaristan’dan.
“Estergom Kalesini gördüm, Tuna Nehrinin çok enteresan balıklarını, üzerindeki köprüleri, altında yeraltı trenleri (metro diyorlar) var, enteresan dedikten sonra; ‘Kaz ciğeri, Macar Ördekleri, Macar Salamları meşhur!’ diyorlar, ister misin?” diye soruyordu.
İki satırla cevapladı;
“Getireceksen, tatlarına beraber bakacaksak, neden olmasın!”
Gene soluk soluğa soluklanılan günlerden birinde;
“Sana sarı lâleler göndereyim(82) mi Hollanda’dan?” diye yazmıştı, bir şarkıdan esinlenerek mailinde. Onu da;
“Beraber koklayacaksak neden olmasın?” diye cevaplamıştı bu kere de. Tüm mailleri bilgisayarının “Move Box” denilen yerinde topluyordu gün gün, hatta saat saat bile…
Günlerden sonra bir günlerde, aniden kesildi sesi, soluğu Arzu’nun. Tüm yazışmaları cevapsız kalıyordu Cem müdürümün. Cep telefonuna “Mesaj bırakın!” sinyali ulaşıyordu. O güne kadar niçin çevresinden herhangi birinin telefon numarasını, ya da adreslerinden herhangi birini almadığına esefleniyordu.
Aslında heyecanını, ya da telâşını yenebilseydi, ya da egemen olabilseydi düşüncelerine, dalgınlığına “Dur!” diyebilir, Arzu’ya gönderdiği Excel Dosyasında istemediği kadar telefon numarasına sahip olabileceğini akıl edebilirdi.
Akıl edemedi. Deli danalar(83) gibi dört döndüğü bir günün ertesinde ki, abarttığına bakmayın, aradan yalnızca iki gün kadar bir gün geçmişti Arzu’dan haber alamadığı, telefonu çaldı.
O idi. Allah’ına inanamadığı O idi. Telâşla açtı telefonunu, sorarcasına;
“Arzu’m?”
Yorgun bir sesle aynı ritimle sordu Arzu;
“Evet?”
“Çıldırtacak mıydın beni, günlerce habersiz bırakıp…”
“Evet!”
“Evet mi?”
“Bir defa günlerce değil, yalnızca bir buçuk gün geçti aradan. Bu bir, ikincisi tabii ki bilerek ve ısrarla ‘Çıldırtacak mısın?’ sorunun cevabı ‘Evet!’ ama sanırım ki bu, benim gibi senin için de sevinçten…”
“Ne gibi?”
“İzmir’den beni senden bir hatıra ile uğurlamıştın…”
“Rica ederim, ufacık hediyeleri bu kadar büyütme, zaten teşekkür de etmiştin!”
“Cem, sen iyi misin?”
“Evet! Gene niye sordun ki?”
“İzmir’den beni, ‘Senden bir hatıra ile uğurlamıştın!’ dedim, sadece gönlümde, beynimde, ruhumda, gönlümde değil, cismimde, bedenimde de yani…”
“Eee?”
“Pes ki, pes Cem! Tam dokuz ayı geçkin bir süre geçti aradan ve… “
“Haydi, öldürme beni meraktan…”
“Anlamadın ya hâlâ, ne diyeyim? Müjde! Bir oğlumuz oldu Cem!”
“Allah!” öyle bir Allah demişti ki; Arzu merak etmişti Cem’i, loğusa(84) yatağında, telefona bağırdı, iki-üç kez;
“Cem! Cem! Duyuyor musun Cem?”
“İyi misin bir tanem? Oğlumuz, o nasıl? Başında biri var mı, sana yardım eden, yardımcı olan?”
“Annem başımda, merak etme. Oğlumuz iyi, sadece gözlerini açtıkça beni görmesinden ve onu doyurmaktan mutluyum. Sanırım adını senin koymandan mutluluk duyacaktır.”
“Ben, bende değilim şu an. Sana sadece beni bekle, diyorum. Bebeğimize baban koysun adını, Müslüman âdetlerine göre, kulağına ezan üflemeyi unutmasın, lütfen!”
“Tabii. Babam yapacaktır istediklerini. Biz de senin yolunu bekleyeceğiz oğlumuzla, babası.”
“Geleceğim!”
Oturup düşünmeye başladı;
“Ne olsundu oğlunun adı? Kendilerini canlandırdı; Can mı? Dileğimizdi diye düşünsem; Dilek mi, Murat mı? Yoksa bize umut olarak geldi, desem; Umut mu, Mutlu mu, yoksa Mesut mu?”
Kararsızdım…
Cem müdürüm Şimdi, şu an Arzu’nun ve adını henüz koymadıkları oğullarının başucunda, zihnindeki tüm soruları göz ardı etmiş olaraktan Atina’daydı.
Cem’in Arzu’nun hamileliğinden başka bilmediği bir-iki şey daha vardı;
Birincisi; Arzu, Üniversitenin saygın, genç, dinamik, gayretli ve bilgili öğretim görevlilerinden biri idi. Konusunun uzmanı profesörlerin bile takdirini almış, dünyanın çok yerinde, hatta Seylan’da, Madagaskar’da, Maldiv Adalarında bile konusunun uzmanı olarak tanınan biri idi.
Bu nedenle Üniversite, konu ile ilgili ne kadar seminer, panel, oturum varsa onu gönderiyordu. Ve zaten tüm seminer, panel ve oturumlara ismen de davet ediliyordu ki, reddetmesi mümkün olmuyor, olamıyordu.
İkincisi; Arzu; Hristiyan, ateist(85), deist(85) ya da agnostik(85) değildi. Dinde zorlama olmadığının(86) bilinciyle Müslüman’dı.
Öyle ki annesi de Müslümanlığı kabul etmişti ilerleyen yaşlarında kendinden, babasının zorlaması olmadan.
Her ne kadar yatıp-kalkmayı, yani namazı-niyazı bilmiyorsa da babası öğretmişti Arzu’ya, Fatiha’yı, İhlâs’ı, Kevser’i. Cuma geceleri ve internete girerek öğrendiği veya çok zaman takip edebildiği Türkiye Televizyonlarında vakti uygun olursa başını bağlar, mevlitleri dinlerdi.
Bu nedenle bir Regaip Kandilinin olduğu gecede doğan oğluna Recep, Regaip ya da, Ragıp ismini vermeği düşündüğünü bile tasarlamıştı Cem’e söylemek için.
Ve sonuncusu; zeki, akıllı ve becerikli bir kız, hem de doğrusu Öğretim Görevlisi idi Arzu. Bilgisayarın da, İnternetin de lâmını-cimini çok iyi biliyordu çalışmaları gereği. Dünyanın dört bir tarafından haberdardı mesleği gereği.
Ve Cem’in okulunun sitesine girerek onu arayıp, bulmuş, ıcığını-cıcığını(87) öğrenmiş, hatta kendini bile görmüştü. Aslında bilgisayar konusunda uzman olmasına rağmen, böyle bir yola sapmadan Facebook’ta birbiriyle tanışabilirlerdi. Bu mümkündü. Bunu akıl mı edememişti, yoksa gizli kalmayı mı arzulamıştı Arzu?
Bildiğimi bilemiyorum, bildiklerim kadar.
Bunu soracağımız kişiler onlar olmalıydı herhalde. Arzu, onu tanımış olmanın avantajı ile lobide Cem’i bir çırpıda tanımış, koşup kapaklanırcasına kucaklaması zor olmamıştı onu, bu nedenle.
Bu olgu; Cem’in hayalinden bile geçirmediği ve belki de geçiremeyeceği bir gerçekti, Arzu’nun ve dahi bana söyleyip de unutmamı istediği sadece kendisinin bildiği ve saklamaya ahdinin(88) olduğu…
Ben yaşantımın onlara ayırdığım bu bölümünde Arzu ve Cem’in tüm yaşadıklarını, benim onlarla ilgili neleri bilip, neleri bilmediğimi, bilemediğimi, saklamam gerekenleri, sakladıklarımı, bilmemem gerekenleri anlayıp anlatamadığımı hâlâ anlamadım. Ama bilmem ki okuyanlara dilimin döndüğü, kalemimin (daha doğrusu gözlüklerimin tahammüllerinde, parmaklarımın klavyede ve sayfalarda) gezintisinde anlatabildim mi?..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Ben İlker olarak, müdürümün bölük-pörçük anlattığı yaşadıklarını onun ağzından özet olarak ancak bu kadar düzenleyebildim. Aslında hepsini “mış” diye “Mişli Geçmiş Zaman” olarak anlatmam gerekirdi, ancak o zaman şahit olduklarımı anlatmakta zorluk çekerdim. Bilinsin istedim.
(**) Öykülerimde genelde ailemin, akrabalarımın, sevdiklerimin, yakınlarımın isimlerini kullanmak için arzulu olurum. Bu öyküdeki tüm isimler çevremdendir ve hepsi yaşamaktadır.
(1) Gurk Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk.
Babacan Horoz; Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir ve genelde tavukların efendisi ve kart horoz.
(2) Alınmak; Bir sözün, bir davranışın kendisine karşı olduğunu sanarak incinmek, kırılmak. Uyarlanmak. Adapte olunmak. (Ç)alınmak. Elde edilmek.
(3) Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni.
(4) Muvafakat; Uygun görme, onama, kabul etme.
(5) Şecere (ya da Secere) Soyağacı; Bir kişinin, bir soyun veya bir ailenin bilinen en uzak(eski) atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde, yaşamının kollarını belirten çizelge, soyağacı, hayatağacı. (Ayrıca atlar için benzeri olarak yapılan çizelge).
(6) Yalaka; Yağcı, dalkavuk. Öven. Pohpohlayan. Bir insanın gözüne girmek, yaranmak için yapılan her türlü abartılı hareketlerde ve övgüde bulunan.
(7) Asorti; Birbirine tutar renk ve yapıda, birbirine uygun olmayan.
(8) PIN Kodu (No); Personel Identification Number. Kişisel Kimlik Numarası. Kablosuz cihazlarda SIM kartı ile birlikte kullanılan numara.
(9) Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.
(10) Cassandra; Yunancada “Aşk ile meşgul kişi” anlamını taşır.
(11) SIM Kart (Subscriper Identfy Module, Abone Kimlik Modülü; Günümüzde tüketiciye sunulan cep telefonlarından birinin GSM (Global System for Mobile) denilen sistematik çalışmasının eseri bir bakıma mikroçip şeklinde tüm bilgilerin üzerinde toplandığı kart. Cep telefonlarının kimlik kartı denebilir. Telefonun numarasını, pin kodunu ve o kişinin rehberi kayıtlıdır. SIM Kartı yoksa telefon mobil ağa bağlanamaz. CDMA (Code Division Multiple Access) telefonlar; SIM Karta ihtiyaç duymamaktadır.
(12) İşgüzar; Gereği yokken, genellikle kendini göstermek için her işe karışan kimse. Eli işe yatkın, becerikli.
(13) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
(14) Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan eylem.
(15) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.
(16) Alaşağı Etmek; Yetkilerini elinden alarak birini yerinden uzaklaştırmak, atmak, kovmak. Kötülemek, değersiz kılmak. Güç, yetki ya da duygu sömürüsü kullanarak dileğinden, isteğinden vaz geçirmek. Güreşte karşı güreşçiyi kaldırıp hızla yere vurmak.
(17) Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.
(18) Ayran Gönüllü ve Sarkak Gönüllü; farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir) her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen) ilgi duyan anlamına da gelmektedir.
(19) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
(20) Şipşak Âşık; Çabukça, çok çabuk, hemen âşık olan.
Şipşak; Çabuk. Çabucak. Hazırlıksız olarak. Işıklama süresi saniyenin 1/25, hatta daha az bir süre olan fotoğraf çekme yöntemi.
(21) Kermes; Genellikle açık havada satış yapılarak gelir sağlanan toplantı. Çeşitli ürünler satarak bir derneğe, bir çalışmaya yardım sağlamak amacıyla yapılan toplantı. Şehirlerde bayramlarda, panayırlarda yapılan eğlenceli toplantı.
(22) Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
(23) Baş Göz Olmak; Evlenmek.
(24) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
(25) Lâf Aramızda; “Söylediğimi kimseye söylemeyin. Başkaları bilmesin, duymasın” gibi anlamları olan deyim.
(26) Müstahdem; Bir iş yerinde hizmette, ayak işlerinde kullanılan kişi.
(27) Muhasebe; Karşılıklı olarak oturup hesap görme, hesaplaşma, hesap işleriyle uğraşma.
(28) Seminer; Bir konu ile ilgili bilgi vermek, bilgi alışverişinde bulunmak ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı.
(29) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(30) Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” şarkısı. Aslı GÜNGÖR
(31) Telâffuz Etme; Söyleyiş şekli, sesleniş tarzı.
(32) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.
(33) Deruhte Etmek; Üstüne almak. Yüklenmek.
(34) Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek!
(35) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
(36) Jest; Genelde yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Ayrıca herhangi bir şeyi açıklamak genelde bedenin, özellikle elin, kolun, başın bir anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi, içgüdüsel, ya da istençli hareket.
Jest Yapmak; Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranış.
(37) Zat-ı Muhterem; Övücü nitelikte, saygı duyulan, muhterem kişi.
(38) Dereyi Görmeden Paçayı (Paçaları) Sıvamak; Daha olmamış bir iş için olmuş gibi davranmak. Kesinleşmemiş bir işe bitmiş gözüyle bakmak.
(39) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.
(40) Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği.
(41) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.
Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(42) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.
(43) Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.
(44) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(45) Rumuz; Simge. Gizli anlamları olan işaret, ya da sözler. Adın gizlenmesi gereken, ya da istenen konumlarda ad yerine kullanılan sözcük, harf, kelime, şekil, işaret.
(46) Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.
(47) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.
(48) Lobi; Otel, tiyatro ya da bir yapı kapısından girildiğinde ve bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri (Sözü kullanan; o kelimeyi “Roof (Çatı)” anlamında kullanmak istemiş olabilir). Ortak çıkarları olan temsilcilerinden oluşan topluluk.
(49) Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.
(50) İşte bu bizim hikâyemiz… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi için başlangıçta Ülkü AKER olmak üzere çeşitli kişilerin adları geçmekte, ancak Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser Acem Kürdi Makamındadır.
(51) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
(52) Fantastik; Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayali.
(53) Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
(54) Tırlattırmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek.
(55) Yeis; Umutsuzluktan doğan karamsarlık. Üzüntü.
(56) Kös Kös Dönmek (Dinlemek); Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek, dinlemek.
(57) Aşağılık Kompleksi; Bazı değerlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetme duygusu.
(58) Ya Kendin Gel, Ya Da Haber Yolla; “Kara tren gözüm yolda… diye başlayan Özhan EREN’e ait bir Anadolu Türküsü.
(59) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.
(60) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(61) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.
(62) Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
(63) Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.
(64) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.
(65) Umman; Ulu, büyük. Okyanus, engin deniz, büyük deniz.
(66) Kıskanmak; Kıskançlık göstermek, çekememek. Hasetlenmek.
Seni ben herkesten kıskanıyorum; şeklinde başlayıp “Kalbimi yaktın ah yanıyorum” şeklinde devam eden” Türk Sanat Müziği Sabâ Makamında olup eserin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a aittir.
(67) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(68) İte-Kaka; Kaba ve hoyrat bir biçimde iterek, zorla. Güçlüklerle.
(69) Bin (Kırk) Dereden Su Getirmek; Karşısındaki birini kandırmak, bir şeye inandırmak için dil dökmek, dolambaçlı nedenler, sebepler, aldatıcı sözler, özürler ileri sürmek.
(70) Ziynet; Süs. Bezek.
(71) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(72) Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
(73) Raks Etmek; Oynamak, dans etmek.
(74) Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cansın EROL’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser; Kürdilihicazkâr Makamındadır.
(75) Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.
(76) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
(77) Evvel Emirde; Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk önce, ilkin.
(78) Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır.
(79) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(80) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(81) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(82) Sarı Lâleler; “Uykulu gözlerle döndüm rüyamdan” diye başlayan ve devamında “Sana sarı lâleler aldım çiçek pazarından” Mazhar-Fuat-Özkan (MFÖ) şarkısını hatırlandı.
(83) Deli Danalar Gibi; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden şaşkınca davranmak.
(84) Loğusa (Lohusa); Yeni doğum yapmış kadın.
(85) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).
Deist; Deizm yanlısı. Yaratıcı bir güç inancı olan, kehanet, mucize vb. şeylere inanmayan mantıksal yaklaşım sahibi.
Deizm; Allah’ın (Tanrı’nın) varlığına inanıp dini, peygamberi, kitabı, ahiret melek vb. kavramlarına iman etmeyen. Akıl yoluyla her bir konun çözümünü bulamaya inanan.
Agnostizm; Bilinmezlik, belirsizlik. Bilgisi olmamak. Ateizm gibi reddetmek yerine Tanrı hakkında var olup olmadığı hakkında şüphe duyma anlamındadır.
Agnostik; Tanrı varlığının kanıtlanamayacağı düşüncesinde olan.
(86) Dinde zorlama yoktur. (Kur’an’ı Kerim Bakara Suresi 256 ayeti).
(87) Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.
(88) Ahd (Ahid, Ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.