“Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!” derler. Bazen bir ölüm, insana tüm geçmişini hatırlatır, geleceğine de hazır olmasını öğütler. İnsanın sonu ile ilgili gerçek ne kadar örtbas edilmeğe(1) çalışılırsa çalışılsın, ya da edilirse edilsin, ya da ne kadar inkâr edilmeye, ya da terslenmeye çalışılırsa çalışılsın, ne gerçeğin değiştirilmesi mümkündür, ne de ölümsüzlük.
Aksini düşünmekse; hayalperestlik değil, tek kelimeyle yanlışlık olabilir.
Bir yakınım hastanede -kaba anlamda- can çekişiyordu. Kanser denilen illet(2), bir yerlerden başlamış, doktorların “metastaz(3)” dedikleri iletkenlikle tüm bedenine egemen olmuştu.
Doktorlar yaşanan her günü mucize sayıyorlardı, “Kurtulması mümkünsüz!” diyorlardı.
Ötenazi(4) yasalarla kısıtlanmıştı. Hem buna kimsenin hakkı yoktu. Kuranı okuyan bilirdi ki; “İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra(5)”.
Monitörlerde(6) yakınımızın yaşam kaygısını izliyorduk, aileden birkaç kişi ile birlikte. Bir sürü hortumlar, gayretsiz, hareketsiz etkinliklerden.
Yaşamaya ne niyeti, ne de mecali(7) var gibi görünüyordu. Hani insanlar dua ederler, “İki iyilikten birini göster Allah’ım!” diye. Bizimse “Istırabı sona ersin!” diye dileğimiz. Nitekim velbasubadel mevt(8)…
Kim ölüm karşısında irkilmez, ya da üzüntüye düşmezdi ki, bekleniyor olsa da? İnsan et, deri, kemik denen maddi yapıya, gönül ve ruh denilen manevi bir yapıya sahipse gözlemler göz ardı edilmemeliydi ölümde (bence).(9)
Genç bir kız ve bir de annesi sandığım yaşlı bir kadın vardı aynı koridorlarda. Ara sıra yanlarına gidip gelen, muhtemel ki koridorlardan uzaklaştığı sıralarda da oldukça uzun boylu ve fazla adette sigara tüttüren yaşlıca bir adam daha gözüme çarpıyordu. Çünkü ne zaman yanıma yaklaşsa sigara kokusunu hissediyordum.
Ben de içerdim, ama yasalara uygun olarak(10) ve uzun yollarda canım sıkıldıkça, içime çekmeden. Bir bakıma dudak tiryakisi(11) diyebilirdim kendim için. Bir paket sigara bir haftadan fazla yer işgal ederdi cebimde.
Onların da hastası vardı ve bence onlar da ümitli değillerdi, hastaları konusunda. Onların hastalarının nelerinin nesi olduğunu bilemezdim. Genç kızın her gün için için ağladığını görüyordum. Anne-baba gibi gördüklerim herhalde gerçeği kabullenmişlerdi! Muhtemeldi ki hasta çoktan daha çok bir yakın kızcağızdı genç kıza.
O hastayı benim gibi merak eden bir insan kafasını şöyle bir uzatır, yoğun bakımdakinin kim olduğunu merakını giderecek bir şekilde görebilirdi. Ama ya bunu yapmak içimden gelmemişti, ya akıl edememiştim yahut da merakı kıt bir insan idim.
Benim hastam; “Yaş yetmiş, iş bitmiş!” tipinde, hayatının son uç noktalarında gibi idi. Aklım yerine gelmiş, yoğun bakım, hayata dönüş, ya da reanimasyon(12) denen odaya, o genç kızın içini çekerek baktığı yere bakmıştım.
Hastasının bir sabi(13) olduğunu, aynı menhus(14) hastalık nedeniyle hayatının baharını bile yaşamadan göçe hazırlanmış durumunu görmüştüm.
O genç kızın ızdırabını bilemez, anlayamazdım, belki de bu kalın derili insanlar, yani benim gibiler için imkân dâhilinde olmayan bir şeydi.
Ölenle ölünmüyor, yaşam devam ediyordu. Çok kahırlanmıştık. Evet, insanlar sıralı ölmüyorlardı. Bence bizim hastamız vaktinde savmıştı sırasını. Götürdük, gereğini ne ise her yönden yaptık, işlem tamamdı, bir varmış, bir yokmuş…
İş-güç vardı, hatta işim-gücüm çoktu. İş yerime gitmeden önce bir kere daha ulaşayım istedim hastaneye, beni çeken bir duygu vardı. Vefalı bir akraba olarak ölen akrabamın boş yatağını görmek değil, belki o genç kızı bir defa daha görmekti arzum.
Akrabamın yatağı da boştu, sabinin yani o küçük çocuğun da… O genç kız da görünmüyordu ortalıklarda. Hemşireye sordum;
“Yarım saat kadar önce eks(15) oldu, ya morgdadır, ya da gasil hanededir(16), ikisi de en alt katta!” dedi.
Üzülmüştüm. Herhalde beklenen son bu kadar çabuk olmamalıydı. Bilinçsizce indim morga. O kapıdaydı. Bir sürü birikmiş, ağlayan, ağlamaklı insan arasında çırpınışı uzaklardan bile fark ediliyordu.
Fark etmemek mümkün değildi, gabiliğin(17) daniskası(18) olurdu bu. Bir bahar akşamıydı o an, ancak hüzünlü bir telâşı vardı, şarkıdaki sevinçli telaş(19) aksine. Üzülmüş olmam bir tarafa, onun üzüntülü çırpınışı içimi burkmuştu.
Tüm ailenin, özellikle de onun yanına yaklaşıp; “Başınız sağ olsun!” deyip ayrıldım. Ne daha fazlasına hakkım vardı, ne de böyle bir an yaşanırken başka bir şeyi hak edip düşünmem mümkündü. Kader tepilmezdi, tepilmemeliydi de.
Peki, ya ne olurdu? Yapacak tek şey olabilirdi: Elini böğrüne(20) bastırıp, usulca çekilmek ve insanları acılarıyla baş başa bırakmak…
Geri dönmem için otobüslerde boş yer bulamamıştım. Bir tek Eskişehir’e gidecek otobüste yer bulabilmiştim. “Oradan da yer bulabilirsem aktarma yaparım, bulamazsam terminalde yer buluncaya kadar pineklerim(21)!” diye düşündüm. Otobüs hareket etti. Polatlı yakınlarında müthiş bir sıkıntı oldu karnımda. Şoföre;
“Polatlı’da dur! İster iki-üç dakika bekle, ister bırak git!” dedim.
“Bekleyemem!” dedi kestirmeden, istihza(22) ile.
“O zaman bırak, git!” deyip içimden küfretmeyi de ihmal etmemiştim, “Defol!” demek eğer küfür sayılırsa. Sorunumun ufak bir gaz sıkıntısı olduğunu bilemezdim.
Rahatlamıştım.
Ancak dolu geçen otobüslerin hiçbiri beni almak ilgisini göstermiyordu. Almak niyetleri de yok gibi gözüküyordu. Bir ihtimal vardı; o da aynı işi yaptığım meslektaşlardan birine rastlamak... Bu; büyük bir şans olurdu benim için, ama o kadarını ummak, hayal etmek bile boş gibi geliyordu bana.
Cadde ortasına yakın sap gibi duruyordum.
Bir binek araba beni 30–40 metre geçtikten sonra durdu ve şoför tarafından inen bir genç kız; “Gel!” işareti yaptı. Koşarak yanına gittim. O; o küçük kız idi; üzgün, müteessir(23), hüzünlü, yorgun.
“Ehliyetiniz var mı? Araba kullanabiliyor musunuz?”
“Evet! Yardımcı olayım mı?”
“Evet! Lütfen! Yorgunluktan dikkatim dağılıyor. Kaza yapmaktan çekiniyorum. Öndeki cenaze arabasını takip eder misiniz lütfen?”
Direksiyona geçtim. Arka kanepeden, dört numara şeklinde kıvrılmış birinin horlaması geliyordu.
“Babam! Annem cenaze arabası ile gitmeyi yeğledi!” dedikten sonra gelip yanıma oturdu ve daha arabayı hareket ettirmeme ramak kala(24) sızdı, uyudu. Günlerce uykusuz kalmış, yorgunluk, uyumak için saniyeleri bile beklemesine yardımcı olmamıştı.
Cenaze arabasına yetişip selektör yaptım(25), “Peşinizdeyiz” dercesine. O da belki “Anlaşılmıştır” anlamında dörtlülerini çaktırıp söndürdü.
Trafikte böyle işaretleşme var mıydı? Hiç sanmam. Bir cenaze arabasını, bir süre durduktan sonra tekrar arkasından takip etmeğe başladığını anlatmanın bir başka yolu olmasa gerek diye düşündüm.
Yoksa normal zamanda; “Ne demek istemiştim, ne anlamış, ne demek istemiş, ne anlamıştım?” gibi sorular insan beyninde hareketlenebilirdi. Takip etmeğe devam ettim.
Gecenin bir vaktinde, şehirde mahallelerin birinin sokağında bir evin önünde durduk. Hafifçe dokundum koluna;
“Geldik!”
Uyandı.
“Baba! Kalk geldik!”
Cenaze ufak bir tabut içindeydi. El üstünde eve kondu.
Cenaze arabası hemen dönmüştü. Ben de önce kamyon pazarını kontrol etmek, tanıdık birilerine rastlamazsam terminal ya da bir otele gitmek üzere ayrılmak dileğindeydim.
“Gitmeyin! Yerimiz müsait!”
“Acınız, eleminiz fazla. Sizlere katılmakta zorluk çekiyorum! İzniniz olursa gideyim. Söz veriyorum cenaze namazına ve mezarlığa geleceğim. İzninizi tekrar isteyeyim lütfen!”
“Peki!”
İki isimsiz yabancı, iki acı ortağı ve nedensiz bir birliktelik. Gibi…
Tanrı “Kader” diye bir şey çizmiş insanlara, bir ağacın dalları gibi. Her ne yöne gidersen git, iki seçenek çıkıyordu tekrar tekrar karşına. “Şu” deyip seçsen, karşına bir adım sonra “Şu mu? Bu mu?” diye yine iki yol çıkıyordu.
Ben hangi yoldaydım, bilemiyordum ama önüme mutlaka ve mutlaka seçenekli iki yol daha çıkacaktı, inanıyordum. Mutluluk ve hüzün diyeyim bu son ayrıma. Ve orada bitecekti, benim ağacımın dalları.
Gariban(26) işi bir otelde yer buldum. Maalesef orada Kredi Kartı geçmiyordu…
Cenaze öğle namazından sonra kalkar diye düşünüp, eve yakın olan camiye gidip sordum. Hocadan “Evet!” cevabı alınca abdestimi alıp beklemeye başladım.
Musallada(27) aynı ufak tabut, aynı çırpınan insanlar, “Allah için namaza, Resulullah için salâvata, sabi için cenaze namazına” ve uyduk imama. Hakkımızı helâl ettik, Fatiha okuduk.
Bundan sonrası ne umuttu, ne de hayal…
Bir kere daha görürsem onu, ondan ayrılmak çok zor gelecekti bana. Sessizce döndüm, kimseye “Allahaısmarladık!” demeden…
Normal bir yaşam düzeni içindeydim, unutamadığım, hatta itiraf etmem gerek unutmak istemediğimi yaşıyordum kendimce.
Ben kim miydim? Hiç önemli değil. Kim olmak istiyordum ki bu önemli idi ve fakat “Kim” olmam da o kadar imkânsızdı ki!..
Bir gün İstanbul-Ankara arası kamyonumla giderken tam Adapazarı kavşağında şeytan dürtükledi; “Eskişehir üzerinden git!” diye. Şeytana uydum, tüm yeşillikler, mavilikler, kahverengilikler içinde…
Evinin önüne geldim. İsim yok, cisim yok, sadece “Selamünaleyküm” ve bir cenaze töreninin izleri.
“Ben Birol!” dedim kapıyı açan, yüzünü hatırladığım çökmüş kadına.
“Küçük kızınızın cenazesine gelmiştim. Yolum buraya düştü, ‘İyi misiniz?’ diye sorayım istedim.
“Ne kadar iyi olunursa, o kadar iyiyiz oğul!”
“Allah sağlık afiyet versin. Şu bizim Nakliye Şirketimizin bana ait kartı. Ola ki bir şey nakledecek olursanız yardımım olur. Şimdilik Allahaısmarladık efendim, kalın sağlıcakla!”
“Sağ ol oğul! Keşke Birsen de evde olaydı da, seninle merhabalaşsaydı!”
“Keşke!” dedim içimden. Sessizliği anlamıştım, boynu bükük ayrıldım.
Henüz şehrin son trafik lâmbalarını bitirmemiştim ki telefonum çaldı.
“Gel! Görmek isterim seni. Görmek istemez misin yoksa beni?”
Çağlıyordu sesi, ama devam eden hüznü taşıyan bu sesi tarif etmem imkânsızdı:
“Nasıl ‘Hayır!’ derim ki? Yalnız kamyonla daha önce sokağınıza girerken biraz zorlandım. Bir yer söylersen bir taksi ile beş dakikada dediğin yerde olurum.”
“Tamam, Doktorlar Caddesindeki pastane uygun mu?”
“Hemen orada olacağım!”
“Ben de!..”
Bir ölümün insanları bu kadar yakınlaştıracağını ve de dahi uzaklaştıracağını asla düşünemezdim.
Onunla neleri konuştuk, ne kadar konuştuk, neyi, niçin, niye nasıl konuştuk? Hiç önemli değildi.
Hatırladığım tek şey söylediğim son cümle idi;
“Elini bir kere öpmek karşılığı ömrümün kalanını feda ederim senin için.”
Elini öpmüştüm ve mutluydum.
Onu evinin kenarına bıraktım bir taksiyle.
“Söz olur, istemem bu günden” dediği için. Sonra aynı taksiyle kamyonumun başına geldim.
Öylesine mutluydum ki, kamyonun altındaki yağ birikintisi çarpmamıştı gözüme. Oysa felsefemdi, hacılıkla, hocalıkla ilgisi yoktu davranışımın. Öncelikle besmele çekerdim, sonra kamyonun sağ tarafından itibaren lâstiklerine, ıcığına, cıcığına(28), çarığına, altında dinlenen kedi-köpek gibi bir hayvan olup olmadığına bakar, mutlaka aynalarımın ayarını, farların ve sinyal lâmbalarının yanıp yanmadıklarını kontrol ederdim.
Dediğim gibi mutluluk kör etmişti gözlerimi. Ya da aklım başımda değildi desem…
Kamyonumu ıslık çalarak çalıştırdım, acelem yoktu menzilim için, vitesi attım, ağır ağır koyuldum yola düşüncelerimle ve vitesi yükselttim.
Öyle bir an geldi ki egemen olamıyordum, kamyonun süratinin artışına. Frene bastım, fren yoktu. Yokuş aşağı gittikçe artan bir süratle gidiyordum. Hidrolik boşalmış, fren patlamıştı belki de. Zapt edemiyordum kamyonumu.
Önümdeki ışıltılardan sanki yüzlercesine araç var gibi geliyordu bana yol üzerinde. Yüz belki iki yüz metre ilerimde bir binek araba vardı. Stop lâmbalarını fark etmiştim. Devamlı olarak selektör yapıp, kornayı devamlı çalma gayretinde oldum.
Oralı değildi şoför kardeş. “Geç!” anlamında “sol” sinyalini çaktırıyordu. Bunun anlamı yoktu, hem bu çözüm değildi ki, benim için?
Oldukça yaklaşmıştım o özel arabaya. “Arabada bebek var!” yazısını okuyor, haydi abartmayayım seçebiliyordum.
Ne olduysa bu yazıyı gördükten sonra oldu oluştu zaten. Fren yapamıyordum, vites küçültemiyordum, engel olmam, ya da yapmam gereken hiçbir şeyi başaramıyordum.
Tam bu sırada uyanan, belki de beni hisseden, ya da olasılıklara hazırlıklı olduğunu belirten bir çocuk arka camdan beni görmek, hatta bilmek, tanımak istercesine bakınca elim-ayağıma karışmıştı.
Çarpışmamıza, çeyrek kala, “Ya Allah, bismillah!” deyip, direksiyonu sağa döndürüp bankete rastlamış olmayı düşündüm. Bilemezdim sağımın uçurum olduğunu. Yaşaması gerekenler vardı, dünyamda, tıpkı benim gibi. O halde kişi nasıl ve ne zamanda fedakârlık yapması gerektiğini bilmeliydi…
…
Düşünceleri bu şekilde sona ermişti Birol’un. En son sıkı sıkıya direksiyona sarılmıştı; “Belki!” umuduyla. Tanrı’nın onun için hazırladığı sonu ertelemek gibi bir niyeti yok gibiydi. Dizel araba da olsa, devrilip, takla atarken ölümün garantilenmesi için, arabanın yanmasını da sağlamıştı Tanrı.
Sahi ahrette yanacak kadar çok muydu Birol’un günahı? Ahrette yanmak yerine dünyada yanmıştı Birol, hem gönlüyle, hem bedeniyle.
Birol’un sevdiğinin elini öpünce, “Ömrünün kalan kısmını feda etme” dileğini Tanrı kabul etmiş, güzergâhı dışında ilk ve son defa yaşadığı aşkı ve sonunda yaşamayı dilediği mutluluğu çok görmüştü ona…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Örtbas Edilmek; Bir durumun duyulmamasının, yayılmamasının sağlanacağı önlemler almak.
(2) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
(3) Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.
(4) Ötenazi; Ölüm Hakkı. Tedavisi mümkün olmayan kronik hastalıklarda, hayattan umudunu kesmiş bir hastanın ağrısız bir metotla yasal olmayan bir şekilde ölümüne izin verilmesi.
(5) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
(6) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.
(7) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(8) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.
(9) Ete, kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Yunus EMRE sözüyle uyuşan bir düşünce.
(10) Sigara Satma ve İçme Yasağı; 22.00 – 06.00 saatleri arasındadır. Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır. Yeni kanunun 2. Maddesine göre göre değiştirilen 6. Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir. Kapalı mekânlarda sigara içmek de aynı kanuna göre yasaktır.
(11) Dudak Tiryakisi; İçtiği sigaranın dumanını içine çekmeyen, dudakları arasından dışarı üfleyen sigara bağımlısı (bir bakıma tiryaki).
(12) Reanimasyon; Yeniden canlandırma. Bedenin çeşitli nedenlerle yitirilmiş ve ya yitirilmekte olan yaşamsal işlevini yani canlılığını geri kazandırmak için hızla tıbbi girişimlerde bulunulması ve buna ait özel yer.
(13) Sabi; Arapçada henüz ergenlik çağına ulaşmamış (küçük) çocuk.
(14) Menhus; Kötü, uğursuz.
(15) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş” ölü, ölüm hali için kullanılır.
(16) Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.
(17) Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.
(18) Daniska; En güzel, en iyi.
(19) Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telâş içindeydiniz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup Hicaz Makamındadır.(Bilindiği gibi bu şarkıda, Selahattin PINAR-Afife JALE aşkı terennüm edilmiştir).
(20) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.
(21) Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.
(22) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(23) Müteessir; Üzüntülü, üzülmüş, etkisinde kalmış, etkilenmiş.
(24) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
(25) Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo).
(26) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(27) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.
(28) Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.