Bu sefer, bu arkadaşlar arasındaki toplantımızda oldukça abartmıştım galiba. Uzun Ömer’in Piyango Bileti sattığı o köprünün altındaki meyhanelerden birinde arkadaşlarımın gazına gelip sanırım onlardan biraz fazla yüklemiştim kendimi; rakı-roka-karides-midye ve barbunya balıkla…
Yetmiyormuş gibi, İzmir dolaylarından kalma bir alışkanlıkla; “Şambali var mı?” diye sormuş, onlar da “Limonlu helva var!” demişlerdi, onu da indirmiştim mideme.
Bugüne değin kimse söylememişti; maden sodasının içkinin mahmurluğuna bir adım önceden ulaştıracağını. “Ağır yemek” deyip iki şişe sodayı da arka arkaya içmiş, “Zom(1)” değilsem de “zoma çeyrek kala” olmuştum.
Ne zoma çeyrek kalması, 1 = 1 bile olmuştum sayılır?! Yahut da en azından kapalı-açık bilinci ortasında gidip-geliyorum gibi sanıyordum kendimi, kapalıya oldukça yakın.
Az bir mesafe vardı, son vapurun kalkacağı son saate yetişmem için. Hele karşıya geçeyim, gerisi Allah kerimdi. Bu ağız, bu mide, bu üstüme sinmiş ağır koku ile “Allah” ne kadar yakışıyorduysa dilime?
Balık-ızgara, kokoreç-çiğ köfteciler arasından belki de hınçla(2) yöneldim iskeleye. Şarapçılar için neyse ne de, tok karnına kokusu bile çekilmiyordu bunların.
İskeleye ulaşamayışım demek, sabaha ulaşmam ve sevap işlemem için(!) niyetli olacaklara yardımım olacak demekti çünkü.
Beni eken İstanbul Yakasındaki evli-barklı arkadaşlarım, eşlerine karşı çoktan mazeretlerini üstüme yıkmışlar, belki yağcılıkla gönüllerini ve bedenlerini hoşnut etmişler, mahmurluk ya da “Güzellik Uykularına(3)” koyulmuşlardı belki de.
Çünkü bekâr ve Anadolu Yakasında oturan bir tek ben vardım, ajite(4) bir leyleğin yuvasından attığı yavru(5) gibi…
Beni Anadolu Yakasına ulaştıracak son vapurun, bu kış gününde üst güvertesinde ayılma çabasında gidiyordum karşıya, gündüz-gece değilse de, gece-gece gidiyordum Âşık Veysel’in dediği gibi(6), yalnızlığımda, hiç de gereği olmamasına rağmen.
“Çay ister misin abey!” diyen garsonun isteğine, gündüzden kalan en bayat çay olduğunu adım gibi bilmeme rağmen, sahi adım neydi benim, unutmuşum;
“Ver bakalım bir tane!” dedim.
Ne denildiğini bilmediğim pruva(7) mı, kıç(7) mı, iskele(7) mi, sancak(7) mı, işte onların biri tarafından bir kırmızı bütünlüğün kendini denize bıraktığını veya kaza ile düştüğünü, ya da atladığını fark ettim daha çaydan ilk yudumu bile almadan.
“İmdat!” ya da benzeri bir ses gelmemişti ve dolaysıyla bana göre de düşmemişti ses çıkarmayan kırmızı bütünlük.
Pardösü, ceket ve pabuçlarımı çıkardım bir anda ve çayı getiren garsonun endişe dolu bakışları arasında atıverdim kendimi sulara, soğuk mu soğuk, hem güvertenin nerelerinden, hem pervanenin neresinden?
Durdurmuşlardı gemiyi. Oldum olası bilmezdim bu taşıtları. Hangisi gemidir, hangisi vapurdur? Deniz Subayları ile Gemi Kaptanlarını da karıştırırdım çok zaman, bir de yakalarında etiket yoksa Doktor Hanımlarla, Hemşireleri, o da ayrı mesele.
Neyse, önemli değil. Bu alkol dolu bedenle de olsa kurtarırdım kendimi, necip olsa(8) az-biraz ya da kendimi kurtaracak kadar yüzmeyi biliyor gibiydim, soğuk kış gününde, eksi bilmem kaç derece de olsa sular. Neler saçmalıyorum yahu? Tuzlu da olsa sular eksi derecede olur muydu ki?
Olurdu, olurdu tabii. İnternette bir ara boğazda suların donduğunu okuduğumda hayret etmiştim ya. Çabuk unutmuşum zahir. Sarhoşluk, ya da yoğun alkolün etkisi, ben su içinde, bir cana ulaştırmağa çalıştırırken bedenimi, ellerimi, kollarımı, neler düşünüyordum; saçma-sapan?
Aslında soğukluk kendine getirirdi insanı. Ben de kendime gelir gibiydim. Belki o kırmızı bütünlüğün yerinde ben de olabilirdim. Çünkü yaşamak ile ilgili ne isteğim, ne de dileğim vardı benim de. Çok zaman fuzuli(9) olduğumu düşünürdüm, dünya için.
Bu düşüncelerimi bazen uluorta serdederdim, arkadaşlarımla bir araya geldiğimde. Onlar da çok zaman; “Git Allah’ını seversen!” derlerdi. Belki bu konuya sonra yeniden dönerim. Şimdi denizin soğukluğunda ne yapmağa çalıştığıma yöneleyim tekrar.
Vapur durmuştu dedim, son olarak değil mi? Kırmızı bütünlüğü elimde hissettim. Yüzme biliyorum, demiştim, hatırınızda kalmıştır. Ama bu kafayla ne halt ederdim, onun bilincinde değildim. Cengâverliğim(10) had safhada idi. O kırmızı bütünlüğü tutmuş, kurtarmak moduna girmiştim.
O kırmızı şey agresifti(11), önce direndi, hatta şamar attı, yumruk attı, kurtarmak için kendini benden. Sanki eceline ben izin vermiyormuşum, eceline izin vermemi istermiş gibi.
Boş duracak değildim ya, benden de bir Osmanlı Tokadı(12) karşılık olarak tek mi, birkaç tane mi yoksa arka arkaya, pek hatırlayamadığım. Sonuç; sanırım, tahminimce gözünde hafif ya da koyu bir morluk, “Selamünaleyküm!” ve uzatılan can yeleğine sarılış…
Yeşil yeşildi kin dolu gözleri, morluğu saymazsak, nasıl vurdu isem suratına, dudağı da patlamıştı karakola getirildiğimizde, battaniyelere, sarılı olarak yanık yağla ısıtılan sobanın yanına oturtturulduğumuzda.
Üşür gibi titriyordu. Dudakları da morarmağa başlamıştı. Yanında, yanı başında bir çanta duruyordu açık. Komiserin masasında ise birkaç kâğıt, nüfus kâğıtları… Pardösüm, ceketim portmantoda asılı, pabuçlarım hemen altındaydı.
Komiser Kâğıtları alıp çıktı bir ara odadan. Baş başa kalmıştık, bana döndü saldırgan bir tutumla:
“Halt ettin kurtarmakla! Bıraksaydın!”
“Ne olacaktı?”
“Çekip gidecektim!”
“Yaşama küsmek için çok erken değil mi?”
“Zül(13) benim için.”
“Arkandakiler?”
“Yok ki!”
“En basitinden, sana garip de gelse ‘Ben varım!’ desem!”
“Sen mi?”
“Olamaz mıyım?”
“Hadi canım sen de! Duygu sömürüsü(14) yapıyorsun. Ya da beni kurtardığın için bahşiş bekler modundasın!”
“İnsanlık karşılıksız olamaz mı? İyilik bedelsiz yapılamaz mı?”
“Nerede, ne zaman, nasıl? Tüm erkekler…”
Sözünü bitiremedi, komiserin odaya girmesi belki söylemek istemeyip, söylemeye zorunlu hissettiği cümleyi tamamlamasına izin vermemişti.
Komiser başını salladı;
“Ölümümden kimse sorumlu değil” diye bir not bulduk bize getirilen çantanızda, Hanım Kızım. Sizi yaşamdan vazgeçiren olgudan bahsetmemişsiniz. Nedir sizi böyle düşünüp-taşınıp ölmeye yönlendiren? Anlatırsan dinlerim, dinleriz. Biliyorsun, intihar yasalar karşısında suç. Ha! Diyeceksin ki; ‘Öldükten sonra bana ne?’ Böyle kurtulunca da ‘Cezasız kalacaksın!’ diye bir şey düşünemeyiz, değil mi? ”
Sorarcasına yüzüne baktıktan sonra, bana döndü;
“Bir insanlık numunesi başarınız. Sanırım, Hanım Kızımız gibi ben de sizi alkışlamak istiyorum. Sizinle ilgili yapmamız gereken bir şey yok. Sizi karakolun resmi arabalarından biri ile evinize göndereceğim. Gerekirse adresiniz bizde kayıtlı, tekrar ifade vermeniz için çağırabiliriz sizi bir ara, ama hiç sanmıyorum. Bir kere daha centilmenliğiniz(15) için teşekkür etmek vazifem, hele bu kış gününde, hele böyle bir havada, zamanda ve ortamda.”
Hareketlenmemi beklemeden Hanım Kızım dediği yanımdaki bayana yönlendirdi bakışlarını;
“Çantanızda giyim-kuşam üzerine hiçbir şey yok, sadece bir Hatıra Defteri ki, izninizle incelenecek, bir-iki müsvettelik gibi A–4 kâğıt, iki kitap ve bir not! Bayan görevli arkadaşlarım sana yardımcı olup giydirecekler seni ve öncelikle sağlık muayenesi olacaksın. Gidecek yeriniz, ya da paranız yoksa yardımcı olmamız da vazifelerimiz arasında tabii.”
Suskuncana dinliyordu yanımdaki genç bayan. Yaşı olsa olsa benim yaşlarımdaydı, belki bir-iki yaş fazla, belki bir o kadar az. Çile çektiği belli idi. 30-35 yaşlarında gözükmesine rağmen şu andaki bakımsız, tuz kırıntıları örtülü saçlarında tek-tük beyazlıklarla daha yaşlı görülüyordu.
Gözü gibi, dudağı da morarmıştı, hatta patlamıştı bir kenarından. Onu da yapmayı başardıysam, zalim olmalıydım. Elleri battaniye altında kilitli, başı ve isyan dolu gözleri ve çıplak ayakları dışında hiçbir yeri görünmüyordu, büzüldüğü yerde.
Çay getirdiler bu arada memurlar. Üşüyordu, uzanıp alamadı, sesini çıkaramadı. Kenara çekildim, çayımı alıp. Memur Hanım tabaktaki şekerleri bir-iki anlamında işaret edip her ikisini de bardağa atıp karıştırdı ve dudaklarına yaklaştırdı, içmesi için.
İlkinde acı ile buruşturdu yüzünü, sonra tahammülleşip yudum yudum bitirdi çayını, benimle birlikte. Ben ikincisini istemedim. Yüzüne kan gelince ikinciyi yudumlamaya çalıştı Memur Hanımın elinden.
Sonra çıplak ayaklarıyla götürdü Memure Hanım onu, odalardan birine.
“Ona ne yapacaksınız, cezalandırılacak mı Komiserim?”
“Yasalara göre hiçbir şey! Ama onu kurtarmayı dilerdim intihar düşüncesinden. Bir vaz geçmişliği var yaşamından. Bu tip yaşam kaygısı ve arzusu olmayan, anlatmayan, içine kapanan insanların mutlaka ikinci, o da olmazsa ölümünü garantiye alacak üçüncü bir denemeleri olur, tecrübemle biliyorum.”
Durdu. Masasındaki çayın soğuduğunun farkına varıp zili çaldı. Soğumuş çayı göstererek, gelen memura sadece; “Lütfen!” dedikten sonra devam etti:
“Sadece susuyor. Gerçekte sır yoktur. Varsa bir şey, kendinizde kalmalı. Söylendiği takdirde sır olmaktan çıkar ama ne bir iz, ne bir kelime, ne bir ses. Sadece suskunluk. Bizim mesleğin en zor tarafı, suskunluk nedeniyle zan ve şüphelere dayanıp da ne yapacağımızı bilmemek. Hal-tavır ve hareketlere göre bir şeyler yapabilmek çabasını yaşayabilmek. Bu Hanım Kız da, dur bakayım adı neydi, Oya, tamam Oya Kızım da yaşayabileceğim hiçbir bulguya ulaştırmadı beni, hiçbir bulguya ulaşamadım olayla ilgili, henüz, şu ana kadar. İfadesini savcıya gönderdikten sonra da talimatına uygun olarak; ‘Hadi kızım şu intiharını bir kere daha dene!’ diye salıvermekten başka elimden gelen bir şey yok. Çünkü yasalar böyle. Kısıtlamam mümkün değil. Hatta ötenaziye(16) bile izin yok, biliyorsun ülkemizde.”
Tüm bildiklerini aktarmak çabasındaydı Komiser, üşüyor olmama dikkat etmeden. Sonra fark etti ki zile bastı, o anda çayı da gelmişti zaten;
“Şoföre söyleyin arabayı hazır etsin, gelsin ve beyefendiyi evine götürsün!”
İlk defa ağzımı açtım, alkolün mahmurluğu tükenmek üzereyken, sanırım;
“Sabah gelebilir miyim tekrar?”
“Neden?”
“Belki Oya Hanıma ‘Tekrar deneme!’ diyebilirim, vedalaşırken.”
“Umut edebiliyor musun?”
“İnsanlar umut etmezlerse yaşayamazlar ki Komiserim. Ben de ona; ‘Umutlu olmasını’ ve dolaysıyla yaşamasını önermeye çalışırım.”
“Peki, dene bakalım bir. Dualarım ve dileklerimle yanında olacağım.”
“Dualarınızı eksik etmeyin Komiserim, bu; yeterli benim için. Belki ileride inşallah onun da; ‘Allah razı olsun!’ dilekleri ulaşır size.”
“İnşallah! İnşallah!”
Aklımın başıma gelmesi gerekti. Bu Pazar günü futbol maçına gitmeyi plânlamıştım. Vazgeçtim.
Sabah olmak üzere idi memur arkadaş beni bıraktığında kapıma. Yalnız kapım, yalnız evim, bekâr evim, haftada bir temizlikçi ablanın uğradığı yalnızca. Ne çalan olurdu kapımı, ne gelen?
İşte şimdi günaha giriyordum, az kaldı. Olur mu? Işığımı gören apartman komşularım, özellikle kandillerde helva, Muharrem ayında aşure, kirazlarda erik-kiraz-dut, ya da özellikle alt komşum Sebahat Abla el açması ıspanaklı kol böreği, patates salatası, ya da zeytinyağlı yaprak sardığında asla unutmazdı beni.
Çocuklarla, torun-topalaklarla gönderirdi hakkımı, akşamın ilerleyen bir vaktinde de olsa. Karnım tok da olsa bırakmazdım sabaha, ya da ertesi güne, hemen sünnetlerdim(17). Tabağını da sabah kapısına bırakırdım, işe giderken, ses etmeden, gıcır-gıcır yıkanmış olarak.
Sebahat Abla da, diğer komşu, abla ve ağabeyler de titizdiler apartmanda, bir bekâr adam nasıl yıkarsa yıkasın, yıkaması onların standartlarına ulaşamazdı, onun için tekrar yıkadıklarını bilirdim, bıraktıklarımı.
Erik-kiraz-dut deyince söylemeden geçmemem gerek. Sebahat Ablanın köyündeki atadan kalan bahçelerinde yok, yoktu, gidip de ilgilenemediği, ancak akrabalarıyla yarı-yarıya gibi üleştiği. Daha doğrusu köyden ne gönderilirse, getirilirse yahut, kanaat ederek kabullendiği.
Nar zamanı nar ekşisi, kızılcıklar olduğunda şerbetini, kara ya da mor incirlerde-cevizlerde-ayvalarda mutlaka bir tane de olsa, bir avuç da olsa gözetirdi hakkımı.
Bostan zamanı evimiz değil, bu iki katlı, dört daireli apartmanımızın içi bile kavun-karpuz kokardı. Sebahat Ablanın köyden gelen misafirlerinin arabalarının bagajında mutlaka benim hakkım da yer kaplardı. Gün gelirdi meyveye-sebzeye hiç para ayırmazdım.
Zaten Sebahat Abla genelde verdirmezdi doğal olarak gönderilmiş çiğ sebzeleri bana. Tencerelerimi alır, yağını-tuzunu-salçasını kendinden ekler, tencereyi bırakırdı mutfağıma.
Yaptığı yemekler öyle günlerce yenilecek kadar çok olmazdı. Bana göre iki öğün sonra, bilemedin üçüncü öğün sonunda tencerem gider yerine yenisi gelirdi, özellikle yaz aylarında. Sebahat Ablanın gönlü gani(18), eli de öylesine açıktı yani.
Bu, ilk defa sabah ezanlarında yönelişimdi evime, hem de bir polis arabasıyla, battaniye içinde, elbiselerim kolumda, çamaşırlarım bir torba içinde ve çıplak. Mutlaka bir gören vardı beni. Ama ılık bir duş almam, biraz dinlenmem ve sonra yapmam gerekenleri yapmağa çalışmam gerekti. Bir de şu göz ardı edemediğim göğsümdeki ağrılar olmayaydı…
Bazen her şey olurunda giderdi, iyice ayılmış, kendime gelmiştim, saatler sabahın dokuzunu gösterirken.
Kapımı kapattım usulca, dışarı çıkmak üzere. Merdivenlerden inerken Sebahat Ablanın kapısı açıldı, alt komşum, analığım, teyzem, sırdaşım, ne derseniz O işte;
“Oğlum! Nasılsın? Bir şeyler mi oldu? İyi misin? Kendine dikkat et! Sırtın ağrıyorsa, kulunçların serteldiyse şişe çekeyim akşama. İşe mi gidiyorsun bazı pazarlar olduğu gibi? Gene yorma kendini olur mu? Yoksa hesap veremeyiz memlekete, anana-babana!”
Sıralı bir düzen içinde soruları dizen Sebahat Abla iyi bir insandı. İlgilenirdi de benle. Hatta çok zaman mevlitlerde rastladığı “Cici kızlardan” bahsederdi, ehlî-i namus(19), boyu boyuma, huyu huyuma uygun.
“Bir bak alıcı gözüyle, istersen!” derdi. Doğrusu hemen için hiç de niyetli değildim. Bazen memleketten haber gelirdi; “Falancanın kızı, okumuş, hünerli, hürmetli, meziyetli, güzel, varlıklı” gibi kelimelerle süslü. Verdiğim cevap hep ikinci “ası uzun bir “Aman!” olurdu.
Gerçekten evlenmek, bağımlılık gibi geliyordu bana. Belki çok kaba kaçacak, ama evlenmek benim için; “Bir litre süt için, bir inek beslemeğe” benziyor ya da “Bir ziyafete giderken yanında ekmek götürmek!” gibi geliyordu.
Lokantalara gidiyor, tezgâh ya da vitrinlere bakıyor, yemek de yiyordum. Oysa evlenirsem, tezgâh ya da “Vitrinlere baksam bile, yemeğimi evimde yemeliydim.” Evlenmek; bağlanmak, hapsolmak gibi bir şeydi bana göre. Mizacıma(20) uygun değildi, her ne kadar komşularımın çocuklarını, bebeklerini doyumsuzca seviyorduysam da.
Merdivenleri inip karakola yöneldiğimde beynime üşüşen ürküntüler, ya da düşüncelerdi bunlar. Bir de, örtüşmese de düşüncelerimle bire-bir; “Pire için yorgan yakmak” deyimi yerleşmişti beynime, her ne alâkası varsa!
Herhalde önce duşunu yaptırıp giyindirmişlerdi Oya’yı karakoldaki gece nöbetçisi olan bayan memurlar ve dinlendirmişlerdi onu, artık nezarethanede mi, bir yerlerde mi, bilemediğim.
Karakola geldiğimde kahvaltısını da yapmıştı galiba. Akşam, bir ara, eğer aklımda yanlış kalmadıysa; “Gidecek yerim yok!” gibi, ya da benzer bir şeyler demişti. Bu nedenle karakolda sabahlamıştı, ya da kalmıştı galiba, artık nasıl denirse.
Savcının salıverilmesinde sakınca görmediğinin haberini almıştım, karakola girdiğimde rastladığım ilk memurdan.
Komiserin odasına girdiğimde, aynı saldırganlık, aynı küskünlük içinde, intihara kalkıştığı aynı kırmızı elbisesi içinde gördüm onu. Muhtemeldir ki o beni görmek istemiş olabilirdi, son bir kere daha yüzüme kinini kusmayı arzulayarak. Ya da vedalaşmam için Komiser izin vermemiş olabilirdi ona selâmsız-sabahsız gitmesi için.
Uzatmadı elini bile. Sakinleşmişti biraz. Belki ilâç verilmişti, belki doktor kontrolünde sakinleştirici iğne yapılmıştı. Gözünde siyah bir gözlük vardı, artık çantasında mı vardı, memurlardan biri mi vermişti, bilemediğim. Elindeki çantayla gelip Komiserin masası önündeki sandalyelerden bana uzak olanına oturdu.
“Kırgın mısınız hâlâ? Küs müyüz yoksa?” sorumu dudağını bile kıpırdatmadan sadece yüzüme bakarak cevapladı, belki de kin dolu. Hiç de minnettar(21), yaşıyor olmaktan dolayı memnun gibi görünmüyordu.
Komiser bir şeyler söylemek zorunluluğunu hissetti, özellikle Oya’ya, akşamın yorgunluğu üstünde olmasına rağmen:
“Bak kızım! Her şeye rağmen hayat, yaşamaya değer. Allah verdiği canı almaya sadece kendisi muktedir(22). Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra. Aklını başına topla. Her şeyin çözümü var. Biraz kendini dinle, biraz da beni ve bizi. Bu genç arkadaşın ismi Kaya. Bana anlattıklarını ve anlatmadıklarını, anlatamadıklarını belki de, sonra ona da anlat. Umarım ve mutlaka çözüm bulursunuz. Ha! Çözüm bulamadınız mı? Benim evime gelin. Nöbetim öğlene bitiyor. Teyzeniz çay demler, hatta yemek ikram eder, yaparız bir şeyler. Sizi sevdim. Bunun için de destek olmayı istiyorum. Şu kâğıtta ev adresim ve gerekirse diye telefon numaraları yazılı.”
Komiserim oldukça değil, bir hayli uzun konuşmuştu, belki de tüm söylediklerinin harfi harfine, cümlesi cümlesine tam olarak anlaşılması için. Kâğıdı usulca Oya aldı, benim hareketlenmeme fırsat bırakmadan.
Karakoldan beraberce çıktık, duygularından, sinirinden, bir gece öncesinin tavrından bihabermişim(23) gibi soru bombardımanına yöneldim, daha ilk adımları atarken:
“Nerden başlamak istersin? Bahşiş konusundan mı, komiserin odasında yarım bıraktığın ‘Erkekler’ cümlesinden mi? Seni intihar etmeğe yönlendiren sebeplerden mi? ‘Arkamda kimse yok!’ dediklerinden mi? Yoksa beni mi dinlemek istersin, yürürken?”
Başını kaldırdı, bu kere kin dolu değil gibiydi bakışları. Sanırım veya olasıdır ki karakolda verilen ya da yapılan sakinleştiricilerin etkisi halen devam ediyor olmalıydı. Önüne doğru baktı, kaldırımların çizgilerine gözlerini kıstı, elini dudağına doğru götürdü; “Konuşamıyorum!” gibiydi işareti.
Gözlerine baktım; “Ben konuşayım mı?” dedim, başını eğdi, bir pastane kenarındaydık. Karıştırma şeklinde çay içme işareti yaptım, başını eğdi, vitrini göstererek yeme işareti yaptım, başını iki tarafa salladı.
Saniye-saniye değişiyordu bakışları, bence ya da bana göre hayata bağlanmak çabası içindeydi. Yanlışından döner gibiydi. Komiserin düşüncelerinden uygun olanına göre dua edeyim; “Yaşama tutunsun!” istiyordum.
Memur Hanım gibi çayı içirme arzumu da başını sallayarak reddetmişti. Enteresandır her hareketinin sonunda gözlerini yumar gibi kapatıyordu. Beni görmemek için mi, utanıyor olduğu için mi yaptığını, anlayamıyordum. “Konuşayım mı?” anlamında elimle dudağımı işaretledim. Boğazından getirdiği ”Hı!” sesini, başını eğerek tasdik etti.
“Arkamda kimse yok, dedin aklımda kaldığınca. Şimdilik anlamında anladığım, yerin-yurdun-akraban yok.”
Kafasını eğdi yalnızca.
“Ben de yalnızım, bende kal desem, önce sen, sonra çevrem, herkes yanlış anlar, teklif edemem. Benim oturduğum evin alt katında, eşini kaybettikten sonra yalnız yaşayan Bir Sebahat Ablam var. Namazında-niyazında, etliye-sütlüye karışmayan, torunlarından uzak. Birkaç gün rica edeyim onun misafiri ol. Sonrası Allah kerim! Dudağın açılır, ne iş yaptığını söylersin, iş araştırırız, ev bakarız, bakarsın hayırlı bir nasibin çıkar, evlendiririz falan, hepsi evvel emirde, yani öncelikle senin fikrini aldıktan sonra, tabii. Sen de düşünürsün, biz de. Tabii, öncelikle ‘Kimsin, nesin, neden?’ sorularımızın cevabını verirsen memnun oluruz, yardımcı oluruz. Olur mu?”
Ellerini iki yana açtı; “Ne yapayım?” der gibi. İlk defa elinin üstüne şaplak atar gibi iki defa vurdum;
“İyi olur! İyi olur! Sen; ‘Evet!’ de…”
Çay paralarını ödedim, çantasını elime aldım. Ayağa kalkmamla birlikte derin, tahammül edemeyeceğim bir ağrı hissettim göğsümde, başım döner gibi oldu, sanırım kolumdan tutup o oturtturdu sandalyeye. Bir eliyle nabzımı tutarken, diğer eliyle kolumdaki saate bakıyordu dikkatlice.
Omuzlarımı tutup “Otur!” anlamında bir işaret yaptıktan sonra çantasından aspirin olduğunu anladığım bir ilâcı çıkarttı, ağzıma koydu, “Çiğne!” anlamında işaret yaptıktan sonra, pastane içine koşarak bir şişe su ile geri geldi. Suyu içirdi, kendime gelir gibi olmuştum. Hiçbir şey için beis yoktu(24) bence.
Başımıza dikilen garson kızın elinden kalemi aldı, peçetenin üstüne büyük harflerle; “Hemen doktora git!” diye yazdı. Yerimden doğrulmaya çalıştım, espri yapmazsam, şaka yapmazsam yaşayamazdım.
Ayağa kalkar-kalkmaz, ayaklarımı birbirine vurup, asker selâmı verip “Baş üstüne Komutanım!” dedim. İlk defa gülümser gibi oldu, tam değil, tereddütlü bir gülümseme idi yaşadığı, hatta endişeli, gözlemleyebildiğim.
“Tamam! Tamam!” anlamında avuçlarımı yere doğru indirip-kaldırarak sakinleşmesini bekledim. Onun görmez tarafından da garson kıza su parasını öderken, “Boş ver!” işareti yapmayı da unutmamıştım.
Evime mesafe yakın olmasına rağmen bir taksi tuttum. Eczane önünden geçerken dudağını ve gözünü, dışarıya çağırdığım eczacıya göstererek pomat, pamuk ve benzeri eczacının verdiği ve hatta tarif ettiği sağlık malzemelerini aldım.
O; ısrarla bir paket de Aspirin almamı istedi raftaki yerini göstererek. “Peki!” demekten başka çarem yoktu.
Sebahat Abla her zamanki gibi evinde idi. Gözleri ilk anda düşünceleri gerçekleşmiş gibi aydınlanan Sebahat Abla hemen; “Buyur!” etmişti Hanım Kızını evine.
Anlattım Oya’yı. Bir kısım şeyleri işaretlerle anlatmağa çalıştığım için, hiç üşenmedi duvardan takvimi indirdi, bütün sayfalarında yaprak yaprak elini gezdirerek, kanepeyi gösterip iki elinin avuçlarını birleştirip yanağına yaslayarak uyuma işareti yaptı. Dilsiz sanmıştı galiba Oya’yı.
“Abla dilsiz değil, sadece dudağı acıdığı için konuşmakta zorlanıyor. Sen ne söylemek istiyorsan söyle. Hepsini anlar o. Üstelik şu anda yorgun, ama dinlenirken bile sana can dostu olacağından eminim.”
“Demek istediğim; döşeği orda, istediği kadar, hatta ömür boyu bile kalabileceği idi.”
“Oya kardeş, ben üst katta kalıyorum. Sebahat Ablamla geçinirsin, dertlerini istediğin zaman anlat, çözüm bulmağa çalışalım. Gerçekleştiremediğin, önlemeğe çalıştığım olayı da unutmağa çalış, yaşam güzel. Bak, bunu Sebahat Ablamla çok iyi anlayacaksın.”
“Allahaısmarladık!” dediğimde Oya kanepeye otururken Sebahat Abla beni kapıya gelerek uğurlamak istedi;
“Abla çantasında çamaşır cinsinden hiçbir şeyi yok. Derdini de anlatmadı, bilmiyorum. Hatta ismi dışında bildiğim hiçbir şey yok. Dudakları iyileşince anlatır herhalde bir şeyler. Cebimde şimdi şu para var. Açık mağaza vardır herhalde, pijama-mijama, çamaşır-mamaşır, çorap-morap, aklına ne geliyorsa alıver. Yetmezse senin Belagate Sandığında(25) çıkının(26) vardır, oradan tamamla, ben sana sonra öderim. Haydi, Allah yardımcın olsun, ben evimde biraz istirahat edeceğim.”
“Tamam, oğlum, yorgunsun, iyi istirahatler. Ben Oya Hanım Kızıma bakarım, eksiklerini gideririm, merak etme sen!”
Merdivenleri çıkarken düşünüyordum. Başımın durup dururken dönmesi benim de hoşuma gitmemişti.
Oya’nın; “Doktora görün!” emrini dinlemem galiba yararlı olacaktı benim için. Pazartesi Vizite Kâğıdıyla bir hastaneye yönlenmem de iyi olacak gibime geliyordu.
Zamanı hızlandırmak da, tasarruf etmek de, durdurmak da mümkün değil. Zamanı akıllı kullanmak mümkündü. Ben de aklımdan şüpheli değilim. Bu nedenle Pazartesi Programımı “Güzellik Uykum” dediğim dinlenişimden önce şekillendirmiştim bile.
Önce İşyerimdeki Pratisyen Doktor Serdar’la konuştum:
“Benim yiyeceğim bir halt değil!” deyince yönlendirebileceği bir Uzman Doktor, Doçent, ya da bir Profesörü olup olmadığını öğrenmek istedim.
“Tuğba Abla!” dedi. “Ölünceye kadar yaşayacağını bilir! Ne zaman öleceğine kadar bilir! Yalnız tahliller ertesi güne kalmasın istersen, ilâç kullanıyorsan bırak, öteki ilâcı da, yani anzarotu(27) demek istiyorum bir süre içme ve muayeneye aç gitmende yarar var, derim.” diye de ekledi.
Benim bildiğim kadarıyla da; “İnsanlar ölünceye kadar yaşarlardı ve ölünce de ölmüş olurlardı zaten!” Ve hem; “Her ölüm erken ölümdür.” Geciken, ya da gecikmiş ölüm de yoktur, değil mi?...
Kan aldırdı, röntgene gönderdi, ayaklara göğüslere takılan bir şeylerle grafikler aldı, göğsümü sırtımı dinledi, tansiyonumu ölçtü birkaç kere, gözlerimin aklarını kontrol etti, göğsüme ilâçlar sürerek “Lok! Lok! Lok!” diye sesler çıkartan bir aletle bilgisayara baktı, koşturdu, bir aletin altına koyup aleti döndürdü üstümde() , Tuğba Hanım ve arkadaşları. Akşamüzerine doğru bütün sonuçları oldukça dikkatli inceleyen Doktor Hanım;
“Koroner Arter(29) olmasın, bir de anjiyo(30) yapalım!” dedi.
“O ne demek o?”
“Yarın yine geleceksiniz, talimatlara uygun olarak, demek. Konuyla ilgili belge ve bilgileri size Sekreterlik verecek. Yarın yeniden görüşmek üzere.”
Küskün ayrılmıştım, Doktor Hanımın yanından. Dönmedim işyerime tekrar, deniz kenarındaki banklardan birine oturdum.
Sigara içmek istedi canım. Oysa Sebahat Ablamın; “Evin içi leş gibi sigara kokuyor, ne zaman bırakacaksın bu mendebur(31) mereti(32)?” tehditlerine uygun olarak neredeyse bir yıl kadar önce bıraktığımı unutmuştum.
Canım ne yemek istiyordu, ne de içmek bir şeyleri. Bu sırada bir kere daha hissettim o ağrıyı sırtımdan göğsüme doğru kayan. Sol kolumda da denize atlarken herhalde bir yerlere çarptığım için oluşan bir ağrı ara sıra gelip gidiyordu. Oysa ne morluk, ne çürük, ne de kırık-çıkık vardı kolumda görünen.
Akşamüzeri evime geldiğimde evimi değişik buldum, düzenlenmiş, tertiplenmişti, silinip-süpürülmüştü. Hatta çamaşır makinesi bile çalıştırılmış, kuruması için çamaşırlarım salonda askıya alınmıştı.
Hem teşekkür edeyim, hem de doktora gittiğimi söyleyeyim istedim. Sebahat Abla açtı kapıyı ve içeri girmeden daha günün özetini çıkarmağa başladı kapıda:
“Hiç çıkmadı dışarıya, bütün gün senin evindeydi, hatta beni bile hapsetti diyebilirim senin evine. Temiz, titiz, hamarat(33) bir Hanım Kızmış. Köşe-bucak bırakmadı, el değmedik desem yeri.”
“Kendisi nasıl? İyileşebildi mi biraz?”
“Pansuman falan yaptık, hatta bir ara Noel Babalar gibi pamuklar içinde bile kaldı. ‘Biraz gayret et!’ dedim, bir şeyler yemesi için, Allah’a şükür, ezerek-mezerek su ile kaydırarak yemeğe çalıştı. Azıcık, azıcık da konuşmağa başladı. Bir şey diyeceksen, gir içeri.”
“Olur!”
Çorba karıştırıyordu Oya. Elimi omzuna koyarak;
“Nasılsın arkadaş!” dedim.
Sol elinin parmaklarını uç uca huni gibi yan yana getirerek bir-iki defa aşağı-yukarı salladı elini.
Bu “İyiyim!” demekti galiba. Sonra işaret parmağını, göğsüme bastırarak, boğuk bir sesle; “Sen?” dedi, sorar gibi.
“Emrin üzerine doktora gittim. Kan alındı, koştum, bir şeyler yaptılar, üstümden aletler geçirdiler, tünellere soktular” derken bir taraftan da işaretlerle şaklabanlık(34) yapmağa çalışıyordum.
Sonra; “Anjiyo” deyince aniden kaldırdı kafasını, merak eden bakışları üzerimdeydi.
“Dert etme!” Ve başımı yıkanıyormuş gibi ellerimi başımın üzerinde gezdirdim; “Banyo yapacağım, sağlığıma kavuşmam için dua et, bana!” dedim.
Başını salladı, yine boğuk bir sesle; “Çorba?” diyerek isteyip istemediğimi sorguladı. “Hayır, sağ ol! Ben iki gün hastanede yatacağım, iki gün yoğum, buralar size emanet!” dedim, kapıdan çıkarken, duyabilecekleri, ya da duyurabileceğim bir ses tonuyla.
Anjiyonun ardındaki iki günün sonunda, anjiyoyu gerçekleştiren doktor elindeki kâğıtlarla geldi yattığım odaya:
“İyi haberler veremeyeceğim size Kaya Bey. Belki farkında olmadan bir, belki de iki kalp krizi geçirmişsiniz ve darbelenmiş kalbiniz. Ve ciğerleriniz ikisi de hem, üşütmekten ve alkolden neredeyse kalmamışlar gibi. İyi bir istirahat ve tedaviye ihtiyacınız var. Kalbinizdeki damarların biri yüzde yetmiş, ikisi yüzde kırk oranında tıkalı. Stent ya da balonla üstesinden gelebilmemiz mümkün, ama ne de olsa şu aşamada riskli(35) diye düşünüyoruz. Ufukta bir kalp ameliyatı gözüküyor, By-Pass yani. Ama ciğerlerinizi sağlamlaştırmadan olmaz, risk kategorisinde. Mutlaka bir doktor kontrolü altında ve hastanede yatmalısınız. Aksi takdirde aileniz kısa zaman içinde bazı şeylere hazırlıklı olmalı. Anlatabiliyorum, değil mi?”
Ya anlamak istememiş, ya da dinlememiştim Doktoru, sordum;
“İlâç yazmayacak mısınız Doktor Bey?”
“Tek başına ilâç yeterli değil. Güvenli bir sağlık için mutlaka Doktor kontrolü altında olmanız gerektiğini bir kere daha hatırlatayım.”
“Sağ olun Doktor Bey!” derken elbiselerimi koyduğum dolaba yönelmiştim. Giyindim, gerekli belgeleri imzaladıktan sonra evime geldim.
Önce kapısını çaldım Sebahat Teyzemin. Oya açtı “Kim o?” bile demeden merakla, konuşabiliyordu, hâlbuki.
“Nasılsın?” dedi davet etmeden, içeriye girmemi beklemeden, kapı önünde. Sebahat Abla evde yoksa içeri girmeyi zaten düşünemezdim, bu; benim yaşam biçimime egemen olan bir keyfiyetti(36).
“Bomba gibiyim, Doktor telâşlanacak bir şey olmadığını söyledi, hatta ilâç bile yazmadı, bak!”
“Doktor Bey yanılmış olmasın. Teyzem içerde, gel de bir detaylı(37) anlat! Teyzem şimdi seni görmezse beni ahret sualleriyle(38) boğar!”
Odaya girerken tahammülsüz sorumu sormama izin verdi;
“Sen nasılsın görmeyeli, ciddi olarak cevapla, kısa değil…”
“Gönlümdeki yaraların iyileşmesi mümkün değil, ama bedenimdeki yaralar iyileşti. Hem büyüklerin vurduğu yerlerde güller açarmış. Ağabeyim, babam, atamsın, canımı borçlu olduğumsun. Haklı olarak vurduğun yerler de gül bahçesi benim için.”
“O kadar da abartma be Oya Kardeş! Daha iyice iyileşmemişsin, baksana abuk-sabuk(39) konuşuyorsun! Neyse ben gidip bir duş alayım, üstüme sinen şu hastane kokusundan kurtulayım. Sonra teyzemi de alıp şöyle çıkar, bir yerlere gideriz, olur mu?”
“Olur!...”
Duşumu aldım, Hastane kokularından kurtuldum, kurulandım, tam atletini giyerken o korkunç ağrı bu kere daha şiddetle geldi göğsüme, gözlerim karardı, güçsüzleştim, sırtüstü yıkılıverdim somyamın üstüne…
Yukarı kattan belirli bir süre ses gelmeyince merak ederek çıktı üst kata Oya. Yedek anahtarla kapıyı açınca gördüğü manzara yıkılmasına yetti.
“Ben demiştim!” dedi, hüzünle.
Nabzına baktı Kaya’nın, yoktu. Zaten gözleri de, çenesi de açıktı. Alnından öperken;
“Neden yalan söyledin ağabeyim? Seninki de bir bakıma intihar değil mi, beni üzen? Bekle, ben de geliyorum hemen arkandan. Yaşamımda tek bir kere uzanan dost eliydin, sen. Ve bırakıp giden…”
Tekrar aşağıya inmedi. Bir şeyler aradı mutfakta kendine yardımcı olacak. Gözüne çarpan bir şeyler yoktu.
Doğalgazı açabilirdi, istemedi.
Banyoya gitti, tuz ruhu, çamaşır suyu ilgilendirmedi onu içmek için.
Jiletleri, makası ve usturasını gördü Kaya’nın, gözleri ışıldadı. Sokak Kapısını kilitledi arkasından.
Bir leğen getirdi, Kaya’nın uzandığı somyanın baş tarafına. Üstünü örttü Kaya’nın üşümesini istemezmiş gibi. Kolunu leğenin içine uzatıp ustura ile ince bir çizgi çekti, bildiği en güçlü damara.
Etrafı kirletmesin diye koyduğu leğene kanının akışını duydu kolundan, diğer eliyle Kaya’nın soğumasını henüz tamamlamamış elini tuttu.
Bu ikinci denemesinde başarılı olacağından yüzde yüz emindi…
Kaya ruhunu teslim etmeden evvel iki şeyi bilmemiş, öğrenememişti, Oya hakkında beraber oldukları kısa süre içinde: Birincisi;
Oya bir Doktordu. İkincisi; onu ilk intihara sürükleyen sebep ne idi? Zaten önemli de değildi artık, el ele idiler. İçinde sadece saygı olan sevgi böyle bir şeydi işte.
Ertesi gün o evden iki cenaze ayrıldı.
Elleri böğründe kilitlenen Sebahat Abla, iki evlâdını birden kaybetmiş olmanın yası içinde idi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.
(1) Şambali; Aslı Şamali. İrmik ve yoğurtla yapılan, sert hamurlu, yoğun şuruplu tatlı
(1) Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.
(2) Hınçla; Öç alma duygusu yüküyle ve öfkeyle.
(3) Güzellik Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi (değişmeceli) olarak söylenmektedir.
(4) Ajite; Rahatsız, huzursuz, taşkınlık yapan, kışkırtılan.
(5) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(6) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(7) Pruva (Gemicilikte);Teknenin ön kısmıdır.
Kıç (Gemicilikte);Teknenin arka kısmıdır.
İskele (Gemicilikte);Teknenin başına doğru bakarken sol kısmına verilen isimdir.
Sancak (Gemicilikte);Teknenin başına doğru bakarken sağ tarafına verilen isimdir.
(8) Necep Olsa; Daha çok “Necebolsa, Necip olsa” şeklinde kullanılan yöresel bağlamda “Netice olarak, nice olsa” anlamlarındadır.
(9) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
(10) Cengâverlik; Savaşta ya da yaşamın herhangi bir ortamında kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, savaşkan, silahşor kişinin eylemi.
(11) Agresif; Saldırgan. Yırtıcı. Girişken. Başkasına saldıran, yapısında saldırma özelliği olan, mütecaviz.
(12) Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
(13) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.
(14) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(15) Centilmenlik; İyi arkadaşlık etme, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar olma (erkekler için).
(16) Ötenazi; Ölüm Hakkı. Tedavisi mümkün olmayan kronik hastalıklarda, hayattan umudunu kesmiş bir hastanın ağrısız bir metotla yasal olmayan bir şekilde ölümüne izin verilmesi.
(17) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
(18) Gani; Zengin.
(19) Ehlî-i Namus; Namuslu kimse. Namus ehli.
(20) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı.
(21) Minnettar: Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.
(22) Muktedir; İktidar sahibi, güçlü.
(23) Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
(24) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
(25) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı sandıktır.
(26) Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
(27) Anzarot; Sıcak ülkelerde yetişen Latince ismi Sarcocolla denilen bir ağaç olup reçinesi yara tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak argoda alkollü içecekler, özellikle rakı için kullanılan bir sestir ki öyküde bu anlamda dile getirilmiştir.
(28) Tıpta bazılarımızın bildiği gibi; EKG (Elektrokardiyografi), EKO (Ekokardiyografi), Eforlu EKG (Koşu Bandı Efor Testi), Sintigrafi, MR ( Manyetik Rezonans=emar) diye anılan muayeneler.
(29) Koroner Arter (Kalp Damarları); Kalp Hastalığının ve yaygınlığının rahatsızlığı.
(30) Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
(31) Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
(32) Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
(33) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
(34) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
(35) Riskli; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı belirtisi. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınmasının gerekliliği durumu...
(36) Keyfiyet; Nitelik. Durum. Bir şeyin nasıl olduğunu belirten, onu başka şeylerden ayıran özellik, vasıf. Bir şeyin iyi ya da kötü oluşu yani kalite.
(37) Detaylı; Ayrıntılı bir şekilde.
(38) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(39) Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz(ler).