“Tersine tebbet”(1) bir dünya! Öyle yorumlayın söylemek istediklerimi.
Başıma ne geldiyse hep “İyi Niyetim” den. Meselâ, iyi niyetle başladım sigaraya, bir sınava girerken lise tarihlerinde, arkadaşımın sunduğu! Sonra Üniversiteyi bitirinceye kadar da, ağır derslerle devam etti arkadaşlığım sigara ile!
Daha çok daha sonraları da sıralandı, sınırlanmadı muhabbetim(2) sigarayla. Ta ki iyi niyetle(!) bir münasip zamanda kalp krizi geçirinceye kadar. Ve sonra yollarımı ayırdım sigarayla, gerçekten iyi niyetle!
İyi niyetle başladım içmeye, ya da içkiye! Sevdiğim kızın, benim yerime bir tıbbiyeliyle, geri dönüşümsüz, iyi niyetli arkadaşlığını bahane ederek ve bu ilişkiye tahammül edebilmek çabasıyla. İçkiyle iyi niyetli arkadaşlığım hâlen devam etmekte!
Beni terk etmişti sevdiğim, o doktor olacak çocuk için. Sonra o çocuk da onu terk etmişti, geri dönüşsüz olarak.
Ahdettim(3) bir daha sevmemeye, bana, benim için bir başkası yoktu diye düşünüyordum çünkü. Ben o kadar ona ait olmuştum ki, onun benim olmadığını bilemeden. Evlenmek mi, hem yaşımın, yalnızlığımın baskısıyla mı, hem de iyi niyetle mi?
Tövbe(4), tövbe! Aklımdan bile geçmesi olanaksızdı benim için. Sadece gençlik aşkım, belki de “İlk göz ağrım(5)” diyeceğim olay değildi ki iyi niyetimin semeresi(6).
İyi niyetle çizilen kaderimde, gerçekten iyi niyeti dert ettirecek öylesine çok olaylar vardı ki, sigarayı bırakmış olmama, aramamama rağmen, içki ile dostluğum haftada bir kez bazen uvertürlerle(7) iki-üç kez devam etmekteydi. Bu arkadaşlığı kesmeyi bırak, düşünmemek bile aklımın ucundan geçmedi, iyi niyetle de olsa!
İçki, sigara, terk daha neler vardı neler yaşamımda, hem de iyi niyetle;
Hani; “Dostunla ye, iç, alışveriş etme!” derler ya! Biri darda kalmıştı akrabalardan. Arabasını satacaktı. “Satma! Ben borç vereyim, sonra durumun düzelince, ödersin!” demiştim. “I-ıh! Olmaz!” dedi. “Ödeyemezsem yüzüne bakamam!” Mecburen “Peki!” dedim, hem karşılıklı iyi niyetlerle!
Üç kuruşluk arabayı, on kuruşa aldım, daha bir kilometre bile yol yapamadan motorundan dumanlar çıktı, “Pert(8)” mi, ne dediler, aslında bana “Dertti” bir kuruşa ancak satabildim, hurdacıya. Ivır-zıvır Trafik Bürosundaki uğraşıları da, sineme çekerek…
Hani; “Akrep etmez, akrabanın akrabaya ettiğini!” derler! Gerçekten bunun iyi niyetle faydası da ıska geçmedi(9) beni, hem de kaç defa? Yalnız birini anlatayım.
“Ölüyom, bitiyom, yoksa iflâs edicem, hapse giricem!” deyip benden belirli menfaatleri sağlayan kişi, gereği oluştuktan sonra, aramamıştı bile. Ve ben o bedeli “Paşa-Paşa Ödeyip” kurtulmuştum o dertten, ya da belâdan, iyi niyetle!
Hani; “Vaktin çoksa şahit ol, paran çoksa kefil ol!” derler ya, aynen vaki, iyi niyetle.
Şahit olduğum bir olayla ilgili olarak mahkemeye çıkacaktım. Bir gün evveli dayandı kapıma birileri, üstelik silâhlarını göstererek; “Sen şurda çalışıyon! Akrabaların uzaktan, ama çocuklarından biri şurda, öteki burda okuyolar! İster misin başlarına yanlışlıkla, ama iyi niyetle bir kaza gelsin de, yok olsunlar. Aynısı senin için de geçerli, bu genç yaşında heba olmayı düşünmezsin, değil mi? Çık, cık, jık!” deyip istihza ile gülümseyerek arkalarına birkaç defa bakarak defolmuşlardı!
Pardon! Kulaklarına ulaşmasın, kibarca kapıya doğru yönelmişlerdi.
O hızla gereğini yapmıştım; “Benzetiyorum, ama emin değilim!” demiştim, şahitlerin huzurunda! Yargıç kızmış, azarlamış, gücenmişti hatta “İlk tutanakta ‘O’ demişsin?”
Korku sadece dağları mı beklerdi ki, iyi niyetle?
“O an öyle demiştim, olayın heyecanıyla. Ama şu an ‘iyi niyetle O’ olduğunu kesinlikle diyemiyorum, efendim!”
Vicdanım, küskünce rahattı, iyi niyetle!
Takım elbise alacaktı bir dost, düğün için damatlık, babasına, kardeşine düğünlük. “Gel, akıl ver!” dedi. Alışverişten bitip de, üç-beş kuruş peşinat verdikten sonra “Kefil ol!” dedi. Kefil olup, adres, telefon numarası gibi ne gerektiyse yazdırmıştım mağaza defterine. O zamanlar Vatandaşlık Numarası mı vardı? Hoş olsaydı, onu da yazdırırdım ya!
Dost; iyi niyetle, abidik-gubidik(10) bir adres belirtmiş, alışveriş sırasında cep telefonu çalıp da konuşmuş olmasına rağmen “Telefonum yok!” demişti. Mağaza sahibi de ısrar etmemişti, iyi niyetle!
Sonra o dost, daha evlenmeden önce, kira, elektrik-su-doğalgaz gibi giderleri de ev sahibinin üstüne yıkarak evi bir gece içinde boşaltıp bir başka mahalleye taşınmıştı. Nasıl olsa kiracı idiler ve tüm evler onların idi.
Diğer kiracılar ve de tabii ev sahipleri; “Benim şu kadar, senin bu kadar, onun o kadar alacağı var!” hesapları yapıyorlardı, son gördüğümde.
Bir gün bir İcra Kâğıdı geldi. Falanca dost(!) borcunu iyi niyetle ödemediğinden dolayı kefili olan iyi niyetlinin borcu ödemesinde yarar olduğu belirtiliyordu, kaba anlamda.
“Borç, yiğidin kamçısıdır!” ya hani, artık abdallığıma(11) mı, aptallığıma(11) mı, salaklığıma mı, ya da bu sıfata eş hangi sıfatlar varsa onlardan birine doymayan benim, bunu da iyi niyetle göğüslemem gerekliydi ki, iyi niyetle göğüslemiştim evvel Allah!
Yine bir dost, iyi niyetle dokuz kez borç istemiş, hepsine de “Peki!” demiş, ihtiyacını karşılamıştım. “Zevkin veresiyesi olmaz!” babında(12), parayı alır almaz, içki-sigara almaya yöneldiğine kesinlikle şahit olmama rağmen; “Yav! Borcum var, ama aybaşını denk getiremedik! Şu kadar daha borç versen!” dediğinde onuncu kez gene borç vermiştim ve sanırım borcunun miktarı maaşını birkaç kez geçmişti.
İkaz etmek gereğini düşünmüştüm, iyi niyetle;
“Aldığın parayı, içkiye-sigaraya yatırmasan!” dediğimde;
“Sana ne, para benim değil mi? İstediğimi alırım, sen karışamazsın!” demişti.
Adım gibi biliyordum ki, on birinci kez gelse kapıma, yine iyi niyetle yalvarışına karşı koyamayacağıma kesinlikle emindim, iyi niyetle.
Bir başkası, “Lâf ola, beri gele!” tavrında borcunu ödemeye gelmişti. 1000 Lira borcu varsa 50 Lira getirmişti. Ona da iyi niyetle; “Darda isen kalsın, sonra ödersin!” dediğimde, ikinci bir teklife fırsat bırakmamıştı karşımdaki, iyi niyetle.
Kısa kısa; “Carcurun(13) açık kalmış!” dediğim vatandaştan “Sana ne?”, otobüste yer vermek istediğim bayandan da; “Ben o kadar yaşlı mıyım, terbiyesiz!” lâfını, “Biraz ilerleyelim!” dediğim otobüs yolcusundan da; “Rahatsız oluyorsan taksi tut, bilâder!” azarını işitmiştim, katmerlimce(14).
Velhasıl kelâm(15), aleykümselâm, hep iyi niyetli idim, ama kişiler istismarda(16) hiç geri kalmıyorlardı.
Zaman ilerliyor, iş hayatımda iyi niyetli gelişmeler peşimi hiç mi, hiç bırakmıyor, işin kötüsü ben de 40 yaşlarının berilerini harmanlıyordum ki…
“Yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey vardır. Kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin… Bu yüzden birileri ısınıp dururken dinmez üşümelerin… Hayat karşına nasıl çıkarsa çıksın, seni ne kadar yıpratırsa yıpratsın, sakın vazgeçme ve unutma, eğer hayallerin olmazsa, bir gün başkasının ‘hayali’ olamazsın!”
“Aşk, muhteşem bir deryadır dalmasını bilene, ama tereddütsüz kendini teslim edene de. O denizin derununda ne inciler var görene. Lâkin burada yüzmek kolay değil, atıveriyor şüphe taşıyanı suyun yüzüne, ya da ‘sen boğulmaya mahkûmsun’ diyor yüzme bilmeyene. Gerçek âşıklar takılır mı hiç engellere? Mest olmuştur o deryaya. Devam eder hiç durmadan yüzmeye. Ne boğulandan, ne atılandan, Mevlâ o deryaya dalanlardan eyleye!”
“Hiç mi bir şey anlamadınız, düşünmediniz? Bir ışık, ufacık bir aydınlık görsem, ben; benim diyeceğim, ama ilk adım önemli bence.”
“Ömrümüzün baharı birlikte geçsin! (17)”
“Hiçbir şey gelmiyorsa elinden; ‘kardeş gibi, ya da evlât gibi sev beni!’(18) desem?”
“Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar! (19)”
“Cuman ve Kandilin mübarek olsun. Bilmesen de, bir yalnız gönül dostun için de hayır dualarını eksik etme!”
Her şey cep telefonuma arka arkaya gelen bu mesajlarla başladı durup dururken. Kandil akşamında cumaya ulaşılan bir günde gelmişti son mesaj. Bir, iki derken neredeyse ardı kesilmez gibi idi, ben sustukça o, her kim ise, yönelmemi istiyordu kendisine. Oysa saklıyordu özünü.
Değişik numaralarla geliyordu her bir mesaj, hatta bazen kendi numaramla bile Gönderi Merkezi adında. Bu nedenle de ulaşmam imkânsızdı kendisine, ama mutlaka beni tanıyan, ilerlememiş de olsa yaşıma ve kişiliğime saygı, ama umut da duyan biri idi.
Davul bile dengi dengine çalarken, her ne yaşta olursa olsun, bana göre genç olduğuna inandığım için gül dalında gonca olarak görebileceğim birinin, kendini kendine saklamış dağ yolunun yoncası diyeceğim beni, böylesine özlemle kucaklamak istemesini anlayamıyordum.
Şarkıların güfteleriyle seslenme arzusu duyduğuna göre, benim musikiye düşkünlüğümü ve de inanç, ibadet konusunda eksikliğimin olmadığını da bilen birisi olsa gerekti.
Kişinin sevgiye olan aşırı susamışlığını hissediyordum, ama adres yanlış olmalıydı. Ununu elemiş, eleğini duvara asmış, “Bir daha asla!” demiş, hatta üretkenliğinin bile son safhalarını yaşar gibi görünen birinden ne umut edebilirdi ki o kişi?
Gerçi sıralı ölüm beklentisinde teneşirin(20) yakınlığından bahsedilemezdi bu yaşlarda, ama kim sırasıyla gidiyor, ya da göçüyordu ki? Bir dakika sonrası için bile senedimiz var mıydı ki elimizde?
Tüm gönderilerde bırak imzayı, işareti, nokta-virgülden başka hiçbir şey yoktu. Sadece büyük harfler ve de aralarına sığıştırılan virgül ve noktalar. Ünlem, soru işaretleri bile konulmamıştı.
Mesajlardan alarak yazdıklarıma noktalama işaretlerini kendim yerleştirdim, onunkilere ek olarak. Bir ara “Akrostiş(21)” olabilir mi, harf ya da hece, kelime bölüntüleriyle şifre olabilir mi yazdıklarında?” diye düşünüp bir iz yakalama çabasını yaşamadım değil.
Değişik telefon numaraları ile gelen mesajlara, mesaj ya da seslenme olarak geri dönebilirdim ama bu bana yakışmazdı, hele merakla, soruşturma yapmak ister gibisine.
“Açık versin!” diye bekleyecektim, ya da kendisi, kendini ifşa etsin(22) diye diliyordum. Malûm çok konuşanın çok yanılması gibi, çok yazanın da açık vereceği şekilde bir kanaatim, ya da hüsn-ü kuruntum(23) vardı.
Bir alıntı, bir tekerleme, çok kullanılan bir söz deşifre edebilirdi(24) onu. Örneğin ben; “kardeşimciğim” kelimesini, “kardeşimcim” olarak ve hiç de alâkası olmadığı halde “kızımlarım” kelimesini çok kullanırdım, “kızlarım” yerine. Bir arkadaşım, her sözüne; “Bilâder” diye başlardı, bir diğeri “Yahu!” ya da “Yav!”derdi, bir başka diğeri; “Bak hele!” derdi sıklıkla. Bu nedenle sabırlı olmamı öğütledim kendime, yazmağa devam ederse o da.
Düşüncelerimde sadakate rağmen, “Sen hep beni mazideki halimle tanırsın(25) deyince son mesajda; “O kim?” diyordum kendi kendime, bir ipucu bile elde edememiş olmamın öfkesiyle, merak ederek. Ve son mesajı tek kelime ile de olsa cevaplamak zorunluluğu hissettim gönlümde:
“Kimsin?”
“Kim o deme boşuna, benim ben / öyle bir ben ki baştanbaşa sen(26) Ya da; Kerem misali yanan o benim işte(27) Veyahut da; Beni bende deme, bende değilim. (28)”
Yine değişik bir telefon numarasıydı. Saklanmak istiyordu, sandığım kadarıyla, gecenin o kör vaktinde. Boş verdim. Niye merak ediyordum ki, tanısam ne olacaktı, tanımasam ne?
Günlerden sonra bir gün “3916” diye bir mesaj geldi. Kafamı, bilgilerimi zorladım beynimde. 3916 Erciyeş Dağının yükseltisi mi? Yani oralardan bir iletiden mi faydalanmamı mı istiyordu. 3 Eylül Saat 16 civarı diye bir şeyi mi hatırlatmak istiyordu acaba? Acaba işaret miydi? Herhalde 3 Eylül 2016 tarihini hatırlatmak istemiyordu yanlış anlamadığım?
Dâhili Telefon Numaram bu olmadığı gibi, Cep telefonumun hiçbir hanesiyle uyumu yoktu bu rakamların. O anlarda 39 yaşında ve 16 Oto Plâka Numarası olan Bursalı olduğum aklımın ucundan geçmiyor, başka kombinasyonlar(29) da yer etmiyordu zihnimde.
Cep telefonlarındaki rakam dizilerine bakayım dedim, bir rakamı karşısında hiç bir harf yoktu ki, diğer rakamların karşılıkları da anlamlı bir ses oluşturmuyordu, belki bir rakamını bir kenara koyarsak EZO gibi bir dizi oluşuyordu, ama yorum yapamıyordum.
Aklıma bir tek “Ezogelin” diye bir şarkı ve eski bir Türk Filmi geliyordu, o kadar! Sanırım Fatma GİRİK idi sanatçının adı. Adı Fatma mıydı acaba bana mesajları gönderenin? Ya da filmdeki karakterin adı olabilir miydi? Of! İşin yoksa o karakterin ismini bulmaya çalış.
Haydi, buldum diyelim. Ne olacak? Galiba mesajları gönderenin bir iki mesajını daha beklemem yararlı olacaktı, ama neden?
…
Çok uzak illerden birinde bir ailenin ikiz kızları olmuştu, tek yumurta ikizi. Birini diğerinden ancak bir anne ayırabilirdi; bakışlarından, gözlerinden, ağlamalarından, uyumalarından, seslerinden ve de en önemlisi evlât kokularından. Başlangıçtan, yani doğumlarından, bebekliklerinden ulaştıkları zamana kadar hem. Ama baba bu konuda duygularına egemen değildi. Belki de kaba anlamda cahildi. Anne;
“Bak Adamcığım! Yanağında ufacık da olsa beni olan, mavi şeritli elbise giydirdiğim Pelin, yani senin bazen Zoptirik, bazen Topik dediğin, kırmızı şeritli elbise giydirdiğim, senin bazen Tuttifrutti, bazen Tipitip dediğin de Selin!” demesine rağmen yıllarca ikisi arasında ayırım yapmakta Kararsız Kâzım(30) gibi, Fransız kalmıştı(31). “Pelin!” diyordu, bakarsa “Tam isabet kaydettik!” diyordu. Bakmazsa “Yine çuvalladım yav!”diyordu.
İkizler de alışmışlardı babalarının bu tavrına, bazen şaka yapıyorlardı. “Pelin!” ya da “Zoptirik dese “Selin!” geliyordu yanına. Tersinde de diğeri. En çok da öğretmenleri çekiyordu bu sıkıntıyı.
Farklı sınıfları ikisi de kabul etmemiş, kurallar da onların haklılıklarını onaylamıştı. Bu nedenle öğretmenleri onları benlerinden ayırarak sözlüye kaldırıyor, ya da ikisini de birden sözlüye kaldırıyorlardı.
Yazılı yoklamalarda ise biri şarkta, biri garpta da sıralara oturmuş olsalar da aynı başarıyı tekrarlıyorlardı, tam numaralarla. Sadece kendileri mi? Çevrelerindekiler de ne yapıp ediyor, onların başarılarına inandıklarından bir-iki sorunun cevabını da olsa kendi kredi hanelerine aktararak başarılı oluyorlardı. Altmış kişilik sınıfta ikizler dışında hangi birine yetişselerdi ki Hoca Hanımlar, ya da Muallim Beyler?
Çok mutluluklarda bazen gölgeler olurdu ya hani. Onların hasar gölgeleri de liseyi bitirip Üniversite sınavlarına hazırlandıkları sırada kendini göstermişti. Yanlışlık, hata, pislik, kötülük olarak… Her ne denirse adına, öyle işte!
Yaz tatilinden dönüyorlardı başarılarının mükâfatı, ya da ödülü olarak gittikleri güney illerinden birinden. Kader nasıl yazılmışsa yazılmış, gereği kaderin gerçek olarak şekillenmişti. İkizlerden biri, ama hangisi ile anne yaşamlarının sona ermesini engelleyememişlerdi, bir TIR şoförünün bilinçli olup olmadığı bilinmeyen sahtekârlığında.
Baba-kız yalnız kalmışlardı. “Ben Pelin’im!” demesine rağmen baba, kızına; ölen kızının adı olan Selin’i de yakıştırmıştı;
“Sen bundan sonra Pelin Selin’sin benim indimde.” demiş ve sonra tüm yasal işlemleri yapıp yaptırıp Nüfus Kâğıdına da aynı isimleri işletmişti. O artık Pelin Selin’di. Annesinin ismini de üçüncü bir isim olarak eklemesini istemişse de babasından, babası uygun görmemişti onun bu dileğini. Bilemezdi nedenini.
Ve şimdi Pelin-Selin; liseyi bitiren, gönlü, cismi, ruhu boş, anasız-kardeşsizdi boşlukta. Ve tabiidir ki asla Üniversite hayalleri de olamazdı yaşamında.
Babasının yemeğini yapıyor, çamaşırını yıkıyor, evi silip-süpürüyor, temizliyordu, ama ne zaman geçiyordu, ne de bunalımı. Bir eksiklik vardı kendinde ve evde. Kendindeki eksikliği gidermek için iş başvurusu yaptı bir Devlet Dairesine. Babası da evdeki eksikliğin ne olduğunu anlayıp(!) birini beğenmişti!
Konu ile ilgili olarak Pelin Selin’in yapacağı bir şey, hiçbir şey yoktu.
Gelin eve gelmişti ve pabucu dama atılmıştı. Bir evde iki hükümran(32) fazla idi.
Babası; “Ahmet Bey oğluna, Mehmet Bey yeğenine, Hasan Bey damadının kardeşine istiyor seni!” demişti, sıra sıra günlerden günlere.
Ama o, babasının sözlerine hiç mi hiç itibar etmemişti. Çünkü gönlünün bir prensi olmalıydı yaşamında ve o zannınca bir yerlerdeydi, onu bulacak. Belki yardım da ederdi, kendisine, yeter ki gönlünde yaşattığının o olduğuna inansındı.
Babasının karısı, yani anneliği, ya da üvey annesi ne yaparsa yapsın, bekleyip ona kavuşacaktı önünde-sonunda mutlaka. Hayali; bu idi.
İşte bu sıralarda karşılaşmıştı onunla. Bildiği tüm teknik deneyimler ve imkânlarla uzaktan uzağa onu gözlemlemişti. Yaş farkı mı? Ne beis(33) vardı ki? Aşk mı? O da olurdu zamanla. Ama boş bir ilgi yoktu gönlünde. Gerçekten beklediği, arzuladığı, istediği tek prens, tek sultan, tek adamdı o. “Denize düşenin, yılana sarıldığı gibi” değil.
Babası evlenince, başvurusu üzerine çalıştığı bu işi bulmuştu. Ve yaşı fazla ilerlemeden o çıkmıştı karşısına, gerçekten sevmek istediği…
O gönderdiği notlar, gerçeğin ta kendisi idi. Ona ait olmaktı düşüncesi. Üvey anneden kurtulmak, ikinci baharını yaşayan babasının birinci baharını inkâr etmesini yüzüne çarpmaktı da niyeti. Elbette ki; ikinci kadın annesi olamaz, ancak babasının karısı olabilirdi, bu; talihin ve de tarihin tekerrürü idi sadece, herkesçe bilinen.
Selin Pelin bin kişinin üstünde çalışan Devlet Dairesinin Personel Dairesinde idi ve her şey elinin altında idi, öğrenmek istediği. Ve onun, yani “Gönlümün Prensi” dediğinin de yalnızlığını öğrenmişti.
“İki çıplağın bir hamama yakıştığı” gibi iki yalnız da neden bir eve sığışmasındı ki, dertlerini, yaşamlarını paylaşmak için. Ancak, kendini belli etmeden nasıl anlatabilirdi ki kendini ona?
Kaza onu özürlü yapmıştı, zaten Devlet Dairesinde çabucak iş bulmasının bir nedeni de bu idi.
Yaşadığı trafik kazasında, tek göz kapağının sinirlerini yitirmiş, göz kapağı çalışamadığı için, tek gözüyle göz kapağı kapandığında, karşısındaki göz kırpıyormuş gibi anlamasın diye devamlı olarak siyah gözlük takıyordu ve kendisinden bihaber olanı hemen hemen her gün asansörde görüyordu.
Bazen lokanta salonunda, hatta arka arkaya bile, sesini duymuş, kokusunu bile hissetmişti. Her zaman iyi giyimli idi, itiraf etmesinde mahzur yoktu ki yakışıklı adamın. Hatta emindi ki, huyu da-suyu da güzel ve kibardı aynı zamanda. Genç de olsa, tüm bayanlara öncelik tanıyordu, asansörde, yürüyen merdivenlerde, yemek sırasında.
Utanmasa, bazen onu takip ettiğini de söyleyebilirdi peşi sıra, mesai çıkışlarında, belirli bir yere kadar. Ama bunu söylemek şimdilik gereksizdi, kendine bile.
Devamlı yazdığı mesajlarla acaba rahatsızlık veriyor muydu? Kendisini belli etmesi mümkün değildi, hiç bir şekilde ama bu kadar zaman sonra belli etse ne olurdu, nasıl olurdu?
Reddedilmeğe tahammüllü olacağını sanmıyordu. Çünkü yaklaşımı ilgi boyutlarını geçmişti. “Aşk” demek için erkendi belki, ama sevgisi neredeyse uçsuz-bucaksız denilecek vasfı kazanmak üzereydi, limiti(34) çoktan geçmişti, bildiğince.
Son bir kez, belki de kendini belli edecek bir şansı denemeyi, kendini açıklamayı düşündü. Özelliğini bilmeliydi.
O gün asansörde gözlüğünü çıkartıp siler gibi yaptı camlarını fark etmesi için onun ve göz kırpmamağa dikkat edip hemen yerine taktı gözlüklerini. Fark etmişti, ya da kendisine öyle gelmişti.
Hiçbir engellemeye kalkışmadan, kendi cep telefonundan, son bir mesaj daha göndermeyi denedi…
Cep telefonuma mesaj geldiğinde gayet iyi niyetle çalışıyordum, bilgisayarımda;
“Ay ışığında gözlerin parlayan yıldızlar gibi… P.S.”(35) yazılıydı bu kez.
İçinden gelmişti cevaplamak.
“Seni gözlerinden tanıdım P.S. ben bildiğin kişiyim. Tanışalım mı?”
Cevap anında geldi;
“Tabii, peki!”
Ben ki sevmeğe de, evlenmeye de karşıydım. Bilindiği gibi; “Aşk; bir ölçüye kadar insanı yaşlanmaktan korur(36)” du.
P.S. harflerinin Pelin Selin’in isimleri olduğunu söylemem gereksiz.
Şimdi mi?
Evliyim, mutluyum!
Anlatabildim mi?
YAZANIN NOTLARI:
(*) Pelin: Aslında Pelin Otu denilmesi gerek. Taşlık bölgelerde yetişen acı, kokulu, çok yıllık otsu bir bitki olup iştah açıcı, kuvvet verici, ateş düşürücü olarak kullanılmakta. Bu isme sahip olanların iddiasına göre de; “Cennetteki şifalı bir çiçek”.
Selin: Gür akan su anlamına geldiği gibi, bodur, sürekli yeşil kalan bir bitki (Orta Asya’da) dir.
İki isim arasındaki birliktelik yabani bitki olmaları. Zoptirik, Topik Selin için, Tuttifrutti, Tipitip ise babalarının onların isimlerini aklında tutmak, bakışlarını kendisine çevirmek için onlara yakıştırdığı isimlerdir.
(1) Tersine Tebbet; Genel anlamı; söylenenlerin aksini yapmak, ters işlemleri yapmakta ısrar etmek, yaşananlarda normaline göre işlemlerin tersine vukuu bulması yanında “inadı inat” olan insanlar için de kullanılan bir deyimdir.
Bilindiği gibi; “Tebbet” Kuranda geçen ( On birinci sure olup beş ayettir) “Kurusun!” anlamındadır.
O zaman; “Tersine Tebbet” denilince “Yaşlansın=Yaş olsun”, ya da “Nesli devam etsin” anlamında oluyor gibi bir his oluşmuştur bende.
(2) Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.
(3) Ahd (Ahid, ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.
(4) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.
(5) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(6) Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.
(7) Uvertür; Başlangıç, açıklık. Poker oyununda açılış, operada perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parça.
(8) Pert: Bir aracın % 70 nin veya daha fazlasının hasara uğramış olması.
(9) Iska Geçmek; Amaca, isteğe ulaşamamak. Hedefi kaçırmak, vuramamak, tutturamamak, boşa atmak, boşa vuruş yapmak.
(10) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan, ipe-sapa gelmeyen.
(11) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, saf, bön, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, dilenci kılıklı, yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(12) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.
(13) Carcur; Fermuar. Giysi, çanta vb. yerlerde kullanılan karşılıklı dişler ve bunların üzerinde yürüyen kapatıcıdan oluşan düzenek. Cırcır.
(14) Katmerlimce; Aşırı ölçüde, aşırıdan fazla.
(15) Velhasıl Kelâm; Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
(16) İstismar; Sömürme. Birinin iyi niyetini kötüye kullanma.
(17) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.
(18) Ne olursun güzelim, sevsen beni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Kardeş gibi sev beni” bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.
(19) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait YOLCU İLE ARABACI şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.
(20) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.
(21) Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.
(22) İfşa Etmek; Gizli bir şeyi ortaya dökmek, açığa vurmak, yaymak.
(23) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(24) Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.
(25) Sen hep beni mazideki halimle tanırsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâhattin İNAL’a ait olup eser; Hicaz Makamındadır.
(26) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “KİM O DEME” Özdemir ASAF
(27) Biraz kül, biraz duman o, benim işte … diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Şiir ya da Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(28) Severim ben seni candan içeri / Yolum vardır bu erkândan içeri / Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende benden içeri. Yunus EMRE
(29) Kombinasyon; Birleştirme. Birleşim. Düzen, tertip.
(30) Kararsız Kâzım; Karar vermekte zorlanan kişilere takılan lâkap.
(31) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(32) Hükümran; Egemen. Sözünü geçiren, üstünlük kazanan. Yönetimi hiçbir kısıtlama veya denetime tabi olmaksızın sürdüren, bağımlı olmayan, hâkim.
(33) Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.
(34) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.
(35) Bu gece sen daha güzelsin; Ay ışığında saçların dalgalı denizler gibi.. Ayrışığında gözlerin, parlayan yıldızlar gibi...Kayahan AÇAR şarkısı.
(36) Yaşlılık sizi aşka karşı korumaz. Ama aşk… Bir ölçüye kadar sizi yaşlanmaktan korur. Jeanne MOREAU