Üniversite son sınıfta, mezun olmam için çalışmak zorunda olduğum yoğun derslerim arasında, bir de 12 yaşındaki genç bir İlköğretim son sınıf öğrencisi arkadaşa ders vermem gerekiyordu. Gerekiyor muydu? Gerekiyordu tabii, anlatayım;
Üniversite son sınıftaydım, dediğim gibi. Babamın faiz konusundaki aşırı taassubu(1) nedeniyle, herhangi bir şekilde, herhangi bir kurumdan, burs, ya da kredi alamıyordum. Onun gönderdiği harçlık ise boğazıma bile yetmiyordu, değil ki defter-kitap-kalem almak gibi eğitim giderlerime yetsin. Başlangıçtan bu seneye kadar nasıl mı idare etmiştim? Çok kolay ve de çok basit…
Önceleri amatör bir futbol takımında, kaleci olarak top oynamıştım. Şampiyon olamamıştık, ama küme de düşmemiştik hiç. Patronlar galip geldiğimiz zamanlarda üç-beş kuruş koyuyorlardı cebimize, tatminkâr olmasa bile. Ama mağlup olmuşsak, “Yandı gülüm, keten helva(**), avucumuzu kokluyor, ya da yalıyorduk.(**)”
Sonra top toplayıcılık(2) yaptım, abiler sayesinde, onda da büyük maçlarda, daha hatırlı-gönüllüler çıkıyor, sevdikleri takımların maçlarını hem bedava izliyorlar, hem de daha çok harçlık alıyorlardı. Bir de “İki buçukluk(2)” denmiyor muydu, işte bu da gücüme gidiyordu, İfrit oluyordum(3), Gıcık kapıyordum(3)” işte o kadar. Bu işe de boş verdim.
Sonra bir sosyete dönercisinde komilik yaptım. Bahşişler toplanır, garsonlar üleşir, yani garsonlara “Sevdanın yolları(4).” komilere “kurşunlar” Söylememe gerek var mı; Bana doyum olmaz! (**)” deyip oradan da ayrıldığımı?
Bir ara pavyona götürdü bir abeyler (ağabeyler anlamında). Ne kızlarla, kadınlarla başım hoştu(**), ne de içki ve o avam(5) müzik ile. Benzeri bir olay da berberde çırak, kuaförde (bayan berberi anlamında söylüyorum) usta yardımcısı olarak çalıştığım zamanlarda başımdan geçmişti.
Malûm okumuş, okuyor ve lisan bilgimin (hani gâvurcuklar(6) gelirse diye, sözün benimle hiç ilgisi yok, ustaların dedikleri) olmasının tesirinin olacağını düşünmüştü ustalar, bence ustacıklar!
Bayat espriler, fıkralar, “Dedim ki, dedim ki(**)” ve çok zaman müstehcen muhabbetleri(7), “Hah! Hah! Hah! Hih! Hih! Hih!” mecburiyetleri. Ne dememi beklerdiniz ki? “Postaaa!” diyeyim, oldu mu?
“Denemediğim iş kalmadı!” desem yeri. Elimde temizlik malzemeleri apartman merdivenleri, bahçe, kömürlük, kalorifer dairesi temizliği mi dersiniz, oto yıkaması mı dersiniz, halk otobüslerinde bilet satıcılığı, hatta şoför abi karnını doyuracaksa, bilet satıcılığı yanında şoförlük de mi dersiniz? Onları da yaptım.
Dolmuş muavinliği, dolmuş şoförlüğü mü geçer aklınızdan, hatta bir Sürücü Kursunda, sertifikam olmamasına rağmen Direksiyon Öğretmenliği yapmış, hepsinde de akıllı-uslu tecrübem olmuş, bir hayat adamı olmuştum.
Utandığım için anlatmak istemiyorum, Sürücü Kursları o günler için hiç de faydalı oluyor gibime gelmiyordu, garibansan; “Git-gel Konya altı saat(**)” varlıklı, ya da torpilli(8) isen istersen “Trafik Anarşisti(9)” olarak çık, caddelere, parayı verenin düdüğü çaldığı(**) yerlerdi oralar.
Bu arada ayakkabı boyacılığı ve dahi aklıma gelmeyen başka işler de var yaptığım, ama hepsini hatırlayamıyorum şu anda.
Ama son olarak bu öğrenciye ders vermem, istikbalim için mucizevî(10) bir kurtuluş olmuştu benim için.
Bir arkadaşım, yakın sayılabilecek akrabalarından birinin çocuğuna ders verilmesi için; “Ben o kadar vakit ayıracak kadar zeki, sabırlı ve güçlü değilim, o şımarık çocuk için. İstersen seni önereyim!” demişti.
Ben ki “Feleğin çarkını ters döndürmeğe(**)” bile gayret etmiş adam, 12 yaşındaki bir İlköğretim son sınıf öğrencisi ile mi baş edemeyecektim ki?
Huysuzdu başlangıçta genç arkadaş, gerçekten! Ne anlatırsam, anlatayım, gerçekten ya anlamıyor, ya anlamıyor görünüyor, ya da anlamamakta direniyordu, üstelik anlayabileceği şekilde nasıl izah edersem edeyim. Hem de sadece başarılı olduğum fen derslerinde değil, sosyal derslerde bile.
Nasıl başarılı olacağımın düşüncesi içindeyken, çünkü maaş gerçekten benim için doyurucu idi ve ben bu arkadaşa mutlaka kendimi sevdirmeli… Yok, yok, bu kadar menfaatperestlik(11) olmaz, mutlaka problemine, ya da problemlerine gereğinin olduğu kadar eğilmeli ve çözmeliydim. Başka çözüm yolu yoktu, önce onu kazanmalı ve cemiyete kazandırmalı, menfaatimi sonra gözetmeliydim.
Gerçi zengin, varlıklı bir ailenin şımartılmış ilk çocuğu idi; kaprisli(12), ihtiraslı(12) ve doyumsuz (tabii, bence). Gerçekten zordu benim için; “Yavrum, kuzum, arkadaşım!” dememin hiçbir özelliği yoktu, indinde. Hani derler ya “Doluya koymak; almamak, ya da boşa koymak; dolmamak(**)” tıpkı o durumda ve düşünceler içindeydim, çözüm için.
Ama gün geldi bir gün asık suratla geldi okuldan. Her gün onlardan sonra gelen ben, belki de o geç geldiği için eve, erken gelmiş gibiydim. Çünkü onun bir de hemen bir yaş küçük bir erkek kardeşi vardı, başlangıç olarak derse ihtiyacı yokmuş gibi gözüken.
Sevgilisi ile arası bozulmuştu bu büyük olan genç adamın! Sanki her konuda olduğu gibi, bu konuda da engin bilgim, tecrübem, yaşamışlığım varmış gibi;
“Ah oğlum, şöyle şöyle deseydin ya!” Filmlerden, romanlardan bir sürü alıntılar…
“Hem yarın da tek sayıda beyaz karanfilleri götürmeyi unutma arkadaşına, tek sayıda” deyince, hemen cep telefonuna sarılmış, “Sevgilim” dediği kişiyi aramış ve o 12 yaşındaki genç arkadaşın sevgilisi ile arası düzelmişti.
O zamandan sonra “kanka(13)” gibi olmuştuk onunla, ya da ben onunla.
O günden sonra her şeyi can kulağı ile dinler olmuştu, soruyor, öğreniyor, not alıyordu. Öğünmek gibi olmasın, beraber çalışmağa başladıktan sonra, başarı oranı yükselmiş, hem de çok yükselmişti. O; zayıflarla buluşan ve devamlı boğuşan genç çocuk, iftihar ya da başarı listelerine geçmeğe hak kazanmıştı.
Bu benim ona yakınlaşmamın, hem çok çok yakınlaşmamın sonucuydu sadece. Çünkü muhtemeldir ki, çocuklarının maddi ihtiyaçlarını karşılayan anne ve babalarının, onların sosyal sorumluluklarını üstlenmemek gibi bir dertleri vardı, herhalde. Ve bu başarı yükselişi, benim ders ücretimin de bir miktar da olsa artmasına neden olmuştu!
İşte böyle normal, diğer günlerden hiç de farkı olmayan bir gündü yaşadığım. Dersten çıkmış, çocuklara ders vermek için gecikmemek telâşıyla ve can havliyle(**) denecek bir şekilde, açlığımı bastırmak üzere bir pastaneye girmiş, girivermiştim.
Maksadım; bir sandviçi ayran, ya da herhangi bir içecekle boğazımdan kaydırıp, midemi hafifçe doldurmak, sonra genç arkadaşın annesinin ya da hizmetçisinin yapıp ikram ettiği kurabiye, çörek ya da böreklerle ziftlenmekti.(14)
Gerçeği neden saklama gayretinde olaydım ki? Ziftlenmeyi bırak, “Abla” dememde ısrar eden Günsu Teyze sayesinde, kaldığım Öğrenci Yurdu diyeceğim, ama Pansiyon demek daha doğru geliyordu bana, oradaki arkadaşlarıma da götürüyordum, nasiplendiklerimden.
Nerede kalmıştım? Tamam, hatırladım;
Pastaneye girdiğimde sipariş verdikten sonra görmüştüm onu. Başı sıkı sıkıya bağlı, türban denilen cinsten, ama yüzü aydınlıktı, yüzü Allah’ın esirgemeden yarattığı bir biçimde ve hafif de olsa makyajlı idi, fark ettiğim kadarıyla.
Ama o bakmadı bile yüzüme. Önündeki çayı yudumluyor, ara sıra da önündeki çay bardağı içindeki yarım ya da çeyrek kalmış çayını karıştırıyordu kaşığıyla, ses çıkarmamağa dikkat ederek, belki de düşünceli.
Allah’ım tanıyordum sanki ben bu yüzü. Tanıyacaktım, tanımam gerekli idi. Ama nerden, nereden? Beynimi zorluyordum, beynim zonkluyor, ama hiçbir şey gelmiyordu aklıma, ya da hatırlayamıyordum. Yeterli hayat tecrübem de yoktu ki; “Siz kimsiniz?” diye sorayım.
Gönlümdeki saklı gizlilik yıllarca at gözlüğü takıp(**) dolaşmamama nedendi, bilemediğim, beni engelleyen bir neden. Gene de ve her şeye rağmen siparişimi iptal edip yanına yaklaştım.
Başını kaldırdı, sanki gülümsedi, kısa bir an, gamzeleri saklayamamıştı tebessümünü.
“Bağışlar mısınız efendim? Terbiyesizlik, ya da askıntı veyahut da bilinen bir metot olarak yorumlamazsanız, yanınıza oturabilir miyim?”
Bu kere saklamamıştı tebessümünü;
“Tabii, neden olmasın, arkadaşım gelinceye kadar vaktimi sizinle geçirmemde hiçbir mahzur yok!”
“Bağışlayın efendim, öğrenci misiniz?”
“Hayır, bitirdim ve buraya yakın dershanelerden birinde öğretmenlik yapıyorum, şimdilik.”
“Ne kadar güzel, ben de inek… Affedersiniz, yani çok çalışmama rağmen birkaç defa sınıfı geçememeyi başardıktan sonra(!), herhalde bu sene mezun olacağım, olabileceğim demem daha doğru olacak herhalde.”
“Gecikmediğinize emin misiniz?”
Nasıl bir soru idi bu, anlamını bile anlamamış gibiydim?
“Maalesef eminim, iki sene kaybettim, nedeni ne olursa olsun diyeceğim, ama altında yatanın ekonomik bakımdan güçsüz bir ailenin masraf çıkartmak istemeyen çocuğu olmam diyebilirim. Ama şu sıralar benim durumum iyi ve ben o güçsüz aileye koltuk çıkmaya çalışıyorum(**), çok zaman, az da olsa miktarı. Sınıfta kalıp da bugünlere ulaşmama da; Olsun’ diyorum, vardır her işte bir hayır(**)! İnsan yaşamak istediği kadar ve istediği gibi yaşar, yoksa Yahya Kemal’in dediği gibi; ‘Hayal ettiği müddetçe(15)’ değil.”
“Siz hayal ettiniz mi, peki?”
“Evet! Yaşamımda gerçek olarak ilk ve son olarak ve yalnızca bir kez. Size çok benzeyen, bu nedenle beni size doğru iten, yıllar öncesinden, çok önem verdiğim sınıf arkadaşım olan birine, aklım başımda bile değilken ilgi duyduğum, hatta saklamayayım, nasıl olsa arkadaşınız gelince bu sohbet bitecek, unutamadığım, sevdiğim ve sevgisi hâlâ gönlümde yaşayan birini hayal ettim, hayal ediyorum da. O zamanlar Ortaokul vardı, İlkokuldan sonra. Bugün İlköğretim, Ortaöğretimi de kapsıyor, biliyorsunuz. Ve ben onu düşünüyor, anıyor ve arıyorum hâlâ…”
Durdum, gizli sırlarımı bu bilmediğim, sadece nereden tanıdığımı merak ettiğim bu kızcağızla neden paylaşıyordum ki? Nedense çenem, dur-durak bilmiyordu(**). Devam ettim;
“Babamların, evimizi nedense başka bir mahalleye nakletmesi, okulumu daha bitirmeden değiştirmem nedeniyle ayrıldım arkadaşımdan, hem de bir daha hiç aramadan, onu gönlümde saklayarak. İnanır mısınız bilmem, o günlerde aramadığım onu, bugünlerde bile aramam hâlâ devam ediyor ve ilgi alanımda kimse yok. Bu nedenle sizi sadece birine, hatta doğrudan söyleyeyim ona benzettiğim için saygımı yitirmeden yanınıza gelmeyi istedim. Lütfen bağışlayın efendim.”
“Ne gibi, örneğin?”
“Hani derler ya ‘Kaş-göz, gerisi söz! (**)’ diye. Siz tıpkı osunuz. Keşke onun o yaşlardan bir fotoğrafı olsaydı üzerimde ve gösterseydim onu size.”
“Merak ettim bana benzeyen, yıllarca gönlünüzü başkasına yöneltmediğiniz arkadaşınızı. Yarın burada, bu saatte burada olmayı isterim, o genç kızı merak ettiğim için, resmini de görmek isterim tabii. Bana o mutlu kızın resmini gösterir misiniz? Ben de bana benzeyeni tanımış olayım hiç olmazsa.”
“Vallahi olur! Yarın burada ve bu saatte. Olur mu?”
“Olur tabii. Ama niye bu kadar acele ayrılmak ısrarındasınız ki? Arkadaşım gelmekte gecikti, oturabilirdiniz biraz daha.”
“Özür dilerim efendim. Ekonomik durumuma olgunluk sağlayan bir genç arkadaşa ders veriyorum. Ona yetişmem gerek. Geciktim bile, sizinle sohbetimin koyuluğunda.”
Tam bu sırada cep telefonum çalmağa başladı. Baktım ki, beni arayan, tahmin ettiğim gibi 12 yaşındaki kankam olan, o âşık idi:
“Hemen geliyorum Türker’ciğim. Biraz geciktim, ama telâfi(16) ederiz. Hiç merak etme sen ve özür dilerim.”
“Sizden de tekrar özür dilerim efendim. Öğrencime yetişmem gerek. Adınızı bağışlar mısınız? (17)”
“Gerekli mi?”
“Değil, zaten benimki de gerekli değil!”
“O zaman isimsiz insanlar gibi görüşelim burada!”
“Olur, güzel bayan. Bağışlarsanız, ben bana sakladığımı asla ve asla unutmayacak olsam da, sizi de unutmak istemem demek isterim, her ne kadar arkadaşınız olsa da, gerçek; gerçektir, değil mi?”
“Gerçekten gerçeğin gerçek olduğuna inanıyorsanız, yarın burada, bu saatte o genç kızın resim, fotoğraf ya da nesi varsa o belgelerle burada olmaya çalışın, ben de merak etmekten soyutlayayım(18) kendimi.”
“Gerçekten geleceğime inanıyor musunuz?”
“Gerçekten gelmeyi düşünmüyor musunuz?”
“Ne münasebet? Umutla gelirim. Ama siz gelmezseniz üzüntüm olur, ama gene de umutla dönerim kendi yaşamıma, yaşantıma. Çünkü kalbim o okullu sevdiğim haricinde boş, sizinki gibi dolu değil.”
“Kalbimin dolu olduğunu kim dedi?”
“Arkadaşım gelecek dediniz ya!”
“Her arkadaş, sevgili, ya da ömrünüzü paylaşacağınız dost mu demektir?”
“Hayır ama…”
Gak-guk!(**) Hık-mık!(**) Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu ve resmen kıvırttırmam(**) gerektiği halde onu bile başaramaz durumdaydım, “Allahaısmarladık!” derken.
Eve ulaştım, zili çaldım, Türker esirgemeden sözlerini, açtı kapıyı,
“Hayırdır öğretmenim! Hiç gecikmezdiniz! Gecikecek olsanız bile mutlaka telefon eder haber verirdiniz. Ters bir durum yoktur, inşallah!”
“Yok, yok aslanım! Bir tanıdığa rastladım, o da lâfa, yok, yok, günaha girmeyeyim birbirimizi karşılıklı lâfa tutunca, cepten arayışına cevap vermek zorunda kaldım. Özür dilesem mi?”
“Olur mu öğretmenim? İnsan güzel bir bayan arkadaşına rastlayınca, unutur öğrencisini, tabiidir ki!”
Ensesine bir şaplak(19) vurdum;
“Bayan arkadaş olduğunu da nereden çıkartıyorsun ki?”
“Eee öğretmenim! Ben kaçın kurasıyım(**), kimin öğrencisiyim ki? İzin ver de sadece iki kere ikinin dört ettiğini, failâtun’u, Gay Lussac’ı, good morning demeyi, terliksi hayvanı bilmemin, öğrenmemin dışında sizden onu da öğrenmiş olayım, zekâ ürünü olarak!”
“Aferin aslanıma benim!” derken ensesine bir şaplak daha vurmayı esirgememiştim.
“Hadi hemen gecikmeden oturalım derslerimize, bu günkü program da ne vardı? Gecikerek de olsa bitireceğiz, biliyorsun değil mi?”
Gayretliydi Türker, hem de olağanüstü gayretli olmuştu.
“Okuyacak, büyüyecek, adam olacak ve evleneceğim!” diyordu. Söylediği; ilk ve tek göz ağrısı, bugün de, yarın da, öbür gün de hep aynı olacak cici kızdı, ismini bile söylemek istemediği, ama resmini gösterdiği.
“Bırakmayacağım onu, Fizan’a(20) da gitse, Everest’e(20) de çıksa, Abis’e(20) de dalsa ömrümce, hep elimde olacak eli, hep benimle olacak, hep bugünkü gibi, tabii beni hep dilerse, dilemekte ısrarlı olursa, o da!”
Henüz genç olduğunu, aşırı bağlanmamasını söylemiştim, bir bakıma kendi hayatımın inkisarı(21) gibi. Ama sadece “Nuh” diyordu(**), Sevgili Türker, sonunu getirmiyor, getirmek de istemiyordu.
Sohbetimiz olmasa, ders çalışmamız verimli olabilir miydi ki? Bu tutum, kardeşi Berker’i de eğitmeme neden olmuştu. Sınıfta kalmak, ya da mezuniyetimi geciktirmek hiç işime gelmiyordu, ama iki asgari ücret tutarını sahiplenmem de belimi doğrultmama yettiği gibi, arkadaşlarıma borç vermeme, aileme de biraz daha yardım etmeme vesile(22) olmuş, hatta kenara-köşeye birkaç kuruş ayırmamı(**) bile sağlamıştı.
“Bal tutan, parmağını yalardı!(**)” Yala yala bitmeyecek bir bal madeni (kovanı değil!) sahibiydim. Ne ben onlardan, ne de onlar benden vazgeçmek dileğindeydiler. Övünmek gibi olmasın, ama bir ara belki de tereddüt(23), ya da endişelerinden olsa gerek saat ücretime zam yapmak isteklerini belirtmişti anne-baba.
Yeterli olduğunu kesinlikle kabul etmeyeceğimi belirtmeme rağmen bazen işin kolayını biliyordu aile. Ya doğum günü, ya bir başka günün tekrarı, ya bayram-seyran-yılbaşı deyip cebime ufak zarfları ve fakat içindeki büyük miktarları koyuyorlardı.
Çocuklar da ayrıca harçlıklarından karınca-kararınca(**) vermek istiyorlardı bana, asla düşünmezdim böylesine ince davranışlarını.
“Biz derslerimize konsantre olmak(24) için önce biraz sohbet ediyoruz, şöyle ya da böyle ve sonra dolu dolu çalışıyoruz, ikinizle de. Bu nedenle ne anne-babanızdan, ne de sizlerden hakkımdan fazlasını almam uygun olmaz, haklılık olmaz, hatta böyle bir şey günah olur diye bile düşünüyorum.”
Kısaca beden diliyle mutlu oluyorlardı. Çocukların eğitimlerinde ilerleyiş vardı, hem her bakımdan, o şımarık çocuklar gitmiş, akıllı-uslu çocuklar gelmişti. Yemek yemelerindeki alışkanlıklardan, bilgisayar kullanımına, lâvabo-tuvalet alışkanlıklarından, TV seyretmeye, yatıp uyumaya kadar, anne-babaların ne istekleri varsa o isteklerin çoğunda başarılı idiler.
Lâf aramızda ben de mutluydum, çünkü yılların fukaralığını yaşayan cebim, şişkinceydi artık. Yeni bir takım elbise, bir çift pabuç ve birkaç gömlek ve kravat almıştım, mezuniyet töreninde giymek için.
Kaldığım Öğrenci Yurduna, yani Pansiyona döndüğümde, tüm özel eşyalarımı, dosyalarımı karıştırmama rağmen Ortaokulda kalan, ilk, son ve tek aşkımın resimlerini bulamamıştım.
Muhtemeldi ki; Aydın’da evimizde, kendi dolabımda duruyordu onlar. Sanırım iki toplu resimdi, biri sınıfımızda, biri bayrak töreninde çekilmiş. Gerekliymiş gibi sadece Üniversitede, amfide(25), piknikte-miknikte, şurada-burada çekilmiş fotoğraflarım ile dolabımın kapısına astığım dünya tatlısı Türker ve Berker’in fotoğrafları vardı, elimde sadece.
Fotoğrafları almak için Aydın’a git-gel için hem zamanım yeterli değildi, hem de ispat gerekliliğim yokmuş tavrında idim, yüreksiz bir saçmalık içinde.
Evet, etkilenmiştim o isimsiz varlıktan ama inkâr etmiş olsa da onun bir arkadaşı vardı ve bir gönüle ikinci kişinin yerleşmesi olanaksızdı. Hem benim gönlüm de sahipsiz değildi ki?
Türker’i aradım cebinden; “Biraz izin verip veremeyeceği” konusunda. “Akşam geç vakte kadar çalışabileceğimizi, hatta yemekleri varsa gece bile kalabileceğimi” söyledim pastaneye yöneldiğimde. Kısa, kesin ve öz olarak;
“Olur öğretmenim, anneme de Berker’e de haber veririm. Siz de kız arkadaşınıza benden selâm söylemeyi unutmayın, lütfen!” demesi çekinmediğim mutluluğum oldu, desem yeri.
“Çocuktan al, haberi! (**)” derler ya hani, tıpkısı Türker’in dilindeydi.
“Etkilenmiştim!” dedim ya, ama beni o isimsiz varlığa iten, ya da onun beni kendisine çektiği bir güç vardı bilmediğim ve fakat hissettiğim.
Pastane boştu, onun oturduğu masaya ama karşısındaki sandalyeye oturdum, bir çay söyleyip. İkinci, hatta üçüncü çayı içmekte idim, kapıdan göründüğünde. Zamana uymaması, ya da zamana sadakatsizliği canımı sıkmasına rağmen; “Olsun!” demiştim, gelmişti ya, gecikerek de olsa, başka ne istemem gerekirdi ki?
“Özür dilerim, dersim olduğunu unutmuşum. Daha doğrusu aniden rahatsızlanan bir arkadaşımın yerinde olmam gerekti. Herhangi bir şekilde size haber de ulaştıramadım, tek umudum sabırlı olup beklemenizde idi. Allah’a şükür ki sabırlı imişsiniz.”
“Teşekkür ederim, ama sizin de beni bağışlamanız gerekecek, çünkü tanışmak istediğiniz, beni hayata bağlayan insanın resimlerini maalesef bulamadım. Herhalde Aydın’da evdeki dolabımda saklamış olabilirim. “
“Önemsemeyin. Elimdeki şu resme bir bakalım ister misiniz? Sizdeki resmin aynısı gibi mi görünüyor?”
Evet, o resim bendeki resmin aynısı idi, hayalimde kaldığı kadarıyla. Cüzdanını açtı, cüzdanından ek yerlerinden neredeyse sekiz parçaya bölünmüş bir kâğıt dizisi ya da sayfa ile vesikalık bir fotoğraf daha çıkardı.
“Şu fotoğrafa ve şu kâğıtta yazılı olanlara da bir bakmayı, yazılı olanları okuyup tanımayı istemez misiniz?”
Fotoğraf benim ortaokula başladığım tarihe aitti, kayıt için çektirip okula verdiğim. Kâğıtta ise benim el yazım vardı. Kargacık-burgacık(26) da olsa tanıdığım;
“İzmirli Ege’m, seni seviyorum ve büyüyünce de seninle evlenecem.” diye yazmıştım. O günün heyecanı ile olsa gerek, “evlenmek” kelimesini kısa kesmiştim.
Ayağa kalktım, sandalyemi devirircesine;
“İzmirli Ege?”
“Evet, Aydınlı Efe!”
İnsan hayatında tesadüfler bazen o kadar çok yer ediyordu ki! Birer eski birbirine âşık ya da sevgili gibi değil, birer dost gibi kucaklaşmıştık, mesafeli.
“Hemen, daha karşılaşır karşılaşmaz beni tanıdığını söyleyip de, beni utandırma.”
“Utanman gerekli mi? Ben seninle olduğum ilk anımdan beri seni hiç unutmadım ki, kazınmıştın gönlüme. Ama fazlasını da bekleyemezdim, adanmış bir kalp, bekleyen bir beden olarak sadece umut edebilirdim. Aynı şehirde yaşadığımızı hissediyor, hatta biliyor, bu şehir koca, kocaman da olsa sevgimiz yeterli ise, bir gün piri fani(27) bile olsak karşılaşıp görüşeceğimizi umut ediyordum. O da, olmadık bir zamanda, hem de hiç düşünmediğim bir zamanda şekillendi ve gerçekleşti işte.”
“Arkadaşın olduğunu söylememiş miydin?”
“İnanmış mıydın? Ya da şöyle diyeyim; görür görmez seni hemen tanıyınca, arkadaşımın sen olduğunu mutlaka söylemem mi gerekti?”
“Ben ki seni görüp bir yerlerden tanıdığını sanan, birilerine benzeten adam, neden inanmayaydım ki?”
“Ben ki seni yıllarca bekledim, aradım, unutmadan. Bir başkasını gönlüme saklayabilir miydim ki?”
“Bu dar zaman bana yetmedi, yetmeyecek de. Ders vermem gereken iki delikanlı canavar var, oldukça da vaktimi alan. Onlara yetişmem gerek. Beraber gidelim mi?”
“Olur, mahzuru yoksa birini ben eğitmeye çalışayım. Bugün başka dersim yok çünkü. Yanlış anlamasınlar para-pul falan istemem, sadece senin yanını, nefesini paylaşmak isterim, yanında olmak yetecek bana, geç bulup da, çabuk kaybetmemek(28) için seni. Beni unutmuş, gönlünden silmiş olsan bile.”
“Bunu anlatmıştım değil mi, ilk karşılaşmamızda, Ortaokul yıllarından bir güneşimin olduğunu? Gönlümden silmedim, o kargacık-burgacık yazılardaki sevgim ise… Şu anda bile devam ediyor, içtenlikle biliyorum bunu. Çünkü sadakatte hiç kusur işlemedim, beynimdeki sana. Ama bana biraz, hiç olmazsa yarım gün izin ver. Kendime geleyim. Sevincim o kadar sonsuz ki, sanki kaldıramayacakmışım gibi, gerçekten endişem var. Bu gece yatağıma yattığımda seni göreceğim rüyamda, hülyamda, düşüncelerimde, mazimde ve istikbalimde, dünkü gibi açık vermeyen, bugünkü gibi beni tanıyan olarak.”
“Ömrümce, ömür boyu izinlisin! Çünkü ben o günlerde, o çocuk, ya da gençliğe ilk adım attığım yaşlarımda ne idiysem, ne hissediyorduysam, bugün de oyum, değişmeyen, unutmayan, umut eden ve…”
Sustu, sanki devamını getirmek istemezcesine. Elini tuttum;
“Telefon edeyim, gitmeyelim öğrencilerime, bu bir günü nasılsa telâfi ederim sonra. Eve dönmeye mecbur olduğun vakte kadar beraber olalım.”
“Hayır, hayır, lütfen telefon etme. Benim, senin yanında olmam yeterli benim için, daha önce de dediğim gibi.”
“Benim, seninle geldiğimi bildirmem herhalde faydalı olacaktır. İstersen sen de ailene gecikebileceğini söyle. Benim telefonumdan edebilirsin.”
Kurnaz adamdım vesselâm. Şu ana kadar bahsi geçmese de, istesem seve seve verebileceğini düşünsem bile, bu şekilde evinin telefon numarasını öğreneceğimi ummuştum.
“Türker, Oğlum ben Efe Öğretmen. Bugün bir öğretmen arkadaşımla gelebilir miyim derse? O benden daha ileri ve bilgili. Gerçekten, gerçek bir öğretmen yani.”
Karşımdan; “Kız arkadaşın değil mi? Gelin, gelin, ben de merak ediyorum.” demişti.
“ Evet! Evet! Peki, Teşekkür ederim! On, bilemedin on beş dakika içinde sizde oluruz. Çilekli-kakaolu dondurmalarınız her zamanki gibi benden, ama yiyeceğiniz vakte annenizin karar vermesi şartıyla, tabii.”
Ege bazı sözlerim için isteksizliğini, bazı sözlerim için de merakını frenleme gayretindeydi gibi geldi bana.
Eve geldiğimizde kavga için hazır buldum onları;
“Hayır! Efe Abiyle ben çalışacağım, sen kız öğretmenle çalış!”
“Hayır! Ben Efe Öğretmenle çalışacağım.”
Kavga neredeyse başlamak üzereydi, araya girdim;
“Tamam, kavgaya gerek yok! Her zaman olduğu gibi değil, bu sefer kura çekeceğim, hanginizle derse başlayacağım konusunda. Ege Ablanız size servis yapsın ayrı ayrı, kurayı kaybeden isterse yardım isteyebilir, zamanını boş geçirmemek için. Ama mecburiyeti yok, biliyorsunuz. Her zaman olduğu gibi ikinizin de derslerinize yardımcı olacağım. Şimdi söyleyin bakalım, yazı mı, tura mı? Bilenle çalışacağım, bilmeyenle ikinci sırada beraber olacağız.”
Elimdeki parayı havaya attım ve tuttum;
“Yazı!”
“Tura!”
Türker kazanmıştı, Berker gitti, küskünce oturdu kanepenin ucuna eline kitabını alıp. Türker dirseklerini masaya, yumruklarını yanaklarına dayayarak oturmuştu sandalyesine, kardeşine alay edercesine bakıyordu; “Oh ya! Ben kazandım ya!” dercesine.
Rekabet (“Kıskanmak” fiilini özellikle kullanmadığım fark edilmiştir, mutlaka) iyi bir şeydi galiba. Çünkü birbirine bakarak daha iyi ve daha çok çalışıyorlardı. İtiraf etmem gerek, Berker’e öğretirken bir şeyleri, Türker’in Berker için arzuladığı yardımları da çok zaman reddetmiyordum.
“Ege Ablaları bu çocukların ikisi de öğrenmek konusunda canavar gibi.(**) Benden ders almalarına bile gerek yok!...”
“Hayır!” diyen Berker’in isyanı ulaştı kulaklarıma.
“Sen olmazsan, ben hep zayıf alırım. Sınıfta bile kalırım.”
“Tamam Berker’ciğim. Siz istedikçe sizlere ders çalıştıracağım, bütün bilgimi aktarmağa çalışacağım sizlere. Bıkınca da ‘Bıktık!’ demeyi unutmayın, olur mu? Çünkü benim de okulum bitecek, işe gireceğim, askerliğimi yapacağım, sonra evleneceğim. Umarım sizler gibi akıllı olur, benim çocuklarım da. Sizler gibi olmalarını düşünürüm çocuklarımın. Belki o vakitlerde kim bilir sizler de kocaman kocaman ağabeyler, adamlar olursunuz… Ama bilin ki bir gün mutlaka ayrılmamız gerekeceğini unutmayın, olur mu?”
Ege dalgın dalgın dinliyordu, içinde kendisinin de yer aldığı sohbetimi. Berker;
“Olur Abi!” dedi sessizce, kırgınlıktan, kıracağından korkar gibi.
“Peki, haydi Türker’ciğim, başlayalım hemen dersimize. Yoksa bu sefer ‘Geciktik!’ diye sinirlenecek kardeşin. Berker, sen de istersen, odanızda Ege Ablanla bir çalışmayı dene. Hoşlanmazsan, istemezsen beklersin beni, kitaplarınla meşgul olarak. Tamam mı?”
“Tamam!” Tamam’ın ikinci “a” sı oldukça uzundu, kahırla gibi, kahredercesine belki.
Biz ders çalışmaya başlarken Ege ve Berker diğer odaya yönelmişlerdi. Önce belirli bir süre, sonra uzunca bir süre beklediğim tandansta(29) bir ses gelmemişti yan odadan. Merak edip Türker’den izin alıp baktım odaya.
Koca Bebek Berker, Ege’nin kucağına oturmuş, başını göğsüne dayamış, Ege’nin okuduklarını dinliyordu, sükûnetle, anlama arzusu ve hatta ezberleme isteğiyle. Öyle ki beni fark etmemişti bile. Farkı fark etmeyen Türker de gelmişti peşim sıra ve o da gördüğüne inanamamış gibiydi.
Sonra yer değiştirdik. Ben Berker’le fen derslerine yönelirken, Türker, o daha kocaman olan bebek, dizlerinin değil, ayaklarının arasına oturmuştu Ege’nin ve tıpkı Berker gibi başını Ege’nin göğsüne dayamış, tıpkı Berker gibi dinliyordu onu, baktığımda.
Çocukların ikisi de mutluydu. Gün gezmesinden dönen anneleri onlardaki bu yeni değişiklikten memnun ve mutlu olmuş ve fakat Ege’nin varlığına akıl erdirememişti.
“Dershane arkadaşım, bugün dersi olmayınca, ‘Yardım edeyim’ dedi, ben de kıramadım kendisini. Aslında sosyal bilgilerde tam bir öğretmen. Dersinin olmadığı, boş olduğu günlerde ücretsiz olarak çocukları sosyal bakımdan donatmak arzusunda.”
“Ücretsiz olmaz ama…”
“O zaman benim eksiklerimi tamamlayacak olduğuna göre benim aldığımı eksiltin.”
Ege, daha ilk günden gibi sözlere karışmıyor, belki de konuşma sırasının kendisine gelmesini bekliyordu.
“O da olmaz abla!”
“Ama siz de her şeye ‘Olmaz!’ diyorsunuz. Biliyorsunuz ki atalarımız; ‘Olmaz, ‘olmaz’ deme, olmaz, olmaz!(**)’ demişler, haklı olarak da ‘İyi demişler!’ diye düşünüyorum. Hem sen sus bakayım Efe! Neyi, nasıl yapacağımı sana soracak değilim herhalde. Hem niye Ege adına konuşuyorsun ki? Bak, o efendiliğinden taviz verip(30) söze karışıyor mu? Hem çocuklarımın yanında bana çıkışır gibi konuşmanı da ayıpladığımı söylemek isterim. Akşam beyim gelince biz konuşur, konuyu hallederiz. Tamam mı? Tek mesele, çocuklara programlarınızı vermeniz...”
Azardan ziyade, sitemli bir şaka, ya da serzeniş idi Günsu Ablamın dudaklarından dökülen.
“Ben gene her gün aynı vakitlerde gelmeye devam ederim. Herhangi bir aksaklıkta da mutlaka haber veririm, her zaman olduğu gibi.”
“Ben programımı çocukların okuldan gelişlerine ve ders programıma göre sonra versem. Hatta sırf bu dünya tatlıları için dershanedeki ders saatlerimi bile onlara göre ayarlayabilirim, belki.”
“Her gün, üçü çeyrek geçe evde oluyorlar.”
“O zaman yarından itibaren Çarşamba ve Cumartesileri hariç, her gün üç buçukta evinize gelirim. Arkadaşlarımdan herhangi biri yerine ders verip de gecikecek olursam, o zaman da mutlaka telefon edip haber veririm, bir başka gün eksikliği, yanlış anlamayın kendiminkini değil, sadece çocukların eksikliğini tamamlamaya çalışırım. Onlar beni hangi gün isterlerse! Yalnız efendim, benim maruzatım(31) da Efe’nin söyledikleri gibi. Gerçekten bir dershanede çalışıyorum ve maaşım yeterli. Hiç aklımdan bile geçmedi, ücret diye ısrar etmeseniz…”
“Daha yeni tanıştık, ama Efe gibi sizi de mi azarlamamı istiyorsunuz? Hakkınızı, emeğinizin karşılığını vermezsem, ödemezsem olur mu? Gerçi insan emeğinin, daha doğru bir deyişle öğretmen emeğinin karşılığının asla ödenemeyeceğini biliyorum, ama insanlar böyle bir değişim aracı icat etmişler kendilerince bizim de uyguladığımız, uyduğumuz konu bu. Kısaca; ya da özet olarak bu akşam beyim gelir gelmez onunla konuşacağım konu bu. Yalnız güzel kızım, sen de cep ve ev telefonunu ver ki, birimizden birinin herhangi bir sorunu olursa karşılıklı olarak ulaşalım, birbirimize, olur mu?”
“Tabii, efendim!”
O; telefon numaralarını verir ve Günsu Abla da defterine not alırken, ben de şu ana kadar akıl edemediğim Ege’nin cep telefon numarasını beynime kaydetmekle meşguldüm.
“Annem merak eder, gecikmeyeyim!” deyip erken ayrıldı Ege. Ben akşam öğünüme de sahiplenmek, öncelikle Berker’in eksik kalan bir kısım Matematik ve Lisan derslerine yardım etmek için kalmıştım. Zaten arayanım-soranım da yoktu, arkamdan kovalayanım da(**). Meselâ desem mi? Demem gerek!
Birinci arzumu dile getirdim; akşam yemeğine kalmak, ya da hiç olmazsa kurabiye, ya da sahiplendiğim poğaçalara el koymak. İkincisi daha ilk günden Ege’yi zapt etmemek, aramızda bir şey olmadığını aileye ispatlamak gibi bir saflık (Sanki hayat tecrübeleri yokmuş da, anlamazlarmış da, gibi falan? Oysa Türker bile; ‘Kız arkadaşın’ dememiş miydi, hem de daha ilk günden).
Üçüncü olarak eğer ablanın beyi gelip de Ege’nin alacağı bedeli tespit ederlerse bunu ona bildirmekti. Bir diğer düşüncem, Yaradan’a sığınıp, abladan yiyeceğim fırçayı, azarı, sitemi her neyse birini, ya da hepsini göze alarak, yükümün azaldığını, dolaysıyla da maaşımın azalması gerektiğini ağabeye de söylemek, daha doğrusu ağabeyden dilemekti.
Olur muydu? Olmaması için sebep neydi ki? İnsanların terlerini sildikleri miktar kadar haklarının olması gerekmez miydi ki?”
Evin babası da gelmiş, benim evde olmam her zamanki gibi dikkatini çekmişti, Berker’le çalışırken, Güneş Beyin. Evin Annesi Günsu Hanım, adamcağız daha ceketini çıkartırken anlatmağa başlamıştı.
Mutfağa doğru arka arkaya yöneldiklerinde seslerini kısma gayretinde olmuşlardı, masada biz oturuyorduk, kendisini rahatsız hissetmemesi için Türker odasındaydı, kapısı kapalı.
Ne kadar süre geçti bilmem mümkün değildi, hele çocuğun dersine konsantre olmuşsam. Gerçek şu ki, bazen gerçekten bana ikram edilen, ya da kendi başıma edindiğim çay, kendi başına azade kalır(32), sonra buz gibi bile olurdu. Kurabiyeler çok zaman yanıma paket edilirdi, daha önce de söylediğim gibi.
Kararlarını Ege’ye bildireceklerini söyleyerek çıktılar odadan. Gerçek ki, merak ediyordum. Telefonu açtılar;
“Haftada iki, hatta Pazar günü de sayılırsa (gerçi Pazarları ben de gelmiyordum, velev ki(33) sınavları varsa, genç arkadaşlarımın bilgilerini tazelemek için geliyordum, iki elim kanda bile olsa(**)) üç gün eksik ders yapması ve sadece sosyal bilgiler dersi verecek olması dolaysıyla ücretini doğrudan doğruyu söylemişlerdi.”
Belirlenen rakam benim ücretimin yarısı kadardı, ama telefonda “Efe’nin ücretinin yarısı kadar” denmemişti tabiidir ki…
Berker’le dersi ancak bitirebildim. Ve vaktin gereğinden daha geç olmamasından umutlanarak dışarı çıkar-çıkmaz telefon açtım:
“Ben Efe. İyi misin? Bir ‘Allahaısmarladık!’ deseydin ayrılırken, mutlu olacaktım!”
“Özür dilerim. Nasıl olduğuma gelince, bugün iki kere keyif aldığımı söyleyebilirim. Birincisi sendin, yıllar sonra sana rastlamam. İkincisi ise, pek önemli değil, maddi kazancımla ilgili. Sayende ek bir gelirim oldu. Bir üçüncüsü de diyebilirim ki; öyle mükemmel çocuklarla tanışmak ve onlara ders çalıştırabilmek. Bu konuyu ailemle de konuşacağım. Şimdi kendi odamda dershane için hazırlık yapıyorum, bir bakıma öğrenci gibi ders çalışıyorum ben de. Babam-annem salonda televizyon izliyorlar. Cep telefonum titreşimde olduğu için rahatlıkla açtım. Hazırlığım henüz bitmedi, her iki derslerim yönünden de. Bu nedenle yeni işimi onlara sabah kahvaltısında söyleyeceğimi umuyorum.”
“Peki, beni de söyleyecek misin? Aslında sana benim söyleyeceğim çok şey var. Beraber olunca söylerim, olur mu?”
“Yanlış sorunun, doğru cevabı olabilir mi sence(**)? Sen, şimdi ve gerçekten var mısın, söyle bana içtenlikle ki, ben de seni söyleyeyim aileme?”
“O nasıl söz, yarım gün izin isteğimi bile geri almışken?”
“Peki, anladım. Söyleyeceğin çok şey olduğunu söyledin!”
“Evet!”
“İstersen başlangıcı, yıllarca önce yazdığını, tekrar fısıldayabilirsin kulağıma.”
“Seni seviyorum, büyüyünce de seninle evlenecem!”
“Büyüdüğünü biliyorum, o halde bu bir evlenme teklifi mi?”
“Yarın görüşsek de ellerini tutsam, parmağını istesem de öyle söylesem, hatta istersen yılların birikmiş üzüntüsünü çiğnemek için diz çöksem önünde hatta.”
Bayağı iyi zırvalıyordum(*34, hatta hattalarda, ama amalarda.
“Romantik biri olduğunu söyleyen oldu mu sana hiç?”
“Ben sadece gönlümdeki gerçekleri söyleme gayretinde oldum!”
“Peki, ellerim yarın senin avuçlarının içinde olacak. Şimdilik iyi geceler!”
“Dur! Kapatma hemen! Aynı yer, aynı saat mi vaadin?”
“Başka ne ve nasıl olabilir ki?”
“Anladım. Allah rahatlık versin. İyi ki seni sevmişim, bahtımın başlangıcında. Ve bil ki; seni seviyorum, ilk gün ki gibi, hem de…”
“Anlıyorum!” dedi sadece, telefonunu kapatırken. Oysa;
“Yih hu!” gibi oldukça çılgınca ve yüksekçe bir ses çıkardığını, anne ve babasının merak edip kapısına geldiklerini, “İyi misin?” dediklerini anlatmıştı. Saklanmayı düşündüğünden, dershanedeki işine ek olarak iki çocuğa ücretle ders vereceğinin haberini aldığını da söylemişti. Çok sevindiği için, bu haberi sabaha ertelemektense, hemen söyleyip anlattığını dillendirmiş. O günümüzün bereketi olarak, hatırında kaldığı kadarıyla, çok sonraları anlattığında.
Ertesi günü nasıl getirdiğimi bir ben, bir de Allah biliyordu(**). Acaba benim dışımda, beni tahmin edecek bir başka Allah’ın kulu çıkar mıydı? Hiç sanmıyorum, o dâhil.
Sabahın kör vaktinde, hadi abartmamış olayım, günün oldukça erken bir vaktinde çıkmıştım yüzük almaya. Daha sarraflar açılmamış, tek-tük bir-ikisi açılmaya başlamıştı. Söylemem gerekli ki, öz derslerimi, yani mezun olmam için gerekli derslerimi de ihmal etmemem gerekti, gerekliydi de.
Nereden aklımda kaldıysa tek taş yüzük(35) alacaktım, ama ne cins, ya da çeşit bir şey olduğunu bilmiyordum ki. Ne deseler, “Peki!” deme modundaydım. Bilirmiş gibi;
“Tek taş bir yüzük almak istiyorum!” demiştim. Sarraf genci hafife almıştım(**) galiba. Ama o benden daha açıkgöz olmalıydı;
“Nasıl bir şey bakmıştınız efendim?”
İtiraf etmeliydim;
“Bu konuda bildiğim bir şey yok arkadaş! Belki söyleyeceklerimi de daha önce defalarca duymuşsunuzdur, fiyatının önemi yok, dünyanın en güzel kızına hediye edilecek bir yüzük istiyorum, hem de güzel bir kutuda.”
Arkasındaki kasadan bir yüzük çıkarttı, tarttı, kollu hesap makinesinde, çarptı, böldü, bir şeyler yaptıktan sonra;
“Şu kadar!” dedi. “Özel bir yüzük. Ama pahalı geldiyse, bir başka tipini şuradaki tezgâhtan seçin!”
“Mademki dünyanın en güzel kızına o lâyık deyip, kasanızdan çıkarttınız, ben de o güzel kıza bunu içtenlikle hediye edeceğim.”
“Mutluluklar dilerim efendim, şimdiden.”
“Sağ ol kardeşim, gençsiniz, eğer evlenmediyseniz, sizin de kısmetiniz açık olsun dilerim!”
Ve sonra aklıma başka bir şeyler geldi. Buluşacağımız vakitlere kadar düşündüğüm ve oluşumunun galiba iyi olacağına kanaat getirdiğim.
“Acaba” diyordum, bize yetmeyecek vakitlerimiz için birer internet adresi açıp, sesli, görüntülü, yazılı haberleşse miydik ki? Benim internet adresim vardı, bilmesem de tahmin ediyordum ki, Ege’nin de vardı. Düşünüyordum yalnız ikimize ait olacak ve yalnız ikimizin kullanacağı birer adresimiz olsa, ister yahoo’da, ister mynet’te, ister hotmail’de.
İsimlerini bile belirlemiştim zihnimde; İZMAY 3509 ve AYİZ 0935(*). Noktadan sonraki kısımlar tabiidir ki o kadar önemli değildi bence. Ve bunu evvel emirde(**) ona mutlaka söylemeli, anlatmalı, belirtmeliydim.
Yok canım, bu neden önemli olsundu ki? Neden gereksindi ki? Bundan sonra onu hiç bırakmayacaktım ki! Elimizde olanlar, neden yetmeyecekti ki, bize? “Biz bize yeteceğiz!” deyip sildim zihnimdeki düşünceleri…
Yüzüğü aldıktan sonra düşüncelerimi unutup geriye döndüm, hiç düşünmemişim, zihnimi hiç meşgul etmemişim gibi. Şimdi daha birçok(**) düşünüyordum mezun olmayı. Hemen Üniversiteye yöneldim. Tek bir dersi değil, tek bir dersin bir kelimesini bile kaçırmayı düşünmüyordum, benimle ilgili konularda. Çünkü olmayan bir ideal gerçekleşip şekillenmişti gözlerimde ve kaybettiğim iki sene için, şu anda üzülüyordum.
Bu düşüncem gerek Üniversitede ve gerekse kaldığım Öğrenci Yurdundaki arkadaşlarımın da dikkatini çekmişti. Ne gibi mi?
Sözlerin patenti(36) bana ait değil, söyleyenlerin tellâlıyım(37); “Aptal Âşık gibi(**), Zırtapoz(**), Zamkinos(**), Zoptirik(**)!”
Bu kelimeler sadece arkadaşlarımın sözlüklerinde olan kelimelerdi. Argoda, ya da herhangi bir dil ve lehçede kullanıldığını sanmadığım. Oysa hiçbiri bilemezdi ben yanarken; Mecnun gibi Leyla’ma, Kerem gibi Aslı’ma, Tahir gibi Zühre’me kavuşmuştum. Aslında burada “Kavuşacağım” demem, benim için daha doğru olacak gibi bir tahmin ya da yaklaşım olmalıydı. Dedim ki; öyle!
Son dersten çıkarken, Profesöre aklımda kalanları sormuş, ben ki derslere; “Lâf ola, beri gele! (**)” diye katılan Efe, hem profesörün ilgisini, hem de takdirini kazanmıştım. Odasına çağırıp dertlerimi çözümlemeğe çalışmıştı, sorunlarımı değil. Oysa oldukça kıymetli idi benim için dakikalar, Ege’yi bekletmemeliydim.
İnanan olur mu bilmem, ama hayatımda ilk defa gecikme telâşım ile taksi tutmuş, yanından geçmeyi plânladığım çiçekçiden sadece beyaz bir karanfil almış, söylemeyi unutmayayım akşamdan özenle ütülenmesi için yatağımın altına koyduğum pantolonumu ve üstüne de takımı olan ceketi giymiştim. Gereksiz olan sözlerden bir kaçı ise, kravat, gömlek neyse, çorap, mendilin de aynı olduğu idi, yakıştığı kadarıyla.
Pastaneye ulaştığımda nasıl “Oh!” çektiğimi, yaşayanlar bilir, eğer yaşadılarsa benim gibi. Bu kere kimsecikler yoktu pastanede, ne masamızda, ne de içeride, hissettiğim kadarıyla. Belki benimle aynı anda pastaneye gelip üst kata tırmanan asorti(**), ya da sosyete, yani henüz yaz gelmeden yazlık elbise giymiş öğrenciyi söylemem gerek, beni hiç de ilgilendirmemesi gereken.
Ben masamızda söylemek istediklerimi sıraya koymağa çalışırken, ikinci, üçüncü öğrenciler de yukarı kata çıkmışlardı. Tavırları bana öğrencilermiş gibi geliyordu, ama iş-güç sahibi hanımlar da olabilirdiler onlar, belki. Onlardan birini, kendini oldukça sakınan ve belki de gizlemeye çalışan birini de tanımıştım sanki son gelenlerden.
Derken kapıda göründü, bence; “Dünyalar Güzeli(**)”
Çocuklara ders vermeye de gidecektik beraber, onun için direkt olarak girmeliydim konuya, ya da hemen başlamalıydım sözlerime. Sabırsızdım ve işin gülünç yanı bence, benim sabırsızlığımı bekliyor gibiydi o. Daha kapıda karşılamış ve kasiyerin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, kucaklamış ve hatta öpmüştüm yanaklarından.
Dikkatimi çeken olgulardan biri türbanını çıkartıp, başörtüsü takması, yakası gene kapalı, ama o uzun şey, palto mu, pardösü mü her neyse, onu giymeyip ceket-pantolon şeklinde bir takımın üstünde olmasıydı. Avuçlarıma aldım, ellerini:
“Sana ömrümü adamak istiyorum. (38)
“Şey…” dedi sadece, sadece ortası uzamış bir; “Şey!”
Acaba böyle bir başlangıcı mı beklemiştim? Yoksa o; izlendiğini, çekinikliğini mi yaşıyordu? Belki de yalvartmak, yılların yokluğunun hıncını almak istiyordu. Oysa neler kurguluyordum, bana cevabı olarak? Örneğin sarılsaydı bana şöyle bir, içten; “Adadığın ömrü beraber üleşelim!” deseydi meselâ. Ya da; “Ne demek adamak, ömrün benim değil miydi ki, zaten?” Ve yahut da ne bileyim; “Hadi, evlenelim öyleyse!” deseydi.
Bak, bu sonuncusu çok hoşuma giderdi, her ne kadar Orhan VELİ’nin “Delikli Şiir” inde tarif ettiği; “Cep delik, cepken delik, … Kevgir misin be kardeşlik?” olmama rağmen. Ama sadece; “Şey…” kelimesi içine neler sığdırabilirdim ki?
Gözlerine bakıyordum, elleri avuçlarımda, “Şey…” e devam etsin, ya da bir bilmece imiş gibi aralarını doldursun anlamında, yan yana üç noktaların…
Pastanede hiçbir hareket yoktu, ikimizin nefesinden başka. Kasiyer bile imtiyazlı bir birliktelik sağlamak için içeriye yönelmişti. Tuhaftır ki; bir garson bile gözükmemişti; “Ne arzu ederdiniz?” demek için.
Uzun “Şey…” kelimesinin devamı gelmedi, zaman; bu zamandı işte. Diz çöktüm, ellerini bırakmadan ve sadece;
“Benim olur musun?” dedim.
“Olurum!”
Cebimden yüzüğü çıkartıp ellerini ve yüzük parmağını öpüp yüzüğü takarken, üst kattan ve mutfak tarafından alkış sesleri geldi; “Bravo! Helâl!” gibi sözler eşliğinde. Yerimden doğruldum, ona yöneldim;
“Sen söyledin, değil mi?”
“Vallahi hiçbirinden haberim yok. Yalnız Müjde Öğretmenin bir şeyler karıştırabileceğini düşünüyordum. Sadece çocukluk resmini gösterdim ona da ve gerçektir buluşacağımı da söyledim, seninle. Yalnız ona, ama.”
Balkondan yarı beline kadar sarkan Müjde;
“Efe! Ben Müjde! Hatırladın mı? Üçüncü sınıfta beraber okuduk hani? Sen sınıfta kalmakta ısrarcı olunca, ben yoluma devam etmiştim. Bu arkadaşlar da benim ve Ege’nin dershaneden öğretmen arkadaşlarımız. Bu komployu hazırlamamızda Ege’nin hiçbir suçu, günahı yok! Ben, bana fısıldananlara göre renklendireyim istedim, bu gününüzü. Sağ olsun Pastane Sahibi de lâkayt kalmadı(39). Aşağıya iniyoruz şimdi, pastanızı beraber üleşmemize ses çıkartmazsınız değil mi?” dedikten sonra balkondan kafasını geri çekti.
Hepsi indiler aşağıya masamıza. Pastane Sahibi pastayı getirttirdi ve bıçağı Ege’ye verirken;
“Kardeş payı yapmayı, beni ve iki garsonumu da unutma, lütfen! Ayrıca, ömür boyu mutluluklar, sizin olsun!” dedi.
Herkes “Âmin!” derken, gülen gözleriyle pastasını kesmeye başlamıştı Ege.
Şimdi, denilecek ki; “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım…(**)”
Olur mu? Öyle değil işte.
Varsayalım ki, bu bir Türk Filmi. Eee! Müjde ile Efe’nin eskiden, bir ara, birbirinin ilgilisi olduğunu öğrenen Ege; kanser, ya da verem olup ölemez miydi?
Bir başka olay; Ege’ye göz koyan, meselâ kötü bir adam, Efe’ye arabası ile çarpıp ölmesine neden olamaz mıydı? Üstelik bu sırada Ege hamiledir, o da bebeğini doğururken ölür, oğlanı dedesi büyütür, avukat olan bebek, babasının katilinin yakasına yapışır ve onu mahkûm ettirir, ama ne yazık ki, annesi ve babası ahretteki tek yer olan cennette birbirine kavuşmuş, el eldedirler!
Diyelim ki, o da olmadı. Ya annesi, babası izin vermezdi ise evlenmeleri için Ege’ye, değil mi ya? Ne nemrut(40), anneler-babalar var, her şeyi kendilerinin bildiğini düşünen ve bu konuda gerçekten de haklı olan. Ama “Gönlün ferman dinlemediği(**)” de gerçektir, değil mi?
Bu durumda iki olasılık vardır; ya bağırlarına taş basacaklardı(**), ya da kaçacaklardı.
Kaçınca, kötü amcaoğlu “Töre” deyip onları takip edecek, bulacak, tam silâhı doğrulttuğunda Efe, Ege’nin önüne geçip; “Ona kıyma, bana kıy!” diyecektir.
Kötü amcaoğlu; “İkinize de kıyacaktım, ama bakıp gördüm ki, birbirinize bayağı âşıkmışsınız yahu, yani, haydi sevginiz mübarek olsun!” deyip, kapıyı dışarıdan kapatıp gidecek, biraz sonra silâh sesini duyunca Efe ve Ege, onun kendi sevdaları yüzünden intihar ettiğini düşünüp, “Allah rahmet etsin!” diye bir miktar dövündükten sonra, yaşamlarına devam edeceklerdi. Bu arada cenaze için ne yaptıkları aklıma gelmedi.
Bunların hiçbiri olmadı tabii. Efe ve Ege evlendiler, gerçek hayatlarında olduğu gibi, ama hemen değil.
Bir kısım arkadaşlarının kendisinin fazla çalışması dolaysıyla, “Mö! (**)” diye kızdırmalarına aldırmadan, nişanlısının da desteği ile ve çok iyi bir derece ile mezun olurken, ders verdikleri öğrencilerin her ikisi de, her ikisinin çabalarıyla, üstün derecelerle bir üst sınıfa yükseldiler.
Belki abartı(41) denilebilinir, ama aile, çocuklarının üniversite sınavlarına kadar sorumluluklarının onlara ait olduğunu söylemiş, hemen karşılarındaki tapusu kendilerinin olan boşalmış daireyi evlendiklerinde kendilerine tahsis edeceklerini söylemişlerdi.
Bu demekti ki onların gece de, gündüz de kurtuluşları olmayacaktı Türker ve Berker’den. Bu konuda akıllarına hiç de olumsuzluk gelmedi Efe ve Ege’nin. Yalnız Güneş Bey kira konusunda sabit fikirliydi ve de düşüncesi rijitti(42);
“Her ikinizin de maaşlarınıza zam yapacağım, ama bu zammı evin kirası olarak sizden geri alacağım.” demişti. Yani bir yıl için maaşları zamsız olacaktı!
Ege, Dershane Müdürü ile konuşmuş, nişanlısının da aynı dershane de Fen Dersleri Öğretmeni olarak çalışmasını sağlamıştı.
Başka ne olsun? Zamanı lüzumsuz tüketmişlerdi, arayı kapatmaları gerekli değil miydi ki? Baş başa kaldılar, bir ara Ege;
“Ben senin için kendimi, tüm insanlardan değil, Tanrı’dan bile sakınmıştım” deyince;
“Ciddi misin?” demişti Efe.
“Beni seviyorsun, değil mi?”
“Tüm mevcudiyetimle!”
“O halde durduralım zamanı!”
“Durduralım zamanı!”
Evi yerleştirme, düğün-dernek, nikâhların her ikisi de (medeni ve dini demek istedim) bir ay içinde olmuştu. Nikâh Şahitlerinin Güneş Bey ve Günsu Hanım, gelinin peşini takip edenlerin Türker ve Berker ikilisi olduklarını söylememe gerek yok, değil mi?
Şu ana kadar kendilerini, yani öykü kahramanlarını, öyküdeki hiç kimseyi şöyle, ya da böyle detaylı olarak tarif etmedim, değil mi? Efe ya da Ege, siz ya da sizlerden birileri olabilirsiniz.
İşte şimdi bir şeyi söylemenin tam zamanı;
“Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine(**)!”
Galiba mutlu sonla biten masalların sonunda söylenen bir tekerlemeydi bu ve ben öykünün sonuna yerleştirmeyi istedim. Sanırım iyi de oldu.
“Gökten üç elma düştü, biri okuyana, biri anlatana(**) yani Efe’ye, yani bana, biri de Eşim Ege’ye.” Öyküye arada bir katılıp saplamalar yapana ise bir şey yok!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Rakamların anlamını, Üniversite Öğrenci numaram olan 3509’ a göre plânladım. 35 İzmir’in Trafik Plâka Numarası, 09 Aydın’ın Trafik Plâka Numarası, bilindiği gibi. 3509 ve 0935 bu şekilde meydana geldi. İsimler ise İZM (ir) + AY (dın) = Sözlerinden İZMAY (izmay) olarak ve AY (dın) + İZ (mir) = Sözlerinden AYİZ (ayiz) olarak oluştu.
(**) İddiasız kelime, deyim, terim ve sözlerin açıklamalarını yapmak istemedim. Sanırım hepsi olmasa da çokçasın biliniyordur ve öğrenilebilir.
(1) Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak, bağlanmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek.
(2) Top Toplayıcı Çocuk; Top ile oynanan maçlarda, oyun sahasının dışına çıkan topları getiren kimse. İki buçukluk.
İki Buçukluk; Top toplayıcı çocuk. Çeyrek lira değerinde para. Kadınların süs için takındıkları iki buçuk altın değerindeki süs eşyası.
(3) İfrit Olmak (İfritleşmek); Öfkeli olmak, ortalığı birbirine katmak.
İfrit; Doğu masal efsanelerinde kötü ve korkunç cin. Öfkeli kimse.
Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
(4) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan AÇAR şarkısının nakaratı.
(5) Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan. (Fakirlik, Fakirler Sınıfı)
(6) Gâvurcuk; Küçümseme amaçlı gâvur.
Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.
(7) Müstehcen Muhabbet; Göreneğe aykırı derecede çıplak veya örtüsüz sohbet. Yüz kızartıcı, edepsizlik yüklü, açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız, genel olarak cinsel çağrışım yüklü sohbet, söyleşi.
(8) Torpilli; Kayırılan. Herhangi bir konuda kendisine öncelik, ya da ayrıcalık tanınan. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkılan. İltimas yapılan (geçilen)
Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.
(9) Trafik Anarşisti; Trafikte koşullar ne ya da nasıl olursa olsun kendi bildiğini, kendi haklılığını savunup kuralların hiçbirine uymaksızın karayollarında cinayet denilecek sonuçlara sebep olacak hastalık sahibi..
(10) Mucizevi; Mucize gibi. Tabiatüstü, olağanüstü şaşırtıcı, hayran bırakan doğaüstü, hayal ve aklın alamayacağı gibi.
(11) Menfaatperest; Çıkarcı, çıkar sever, çıkarlarına düşkün, yalnız kendi çıkarını düşünen, menfaat düşkünü…
(12) Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan.
Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
İhtiraslı; İstekli, tutkulu.
İhtiras; Aşırı güçlü istek. Tutku.
(13) Kanka: Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(14) Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek. Ziftle kaplanmak.
(15) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(16) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.
(17) Adınızı bağışlar mısınız? denildiğinde buraya kabaca bir espri sıkıştırılabilirdi; “Neden sizin yok mu?” der gibi.
(18) Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.
(19) 19Şaplak Vurmak; “Şap!” diye ses çıkartan tokat atmak, dokunmak.
(20) Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.
Everest; Dünyanın en yüksek dağı. Çin-Nepal sınırı üzerinde 8.848 m yüksekliğindedir.
Abis, Okyanusların çok derin ve güneş ışığının erişemediği kısım, Marina Çukuru olarak da belirlenen yerde derinlik 11.500 metredir.
(21) İnkisâr; Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilenç’tir.
(22) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(23) Tereddüt; Kararsızlık, duraksama.
(24) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
(25) Amfi; Genelde üniversite (fakülte) salonlarında, tiyatrolarda, oturulacak sıraları önden geriye doğru basamak basamak yükselen salon çeşidi (Ders, ya da eserler izlenen). Ayrıca herhangi bir kaynak tarafından üretilen sesi hoparlöre gidene kadar kuvvetlendiren cihaz. İki yönlü, çevre. Amfiteatr sözünün kısaltılmışı.
(26) Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı.
(27) Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.
(28) Esasında öykü ile ilgisi tartışılabilecek bir eser. Nedense aklımdan geçti ve yazmadan edemedim. Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(29) Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.
(30) Taviz Vermek; Ödün vermek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunmak.
(31) Maruzat; Mevki, makam veya yaş bakımından küçük birinden büyük birine sunulan bildirilen dilek, bilgi veya sunuş.
(32) Azade Kalmak; Başıboş kalmak. Hiçbir şarta bağlı kalmamak. İstediği gibi davranmak, serbest kalmak.
(33) Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.
(34) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
(35) Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan yüzük.
(36) Patent; Bir buluşu tasdik eden belge.
(37) Tellâl; Çağırtmaç. Herhangi bir şeyi, olayı veya bir şeyin satılacağını halka duyurmak için çarşıda pazarda yüksek sesle bağıran kimse. Satışlarda aracılık eden kimse.
(38) Herhalde, o anda Ege’nin; “Aldım, kabul ettim, sağ ol Efe!” demesi beklenemezdi, değil mi?
(39) Lâkayt Kalmak; İlgisiz davranmak. Aldırmamak.
(40) Nemrut, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
(41) Abartı (Abartma); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme şekli.
(42) Rijit; Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.