“Benimle evlenmeyi düşünmez misiniz?”
Aynı yaşlardaki kadın ki, Anaokulunun Müdiresiydi, hayretle; “Deli mi ne?” der gibi baktı, yaşlı değilse bile yaşlıca adamın yüzüne. Terbiyesi, öğrenimi, yaşadıkları, bilgisi ve tüm insanlara, özellikle de öğrencilerine, çocuklarına ve onların ebeveynlerine karşı olan sevgisi, saygısı ve yaşadıkları, ona, karşısındakine onun istediği gibi cevap vermesini engelliyordu.
“Sözlerinizde ciddi misiniz? Samimi misiniz efendim? Böyle birdenbire, pattadanak(1), sormadan, soruşturmadan, bir ‘Merhaba!’ bile demeden!”
“Ben yalnızca sizin yalnız olduğunuzu biliyorum. Ben de yalnızım. Sizi beğendim. Hoşlandım da. Belki sevebilirim de, eğer izin verirseniz. Emekli maaşım ve bir evim var. Birbirimizi tanımayı kısa bir süre içine sığdırabilirsek, neden ‘Evet!’ demeyesiniz ki bana?”
“Rica ederim efendim!”
“Hiç de önemli değil. Ricanızı göz ardı etmeyeceğim(2), ama siz de hiç olmazsa düşüneceğinize dair söz değilse bile, ümit verseniz.”
“Mümkün mü? Çat kapı(3) odama giriyorsunuz, ‘Merhaba!’ bile demeden, ilk defa karşılaşıyoruz ve ‘Evlenelim!’ diyorsunuz. Değil ülkemizde, dünyada bile böyle bir şey olduğunu, ya da olacağını sanmıyorum!”
“Ne güzel işte! Daha ne olsun? Biz ilk olur, literatürlere(4) geçeriz!”
“Vallahi efendim, münakaşa, ya da tartışma yapacak gücüm yok, hiç. Zaten dünkü programdan ötürü oldukça yorgunum. Rica etsem biriken işlerimi yapmam, bitirmem için bana izin verseniz!”
“Peki, şimdi telefon numaranızı istesem, hiç olmazsa görüşmek için, inanıyorum ki vermezsiniz. O halde ben vereyim size telefon numaralarımı, belki karar, ya da fikrinizi değiştirirseniz, ararsınız beni!”
Ne kadar da ümit vardı. Ve hiç çekincesi yok gibiydi, yaşlıca adamın. Müdire Hanımın masası üstündeki kalemi ve kâğıtlardan birini alıp iki numara yazıp masasının üstüne koydu. Kadıncağız, o kadar sinirlenmişti ki, yazılı kâğıdı aldığı gibi ayaklarının dibindeki çöp tenekesine atmıştı, konuyu anında bitirmek için. Hakaret, saygısızlık ne denirse densin yaptığının adına, yılmıştı çünkü karşısındakinin saçmalığından.
Adam ısrarcı idi. Bir kere daha yazdı ayrı bir kâğıda telefon numaralarını, akıbeti aynı olan ve üçüncüsünden vazgeçti. Kapalı bir kutu, içine girilmesi zor bir lâbirent(5) idi Müdire Hanım, hissettiği kadar. Şifresi çok çetrefil(6), açılması zor bir kasa da olabilirdi, içindeki güzellikleri saklamak, açığa çıkarmamak konusunda ısrarcı. Kapıya yöneldi;
“Aslında düşünseydiniz, hiç olmazsa düşüneceğinizi vaat etseydiniz, mutlu olacaktım. Neyse! Size sağlıklı ve iyi günler dilerim, sizi unutmayacağımı bilmeniz dileği ile.”
Kadın, tek kelime bile söylememişti, masasına çakılı olarak. Adam kapıdan çıkar-çıkmaz buruşturup çöp kutusuna attığı kâğıtlardan birisini alarak masasının gözlerinden birine, diğerini cebine koydu, elinde olmadan, yaptığının gerçek ve gerekli olup olmadığına inanamaz gibi…
Tuhaftı, evlenme teklif eden adam adını bile söylememişti, öğrencilerden birilerinin dedesi olduğunu söylemesinin dışında. Muhtemeldi ki kendi adını, sanını, unvanını biliyordu, ellerini ensesinin arkasında kilitleyip koltuğuna yaslanıp düşünmeye zorladı kendini…
Adamın, torunlarının Anaokulundan mezuniyet(!) günü idi bir gün evveli, her üçünün de. Bu nedenle okulda herkesin davet edildiği bir tören tertiplenmişti Anaokulu İdaresince. Torunlar bu yıl İlköğretime başlayacaklardı yani.
İkisi birer oğlundan, biri ilk kızından üçüz gibi üç torunu da, anneleri çalışıyor olduklarından, kreş(7) hizmetinden beri bu Anaokulunun öğrencileri idiler. Adam, yani dedeleri hiç de o güne kadar ana-babaları gibi meşgul olamamıştı onlarla.
Ha! Hata etmeyelim. Birkaç kez, bir-iki defa özel durumları olmuş ve arabalarını bırakıp “Alıver” ya da “Götürüver bebeleri” demişlerdi. O da “Alıvermişti”, “Getirivermişti bebeleri.” evlerinden birine. Çünkü üç kardeş aynı sitenin üç ayrı dairesinde oturuyorlardı. Birbirine yakın oturmayı yeğlemişlerdi(8). Ve cenk(9) her seferinde o vakitlerden sonra başlamıştı yaşlı adam için, anne ve babalardan birinden biri eve gelinceye kadar.
“Yapma oğlum, etme oğlum! Boğuşmayın! Kavga etmeyin, gürültü etmeyin! Hadi meyvelerinizi soyup hazırladım, yiyiverin uslu uslu!” diyerek oyalamağa çalışmak oldukça uzun bir süresini almıştı her seferinde.
Faaliyet mi? Üçü bir araya gelince faaliyetin lâfı mı olurdu ki? Boğuşmak, tepinmek… Erkek çocuklar değil mi, zapt etmek mümkün olmuyordu ki. Ağaç olmazsa meyvesi olmazdı, onlar da ağaçlarının meyveleri idiler, yaramazlıkları hoş geliyordu ona aslında, ara sıra beklerken gına gelse(10) de, torunlarının şımarmamaları için anne ve babalarının kulaklarına varmaması dileği ile.
Adam yaşlı değildi pek o kadar. Henüz altmışına ancak gelmişti. Vakitsiz bir zamanda karısı kendisine erkenden “Allahaısmarladık!” deyip terk edince sap gibi ortalarda kalmıştı.
Çocukluklarından beri yaşadıkları birliktelik nedeniyle şapkasını devirip gezmek, eş olacak birini araştırmak aklının ucundan bile geçmemişti adamın. Karısının bıraktığı gibi kalan evinde yaşıyordu. Çocuklarından hiçbirinin evine sık sık gidip-gelmiyordu, sığınmış gibi. Kendi sığınağı kendi evi idi çünkü. Kızı, ya da gelinlerden birinden biri her hafta geliyor, evin temizliğini yapıyor, çamaşırını yıkıyor, yemeğini yapıyordu karınca kararınca(11).
Dört çocuğu vardı adamın. İki oğlan, biri kız hepsi de evli aynı şehirde idiler. Kızın biri dışarıda ve bekârdı ve de dahi kariyer(12) önemli idi onun için. Zaten nedense onunla bir mesafe var gibiydi aralarında. Ha! Neden? Bunun sebebini ikisi de bilmiyorlardı.
Bazen sırf ziyaret için gidiyordu en küçük kızının bulunduğu yere, özlemiş olarak, kucaklamak üzere. Ama her seferinde ya işi, ya mecburiyetleri oluyordu kızının. Kendisine yeterince vakit ayıramıyor ve adamın onun yanına gidişi ile dönüşü bir oluyordu.
Alışmıştı; “Özledim, geliyorum!” deyişinin hepsinde mutlaka mazeretinin çıkışı nedeniyle Ankara’da dört torununun, damadının ve gelinlerinin arasına sıkışmıştı yaşamı. Allah vardı, gelinleri de, damadı da, çocukları da ilgilerini eksik etmiyorlardı kendine. En basitinden minimum, günde bir kere de olsa; “Nasılsın!” diye telefon açıyorlardı yaşlıca adama.
Onların bilmedikleri şeylerden birisi ve belki de tek olanı “Yalnızlık” ve onun tedavisi idi. Karısının kendisini vakitsiz terk etmesi içinde bir hicrandı(13). Bir ömrü beraber paylaşmak için sözleşmişler, “Önce ben giderim!” demişti adam. Oysa karısı kendini yaya bırakmış ve umulmadık bir zamanda, kalp krizi illetiyle(14) bir çırpıda yalnız bırakmıştı kendisini ve çevresini bir anda. Kalp krizi gerçekten lânetlenecek bir olguydu, yaşamda.
Sonra, yaşadıklarını geçirdi adam zihninden. Tanrı’ya isyanı şekilleniyordu beyninde; “Neden?” diye. Ve Tanrı’nın her kulu gibi cevabını veremiyordu kendince bu “Neden” in.
Böyle mi olacaktı? Böylesine elleri böğründe mi kalacaktı? Yalnızlığı yaşamak, yalnızlığa tahammül etmek o kadar zordu ki! Varlık içinde darlık. Gönül istekliydi, bedeni-cismi, boş ver!...
“Çocukların Anaokulunda Mezuniyet Törenleri var. Değişiklik olur, hem hava alırsın.” demişti, gelinlerden birisi. Büyüğü mü, küçüğü mü, hangisi olduğu önemsiz. Ve bastırılan davetiyeyi göstermiş, “İsterseniz sizde kalabilir!” demişti. Davetiye;
“Yavrularımızın …” diye başlıyor, “Okul Müdürü Zinnur Sunel Emel” diye bitiyordu. Kendince uyumlu ve de daha önce rastlamadığı isimler, daha başlangıçta dikkatini çekmişti adamın. Yani Temel Dedenin.
“Olur!” dedi. “Uzun zamandır gerçekten evi pisi gibi beklemekten bunalmıştım. Dönüşte beni şehirde bir yerlere bırakırsınız, hava alışım katmerleşmiş(15) olur!”
Rahmetli karısı mutaassıptı(16), eve içkinin zerresini sokmadığı gibi, eş-dost-arkadaş toplantılarından döndüğünde de sırtını döner, küser yatardı, otuz küsur yıllık yaşantılarında. Ayrı yatışları hiç olmamıştı, torunlar oluncaya kadar. Hatta biraz daha geri gitmek gerekirse, çocuklarının, çünkü hepsi kendi evladıydı, damat-gelin ayrımı yoktu indinde, gebeliklerinde, lohusalıklarında(17) başlarında kaldığı için ayrılıkları olmuştu, o kadar.
Sonra torun sevgisi ağır basmış, birken ikiye, sonra üçe bölünmüştü yaşamları ve bölünen bu yaşam aniden kendisini de ayırmıştı karısından. İşte adamın şehirde hava almak istemesinin bir nedeni de, hatıralarıyla bir Ankara Gecesini kadehlerle içine sindirmek isteğiydi. Uzun zamandır aklına bile getirmediği kararını uygulamak düşüncesindeydi o an, davetiyeye tekrar dalgın gözlerle bakarken.
Pırıl pırıldı torunları, her üçü de. Törenin heyecanı, mutluluğu içinde idiler ve daima olduğu gibi, hiçbiri yerlerinde duramıyorlardı, birbirine sataşmalar ve “Yapma! Etme!” teraneleri(18) ile.
Hepsi, özellikle de yaşlıca adam, çok zaman öğretmenlerinin bu üç canavarla nasıl baş edebildiklerine şaşırıyorlardı. Anneler, babalar, dede ve yaşarken anneanne ve babaanne olan karısı onları çok sevdiklerini hissettirmemek bir yana belli bile etmişlerdi. Bu nedenle torunların; “Dedikleri dedik” idi her zaman. Allah’tan ki yemek, banyo, uyku, dondurma ve faaliyet vakitlerinde zorunluluklara uyuyorlardı, her biri ayrı ayrı, evlerinde.
Törenin yapılacağı salonda, erken gelmiş olmalarına rağmen ancak üçüncü sırada yer bulabilmişlerdi. Oğullarından büyük olan omzunda fotoğraf makinesi ile kızı ise sinema makinesi gibi bir aletle ayakta dolaşıyor, bazen makineyi çevirip flaş patlatarak, bazen duyulur duyulmaz bir sesle sinema makinesini yönlendiriyorlardı kendine ve kendilerine.
Tören başladığında önce birileri konuştu, dikkatini çekmeyen ve genellikle her zaman söylenen şeyleri tekrarlamış olanlar. Sonra Okul Müdiresinin konuşacağı anons edildi(19).
Allah’ım! Böyle bir şey olamazdı. Ölen karısı idi adam için, mikrofona gelen. Etkilenmiş ve gözlerini ayıramamıştı ondan, konuştuklarını söylediklerini, sözlerini değil, bakışlarını, hareketlerini takip ediyor, ellerini, gözlerini, saçlarını, kulaklarını beynine resmetmeğe çalışıyor ve söyleniyordu kendi kendine;
“Haksızlık etme, yanlış yapma!” der gibi.
Öylesine etkilenmişti.
Çocukların çeşitli etkinliklerini izliyor, ara sıra o kenardan köşeden gözükürken, kendisi de gözleriyle gözlemeyi istediğini gözlemeğe çalışıyor, aklını başına devşiremiyordu(20). Elinde programlarla dolaşan, belli ki okulun öğrencisi, ya da yardımcı öğretmenlerinden biri olan hanım kızı işaretle yanına çağırdı, programlardan birini alıp bakmağa çalışırken;
“Müdire Hanım çok güzel bir program hazırlamış, çok da iyi yönetiyor. Kendisi çok meşgul, eğer beyi buralarda bir yerlerde ise törenin bitişinde eşinin hazırladığı bu etkinlik için onun adına beyini kutlamak isterim.” dedi maksadını gizleyerek.
“Müdire Hanım evli değil efendim. Kendisini doğrudan doğruya tebrik etmeniz gerekecek herhalde.”
Öğrenmek istediğini öğrenmişti yaşlıca adam. Şimdi teferruatları öğrenmeliydi, ama nasıl? Koltuğuna yaslandı, gözlerini kapatması yanlış olurdu düşünürken. Ama düşünüyordu, tuhaf olan neyi düşündüğünü, ya da düşünmek istediğini kendisi de bilmiyordu şu an. Belki de bilmek istemiyordu, denilebilir mi? Denilirdi herhalde.
Tören bitmek üzereyken, bitmesine yakın tuvalete doğru yöneldiğinde, aynı kızla karşılaştı tesadüfen(!)
“Müdire Hanımı tebrik edeceğim de, bu kalabalıkta ve yorgunlukta iken başarılı olacağımı sanmıyorum. Acaba yarın çalışma var mı, biliyor musun kızım?”
“Müdire Hanım mutlaka gelir efendim. Bir tek annesi var, onun dışında tüm hayatını çocuklarına adamış. Bu çocuklar yarından itibaren okuldan ayrılacaklar. Onlara ait bir kısım yetiştiremediği belgeleri hazırlamak ve tanzim etmek için bize de yardımcı olmamız için öğleden sonra gelmemiz ricasında bulundu.”
Bir insanın ağzından lâf almağa çalışsa ancak bu kadar başarılı olabilirdi adam. Kendince, her şeyi değilse bile çok şeyi öğrenmişti. Yarını beklemeliydi, çarşılara inmek yerine, torunlarıyla birlikte dolaşmayı yeğledi. Onlarla yemek yedi, Luna Parkta izleyip neşelerine ortak oldu, dondurma yerken üstlerini kirletmelerini seyretti. Ama hep düşündü, dalgınlaşmadan…
Sonra…
Sonrası bilindiği gibi işte. Unutmuyor, unutamıyordu. Günler düzenli olarak geçiyordu. Kızının evine gittiğinde boş anlarında törende çekilenleri izliyordu televizyonda. Oğullarının evine gittiğinde de fotoğraflarına bakıyordu, onun. Alışkanlık olmuştu kendisi için. Unutmuyor, unutamıyordu. Menfi tepki nedeniyle bir defa daha okulun önünden geçmek bile yasak edilmiş gibi geliyordu kendine. Kendini dört duvar arasına adamış, hapsetmişti.
Sadece düşünüyor, düşünüyordu. Çocuklarının yaptığı yemekler tükenmiyordu dolapta. Yemeden-içmeden de kesilmiş gibiydi. Yalan söylüyordu çocuklarına: “Canım kebap istedi, canım işkembe çorbası istedi, dışarıda yedim!” falan diye. Zayıfladığının hem kendisi, hem çevresi farkındaydı. Şu kalp krizi mi neyse, neden uğramıyordu ki kendine de?
Bir gün sabrının son noktasına geldiğine inanarak rehberi açtı, rehberde aradı onun ismini, bulamadı. Belki telefonu annesi-babası adına kayıtlı idi ve onun bu numarayı bulması imkânsızdı. Karşı karşıya gelmek için de cesareti yoktu, refüze edilmek(21) istemiyordu Kapalı Kutu tarafından.
Müdire Hanımın o uzun ismi yerine zihnine Kapalı Kutu ismini yerleştirmişti Temel. Okulun Telefon Numarasını aradı, teyit için Yılsonu Davetiyesine bakmayı da ihmal etmedi. Evet haklıydı. Çocukların davetiyesinde de rehberdeki aynı numara kayıtlı idi.
Heyecanla çevirdi numaraları. Metalik bir ses ”Dâhili numarayı biliyorsa çevirmesini, bilmiyorsa operatör için beklemesini” öğütlüyordu. Bekledi, bekledi, sonra yanlışlığı anladı, bir tatil günüydü çünkü yaşadığı.
İki gün sonra gene aradı, üçüncü gün gene. Okullar tatildi, ama müdirelerin okullarında olması gerekli değil miydi, diye düşündü. Şansını her gün sabah ve akşam denemeye devam etti, havlu atmadan.
Bir gün bir görevli açtı telefonu; “Okul tatil!” dedi, “Alo!” bile demeden.
“Biliyorum, her ihtimale karşı şansımı denemek için aramıştım. Torunlarım bu sene Anaokulundan çıktılar. Ben dedeleriyim. Müdire Hanımla görüşmek istiyordum. Mahzuru(22) yoksa ev ya da cep telefonunu almam mümkün mü?”
“Ne mahzuru olsun beyim? Bir saniye rehbere bakayım. Tamam, yazıyor musunuz ev ve cep telefonlarını ayrı ayrı veriyorum.”
“Yazıyorum oğlum!” Karşısındakinin sesi kendisine genç biri gibi gelmişti çünkü.
Hemen cep telefonundan numaraları çevirdi. Israrla bekledi. İlk seferinde çalınınca kapanmıştı telefonu. Bilinçli olmadığına inanmıştı. Bekleyecek, şansını tekrar deneyecekti. Bir saat kadar sonra telefonu çaldı.
“Özür dilerim. Daha önceki aramanızda anneme yemek yediriyordum, telefonumu açamadım. Buyurun efendim.”
Öylesine mikrofonik(23) ve etkileyici sesi vardı ki!
“Ben Ülker, Türker ve Berker’in dedeleri Temel!” der demez, ses haşinleşti, duygusallık, siteme döndü aniden, belki hiddetle;
“Gene mi siz?” dedi karşısındaki ses.
“Evet, unutamadığım için. Bir kere, yalnız bir kerecik dinleseniz beni.”
“Terbiyem telefonu yüzünüze kapatmamı engelliyor, izninizle…”
“Son bir saniye. Yalnız kalacağınızı hiç mi düşünmüyorsunuz? Tekrar arayacağım sizi. Şimdi telefonunuzu kapatabilirsiniz.”
Telefon kapandı. Artık sinirle mi, sıkıntı ile mi, düşünerek mi, bilemezdi adam.
Kahır, ümit ve özlem o kadar tuhaf bir üçgen yaratıyordu ki! Ve bu, zamanın tükenmesine de neden oluyordu. Oysa boşa tükenecek, tüketeceği zamanı yoktu, kendine göre. Ömür kısaydı, kısacıktı.
Sabredemedi adam. Tekrar aradı. Olasıydı Müdire Hanım numarasını öğrenmişti, kapattı açmadan. Birkaç dakika sonra gene aradı ısrarla. Uzun bir süre sonra açıldı telefon.
“Aramanızı istemediğimi anlatamadım mı?”
“Anlamasına anladım, ama siz niye hayallerimi ve düşüncelerimi ısrarla meşgul ediyor ve terk etmiyorsunuz ki?”
“Ben?”
“Evet!”
“Gerçekten beni etkilemeye mi çalışıyorsunuz?”
“Böyle bir düşüncem olsa adresinize, kapınıza çiçeklerle gelirdim, diz çökerdim hem, korkum olmasa. Pardon, buna korku değil, başka bir ad vermek gerek, ama aklım başımda değil, bu sıfatı yerleştiremiyorum.”
“İyi o zaman. O sıfatı bulmaya çalışın. İzninizle lütfen!”
“O sıfatı bulursam, bulabilirsem, tekrar arayabilir miyim?”
“Hangi lisanda söylememi istersiniz…”
“Türkçe söyleyin Hanımefendi.”
“Peki, lütfen beni aramayın tekrar!”
“Ararsam?”
“Polise şikâyet etmemi ister misiniz?”
“Torunlarım için aramıştım diye yalan söyleyebilirim, ama buna gerek görmem. Çünkü sesinizi böylesine duyduktan sonra, sizi bir kere daha görmek imkânı olduktan sonra nezarethanede, ya da hapishanede harcayacağım zaman tükenen ömrümde bana asla zül(24) gelmez!”
“O zaman lütfen aramayın, diyorum!”
“Sizi dinlemeğe çalışacağım, ama söz vermemi istemeseniz!”
“Bu kadarı da yeter, peki!”
Telefon tekrar kapandı. “Peki!” sözü umutlanışı olmuştu adamın.
Karşısındaki kadın da telefonu bir süre elinde tuttuktan sonra televizyonun kenarına koymuş ve tekerlekli sandalyede oturan annesinin dizinin dibine oturmuştu. Önemli kararlar arifesinde genelde yaptığı bir davranıştı bu. Israrlar kendisinin de ilgilenmesini sağlamıştı.
Bugüne kadar hiç kimse kendisini bu kadar ısrarla istememişti çünkü. İstemediğini belli ettiği herkes çevresinden çekilip gitmişti, bu yaşına değin. Gerçekten de hiçbirini düşünmemişti gönlünün sahibi olarak. Ama bu adam farklı idi, neredeyse edepsizlik sınırlarını zorlamasına rağmen çevresinden çekilmemişti. “Beğendim!” demişti. “Sevebileceğini” de vaat etmişti.
Bütün bir ömrü boyunca öğrencilerine, “Çocuklarım” dediği öğrencilerine duyduğu, babasının ölümünden sonra annesine düşkünlüğü ve onlardan gördüğü menfaatsiz sevgi dışında ilk yönelişti bu kendisi için sevgiye. “Sevmiyorum” değil, “sevebilirim” ne kadar güzel bir deyişti. Hem kendisine itirafta sakıncası olmayan güzel bir his. Ama gene de kemiklerini bile sızlatan bir şüpheden vazgeçemiyordu. Aramasını bekleyecekti tekrar, aramayacaktı asla. Bir kadın gururu vardı, asla vazgeçemeyeceği.
Adam duramamıştı, telefonunu çaldırdı tekrar. Bu kere ikinci çalışında açılmıştı ve;
“Gene ben!” demişti.
“Evet?” Bıkkınlık, kin ve soru dolu gibi bir sözdü bu.
“Ne olur, beni bir kere dinlemeyi denesiniz!”
“Peki, ondan sonra beni rahat bırakacak mısınız? Rahatsız etmekten vazgeçecek misiniz?”
“Söz vermemi istiyorsunuz yani. Son bir kere gör beni ve fakat unut beni, hayatımdan, çevremden çekil der gibi…”
“Bir bakıma evet!”
“Hangi bakımdan olursa olsun, sizi asla unutmayacağım, ama bir defa daha sizi görmeme izin verirseniz, yüzünüze karşı söz vermeyi isterim.”
“Peki, istediğiniz bir saatte istediğiniz yerde olayım.”
“Asla efendim. Siz emredin, on dakika içinde oğlumun arabasıyla ben dediğiniz yerde olurum.”
“Peki! Yirmi dakika kadar sonra Atatürk Orman Çiftliği, Gazi Tren İstasyonunda olalım mı?”
“Söz veriyorum. Yirmi dakika sonra orada olacağım, daha sonra da hiç rahatsız edilmeyeceksiniz, inanın.”
Sonra sessizliğinde; “Bağrıma taş basacak olsam da! Sevmeğe başlamıştım, seviyordum bu kadını, ama karşılıksız olunca elim sadece bağrımda kalırdı!” dedi. Karşılıksız olunca, karşındaki kalp taş gibi olunca ısrar etmenin bir âlemi var mıydı ki?
Oğlunun arabası yoktu meydanlarda. Hemen bir taksi çevirdi, istasyona ulaşıp, tahta kanepelere söz dinletmeğe başladığında henüz zamanının yarısını bile harcamamıştı.
Ne kadar beklediğini hatırlamadı bile, beklediği süre içinde bir tek bir banliyö treni geçmişti istasyondan. Ve Kapalı Kutu dediği hanım göründü karşılardan. Gene sitemli gibiydi, elini uzatmadı bile adama.
Adam, kanepenin ucuna doğru kaydırdı vücudunu, oturması için ve devamlı gözlerine bakarak. Karşısındakinin gözlerini, belki de tüm kimliğini gözlerinin, beyninin, gönlünün, tüm mevcudiyetinin içine almak ve orada muhafaza etmek ister gibiydi. Kapalı Kutu oralı bile değil gibi göründü.
“Evet?” dedi, tıpkı telefondaki gibi sorarcasına.
Temel, elini uzattı eline doğru, on sekiz yaş gençlerinin utangaçlığıyla. Çekmedi kadın elini. Gözlerini kapattı adam ve;
“Allah’a şükür!” dedi.
Adama baktı kadın, etkilenmişti sözlerinden, elini çekti adamın avuçlarından korkarcasına. Başlangıçtan beri hiç bilmediği duygulara yönelmekten çekiniyordu. Tekrar;
“Evet?” dedi, sorarcasına.
“Sizi gördüm, şükrettim, elinizi tuttum, sıcaklığınıza şükrettim ve şimdi sizi sevdiğime de şükrediyorum. Söylemek istediğim bu idi yüzünüze karşı. Ve hatırlatmak istediğim şu; yalnız kalıyorsunuz bir an, tüm kapılar kapalı, tüm insanlar evlerinde ve şehir karanlık…”
Tüm söyleyeceklerini sanki bitirmişçesine, ya da sadece nefes almak için durdu bir ara adam, kısa bir süre ve devam etti;
“Sizi rahatsız etmeyeceğim bir kere daha. Ama beni hatırlarsanız, batıl itikat(25) da olsa, kulağım çınladığında mutlaka mutlu olacağım. Şimdi; ‘Allahaısmarladık!’ diyorum ve son bir istirhamım(26); öpebilir miyim sizi?”
“Söz verdiğiniz gibi rahatsız etmeyecekseniz, peki!”
“Peki!” kelimesini ne kadar çok kullanıyordu ki. Ayağa kalktı, gişeden uzaklaştı, etrafına bakındı, kimselerin olmadığına kanaat getirdi ve gözlerini kapatırken dudaklarını da ağzının içine kilitledi.
Adam; önce sağ yanağından öptü kilitli dudakları yerine,
“Seni seviyorum!” dedi kulağına.
Sonra öteki yanağından öptü ve kulağına;
“Beni unutma!” dedi.
Kadının gözlerini ve dudaklarını açmasını bekledikten sonra sağ elinin avucunu çevirip öptü ve;
“Allahaısmarladık!” dedikten sonra arkasına bakmadan duraktaki taksilerden birine yöneldi.
Müdire Hanım da düşünceli bir şekilde arkasından bakakalmış ve bir sonraki taksiye de o yönelmişti…
Durgun bir hayat, kâbus(27) dolu, isteksiz günler başlamıştı adam için. Teselli aradığı günler olmuyor değildi, çocuklarının bile fark ettiği, ama nedense bilemedikleri. Her gün, ama her gün evine dönüyor, akşamın karanlığını evinin tüm ışıkları sönük olarak kendi ile üleşiyordu, bazen televizyonu açarak, anlamsız gözlerle bakarak. Seyrederek değil, duyarak değil, anlayarak değil.
Kitap okuyor, ama okuyamıyordu, anlayamamak anlamında. Bazen internetten, msn’den arkadaşları ile buluşuyor, sokaklara çıkıyor, sadece onlarla kafasını neşelendirmeğe çalışıyor; kaba-kesin-açık bir anlamda yaşamadan zamanını tüketiyordu.
“Tık!” yoktu hayatında…
Sonra günlerden bir gün cep telefonu çaldı. Arayan; “Kapalı Kutu” idi. Öyle not etmişti cep telefonuna çünkü. Heyecanla açtı telefonu;
“Annemi kaybettim, yardım et!” dedi ağlamaklı bir sesle.
“Adresini ver, hemen gelip destek olayım!”
“Bilmiyor musun?”
“Nasıl bilebilirim ki? Söz vermiştim, unuttunuz mu?”
“Peki, yazın ve gecikmeyin lütfen, korkuyorum.”
Doktor çağırabilirdi, komşulardan birine, birkaçına haber verebilirdi. Yapmamış, belki yapamamış, belki de özellikle yalnızlığını kendisi ile paylaşmak istemişti.
“Hemen geliyorum!” dedi, yaşlıca adam.
Allah’tan; karanlığı paylaştığı, aydınlığa küskün olduğu, yalnız ve alkolsüz bir geceydi tükettiği. Hemen Kuran-ı Kerim’i aldı yanına, hanımının ölümünden sonra dokunmadığı Zemzem Suyu şişesini koydu bir torbaya, sonra “Koku” diye sakladığı kuru bir ot kümesini aynı torbanın içine yerleştirdi saklarcasına.
Karısının öldüğü gün yapılanları noktası noktasına hatırlamıştı. Herhalde Kapalı Kutu da annesini öyle kaybetmiş olsa gerekti, kendince. Çünkü telefonlardan birinde; “Anneme yemek yediriyorum!” gibi bir şey dediğini hatırlar gibiydi yaşlıca adam. Bu; annesinin kendi kendisine yemek yiyemediği gibi, dolaysıyla da yardıma ihtiyacı olan, yaşlı biri gibi çağrışım yapmıştı zihninde.
Yaşlananlar da genelde göçerdiler, değil mi? Kendine ihtiyaç duyulmasından aldığı haz(28) nedeniyle espri yapmanın sırası değildi. Hemen duraktan bir taksi çağırdı, taksi gelinceye kadar giyinmiş, taksi onu bekleyecekken, o taksiyi beklemişti.
Pencerede bekliyordu Kapalı Kutu. O taksiden inerken, otomatla dış kapıyı ve kendi kapısını açmıştı.
Koşarcasına ve ikişer-ikişer çıktı basamakları ikinci kattaki kapıya ulaşmak için, heyecanla yaşlıca adam. Bu sürat onu yormuş, kalbi aşırı bir şekilde çarpmaya başlamıştı kapıya ulaştığında.
Kapalı Kutu soluklanmasından endişe duymuş, koluna girip salondaki kanepeye üstü-başı ile sırtüstü yatırmıştı gözleri kapalı ve sık sık nefes alan adamı. Ölüm, ikinci bir ölüm korkusunu yaşatmaya başlatmıştı kadına.
“Sen ölme! Yalvarırım sen ölme! Hayatta hiç kimsem yok, sen de ölüp beni yalnız bırakma! Ben de seni seviyorum, duyuyor musun?”
Gözlerini açtı adam;
“Hafif bir kalp çarpıntısıyla ölmem ki! Ölemem ki! Anneni kaybettiğin için telâşlısın, duygusalsın, o nedenle kendini kaybettin ve o sözleri söyledin herhalde, değil mi?”
Yaşlıca adamın onun o sözleri söylediğine inanmak, aklının ucundan bile geçiremeyeceği bir düşünce idi çünkü. Başını eğdi Kapalı Kutu, düşüncelerine hak vermiş gibi. Başka bir şey söylemeden, belki de tedirginliği ile söylediklerinden utanmış gibiydi.
“Eski bir teneke çay tabağı varsa ocağın üstüne koyup ocağı yakar mısın? Kokutalım evin her köşesini. Şu Zemzem Suyundan da dudaklarına sür bari ben çenesini bağlarken. Ölmeden önce son yudumu olsaydı daha iyiydi, ama bu da ona yakışan bir şey gibi geliyor bana. Çenesini kapatmam için beyaz bir başörtüsü varsa onu ver, yoksa bir şeyler düşün, çenesi sarkmasın annenin. Banyoyu da gösterirsen abdest alayım ve Kur’an okumaya çalışayım. Sen de abdest al, biliyorsun, değil mi?”
“Elhamdülillâh Müslüman’ım!”
“Tamam! Doktor Raporu, cenaze levazımatı(29), mezarlık işleri gibi işleri ben yarın sabahtan itibaren hallederim. Yeter ki sen üzülme! Ağlamak istersen çekinme, istediğin gibi ağla! İçine akıtma gözyaşlarını. Cenazenin defni(30) için, yer ve zaman olarak özel bir isteğiniz varsa, onu söyleyin sadece.”
Susması gerekliydi artık. Karşısındakinin bilgisizliğini, biliyormuş bombardımanı ile helâk etmeğe(31) çalışmamalıydı. “Son bir kez!” diyerek açtı ağzını;
“Benim için annen üstü örtülü olduğu için namahrem(32) değil, yanında okuyacağım, sen istersen yanımda, ister karşımda, ister annenin yanı başında ol!”
“Bu kadar çok şeyi nasıl biliyorsun? Babamı yıllar öncesinde kaybettiğimiz için hiçbir anı kalmamış belleğimde. Allah razı olsun senden! Kıymetini bilmemiş, anlamamışım!”
“Ben de bir nefeslenmem sonucu benim için bu kadar üzüleceğini aklımdan bile geçirmemiştim!”
Senli-benli konuşuyordu ikisi de, belki fark etmeden, belki gerçekten isteyerek, belki bilinçaltlarında(33) saklı duygularla, belki de bilinçli olarak…
Çok şey tükenmiş, gece ilerlemişti.
“Korkarım!” demişti, “Annem de olsa! Portatif yatak var yatağımın kenarında. Hem vakit oldukça ilerledi. Bu vakitte taksi bulmanız da zor. Rica etsem gitmemenizi, ‘Hayır!’ demeseniz?”
“Peki!”
“Teşekkür ederim!”
“Hiç de önemli değil! Ama pijamam falan yok! Acele geldim, biliyorsunuz. Ayıp olmasın size karşı? Portatif yatağı kurup yatayım, siz benden sonra yatın, diye düşünürüm.”
“Olur. Çarşaf, yastık ve nevresim getireyim size.”
“Tamam! Sabah okulunuza gitmeyin. Bu; zaten yasalara göre en doğal hakkınız, cenazeyi yalnız bırakmamak için. Annenizin Nüfus Kâğıdını ve varsa Sağlık Karnesini ve kullandığı ilâçları bir poşete koymayı unutmazsanız, ben yarın her şeyi hallederim. Söz veriyorum, bilirsiniz ki söz verdim mi, sözümü tutarım. Tüm giderlerimi bir-bir liste halinde yazarım ve getireceğim belgeleri göstererek isterim sizden. Siz de maaşınızı, ya da giderlerin ödeneceği kurumdan giderlerin karşılığını geri alırsanız, o zaman ödersiniz. Mutabık mıyız(34)? Yani tamam mı?”
“Bu kadar iyi olduğunuzu neden anlatmadınız?”
“Dinlemediniz ki!”
Aslında “İyi adam” olduğu iddiasında değildi yaşlıca adam, sırası geldiği için son sözü söylemişti.
“Ben de kötü değilimdir!”
“Bunu biliyorum, kapıdan girdiğimde bir kere daha ispat ettiniz zaten!”
“Nasıl?”
“Sizi sevmeme izin verdiğiniz gibi bir şey!”
“O halde tanışalım!”
“Ben, Zinnur Sunel Emel!”
“Ben, onu ömründen çok seven Temel!”
Yaşlı kadın yanına yaklaştı Temel’in;
“O ayrıldığımız günkü gibi sağ yanağımdan öperek bir kere daha söyler misin aynı sözü?”
Temel ayaktaydı ve hazırdı zaten, kadına sarıldı, yanağından öperken;
“Seni seviyorum!” dedi.
Üzüntüsünü ve yalnız kalma düşüncesini yok etmek isteyen, yan odada nefessiz olarak yatan annesine saygısını yitirmeyen kadın;
“Ben de!” dedi sadece, yalnızlığını yaşamayı unutmuş olarak…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküde devamlı olarak; “Yaşlı”, ya da “Yaşlıca” denildiğine bakmayın. Onlar yaşamlarının ilerleyen demlerinde hep genç bir kız, hep genç bir delikanlı idiler, bence.
(1) Pattadanak; Pattadak. Birdenbire, ansızın.
(2) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(3) Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.
(4) Literatür; Edebiyat. Yazın. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı -ya da- yapıtların tümü.
(5) Lâbirent; Çıkış yeri kolay bulunamayacak kadar karışık koridorları olan yapı. İçinden çıkılması güç ve imkânsız durum.
(6) Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.
(7) Kreş; Bebek bakım evi.
(8) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(9) Cenk; Çekişme, büyük uğraş, kavga, savaş.
(10) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(11) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(12) Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği.
(13) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(14) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
(15) Katmer; Kat kat, aşırı ölçüde, aşırı, fazla.
(16) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
(17) Loğusa (Lohusa); Yeni doğum yapmış kadın.
(18) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(19) Anons; Duyuru. Bir durumu, bir haberi sesli bir biçimde bildirme.
(20) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
(21) Refüze Edilmek; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.
(22) Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.
(23) Mikrofonik; Sesi mikrofona uygun düşen.
(24) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.
(25) Batıl İtikat; Hurafe. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, bâtıl inançları ve çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir.
(26) İstirham; Dileme, yalvarma, birinden merhamet dileği, ricada bulunma.
(27) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(28) Haz Almak; Duygunun içinde bulunduğu durum bakımından niteliklerinden biri. Hoşlanma, tat alma. Acının, acı çekmenin karşıtı.
(29) Levazımat; Gereken, lâzım olan şeyler.
(30) Ölüler İçin Yapılan İşlemler; Teçhiz( Ölen kişiye yapılan hazırlıklar), Gasil; Ölünün yıkanması), Tekfin (Ölünün kefenlenmesi), Teşyi; (Ölünün tabuta konup taşınması), Defin; (Ölünün kabre konulması).
(31) Helâk Olmak (Kendini Helâk Etmek); Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.
(32) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(33) Bilinçaltı; Şuuraltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
(34) Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.