“Bu ekonomik sıkıntı da nereden çıktı? Yetti canıma!” diye söylendi Kaan Nuri. Oysa daha düne kadar hiçbir şikâyeti yoktu hayattan. “Allah bereket versin!” diyordu daha birkaç ay evveline kadar, akşamları kepenkleri indirirken. Ama şimdi eline almıştı süpürgeyi, gündüzün ilerleyen bir vaktinde içerilerinin temizlik işini bitirmiş, kapının önünü süpürmeye çalışıyordu.
Tahsilli biri de değildi Kaan Nuri, zar-zor ilköğretimi bitirmişti, ancak kendini okumuş gibi yetiştirmişti. Babası, rahmetli “Oku, adam ol! Benim gibi olma!” dedikçe o “Para kazan, evlen, çoluk çocuğa karış!” diyen içindeki yanlış sesi dinlemişti, belki de çok genç çağlarda kendisini baştan çıkaran karısına olan aşkı ona bugünlerini hazırlamıştı.
Varlıklı da değildi Kaan Nuri. Köyde, kentte tarlası-çubuğu yoktu, ancak rahmetli babasından kalma, şimdi iki çocuğu ve karısıyla birlikte oturdukları apartmandaki daire, onun üstünde bir memura kiraya verdikleri diğer daire ile bu elektrikçi dükkânı vardı varlık olarak. Geçimlerine şimdilik ancak yetiyordu.
Oysa önceleri; “Allah’ı inkâr olurdu” rahatlıkları. Bu dükkânda “Elektrik Malzemesi” dedin mi, “Yok!” yoktu. Dükkân, ekonomik sıkıntı başlayınca, hani şu tahta perdeyle bölüp, bez perdelerle desteklediği bölüm var ya, o dâhil bilmem kaç metre kare idi.
İki-üç tane, müşterilere de ufak-tefek tamirler için giden usta delikanlı tezgâhtar, bir sekreter gibi kasada oturan uzak akrabalardan bir hanım kız, hatta bir tane de muhasebecisi bile vardı hesapları yapan, kasayı tutan, para-pul işlerine bakan.
Önce delikanlılardan birinin, sonra diğerlerinin, derken kasiyer kızın ve muhasebecinin işlerine son vermek zorunda kalmıştı Kaan Nuri. Defterlerini, yani yasalara göre tutması gereken defterlerini de uzak akrabalardan emekli bir memur tutar olmuştu.
Sonra dükkânı küçültmüştü. Çevresinde sıra sıra “Top Atanları(1)”, kendisi gibi “Sinek Avlayanları(1)” görüyor, yine de “Allah’a şükür, hiç olmadık kirasını aksatmadan ödeyen devlet memuru kiracılarım var!” diyordu. Çünkü bir ampul bile satamadan, yani siftah etmeden(2) dükkânı açıp kapadığı günler oluyordu.
Doğaldır ki, insanlar yokluklarda bir ampulü, bir kontrol kalemini bile pazarlık yapmadan almaz olmuşlardı. Bu nedenle, akşamın karanlığı çöker çökmez, elektrik giderinden tasarruf etmek istercesine dükkânı akşamdan kapatıyor, çekindiği bazı olguları yaşamamak için çok nadir olarak Mehmet Emin’in kahvesinde taş veya kâğıt oynayanlara şöyle selamlaşmak için beş-on dakika bakıyor, bir çay bile içmeden evine, tek lüksü olan televizyonu izlemeğe gidiyordu.
Bu ekonomik bunalım dolu geçidi geçinceye kadar günleri böylesine yavan, tatsız-tuzsuz geçirmek düşüncesindeydi. Esasında bunlara fitti(3) ama şu karısının ikinci bebekten sonraki aşırı sinirliliği ve de, evet ve de dahi kıskançlıkları olmasaydı.
İlk kiracıyı, ilk çocuğumuza, oğlana yani “Hiç olmazsa küçük bir altın takmadı” diye kaprisinden(4) yılarak ve özür dileyerek çıkartmıştı evden Kaan Nuri. Esasında Allah taş yapardı, iyi çocuklardı, iyi bir aile, etliye-sütlüye karışmayan sessiz-sakin, kendi hallerinde evli çocuklardı, üstelik çocukları da yoktu.
İkinci kiracılar da onun gibi bir şeylerdi, hatta evi evlenmeden tutmuşlar, evlendikten sonra ne geldiklerini, ne gittiklerini görmez, bilmez olmuşlardı ailece, sessiz-sakin girer çıkarlardı. Ama demişti ya, hanımı bir gün bulaşıkları yıkarken, camdan baktığında kocasının kiracı genç hanımla konuştuğunu görmüş, kıskanmıştı. Vallahi adını bile bilmiyordu, kirayı hep kocası Erdem’den alırdı.
Tutturmuştu illâ; “Ya ben, ya onlar!” diye. Mecburen; “Kusura bakmayın!” demişti Kaan Nuri onlardan da, evi boşaltmalarını isterken.
Şimdikiler daha üç-beş ay ya olmuştu, ya da onun gibi bir şeydi evi kiralayışları, ekonomik krizden önce yani. Şimdilik ses-seda yoktu hanımında, ama yakında çıkarsa da şaşmayacaktı. Bu sefer ekonomik darboğazdaydılar(5), evi bir gün bile boş tutmanın nelere mal olacağının hesaplanması gerekti.
Daha doğrusu ilk kiranın verilmesinin sonlarına doğru patlayan ekonomik kriz nedeniyle daha önceleri yaptıklarının yanlış olduğunu anlatarak Kaan Nuri onun karısının kulağını azıcık çekivermişti. Bu durumun daha ne kadar süreceğini bilemiyordu.
“Bizim hanımda o huy, bende de (kimse bu durumum için beni alkışlamasın) bu çelebilik(6) oldukça bu gibi davranışlar mutlaka tekrar tekrar olacak benim evimde” dedi içinden, kendi kendine.
İsterseniz bundan sonrasını kendine çelebiliği yakıştıran Kaan Nuri’nin ağzından dinleyelim, sırasıyla:
Yukarıda da söylendiğim gibi, bilmem ne kadar milyon nüfuslu Türkiye’mizin bir ilinde hiçbir özelliği olmayan vatandaşlarından biriyim. Vergisini, doğal gaz, elektrik, su, telefon gibi giderlerinin bedellerini aksatmadan vaktinde ödeyen, kapısının önünü süpürenin şehrin temizliğine katkıda bulunacağına inanan, kimsenin etlisine-sütlüsüne karışmayan, şikâyet etmeyen, şikâyetin, edenin haklılığının ispatı olmadığını bilen, şöyle kırkına merdiven dayamış, daima karşısındakileri anlamayı hedefleyen, kendi halinde evli bir vatandaşım.
Anam-babam yok, çoluk çocuk (yani yukarıda bahsedilen hanım, bizzat karım) ve bir oğlan-bir kız iki çocuktan başka da dayanağım yok, sayılır. Bugünler mi? Anlatayım:
Başlangıçta hemen söylemem gerek, hanımın ana-babası dışında bir tek kardeşi vardı, oğlan. Bu yaşa dek bir baltaya sahip olamamış. Sanırsınız ki, dünyada bir tek bizim hanımın kardeşi var. O gün hanımın yüzü gülüyor, yemekte barbunya fasulye pilâkisi varsa, yaprak sarma yapılmışsa, hele bir de buzdolabına rakı şişesi konulmuşsa bilirdim ki bizim kayınbirader misafir gelecektir.
“Gelmiştir” demiyorum, çünkü geldiğini daha kapının önünde bıraktığı tozlu, boya görmemiş pabuçlarından, daha doğrusu bizim çocukların komşu hatırı dinlemeyen sokağa taşan “Dayı” seslerinden anlardım. Bizim kayınbirader, sosyeteydi de hani, yoklukta bile yabancı fitilli sigara içerdi. Ablası sağ olsundu, eniştesi sağ olacak değildi ya! Bir tek, bir tanecik kardeşti o, ondan bir şey mi sakınılacaktı ki?
Ha, unutmadan da söyleyeyim, bizim kayınbirader Galatasaray takımını tutardı, tabidir ki ablacığı da Galatasaray’ın maçlarını televizyondan, radyodan takip ederdi, “Galatasaray galip!” dendi mi hemen başlardı hazırlıklara. Çünkü para kazanmayan, babasından öcüden(1) korkar gibi korkan, askerliğini yapmasına rağmen hâlâ bir iş-güç sahibi olmayan ama havası yerinde ve yeterli olan bizim kayınbirader mutlaka o akşam bizde olurdu.
Çünkü hacı babası şerefe içki içilmesine falan asla izin vermezdi kendi evinde. Eh! Ben de takımla falan ilgim olmamasına rağmen Galatasaraylı sayılırdım. Çünkü “Galatasaray galip!” demek, vardan-yoktan hazırlanan iyi yemekler, iyi bir sofra demek, hanımın yüzünün gülmesi demekti. Ne yapacaksın, iyi şeyler için, kötü şeylere tahammül etmeyi de bilmeliyiz, değil mi?
Yemekte, dayı, yani kayınbirader çok zaman tespihini şakırdatarak çevirir, sanki anlarmışçasına; “Enişte be! N’olacak bu memleketin hali yav!” derdi, daha ilk kadehin ilk yudumunda. Ben de ona uyar, ilk kadehten sonra onun memleketi kurtarmasına yardımcı olmağa çalışırdım.
Lâf aramızda Galatasaray farklı kazanmışsa, kayınbirader bizde kalacaksa ki çok zaman baba korkusundan bizde kalırdı, şişe de büyük olup dibini görmüşsek, hani yan yatırıp son yudumu bile ciğerlerimize kahredercesine midemize indirmişsek, vatanı da kurtarırdık yani, tabii azıcık kenarından, kıyısından, köşesinden, ucundan falan!
İşte ben böyle, normal yaşantısında bir adam, daha doğrusu adamcıktım. Aslında babamın dediği gibi ama daha önemlisi hanımın bakışlarında bile adam olamamıştım. “Üf! Üfüf! Eller neler yapmıştı, eller nasıl yaşıyorlardı?
Kiminin meselâ, Dayıoğlu Osman’ların arabası bilem vardı, bizse bir lokma, bir hırkaya muhtaçtık!” Hep; “Sus Hatun, Allah’a asi olma! Buna da şükür!” deyip susturmaya çalışırdım ama düşünebiliyor musunuz, benim hanımımı susturacağıma inancınız var mı sizin?
Ama bu ömrü paylaşmağa sözleşmiştim, iyi günde kötü günde, hem iki de çocuğumuz vardı. Mutsuzluk değil söylemek istediğim. Allah var, taş olurum inkâr edersem, başlangıçta çok güzel günler yaşadık, şimdilerde birer anı olan o anları ara sıra yaşasak da!
Yine öylesi rutin(8) günlerden, para kazanıp kazanamayacağımdan emin olmadığım sıkıntı dolu günlerden biriydi. Yağmurlarla desteklenen sararan sonbaharla birlikte sinekler de saklanmağa başladığından, sinek de avlayamıyordum!
Yan komşum, lokantacı; işi artık sadece kuru fasulye-pilava döndürmüştü. İsteyen olursa hemen yandaki marketten domates-biber-salatalık alıyor salata yapıyordu alelacele. Kalanını da başka müşteri yoksa isteyen, ya eve götürüyor, ya da kendisi ekmek arası salatalık-biber-domates olarak yiyordu akşama doğru. Müşterisi zaten, sen-ben-bizim oğlan denecek konu-komşu idi yalnızca.
Sabah bitmiş, öğlen geçmiş, sadece yan komşu altmış mumluk bir ampul almıştı, o da “Parasını birazdan getiririm!” deyip sermayeyi kediye yüklemenin(9) teessürüyle olsa gerek gecikmişti (galiba).
İşte o sırada yıkılırcasına, dermanı kesilmişçesine o kadın gelivermiş, kapının önüne koyduğum belki de Tanrı’nın iteklemesiyle içeriye girdiğimde boş bıraktığım tabureye oturuvermişti. Elindeki çanta neredeyse kendisini de sürükleyerek yere düşmek üzereydi. “Su!” dediğini duydum belli belirsiz.
Hemen içerden bir bardakla su getirdim; “Kusura bakmayın hanımefendi” dedim, “Terkos!” Oysa Ankara’da Terkos’un işi neydi, öyle duymuş, belki öyle öğrenmiştim, çeşme suyu demek; Terkos demekti belki de.
Suyu içen hanım şöyle bir doğrulur gibi oldu. Karşısındakini tanımağa başlamıştı belki de ilk yudumda. “Sağ ol!” dedi fısıldarcasına. İnanmayacaksınız belki ama bilinmez ki belki de ekonomik sıkıntının görünüşü hiç ama hiçbir meraklı bakış uzanmamıştı kıyıdan-köşeden.
Sadece ben, belki de onun derdini çözecek tek varlık olan ben (Dikkat edin insan demiyorum, varlık diyorum) ve o vardı orada.
“Açım abi” dedi, sustu, başını eğdi. Otuzlar desem değil, saçları boyalıydı, dudakları boyalıydı, tırnakları boyalıydı, kısaca boyanacak neresi varsa hepsi boyalıydı ama “Açım” diyordu. Daha yaşlı değildi mutlaka, belki de daha gençti. Etekleri kısa, göğsü dekolte(10), kötü kadın imajı(11) veriyordu çevresine, belki de bana. İnsanın aklına sıra sıra sorular geliyordu ama sormak yerine soruna çözüm getirmeyi düşünüyordum.
“Biraz gayret edecek misiniz? İçeri buyurun veya hemen yakınımızdaki lokantaya kadar gayret edin, destek olayım size…” dedim. Başını kaldırdı, gözlerini açmak için çaba göstermek istercesine göz kapaklarını kaldırdı, tekrar “Sağ ol abi!” dedi.
Kolunu omzuma atarken dudakları gömleğimin kenarına değmiş, rujunun lekesi ile belki de ucuz parfümünün kokusu koluma sürünmüştü, tenime sinmişti dükkânın içindeki sandalyeye oturtturmağa çalışırken onu. Lekenin farkında değildim şu an, ama farkında olacağım anın çok geç olmayacağını bilesiniz diye söyledim hemen.
Hemen yan tarafa geçtim. “Bir şeylerin vardır inşallah İsmail!” dedim. “Olmaz mı ağbi? Emret!” dedi İsmail hayret ederek sorarcasına. “Sen şurdan hemen kasap Cumhur’a git, hazırda ne varsa al, biftek, pirzola, köfte falan, ben tüp gaz ocağını yakarım, hasta bir hanım geldi dükkâna, galiba çok aç, geldiğinde pişirdiklerinin yanına domatesini falan koyuverirsin artık varsa, yoksa onları da alıver hemen.”
“Hasta, gariban, yolsuz…” deyince bu cemiyette ayakların bağı çözülüverir, herkes koşar, koştururdu. Bu cemiyet öyle bir cemiyetti işte. Yapılan iyilikten asla bahsetmeyen. Ben düşünürken, daha doğrusu düşünme eylemimi dükkânımda gerçekleştirmek üzere dükkânıma yöneldiğimde İsmail belki de “Jet hızıyla” kasaba ulaşmıştı bile. Belki, belki de ocağını yaktığım ızgaraya aldıklarını yerleştirmekle meşguldü.
Genç kadın, sandalyeye başını dayamış, bitkince sessiz nefesler alır gibiydi. Yanına yaklaştım.” Biraz gayretli olun hanımefendi, beş, bilemediniz on dakikaya kadar açlığınıza ‘Dur!’ diyeceksiniz, inanın. Size soru sormuyorum, sormayacağım da, insan insana yardım etmek için bugünleri yaşamalı. Size destek olabileceğim için, şu anı yaşıyor olmaktan kendimi mutlu sayıyorum.”
Genç kadın belli belirsiz gözlerini araladı ve sadece; “Keşke!” dedi duyulur duyulmaz bir sesle, gözyaşlarını zapt etmek ister gibi. “Keşke!” Siz hiç “Keşke!” dediniz mi hayatınızda? Veyahut da kaç kere “Keşke!” dediniz ömrünüzde? Ben onun ne demek istediğini anlamış, ama anlamak istememiş ve de dolaysıyla anlayamamıştım, ama biliyordum ki düşüncelerin, söylenmek istenilenlerin bir kısmı (bazen de sanırım tümü) gözyaşlarında saklıdır, bir damla bile olsa…
Gözlerinin feri yerine gelmişti(12) genç kadının, hani tam anlamıyla anlatmak gerekirse yemeği yedikten sonra. İsmail neler yetiştirmemişti ki, “Aşçı Yemeği” denen tipte koca bir tabağın her bir tarafına biftek, pirzola, domates, biber, pilav, kuru fasulye gibi lokantasında ne varsa sıra sıra dizmişti. Tatlı yerine de bir tabağın içinde ufak bir parça tahin helvası getirmişti, göz göze gelince gözlerimle anlattığım kadarıyla...
“Kardeş” dedim. “Doydun mu? Başka bir şeyler de ister misin? Derdini anlatmak, sana yardımcı olmamızı ister misin?”
Kasap Cumhur, Lokantacı İsmail ve ben meraklı gözlerle bakar gibiydik ona. İnsanlar bazen gizlilikler için merak ederdi galiba Gözlerini kaldırdı genç kadın; “Bana ‘kardeş’ demeyin, olamam, çünkü ben oros...”
Söylemek istediğini anlamıştım, elbisesinden, boyalarından, tavır ve davranışlarından, sözünü kesmek gereğini üstlendim;
“Size bizler ‘Kardeş’ dedikse, bizim için kardeşsiniz. Bizden önceki yaşantınızı biz sorgulayamayız, siz de söylemek zorunda değilsiniz. Sanırım doydunuz.”
Bir şeyleri anlatmak gereğini mutlaka istiyordu: “Bir haftadır kimse beğenmedi beni. Kimse yaklaşmadı, kimse ‘Merhaba‘ bile demedi, bırakın beraber olmayı istemeyi. Ve aç biilaç bu güne ancak bu taburede ulaştım biraz, birkaç yarım saat evvel. Allah beni tanımaz, tanımak da istemez belki mutlaka ama ben ona şükrediyorum, sizin gibi insanlarla, insan olan sizin gibi insanlarla karşılaştığıma. Ama söyleyin bana, on altı-on yedi yıl önce neredeydiniz, nerelerdeydiniz? Ben, bu gibi bir varlık yani, ben böyle ben olmadan önce, şimdiki gibi elimden tutmaz, tutamaz mıydınız ki?”
Sorgulanıyorduk. Haklıydı. Düşene mutlaka bir tekme de insanlığın mı atması gerekiyordu ki? Okumuş, kültürlü biriydi mutlaka. Aksi takdirde böylesine sorgulayacak cesareti olamazdı, diye düşündüm kültür seviyemdeki zavallı sıkıntıya boş vererek.
“Yatacak yerin var mı?” diyecek cesareti buldum kendimde. “Var!” dedi “Ama öylesine uzak ki buralardan. Giderim inşallah. Belki iş de çıkar bu arada kim bilir? ”
“Hep kötü olduğunu söylemek zorunda mısın? İyi olmayı denemek istemez misin? ‘Belki iş çıkar!’ diyorsun, kazansan, ne kazanacaksın ki? Bugün ben kazanmadım, cebimde üç beş kuruş harçlığım var, onu sana vereceğim, bugün kazanma veyahut da kazandığını var say, bu hayattan vazgeçmek istercesine. Ve gidecek yerin çok uzaksa, dükkânın arkasında üşümeyeceğine inanırsan bir somya ve battaniye var, bazen bunaldığımda uzanıp günlük dedikodulardan uzak kalmak için uzandığım, orada yat ve uyumağa çalış! Yarına Allah Kerim! Allah yardımcın olur. Hem Allah’tan da öyle gücenik olarak söz etme, Allah affedicidir. Tanıdığına ve andığına göre bunu sen de biliyorsundur.”
Arkadaşlarıma, yani hepsi evli-barklı, çoluk-çocuklu olan komşularıma döndüm; “Ne dersiniz arkadaşlar? İyi bir insan değil mi karşımızdaki? Yarına Allah Kerim demek uygun olmaz mı ki sizce de?”
“Evet!” dedi arkadaşlarım. “Allah razı olsun!” dedi karşımızdaki bayan Allah’ı bir kere daha anarak. Ve sordu; “Bana Allah’ı yakınlaştırdınız. Peki, sormayacak mısınız? Ben kimim? Neyim? Adım ne? Sanım ne? Böyle inanarak dükkânınızda beni saklıyordunuz, ya yarın sizler gelmeden dükkânınızın içini boşaltırsam, malınızı, mülkünüzü sıfır edersem... Çekinmiyor musunuz? Korkmuyor musunuz benden? Üstelik o bana yakıştırmadığınız kelimeyi söylememi istemiyorsunuz ama biliyorsunuz, ben güvenilmeyecek, güvenilmemesi gereken kötü, rastlamadığınız, rastlamayı istemeyeceğiniz belki de kötü bir kadınım.”
“Üç bilemedin beş kuruşluk bir dükkân, üç-beş kuruş için sende var olduğunu hissettiğimiz insanlığınıza boş verecekseniz bu bizim yanılma bedelimiz olsun, alın, satın, yakın, yıkın, her ne düşünüyorsanız öyle yapın ve gidin. Ama biz, sizin zihninizde ve bedeninizde yaşattığınız düşünce ve sorun ne olursa olsun değerli biri olduğunuza her şeyden önce ve yalnız insan olduğunuza inanıyoruz.” Biraz durdum. Bu; belki soluklanmam içindi.
“Allah rahatlık versin! Kapıyı üstünüzden kilitliyorum. İçeride lavabo var. Sanırım sabaha kadar herhangi bir şeye ihtiyacınız olmaz. Arzu ederseniz kapıyı içeriden açıp dışarı da çıkabilirsiniz. Nasıl isterseniz. Ama beni dinlersiniz İsmail’in sabah çorbası vazgeçilmeyecek bir nimettir. ‘Onun sabah çorbasından bir tadın!’ derim. Yine de bizlerde sadece teklif var, ısrar yok, siz bilirsiniz. Sakın ola, bekçi düdük çalınca korkmayın, çekinmeyin. Sabah burada olursanız, komşularla sizi dinleriz, size yardımcı olmağa çalışırız. Yine de siz bilirsiniz!” diye tekrar ettim.
Uysal bir şekilde başını eğdi, tüm olacakları kabullenmişçesine, düşünerek, “Sağ olun!” dedi kim bilir kaçıncı kere ve belki de ismini söylemek için başını kaldırdı. Öylesine muhteşem gözleri vardı ki. İnsan bu gözlere bakmağa kıyamazdı, ama hüznünün derinliklerinde Abis uçurumu(13) veya Everest Tepesi(13) kadar fark gözlemlenir gibiydi.
Ve ben bunun farkına varmıştım. Ne tuhaf değil mi? İçimde bir his, “Bırakma, dükkânın önünde bir sokak köpeği gibi çöreklenerek yat, sabahı kendi dükkânının kapısı önünde getir!” diyordu bana. Oysa evde bekleyenim vardı, çocuklarım ve hatunum. Hesap vermeği sevmiyordum ama her akşam hesap soruluyor ben de hesabı veriyordum, yanlış anlaşılmasın para-pul hesabı değil, bir bakıma kıskançlık hesabı, yirmi dört saatin hesabı, oysaki günümün en az sekiz-on saati onunla geçiyordu, buna rağmen o hep yirmi dört saatin hesabını istiyordu.
Kolaydı canım hesap vermek; “Hiç!” diyordum oluyor, bitiyordu. Ama bu akşam “Hiç!” biraz uzun süreceğe benziyordu. Beklemedeki sorulara her akşamki gibi “Hiç!” deyip yöneldim çocuklara.
Birden kıyamet koptu kızımı kucaklarken. “Bu, ne bu?” diyordu Hatun. Gömleğimin kolunun ucunda kırmızı bir leke vardı. Düşündüm nereden olacağını çıkaramadım. Boya ve benzeri gibi hiçbir işle uğraşmamıştım ki. Zihnim yoğun düşüncelerimi yönlendirdiğinde aklıma geldi birden.
Hani o, kendine kötü kadın diyen kadın vardı ya hani, teşekkür etmek için “Sağ ol!” derken elimi öpmek için eğilmiş, ben de, “Olur mu efendim? Ne demek, ben değil biz büyüğüz, hepimiz” demiş elimi geri çekmiştim. Sanırım o arada rujunun lekesi gömleğimin kol ucuna silinmişti belli belirsiz ve hatunumun sorduğu da o idi, her zamanki şüphesiyle. Gel de şimdi deveye hendek atlat!(14) Derdini Marko Paşaya anlat(14)! Olası mıydı şimdi? Dörtlerce, beşlerce, belki de milyonlarca soru sorulurdu bugünkü olayın izahı için.
Boş verircesine, “Galiba mürekkep lekesi” dedim. “Olur mu?” dedi, “Bak! Dudak izi şeklinde!”
“Demek ki boyalar artık, sen şüphelenesin ve kıskanasın diye dudak izi şeklinde oluşuyor!”
İnanır mısınız o zeki ve kıskanç kadın, sözüme inandı, üstelemedi? Allah büyük, inanın Allah çok büyük! Bir anda nasıl da kesiveriyordu en şüpheci insanın bile sesini? Oysa şüphe zalimlere has bir duyguydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi(15). Belki de bu doğruculuğun bir eseri idi. Yalan söylememiştim ki! Hem yalan söylemek için sebebim de yoktu...
Sabah dükkânımın kapısını açarken onu, daha doğrusu gözlerini bir kere daha görebilmenin umudu, hatta inancı içindeydim. Masama konulmuş bir kâğıtta, gayet düzgün bir yazı ile “Teşekkür ederim, asla unutmayacağım” yazılı bir nottan başka hiçbir şeyle karşılaşmadım.
Daha sonraları, hatta öylesine ki, ne Cumhur’la, ne de İsmail’le karşılaştığımızda sanki sözleşmiş gibi o günü hiç ama hiç yaşamamış gibiydik.
Ekonomik sıkıntı ile birlikte yavan yaşam düzeni devam ediyordu, Galatasaray bir-iki kere galip gelmiş, çocukları merak eden kayınpeder-kaynana hanemize teşrif etmişler, onlarla neşelenen hatun, onların gidişiyle eski öfke dolu günlerine dönmüştü. Yaklaşan kış, artı masraf, artı bir kısım sıkıntılar demekti, hiç de sıkıntıya gelemezdi, ıspanak ayıklamak, kapuska yapmak, akşamdan kuru fasulyeyi suya salıp, yanına pilavı hazırlamak…
Gece açıldılar mı diye uykuyu bölüp çocuklara bakmak, velhasıl kelâm(16) bir ana gibi, bir kadın gibi davranmak yaşamının dayanılmaz boyutu idi benim hanım için. Hiç iyi tarafı yok muydu, vardı tabii, örneğin tiril tiril çamaşır yıkar, ütülerdi, onun gibi hiç kimse çamaşır yıkayamazdı mutlaka, hem de öyle deterjan falan kullanmazdı uzun boylu.
Çok iyi bir anne idi, çocuklar nezle olsa bile perişan olurdu, hatta bunun için kayınbiraderin rakı parasına bile kıydığı çok olurdu, sabahın kör vakitlerinde hastanelerde kuyruklara girerdi sıra numarası almak için...
Günlerden bir gün, aklımın kıyısında, köşesinde bile kalmayan, hani o kötü kadına yemek ısmarladığımız günü takip eden günlerden bir günün akşamında eve döndüğümde, bir garip hava sezdim bizim hanımda, sanki istim üstündeymiş, sanki kavga etmek için hazırlanmış gibi. Daha kapının açılması ile birlikte sitem rüzgârı çarpmıştı suratıma. Zili çalmama rağmen kapı açılmamış ancak, anahtarımla kapıyı açtığımda onu, beni bekler gibi bulmuştum kapının eşiğinde.
“Hayırdır!” dedim. “Bir şey mi oldu yoksa?”
“Bir de soruyor Ya Rabb’im, bir de utanmadan soruyor, elin kötü kadınlarıyla, şırfıntılarıyla(17) aylar öncesinde, hem de dükkânında aşna-fişne(18) yap, bir de ‘Bir şey mi oldu?’ diye sor. Utanmaz adam!”
“Bir dakika! Neden bahsettiğini şöyle sakince anlat, ne demek istediğini anlayayım. Hem neden hakaret ediyorsun ki?”
“Kasap Cumhur’un karısı söyledi. Dükkâna bir gece kadın almışsın, hatta kadın dükkânda kalmış, kötü kadınmış, kim bilir ne haltlar karıştırdın? Bir de masum rolü oynuyorsun. Yaşından başından, çocuklarından, hacı damadı olmandan utanmadın mı?”
“Sözlerini tartarak konuş, bu bir! Sakin olmağa çalış bu da iki. Ve dinle şimdi; senden bugüne kadar sakladığım bir şey oldu mu ki, duyduklarınla yargılamadan infaz yapmağa(19) çalışıyorsun? Sana söylemek için bile üstünde durmadığım, düşmüş birine, konu-komşu bir araya gelip yardım etmemize böylesine yanlış tepki göstereceğini düşünsem bile aklıma getirmezdim. Bu kadar yıllık karımsın, bıyığım titrese yalanımı, kaşım seyirse(20), yere baksam, yutkunsam, telâşımı görsen yanlışımı yakalarsın. Üstelik çocukluğumdan beri yalnız seni sevdiğimi, sensiz olamayacağımı, hep çocuklarımın babası olmak için gayretli olduğumu bilirsin. Böylesine tanırsın beni. Yıllar yılı, bilmediğin bir gün eve geciktim mi? Özellikle şüphelerinin ruhunu bile kemirdiğine inandığım bugünlerde, bu ekonomik sıkıntıları yaşadığımız bugünlerde bir gün bile akşam ezanından sonraya kaldım mı? Peki, ben ne zaman aşna-fişne yapmış olabilirim ki? Surat asıyorsun diye, kahveye gitmem, arkadaşlarla bir keresinden bir keresine bir yerlerde bulunmam, sadece kardeşin gelirse eğlencem olur. Farklı bir yaşam biçimi gözlemledin mi bende? Dindar biri değilim. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama secdeye değer alnım ama güle güle günah işleyenin ağlaya ağlaya cehennemde yanacağını bilmeyen bir aptal değilim. Benden daha istediğin ne Hatun? Öyleyse bir kere daha düşün etraflıca ve sonra söylediklerin için özür dile benden.”
Sözlerimi hiç kesmeden dinledi. Cevap verecek kadar bilgisi ve belgesi yoktu elinde, dilinde. Susmakla, bir şeyler söylemek ikilemi(21) arasında gezintideydi:
“Her zamanki gibi güzel sözler söyleyip, edebiyat yapıyorsun? Saklayacak bir şeyin olmasa bana söylerdin. Sakladın ki hissettirmediğin yanlışın, belki de yalanın var. Onun için ben babamın evine gidiyorum çocukları alıp...”
Sözünü bitirmesini engellemeğe çalıştım;
“Bak iyi düşün, taşın Hatun, gidersen ancak kendin geri gelirsen girersin kapıdan içeri, ne ben gelirim seni almağa, ne de bir başka kimsenin seni getirmesine rıza gösteririm. İstersen sana bir gün, bir hafta mühlet vereyim, ben dükkânda yatıp kalkayım, düşün ve beni istediğin takdirde beni çağır, ben geleyim. Çağıracağın ana kadar da kendimi yalnızca kendimle üleşeceğimi, bir Allah kulunun söylediği gibi; ağlayıp sızlamanın sabırdan daha yorucu olduğunu bil!”
Başını eğerek odaya yöneldi, çocukların ikisini de kucaklayarak koynunda sıktı, ağlamaya başladı sessizce. Vazgeçmişti (sanırım) gitmekten. Sözlerimi düşünüyordu belki, belki de düşünmeye ihtiyacı vardı.
Ceketimi aldım; “Ben dükkâna yalnızlığıma gidiyorum, ‘Gel!’ demeni bekleyecek, deyinceye kadar gelmeyeceğim. Sadece sessizliğini hissettim, kapıyı kaparken. Oysa ben daha kapı önünden ayrılmadan özlemeğe başladım, hem hepsini.
Bir gün sonra kayınbirader geldi dükkana; “Bu ne be enişte, bu ne yav!? Gül gibi karın varken, ellere bakmak, aşna-fişne, aganigi-maganigi(22), “inna-minna” durumları yani. İki çocuğun var, onlar da mı aklına gelmedi? Hem hiç olmadık haberimiz olsaydı yav!”
Aklınca bana nasihat veriyor gibiydi, ablası gibi konuşmuştu çeyrek bilgi kırıntılarıyla ama tüm anlatmak istediğini, daha doğrusu isteğini, derdini, son cümlesiyle oldukça açık ve net bir şekilde anlatmıştı. Bir düşünür insanların üç sınıf olduğunu söylemiş; tam-yarım-sıfır olarak. Ben kayınbiraderi bu üç sınıftan birine, sonuncusuna sokmuştum hemen...
Omzumdan iteklercesine yana çekilmemi sağladıktan sonra çekmeceyi açtı, misafirler için daima sakladığım sigara paketinden bir sigara alıp kibritle yaktı, sigarayı cebine koyup kibriti atarcasına çekmeceye koydu geri, sigarasından derin bir nefes çekip üfledi.
Sonra, araştırmak için olsa gerek, lavaboya gider gibi arka taraftaki, hani o kötü kadının bir gece kaldığı bölüme geçti. Tehdit eder gibi; “Cık! Jık! Çık! Cık!” gibi acayip sesler çıkartarak ayrıldı dükkândan arkasına birkaç kere bakarak, anlamlı anlamlı.
Öğlenden sonra, belliydi ki öğle namazı kılındıktan biraz sonra, kayınpeder hacı beyle yanında sakallı biri daha geldi dükkâna. Önce kim olduğunu çıkaramadım ama sonra hem ses tonundan, hem de bayram namazlarından hatırladım bizim oradaki caminin imamı olduğunu.
Konuştular, konuştular. Din-ahlâk-Allah-iman üstüne. İnsanlar şartlanmışlardı, sadece varsaydıklarını sıraya koyma gayreti içindeydiler. Üstüne üstlük; “Senin sözüne mi? Bizim gözümüze mi?” gibi garip sözlerle gördükleri iddiasındaydılar bile.
Çünkü; “İsmail’i dinleyin, Cumhur’u dinleyin, hatta karımı dinleyin, bir günden bir güne evimin yolunu şaşırmış mıyım?” dememe yanıt olarak.
İnsanlar, iyilik yapılacaklar ve yapılmayacaklar diye ikiye mi ayrılmalıydılar? Dünya bu kadar ayrıcalıklı mı olmalıydı? “Yaptığın iyilikten bahsetme”, “Sağ elinle yaptığın iyilikten sol elinin haberi olmasın”, “İyilik yap denize at, balık bilmezse halik bilir” diyen Tanrı buyrukları göz ardı mı edilmeliydi?
Yalnız kalmıştım, zaman idam edilemezdi, yaşanılmamış kabul edilerek. İnanç bu kadar çabuk yitirilen bir olgu da değildi bana göre. Olan bana, sadece ve yalnız bana olmuştu. Yaşamaktan yorgun, tek kaybeden bendim (maalesef(23))...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Top Atmak; İflâs etmek. Batmak. Sınıfta kalmak.
Sinek Avlamak; İşi ya da müşterisi olmadığından boş oturmak.
(2) Siftah; İlk kez olarak, ilk alışveriş.
(3) Fit Olmak; Ödeşmek, razı olmak.
(4) Kapris; Geçici, düşüncesizce istek. Geçici isteklerde bulunmak, huysuzca davranmak.
(5) Darboğaz; Piyasalarda yoksunluk, hammadde arzı, finansman, sürüm, stoklarda ihtiyaç konusunda zafiyet. Toplumlarda bunalımlı durum. Sunum ve istemlerde dengesizlik.
(6) Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.
(7) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
(8) Rutin; Alışılagelen, her zamanki gibi.
(9) Sermayeyi Kediye Yüklemek; Yaptığı işten zarar edip parasını batırmak. Bütün parasını çarçur edip, yiyip bitirmek.
(10) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.
(11) İmaj; İmge. Görüntüleme. Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey. Hayal. Hayalet. Manzara. Bir nesnenin sureti. Bir kimsenin bir topluluğun kendisine ilişkin olarak başkalarında yaratmak istediği ya da bıraktığı izlenim.
(12) Gözünün Feri Yerine Gelmek (Canlanmak); Bakışların canlılığını kazanması.
(13) Everest’in zirvesi yaklaşık 8848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.
(14) Deveye Hendek Atlattırmak; Birisine yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak anlamında bir deyim.
Derdini Marko Paşaya Anlat; Yakınmalarını, dert ve şikâyetlerini anlatmak için başka birini bul, anlamında kullanılan bir deyim.
(15) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
(16) Velhasıl Kelâm, Elhasıl, velhasılıkelam; Kısacası.
(17) Şırfıntı; Seviyesi düşük, bayağı (kadın).
(18) Aşna Fişne; Gizli dostluk.
(19) Yargısız İnfaz; Mahkeme etmeden, sorup soruşturmadan, duyumlara göre cezalandırma.
(20) Göz Seyrimesi, Seğrimesi, Seğirmesi, Atması; Yorgunluk, korku, heyecan veya mevsimlere ya da küçük ve önemsiz sebeplere bağlı olarak gözün (göz kapaklarının) çoğu kez bir-iki dakika içinde geçen istem dışı hareketi.
(21) İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum.
(22) Aganigi-Maganigi (Naganigi); Aşna-fişne kelimesiyle uygunluk sağlayan bir deyim.
İnna Minna; Aganigi Naganigi, aşna-fişne kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş. (Sözlükte yeri yoktur).
(23) Maalesef; Ne yazık ki, üzülerek söylüyorum ki.