“Bunları size anlatacağım, hele böyle bir günü sizlerle birlikte yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Oysa olayların gelişimi, belki de kaderin, gerçeği anlatmam için beni yatağa böyle bağımlı yapması, ikinizin de aynı işyerinde toplanması ve sonra bir araya gelmemiz zorladı beni bunun için.”

Nefes almakta zorluk çekercesine devam etme gayretini yaşadı yaşlı adam, devam ederken;

“Belki de bu hasta yatağımdan kalkamayacak olmamın düşüncesi, bu anı yaşamımı zorunlu kılıyor. Bilmem, anlatacaklarım sonunda da şimdiki kadar telâşsız, şu andaki kadar rahat hissedebilecek misiniz kendinizi?”

Yaşlı adam sözlerinin burasında durdu, yatağının kıvrık bir bölümünü düzeltmeğe çalışır gibi uğraştı, kırlaşmış saçlarını nasırlı elleriyle düzeltti.

Gözlerinde biriken yaşları umursamazlıkla sildi ve devam etti:

“Her şeyden önce, çocuklarımın mutluluğunun benim için çok önemli olduğunu söylemek isterim sizlere. Bulgularımı söyleyecek olmaktan dolayı benim de mutlu olduğumu bilmeniz yeterli benim için.”

Doğrulmaya çalıştı yaşlı adam yatağında. İki elini destek yaparak vücudunu yukarıya doğru çekmek isterken, yastık üzerinde kayan kafasındaki uzun zamandır tıraş olmamış saçları dağılır gibi oldu. Kendine yardım için uzanan ellere;

“Hayır!” der gibi bir tavır sergilemişti. Uzanan ellerin sahiplerine baktı göz ucuyla.

“İki genç adam duruyordu karşısında, biri diğerinden biraz genç, ya da diğeri öbüründen biraz daha yaşlıca. Genç olanı 30-35 yaşlarında, kısa boylu, topluca, kumral saçlı, iri yeşil gözlüydü.

Daha geçkin olanı 40-45 yaşlarında, uzun boylu, zayıfça, siyah saçlı, koyu, siyaha yakın kahve renkli gözlüydü. İki birbirine benzemeyen insan gibi. İkisinin de gözlerinde merakın izleri fark edilecek kadar belirgindi. Daha yaşlıca olanı:

“Devam edin efendim!” dedi.

Genç olanı diğerini tasdiklercesine;

“Evet babacığım, dinliyoruz sizi!” dedi.

Yaşlı adam sigarasından bir nefes çekmiş de dumanını üflüyormuş gibi, derince aldığı nefesinin tümünü ciğerlerinden dışarı fırlatmak istercesine “Puf!” diyerek devam etme arzusunu taşıdı:

“Senelerce evveldi. Sanırım 19-20 yaşlarımdaydım. Delikanlılık çağlarım yani. Sizlerin de geçtiğiniz çağlardan biri. Babam çiftçiydi. Ben okuyordum, ama yaz aylarında çiftlikte bulunmak, aileme yardımcı olmak görevimdi.”

Hatırlamak istercesine suskunlaştı bir an;

“Yaz aylarından biri, sanırım Temmuz, belki de Ağustos ayı idi, yaşadığımız. Çiftlik olağan günlerinden birini sabahını yaşamaya başlamıştı, değişkenliği olmayan. Zamanın gecikmişliğinin tartışılabileceği… O gün çiftliğimizin kapısında, oldukça lüks diyebileceğim yeni bir araba durdu ve o arabadan bir aile indi, misafir olarak. Babamın çok eskilerden tanıdığı bir okul arkadaşı, tatil köyüne giderken, aklına geldiğinden, geçerken uğramıştı.”

Gözlerini yumdu, bir an eskileri çağrıştırmak istercesine;

“Çiftlikte duraklayan arabanın duruşu, benim dünya düzenimde de ilk duraklamayı oluşturmuştu. Dünyam değişivermişti. Çünkü o arabada anne ve babanın dışında bir de çok güzel bir kız vardı, benim yaşlarımda, hem de. İsmi Nuray’dı bu güzel kızın.”

Yaşlı adam, anlamlı olacağına inandığı şekilde yanında duran daha yaşlı olan, kahve renkli gözlü genç adama baktı:

“Tıpkı senin annenin adı gibi oğlum!” dedi ve devam etti tekrar önüne bakarak;

“Kişi hatıralarla baş başa olunca sohbetlerin koyuluğunda zamanın geçmesinin farkına varamıyor. Babam da arkadaşı ile bunun ayrıcalığını şekillendiremedi. O akşam bizde kaldılar. Buna ben de sevinmiştim. Nuray’la arkadaş olmuştuk çünkü. Ama bu bir akşama sığan arkadaşlıktan hemen vazgeçmek istemiyordum. Daha fazla kalmalarını sağlamak arzusundaydım…”

O anı hatırlarcasına heyecanlı gibiydi;

“Düşündüm. Herkes geceye başladığında, arabalarının yanına ulaştım, sessizce. Ve sonra zorlayarak arabanın motor bölümünü açtım, yapabileceklerimi yapmağa çalıştım, bilgisizce, bilinçsizce. Tek amacım, arabanın çalışmaması, gidememeleri ve bir gün daha beraber olabilmekti Nuray’la. Sabah, gecikmeden memnun olan tek insan bendim.”

Duraklamak aklının ucundan bile geçmiyor olsa gerekti;

“Herkes bir şeyler yapamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Sonra babam ve arkadaşı bizim arabamızla şehre gidip usta çağırmaya karar verdiler. Şehre gidiş-dönüş, arabanın onarımı oldukça uzun bir zaman almıştı. Benim için önemli olan Nuray’la birlikte geçirdiğim zamandı ve ikimiz de değerlendirmiştik zamanı. Güzel bir kızdı Nuray. Siyaha yakın kahverengi gözleri etkilemişti beni. Babamın arkadaşı ve ailesi, babamın ısrarları ile bir gece daha kalmak zorunda kaldı çiftlikte, sabah erkenden hareket etmek arzusuyla.”

Biraz daha soluklandı, belki de yaşadıklarını hatırlamaya çalıştı yaşlı adam;

“Gün yeterli gelmemişti bize. Gecenin ilerleyen vakitlerinde kadar devam etti konuşmalarımız, sohbetimiz. O geceyi unutmam mümkün değildi. Ay yusyuvarlak, on dördü görüntülüyordu, hatta ay yüzünün dağları, ovaları bile belli gibiydi. Ellerini tuttum Nuray’ın. Ses çıkarmadı. Eli elimde geçti zaman, farkında olmadan. O andan itibaren konuşan sadece ellerimizdi. Gerçek birbirimizi anladığımız gibi idi. Sabahı biz getirdik konuşmadan, yalnız nefes alarak. Oysa sabaha ulaşmayı istemiyorduk. Sabah ayrılık demekti çünkü istemediğimiz. ‘Allahaısmarladık!’ diyerek ayrılırken, okulların açılışında görüşme dileğini söylemişti Nuray, tekrar görüşebilme umudunu yaşıyordu, tıpkı benim gibi. Daha ayrılmadan ondan, onu özlemeğe başladığımı hissediyordum.  

Soluklanır gibi yaptı, düşüncelerini sıraya koyar gibiydi;

“Tatil sona ermişti. Yine yatılı okuluma döndüm. Ve ilk fırsatı bulduğumda bir sonraki şehirdeki Nuray’ı ziyaret etme arzum acı bir gerçekle noktalandı. Nuray’ın babası, işlerinin bozulması sonucu iflas etmiş ve onca varlığına rağmen intihar etmişti. Çevrede Nuray’la annesinin nereye gittiğini bilen bir tek kişi bile yoktu. Bir hiçlik dünyasındaydım. Bir hayalet gibi dolaştım, yatılı yurttan kovulma riskini bile düşünmeden şehrin sağında-solunda. Yaşımın gereği olmayan bir saçmalığa girişmiş, cebimdeki para tükeninceye kadar arka sokakların berbat meyhanelerinde, ucuz şaraplarla, kararan ümit dünyama şekil vermeğe çalışmıştım.”

Sesi iflâs etmek üzere gibiydi;

“Sonra kendimi bir bahçede buldum, sarhoş, bitkin. Daha doğrusu beni bulmuşlar demem gerek. Daha, daha da doğrusu beni bulduklarında yavaş yavaş ayılmağa başlamıştım. Başımda birileri; ‘İnsanın kendini mahvetmek için bu durumda olması gerektiğini’ söylüyordu. Söyleyeni tanımıştım, gözlerimi açtığımda. Sınıf arkadaşımdı o, annesi, babası ve kız kardeşi ile beni çimenlerin üzerinden kaldırmağa çalışıyorlardı.”

İflâs öncesinin telâşını yaşıyor gibiydi.

“Beni bir gün misafir ettiler, yorumsuz, sorusuz-sorgusuz-sualsiz. Sonra yatılı okula döndüm. Okumak istemiyordum, ama seneyi bitirmem gerek diye düşünüyordum, çünkü son senemdi. Gayret ettim, bitirdim. Bunda sınıf arkadaşımın katkısını ve ailesinin önerilerini ve yardımlarını unutmam mümkün değildi. Ve hemen askerlik görevimi tamamlamaya karar verdim. Sonra çiftliğe dönecek, babamın bırakacağı yerden çiftçiliğe devam edecektim. Ne evlenmeyi, ne de ilerisini düşünüyordum.”

Gözleri uzaklara daldı. Bir şeyler hatırlamak ister gibi gözlerini kıstı, bir-iki defa yutkundu yaşlı adam, yine sigara içermiş gibi, nefes alıp verirmiş gibi, nefes alıp verdi:

“Sıkıntılı bir yaz akşamında askerlik görevimi yapmak üzere veda kısmını evde tamamlayarak tren istasyonuna geldim. Bilet almak üzere gişeye geldiğimde gördüğüm kişi beni mutluluğa boğmuştu. Yanılmamış olmak için gözlerimi parmaklarımla açarak tekrar tekrar baktım. Çünkü gişe memuru Nuray’dı. Bir yıla yakın zamandır görmediğim, düşündüğüm, yaşadığım. Oysaki kendi yaşamımdan vazgeçer gibiydim, onsuz olmaktan… O andan hatırımda kalan tek gerçek, göreve gidişimi ertelemem ve nöbetinin sonunda beraber olmamızdı. Toplumsal tüm kuralları bir kenara atmıştık. Askerlik dönüşü evlenmek üzere sözleşmiştik, beraberliğimizde.”

Devam etmek mecburiyetindeydi sanki;

“Mektuplarımızın devamında, ara izinlerin ilkinde şehre gelince dostça bir nikâh kıydırmıştık Nuray’la, annesinin isteği ile, çünkü Nuray hamile idi. İzinden döndükten bir süre sonra, sanırım askerlik görevimin birinci yılı ya bitmişti, ya da bitmek üzereydi. Nuray’dan aldığım mektuplar birden kesildi.”

Aynı heyecanı karşısındakiler de yaşasın istiyor gibiydi yaşlı adam;

“Yalnızca kısa bir mektup aldım annesinden, yani kaynanamdan. Aklımda kalan iki satırdı yalnız. Anne çocuğunu tercih etmiş ve doğumda Nuray’ı kaybetmiştik. Nuray, astım rahatsızlığını söylememişti bana, doğum yapmasının risk olduğunu doktorun tembihlediğini anlatmamıştı bana. Anneanne oğlumu, torununu alıp kaçmıştı, bana hiçbir haber bırakmadan, arkasında hiçbir iz bırakmadan. Mektubunun son satırlarında, beni bir ‘katil’ olarak yorumladığını belirtmişti. Sanırım zikri, fikri ve düşünceleri bu yönde idi.”

Yaşlı adam, kafasını ikisi içinde daha yaşlı olana döndürdü ve tane tane konuştu:

“O çocuk sendin İlkay. Annenin adı; Nuray, babanın adı; Mehmet. İstersen Nüfus Kâğıdında yazılı olan diğer yerleri de kontrol et ve sor bana, benim Nüfus Kâğıdımı da alarak. Hatta evine gittiğinde eski fotoğrafları karıştır, mutlaka bir resmime rastlayacaksın, eğer anneannen hepsini yok etmediyse…”

Siteminin aşırı boyutta olmasına aldırmak istemedi, devam ederken;

“Seni yıllarca aradım İlkay. İsmini annenden bir eser olması ilk çocuğumuz olarak düşündüğümden daha doğmadan önce ben koymuştum. Annen de yaşarken mutlu olmuştu. Karnını okşadığında, topuklarını karnında tuttuğunda; ‘Eserim!’ dediğini yazmıştı, ‘Benden, bizden bir parça hem!’ Öldüğünde, anneannen de hem onun, hem de benim düşüncelerimize saygı duymuş olmalı ki, değiştirmeden yazdırmıştı adını, ilgili tüm belgelere…”

İlkay hayret eder, düşünür gibiydi. Ta ötelerden geçen bir bıçak bileyicisinin sesi yankılandı odanın duvarlarında. Üst kattaki komşunun bozuk gramofonundan eski bir şarkı cızırdamağa başladı, ahenksiz. İhtiyar adam saçlarını düzeltmeğe çalışırken, yanındaki genç adama döndü;

“Sonra zaman ilerledi. Babamı kaybetmiştim. Çiftliğin işleri ile meşgulken bir gün sınıf arkadaşım geldi çiftliğe kardeşiyle. Hani sarhoş olup da bahçelerinde sabahladığım arkadaşım. Arkadaşım senin dayındı Sonay. Her şey bir anda olupbitti ve annenle evlendim yavrum. Sonra sen doğdun. Senin adını da annenin iznini alarak ben koydum oğlum, Sonay olarak. İlkini görememiştim hiç, sonunu hep gözümün önünde tutayım diye, çiftliği sattım. Hep yanında olayım, olalım diye okuduğun yerleri dolaştık. Bu yolculuklar anneni yordu, bir gece ansızın bırakıp gidiverdi o da, yalnızlığımızı biz bize üleşelim, istedi herhalde. Ya da ömür boyu beraber olmamızı kısıtladı Tanrı. Sonra işe girdin, gene yanında olmak istedim. Yemeğini yapıyor, elbiseni ütülüyor, kısaca evini çekip çevirmeye çalışıyordum ben başıma.”

Eski günleri hatırlama modundaydı;

“Sonra günler geçmeye başladı. İlkay’ı arayışlardan tükenmemiştim. Her gün avare(1) avare şehrin sokaklarını, hatta kenar mahallelerini dolaşıyordum. Kendimden bıkıp devlet dairelerini ziyaret ediyordum, kat kat dolaşarak, mağazalara giriyordum, dükkânlara bakıyordum. ‘Bir gün, ama bir gün, mutlaka ilk çocuğumla karşılaşacağım!’ diyordum. Bu umudu umutlu olarak yaşıyordum gönlümde…”

Soluklandı yaşlı adam, sanki sözlerini bitirip yetiştiremeyeceği telâşını yaşar gibiydi;

“Bir gün bir seminer için yan yana geldiğinizi gördüm. ‘Kan, kanı çeker’ derler ya hani. Senin sen olduğunu nerdeyse anında anladım, ismini duyar duymaz. “Merhaba!” diyerek yakınlaşmaya çalıştım ve hakkında ne öğrenmek istiyorsam, sorup öğrendim, sen de belki rahatlamak, eskilerden kesitleri bölük pörçük(2) de olsa anlatmaktan, anılarını üleşmekten zevk alır gibiydin İlkay. Beni yanıltan herhangi bir eksiklik yok gibime geliyordu. Son olarak Seminer Kaydı sırasında Nüfus Kâğıdını görmem tüm düşündüklerimi kesinleştirdi. Sana sarılmadan geçirdiğim günler boyunca düşündüm İlkay. Her şey açıktı. Şimdi tükendiğimi hissediyorum. Seni aramak, sizi bir arada görmek arzusu yordu, tüketti beni. Teneşire(3) oldukça yaklaştığımı hissettiğim şu anlarda sizlere bunları anlatayım istedim.”

Yaşlı adam, İlkay’a döndü:

“Oğlum, beni affet! Seni aramaktan asla vazgeçmedim, seni bulmaktan hiçbir zaman ümitsiz değildim. Allah’a şükür ki sonlara ulaşırken de olsa sizi bir arada görmekten hoşnudum.”

Durakladı, yutkundu ve Sonay’a döndü:

“Sen de affet beni lütfen. Çünkü sizler kardeşsiniz, ben ikinizin de babasıyım!”

Yaşlı adam, yatağında direncinin sonuna ulaşmışçasına, yine sigarasından bir nefes çekmiş de dumanını üfürüyormuş gibi bir ses çıkarttı son defa, rahatladığına inanıyormuş gibi bir tebessümle dudakları kıvrık, gözlerini kapattı. Sonra başı yastıktan yana doğru kaydı.

Akşam, belki iyi düşünceleri getirirken yine, biraz evvel iki meslektaş, ya da iki iş arkadaşı iken, şimdi kardeş olduklarını öğrenen çocuklar, babalarının üstüne inen akşam karanlığını silmek istercesine bir ağızdan gerçeği haykırdılar:

“Baba!”

“Baba!”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.

(2) Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, parça parça.

(3) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.