Yaşım-başım ileri ama bildiğim bir dans ritmiydi bu, karım ölmeden önce, hep beraber olduğumuzda, bu musiki çalındığında kalkıp kullandığımız bir figürdü(1).

O gitti, ben yalnızlığımı yalnızlığıyla paylaşan, kendimce teneşire(2) bir adımı kalmasına rağmen, isyanını alkollerle üleşen biri idim. Oysa alkolle ilgili olarak ne varsa bilirdim.

Örneğin; “İçki bütün kötülüklerin anasıdır!” diye bir hadis vardı ve Kur’an’ın bir yerlerinde; “İçkili iken namaza gelmeyiniz!(1)” anlamında da bir hüküm, yanlış hatırımda kalmadıysa.

İçki ile yaşamak; bir yaşam biçimim olmuştu ve şu anda da çakırkeyif(4) idim, kimse kusura bakmasın. Hoş, kusura bakan da olmazdı ya. Kendi halimde idim, kimseye zararım yoktu ki. 

Gençler, Metro Durağının son vagon hizasındaki karşılıklı iki plâtformunda kendilerince uydurdukları “dı-dı-dı-dıt!” musikisine göre metro treninin gelmesini beklerlerken dans etmeye, ya da gösteri yapmağa çalışıyorlardı, kendi çaplarınca.

Benim olduğum taraftakilere katıldım, “dı-dı-dıt!” formatında(5), gecikerek de olsam, uyuyordum onlara.

Ve “Sen neymişsin be amca?” takdirleri oluyordu gençlerin, benim için.

Ah! Ah! Rahmetli karım yaşasaydı, bu yaşlarda bile bu dansı nasıl döktürürdük ki onlara karşı? Bir kere daha kahrettim. Oysa sözleşmiştik, önce ben gidecektim, çünkü o her yere sığardı, oysa ben kaprislerimle(6) sığar mıydım hiçbir yere?

Örneğin, hiç bir durumda gelinim özel olarak bir işkembe çorbası bile yapamamıştı bana, yalnız benim için bugüne kadar. Nasıl mı? Ya tanesi fazla olmuştu, ya da az, ya sirkesi boldu, ya da az, ya sarımsağı fazla idi, ya da az, sıcaklığını, tuzunu söylemeyeyim isterseniz, az mı çok mu diye? Yeteneksizlik ancak bu kadar olurdu!

Gelin böyleydi de, damatlar farklı mıydı ki? Ya rakıları olmazdı dolaplarında, ya da geleceğimi bilmelerine rağmen balık, ya da kırmızı et almazlardı akşama. Humus(7), karides(7), çiğ köfte, mercimekli köfte zaten uzağından geçtiğim mezelerdi ama kızlarım bile şöyle bol sarımsaklı cacığı esirgerlerdi sanki benden.

Neymiş, damadın yoğurtla iletişimi iyi değilmişmiş, ya da neymiş öteki damadın sarımsağa karşı alerjisi(8) varmışmış! Böylece ömrüm cacık yerine yoğurtlu hıyar yemekle geçti rakı içerken.

Allah var, damatların ikisi de hem kavunu, hem de peyniri, hele keçi peynirini eksik etmezlerdi sofradan. Hem de benim gibi bilmem ne firmasının keçi peynirini tercih ederlerdi, ikisi de.

Keçi peynirini sevmeyen, ya da ilgisiz biri? Benim gibi yoktu, civarımızda. Sadece iki kızım da; “Kocalarını, yani damatlarımı baştan çıkardığımı söylerlerdi” yüzüme karşı hem. Oysa mayalarında varsa, benim eşini kaybetmiş biri olarak onlara ne etkim olabilirdi ki?

Üstelik annelerini kaybeden bendim. Ömürle bağıntısını, bağlamını kaybeden bendim. Onlar beni nasıl anlayabilirlerdi ki? Bence mümkün değildi.

Ben yalnız kalmıştım. Oysa çocuklarımın hepsinin eşleri vardı, çocukları vardı. Bense? Yalnızdım. Onlar bunu bilemezlerdi. Ben de anlatmazdım, anlatamazdım değil. Çünkü bazı şeyleri anlatmak kolay değildir, anlatamazsın.

Zordur da anlatman mümkün olamaz. Bazı şeyler ise kendiliğinden oluşur, gelişir ve anlatmana gerek kalmaz. Enteresan değil midir?

Beraber dans ettiğimiz gençler trene binerlerken ben anıların etkisiyle trene binmekten vazgeçmiş, çakır keyifliliğimi uzatmak düşüncesiyle geriye metronun merdivenlerine yönelmiştim.

“Bir-iki bira daha yuvarlamak, etrafa bakınmak hoş olmalı, ne cins olursa olsun bir içki; tüm dertlerimi unutturmalı!” diye düşünmüştüm…

Onu ilk gördüğümde;

“Aha, işte tıpkı ölen karım!” demiştim.

Çocuklarım da; “Annemize ne kadar benziyor!” diyebilirlerdi belki, karşı karşıya gelseler. Ancak sanırım ki onlar benim gibi “Aha!” demez, “Ana!” derlerdi. Çünkü annelerini kaybetmeleri onları da galiba etkilemişti ki çoluk-çocuk hayret ettikleri her konu öncesinde “Ana!” deyip, ikinci “a” harfini uzatır olmuşlardı.

Oysa dul kaldığımda ben, elli azıcık artı küsurlar civarındaydım, yani karımı kanserin hapis alıp, sakladığında. Teknoloji falan önemli değil,

Tanrı karaciğer kanserinden ameliyat olduktan yirmi altı gün sonra dileğini gerçekleştirmiş, bebelerimin annelerini, bana da acımadan yanına almıştı.

Oysa kahırlı bir anımda; “Umarım, senden önce ölürüm, yokluğumu aramazsın!” demiştim. O kahrı o çekmiş ve bana yüklemişti, ben onu arıyordum, hem de çok.

Hâlbuki onunla güzel günlerimizde söyleşirken, “Ahrete önce benim gideceğimi, paramız pulumuz olmadığı için, ahrette ev tutacağımı, depozit vermeyip onu bekleyeceğimi, onun evimizi beğenmesini dilediğimi” söylemiştim!

Oysa o beni, benden önce terk etmişti. Sanırım gönlüne uygun bir ev bulmuştur oralarda, ucuz-kiralık!

İnanıyordum!

Derler ki; “Eşini kaybeden erkek, daha eşini defnettiği mezarlıktan dönerken şapkasını devirir, sağa-sola bakınarak yeni eş namzedini ararmışmış.” Bu cümleyi ben uydurmuş olmayı isterdim, ya da benzerini.

Öyle ya, daha yılı bile dolmamış bir ölümün ardından; “Aha! İşte tıpkı ölen karım!” dememin nasıl bir izahı olurdu ki?

Oysa bakışımı fark etmesini istediğimin bakışları da değişikti bana yöneldiğini sandığım. Bir dilek tutsaydım gönlümde ancak bu kadar çabuk gerçekleşirdi dileğim. Zira fark edilmek istemiş, zan değil, kesinkes fark edilmiştim.

Sorun; “Nasıl selamünaleyküm!” esprisi ile “Merhabalaşmak” olarak gözüküyordu bana? Allah eğer kuluna; “Yürü, ya kulum!” derse, kulun da gayreti ve niyeti varsa, yürümemek için sebep yoktu, ilk adım önemliydi ve o ilk adım kendiliğinden gerçekleşmişti.

Nasıl mı? Tıpkı Türk filmlerindeki gibi.

Acele ettiğini sandığım, muhtemeldir ki öğrenci olan genç bir delikanlı, çarpmamak için vücudunu eğip-bükerek gayretli olsa da karşımda dikkatimi çeken onun hareketlenmesiyle çarpışmalarına engel olamamış, kendi kitaplarını, onun çantasını dağıttığı gibi, galiba bir yerlerini de incitmişti karşımdakinin.

Üstünü silkeleyen genç; bir taraftan kitaplarını, bir taraftan da çantayı toplamaya çalışırken, devamlı olarak;

“Özür dilerim hocam, özür dilerim sizi son anda fark ettim!” diye bağışlanmasını ister bir şekilde yalvarır gibi ikilem(9) içindeydi.

Benim yaşlarımdaki kadın, yere diz çökmüşçesine kalakalmıştı, elleriyle düz siyah, taranmış olarak topuz halinde ensesinde olan saçlarını düzeltme gayreti içinde, bir taraftan da sanki bir şeyler düşünür gibiydi.

Yanlarına koştum;

“İyi misin delikanlı?”

“İyiyim de amca, öğretmenime kötü çarptım!”

“Haydi, kitaplarını çabuk topla, sanırım bir yere yetişmeye çalışıyordun, gecikme. Ben, öğretmenim dediğin hanımefendi ile ilgilenir yardımcı olurum, sen de yarın kendisinden özür dilersin!”

“Sağ ol amca, dershaneye yetişmem lâzım da!”

Bayanın yanına gelip dağılan çantasını toplamasına yardım ederken bir taraftan da sormayı ihmal etmedim;

“Bağışlayın efendim, kalkmanıza da yardım etmemi ister misiniz?”

“Evet, lütfen!”

“Bir yerinizde ağrı-sızı hissediyor musunuz?”

“Yok gibi ama şimdi ayağa kalkarken, sanırım tansiyonum düştü, başım biraz döner gibi!”

Pantolonunun dizleri tozlanmış, pabuçlarından birinin topuğu kopmuştu. Yakın civarda tamiratçı yoktu gördüğüm, bildiğim kadarıyla. Bir ayakkabıcıya yönelmeyi düşündüm.

“İzin verirseniz kolunuzdan tutayım, ya da kolunuza gireyim, şuradaki dükkânlardan birinden bir tabure ya da sandalye isteyeyim. Oturun, kendinize gelmeye çalışın. Yok, kendinize gelemezseniz, ‘Doktora, ya da hastaneye götürün!’ derseniz o konuda da size yardımcı olmaya çalışayım, çekinmeyin lütfen!”

“Biraz dinleneyim, geçer herhalde. Sizi de işinizden alıkoymayayım. Lütfen gecikmeyin işinize!”

Dürüstçe; “İşim-gücüm yok, zaten meyhaneye gidiyordum, size rastladığım iyi oldu!” gibi bir şeyleri nasıl gevelerdim(10) ki? Çantasından dağılanların tamamını topladığımıza emin gibi, koluna girerek hemen yakındaki ayakkabıcıdan istediğim tabureye oturtturdum onu;

“Tamam, önce şurada biraz oturun, dinlenin de… Hem bugün işler beklesin beni, siz kendinize gelin, ondan sonra işime dönerim, merakınız olmasın!”

Yalandan kim ölmüştü ki, üstelik yalan bazen mubah(11) değil miydi ki?

“Bu öğrenciler hep böyle! Acele işe şeytan karıştığını bilmezlermiş gibi, öğretmenlerini bile böylesine ezip geçiyorlar işte. O koşan delikanlı, 2010 Oğuzhan(12), son sınıf öğrencim. Ders bitti ya, Üniversite Sınavlarına hazırlanmak için dershaneye koşuyordu, sağına-soluna bakmadan, dikkat etmeden, beni bile görmeden.”

Cebimden eşimin fotoğrafını çıkartırken sordum;

“Nasılsınız şimdi? Gelebildiniz mi kendinize öğretmenim? Aslında bunu sormamda saçmalık var gibime geliyor. Neden dersiniz? Şu resme bakar mısınız lütfen! Bu benim, ölen karımın resmi. Dikkatinizi çekmiştir benzerliğiniz. Bu nedenle size dikkatli bakıp dalgınlığınıza ben sebep oldum. Özür dileyebilir miyim? Hatta tamiratçı gözükmüyor ortalıklarda, ayakkabı almak isterseniz, yardımcı olmak isterim.”

“Teşekkür ederim, iyiyim. Ayakkabıyı ben alırım, yanımda durursanız sevinirim sadece. Ama yine de işinize geç kalmamanız birinci dileğim!”

Ölen karımla benzerliğine ilişkin herhangi bir söz söylememişti. Ayakkabısını alırken, çantasında bir ara bir şeyleri bulamamaktan dolayı tedirginlik yaşadığı, gözümden kaçmadı.

Sanki bir şeylerini kaybetmiş, bulamamış, ya da evinde, ya da sınıfında unutmuş gibi. Sonra çantasındaki cüzdanının içinden parayı denkleştirerek verdi kasaya.

“Güle güle kullanın! Size sağlıklı günler dilerim. Allahaısmarladık!”

“Güle güle, ama hiç olmazsa isminizi söyleseniz! Yardımıma koşan birinin ismini öğrenirsem, mutlu olurdum!”

“İnsan, desem…”

“Sağ olun, ben de insanım!”

Oysa ismimi söylemeyi ve ismini öğrenmeyi o kadar isterdim ki! Centilmenliğim(13) tutmuştu, ya da insan olma duygularım ön plâna çıkmıştı, ayrılırken.

Dikkatimden kaçmayan konuya yönelmek istedim, meyhaneye gitmekten vazgeçerek. Öğretmen bir şey aramıştı çantasında ve onu bulamamıştı.

Bu; düştüğü zaman bulamadığımız bir şey olabilir, diye düşündüm ve öğretmenin düştüğü yere yöneldim. Ne aradığını bilmez bir şekilde sağı-solu, köşe-dip-bucak araştırıyordum.

Sonra panoların kenarında, ışıkların gölgesinde bir parlaklık ilişti gözüme. Plâstik bir çanta şeklinde küçük bir torba idi bu. İçinde ona ait önyüzde Nüfus Kâğıdı ve arka yüzde bir Kredi Kartı vardı.

Ne demeliyim ki; “İsmini öğrenmemle, Kredi Kartını bulmakla dünyalar benim olmuştu!” demem yavan kalırdı, sevincimde. Görüşmek, tanışmak, el ele tutuşmak gibi bir anda neler de geçmedi ki aklımdan, ama bulduklarımı hemen sahibine ulaştırmalıydım, düşüncelerime boş vererek…

Yoktu onu bıraktığım yerde, bir anda buhar olmuş, yok olmuştu sanki. Daha birkaç dakika önce orada bırakmıştım. İki tarafa doğru yürüdüm süratlice, koşmam uygun olmazdı, diye. Ona tekrar rastlamanın mümkün olamayacağını düşünmem gerekti.

Bu sırada güvenlik kameraları çekti dikkatimi. Hadi izin alıp o anın görüntülerini yakaladım diyeyim, neye yarardı ki bu? Cismi zaten silinemezdi beynimden, tıpkı ölen karım gibi. Yakınlardaki okullardan hangisinin öğretmeni olabilirdi ki? Çözüm üretemiyordu, ama düşünmekten de kendini alamıyordu beynim;

“Ne güzeldi Allah’ım siyaha yakın kahverengi gözleri, beynimin en uç noktalarına kadar işlemişti; cisminin, teninin, parfüm kokusu değil, kendi kokusu, yalnız kendi kokusu…”

 Etkilenmiş, ama kendimi saklamıştım ondan. Ben saklanınca o da saklanmayı yeğ tutmuştu(14); “Allahaısmarladık, güle güle!” deyip tokalaşırken. Beynimi yokladım. Acaba elinde yüzük var mıydı?

Yani… Yani… Söylemek istemiyorum, ama insan gerçeği kendisinden saklayamazdı ki…

 Adı; Vildan(15) Hicran(15) Soyadı; Hüsnücemal(15) idi o öğretmenin. Yaşı kırk sekiz ve de Ankaralı idi. Benim bilmem gereken bu kadardı ve plâstik kabı karıştırarak fazlasını öğrenmeye çalışmamın ayıp olacağını düşündüm.

Bilemiyordum, ölen karıma benzemesi miydi, yoksa gerçekten beni ona çeken bir güç mü vardı? Ömrümün ilerleyen, ancak sona eremeyen bugünlerinde aradığım; bir heyecan mıydı, bir sevgi, bir dostluk, bir şefkatli el miydi?

Ve de bunu çocuklarıma anlatabilmekteki şaşkınlık?

Bir ara konuşmuştuk çocuklarımla. Daha doğrusu büyük kızım; “Yalnızlık kötü baba!” demişti. Belki de vurgulamak istediği bana bakmanın zorluğu ve içki muhabbetim(16) idi.

“Eh! Eli-yüzü düzgün, huyu-huyuma, suyu-suyuma uygun, güzelcene, akça-pakça bir gönül dostu bulur…”

Oğlum, sözümün devamının nasıl geleceğini beklemeden kusmuştu;

“Gelen babamın karısı olur, ama asla annem olamaz!”

Mesajı anlamıştım. Her ne kadar; “Bekâra karı boşamak kolay gelirse” de, “Yalnızlığa ancak Tanrı dayanırsa(17) da, bir gönül dostuna yasak çizmek o kadar kolay olmamalıydı.

Mademki istenen belliydi, mademki yalnızlığımı yalnızlığımla paylaşmam uygun görülüyordu, ben de uymalıydım, değil mi? Ama nerde?

Emekli maaşım, kendi evim vardı! Paylaşmak istediğim sevgim de vardı, hor görülmemesi gereken, hep vermek istediğim, tüketinceye kadar, tükenmeyecek olan, onlar; yani evlatlarım beni defterlerinden silseler bile, ben onları asla ve asla silmez, silemezdim.

Canımdan, kanımdan parçalardı onlar. Mesaj katı da olsa anlatılmak isteneni anlamayacak bir gabi(18) bulunamazdı.

Çözümler üretmeye çalışıyordum beynimde, gönlümde, tüm engellemelere, tüm isteksizliklere rağmen. Kızlarımın ve özellikle oğlumun; “Yaş-baş geçmiş, aldığını-almış, sattığını satmış, aşı-işi okey, temizliği-yemeği amenna(19), televizyonu, bilgisayarı var. Daha ne isterdim ki”, değil mi? Maddiyat yeterli ise, üstünü neden beklesindi ki insan?

Oysa insanın yalnızlığını paylaşacağı birine ihtiyacı olduğunu bilemezdi, kendi dışındakiler. İhtiyacı olan muhtaçtır çünkü. Cisim, beden, istek değil, gönül önemlidir, unun elenip eleğin duvara asılmasından sonra çünkü.

Güler yüz, tatlı dil, sabahları söylenecek “Günaydın!” akşamları iletilecek “İyi geceler!” sözcükleri önemliydi. Bir tas suyu, bir tabak salatayı, bir kâse çorbayı insan her zaman bulurdu, yoksa aramazdı bile. Çünkü gönül dost isterdi ömrünü paylaşacak, ses-nefes isterdi, kalan her şey bahanedir(20).

Benim aradığım ben idim, kendim; kendim yani! Ve kendim ise o idi, benimsediğim. Hem ne kadar?

Ama? İşte bu “Ama “ idi elimi-kolumu büken, gözlerimi yollarda bırakan.

“O gözler, o koku ve de öğretmenim.”

Başka hiçbir şey yoktu beynimde, onu tekrar görecek, emanetlerini kendisine sunacak ve tekrar “Merhaba!” diyecektim ona. Belki bu kere onu ismiyle çağırabilir, ismimi de söyleyebilirdim meselâ.

Bilmem ne vardı sanki kendimi saklayacak? Ben saklamasam kendimi, o da saklamazdı kendini herhalde. Bu; Nüfus Kâğıdını bulmamla zihnimden silinmiş bir kavramdı, ama o kimdi, nerede ve nasıldı?

“Ben Mehmet!” derdim. O da sanırım; “Ayşe, Fatma, Hatice” gibi bir şey söylerdi. De…

Bunun bana faydası ne olurdu? “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa gibi!” Hem ben zaten onun Hicran Öğretmen olduğunu biliyordum. Onu bilmeden önce ayağı incinmiş, tansiyonu düşmüş, ayakkabısının topuğu kırılıp da ayakkabı almağa beraber karar vermişsiniz.

Oturttur hanımefendiyi bir yerlere, sohbet et, ne geçiyorsa içinden sor, ne öğrenmek istiyorsan öğren, hatta yakınlaşmayı dene, değil mi? Ama benim tipimdeki, hele hele ölmüş eşin saygınlığı, çocuklarının tutum ve davranışlarına karşı beklenemezdi kendinden böyle bir girişim, benim gibilerinden. Belki de ta başlangıçtan beri beni engelleyen bu düşüncelerdi.

Övünmek gibi olmasın, ama her zaman değilse bile, ara sıra da olsa çalışırdı beynim. Bütün mesele; onu bulamasam bile, ya tek tek okulları aramak, ya da kitapları dağılan, çarptığı kişiye “Öğretmenim” diyen o çocuğu arayıp bulmak ve okulunu öğrenmek üzerine kurgulanmıştı beynimde.

Öyle ya öğretmenim, banka, ya da bankalara Kredi Kartı için başvuracak, belki iptal ettirip yenisini çıkarttıracak, yeni Nüfus Kâğıdını niye çaldırdığının hesabını vererek yeni Nüfus Kâğıdı çıkarttıracaktı.

Bürokrasi ve angarya(21), bilinen! Onu, yani öğretmenimi çabuk bulmalı ve onu bu eziyetlerden hemen kurtarmalıydım. Sadece bu kadar mı? Eh! Başlangıç için bu kadarı yeterdi de, artardı bile, değil mi?

Öğrencinin hem okulu, hem de dershanesi yakın olmalıydı Metro Durağına. İsim-cisim? Önemli değildi! Simasını hatırlamam yeterli idi benim için. Sonrası Allah Kerimdi.

Ben çözüme ulaşırdım, zira ne de olsa mürekkep yalamışlığım vardı, o genç delikanlıyla baş edebilirdim herhalde! Hem baş etmeyi gerektirecek ne vardı ki, okulunu öğrenmek dışında.

Hemen ertesi günün aynı saatlerine yakın zamanlarda dolaşmaya başladım, hem her türlü imkânı kullanarak, hem her türlü riski(22) üstlenerek. Bıkmayacaktım. “Gözlerim fel fecir(23)” okumasına rağmen, aradan yıllar geçmişçesine ona, hatta onlara rastlayamıyordum. Kader ve zaman benimle inatlaşıyorlardı sanki.

Ertesi gün, öğretmene değil ama sanırım ki, dersten çıkma saati ile kurs saati uyumlu olmadığı için yine aynı telâş ve heyecanla koşmakta olan öğrenciye rastladım.

“Acele ediyorsun oğlum, hayrola, bu ne telâş?”

“Bağışla amca, dershaneye yetişmem gerek!”

“Tek sual; Hangi okulda okuyorsun?”

“Atatürk Lisesi, amca!”

“Haydi, başarılar, Allah yardımcın olsun!”

“Sağ ol amca!”

Benim için büyük başarı idi! Bundan sonra akıntıya kendimi kaptıramazdım. Akıntı bana uyacaktı bundan sonra.

O anın hemen ertesinde okula yöneldiğimde doğrusu öğretmenimi göreceğimden pek ümit var değildim. Öyle ya o günkü öğretmen-öğrenci çarpışması benim okula gelişime göre en az 10–15 dakika önce oluşmuş olduğuna göre, öğretmenin de evine yönelmiş olması kadar doğal bir olay olamaz diye düşünüyor, gene de şansımı denemekten vazgeçmeyi asla düşünmüyordum.

Yalanımı hazırlamıştım ve umudum en kötü ihtimalle okulda kalan birinden adresini, ya da telefon numarasını, ya da panolardan ders saatlerini öğrenmek ve de tabii,  adresini ya da telefon numarasını bulabilirsem, anında kendisini rahatsız etmek üzerineydi düşüncem.

Çok zaman söylerim, Allah; “Yürü ya kulum!” derse, bazı imkânları da o kulunun gönlüne göre hazırlardı. Yoksa buna mecburdu mu deseydim?

Evet! Allah, bu imkânı da hazırlamıştı bana. Hiç aklıma gelmemişti Nöbetçi Öğretmen olup da okuldan evine gitmekte gecikeceği. Diğer Nöbetçi Öğretmen arkadaşıyla tam kapıdan çıkmak üzere iken karşılaştık;

“Biraz geciktim, özür dilerim. Sizinle, 2010 Oğuzhan hakkında görüşmek istemiştim.”

Yanındaki bayana döndü Öğretmenim;

“Hoca Hanım sizi yalnız bırakacağım İyi akşamlar! Yarın görüşmek üzere!”

Sonra bana döndü hayret etmemiş bir tavırla;

“Buyurun, Öğretmenler Odasına geçelim. Herkes gitti. Kalorifer Kazanını kapattırdım. Kaloriferler ısısını kaybedinceye kadar oda soğuk olmaz, sizi dinlerim.”

O önde, ben arkada giderken gözlerimle vücudunun çizgilerini kontrol ettim, sanki elimde olmadan. Çok zayıftı, pantolonuyla saklamaya çalıştığı bacakları ve uzun kollu gömleği içindeki kolları, deyim tam yerinde ise, neredeyse “Çırpı” gibiydi. İlk karşılaşmamızda bu kadar dikkatli değildim, demek ki!

Zamandan tasarruf etmek isteği geçti içimden ve müjdeli bir mesaj vererek gülümsemesini dileyerek sordum;

“Hoca’nım, kaybettiğiniz Nüfus Kâğıdınızı ve Bankamatik Kartınızı bulabildiniz mi?”

“Onları kaybettiğimi nereden biliyorsunuz?” diye sormadı geri dönerken. Tek kelime ile özetledi, düşüncesini gülümserken;

“Yoksa?”

“Evet, onları buldum ve onun için geldim. Ve şu ana kadar size iki yalan söyledim. Birincisi 2010 Oğuzhan’ı siz söylediğiniz için tanıyorum, yoksa hiçbir yakınlığım yok ve onun hakkında konuşmayı istemem yalan olur, nitekim oldu da. İkincisi o gün işime yetişmek diye bir sorunum yoktu, emekli bir adamım çünkü. İtiraf etmem gerek, size biraz da olsa yakın olmayı istedim. Bugün size bu belgelerinizi elden vermek istemem de bu arzumun görüntüsü. Yalnızım ve arkadaş olalım isterim, iki dost, yalnızlığı paylaşacak iki insan gibi”

“Tahmin etmiştim konunun Oğuzhan olmadığını. İşinizin olmadığı da düşüncemdeydi, çünkü alkol kokuyordunuz. Demek ki iki yalanınız da sahi olamamış. Konuya gelince; hep böyle aceleci misinizdir, aklınızda olanı kestirmeden, direk olarak, dobra dobra(24) söyleyen?”

“Belki yaşamımda ilk defa. Zaman; yalnızken, ben başıma iken geçmeyi bilmiyor. Ama sanırım, tanırsanız beni pişman olmayacağınızı düşünürüm.”

“Peki, o zamanı siz bana verecek misiniz?”

“Bana ‘Hayır!’ demeyeceksiniz tüm zamanımı, ömrüm boyu. Ama ‘Hayır!’ derseniz, boynumu büker, ilk karşılaştığımız anı ve şu anları ömür boyu belleğimde taşır ve yalnızlığımı yaşamaya devam ederim.”

Ufak, ufacık da olsa bir karaltı oluştu gözlerinde galiba, çok kısa bir ana sıkışan, fark ettiğim, ancak anlayamadığım.

“Her insanın hayatında iyi, güzel, kötü günler olabilir. Güzel günüm hiç olmadı yaşamımda. Belki pek erken, belki çok acele bir karar, ama şu an iyi günleri yaşamaya başladığımı hissediyorum, bu fazla bir iyimserlik olmasa gerek.”

“İnşallah bu iyi günü, güzel günler takip eder, kötü günler yaşamayın, dileğim olur!”

“Öyle mi dersiniz, umarım, inanmak isterim, ama inanmak… İşte bütün mesele bu, benim için; ‘To be or not to be(25)!” gibi.”

Elini uzattı;

“Gel arkadaş, hayat o kadar kısa ki, kaybedilen zamanın telâfisi(26) yok. Mademki ‘Uzat elini!’ dedin, uzatıyorum, işte.”

“Çok teşekkür ederim, pişman olmayacaksınız, inanın!”

“Pişman olmak o kadar çok kolay ki. Buna mukabil mutlu olmak da. Sanırım pişman olmayacağım, ama kısa da olsa bunun için zaman gerekecek bazı şeyler için, her ikimize de!”

Anlayamadığım bir şekilde sözlerinde gizlilikler saklı imiş gibi konuşuyordu.

“Ben sebebimi söyledim.”

“Fakat ben ölen biri için yasını sevgisinde yaşatacak birinin değil, benim olan, beni isteyen, beni dileyen, beni seven birinin elini tutmak isterim. O da benim elimi öyle tutsun, kendisininmiş gibi kucaklasın, içinden değilse bile hiç olmazsa görünüşte ki, ben buna çoktan razıyım,  hissedeceğim gibi.”

“Rıza göstermeyin lütfen. Ben şu andan itibaren geçmişimi yitirip geleceğe sizin gözlerinizle bakan biri olacağım. Söz!”

“Memnun olurum. Ama okulun sessizliğinde, Öğretmenler Odasının kapısı önünde, birer elimiz, birer elimizde, bu soğuk koridoru mu üleşeceğiz?”

“Öncelikle Nüfus Kâğıdınızı ve Bankamatik Kartınızı vereyim! Umarım ‘Kayıp’ diye herhangi bir başvuruda bulunmamışsınızdır.”

“Teşekkür ederim, vaktim müsait olmadı, ‘Kayıp’ diye uğraşmak için.”

“İkincisi; bu soğuk koridoru paylaşmak yerine, bana uygun olacağınız gün, saat ve yeri bildirin. Söyleyeceğiniz yer ve zamanda size kendimi anlatmak ve sizi dinlemek isterim.”

Avuçlarımda sıktığım ve heyecanımla terlemiş olan elini öptüm. Yarım saat-kırk beş dakikalık zaman içinde aramızdaki mesafe kendiliğinden kısalmış, kalkmıştı, hani “Kalp kalbe karşıdır! (27) derler ya hani, ben peri padişahının kızına rastlamıştım gönlümde.

Sonra zaman aktı kendi kendine…

Bildiğini anlattım ona, bilmediklerini de. Üç çocuklu, üç torunlu olduğumu, karımın öldüğünü biliyordu zaten, tekrarlamadım. Çocuklarımın ve çevremin yeni bir evliliğe karşı olduklarını, onu gerçekten sevdiğimi, tüm tabuları(28) ve dilekleri, istekleri, arzuları göz ardı edeceğimi söyledim.

“Sevgi kutsal!” dedi. “Mutluysak, kâğıda, imzaya, bedene ne ihtiyaç var? Yanımdasın bu benim için bir ömre bedel. Benim istediğim bir şey yok, ek olarak, ‘Sen yanımda ol yeter!(29)’ desem, yeterli mi? Herkes için değil, sadece senin için?”

El ele dolaştık, çekinmeden kimseden, soğuklardan. Kurumuş dallar, dökülmüş yapraklar arasında bir lokma arayan kuşlar için bilerek yanımızda ekmek getirip kırıkladık, hatta yem bile alıp serptik, hem kerelerce kere.

Ve anlattı;

“Edebiyat Öğretmeniyim ama ne şiir yazdım, ne öykü. Oysa hayatımda öykü var gibi, ablamla ilgili, kaleme alabileceğim.”

Evlenmiş, nikâhlanmış ama evli değildi, doğurmamıştı, ama iki çocuğu vardı. “Bilmece gibi olurdu eğer yazabilseydim öyküyü!” dedi o an.

Ablası kanserden ölmüştü, kısa zaman önce. Eniştesi bakamamıştı çocuklarına. Kendi üstlenmişti bu işi, çocukları çok sevdiği için, herhalde yeğen oluyorlardı galiba.

“Zırt-pırt(30), gel-git! Elin ağzı torba değil ki büzesin! Sana söz gelsin, sana leke sürülsün istemem. Evlenelim, nikâhlım ol, karım olma!” demiş, iki şahitle nikâhlanmışlar ve çocuklar o sade nikâhın ardından, hemen o günün gecesinde annesiz oldukları gibi, babasız da kalmışlardı. Bilenler; “İntihar(31)!” demişlerdi, Doktor ise; “İntizardan(31) kalp krizi…” Çocuklar afallamış; “Sevdiğine kavuştu!” demişlermiş kısaca, babaları için…

Hoca Hanım, eski öğrencilerinden, kendisini de Nikâh Şahidi olarak isteyen birine ev eşyalarının tamamını vermiş, özel, anı niteliği olan birkaç parça eşya ile giyim-kuşamlarını almış sadece ve çocukların evine yerleşmiş temelli.

Nikâhlı-evli değil, çocuklu-çocuk doğurmamışın anlamı bu idi işte. Çünkü çocukların babaları, yani ablasının eşi ile nikâh kıyılınca üçü de aynı soy ismi taşıyor olmuşlar. İkiz olan bir kızı, bir de oğlu vardı Hoca Hanımın.

İsimleri mi? Önemli değildi, ama gene de söyledi Öğretmenim adlarını, çünkü onlara isim konulacağı zaman isim analığı yapmış; İlknur ve İlker isimlerini koymuştu onlara.

Öyküsü bu kadar mı idi sevdiğimin? Hayır, belki devam etmişti, belki de devam edecekti, gözlerine bakarken sesini kısmıştı.

“Ömrümüzün baharı birlikte geçsin
“Sen beni sev güzelim, ben seni seviyorum.
(32)

Şarkımın bitmesini bekledi, elleri elimde, başı göğsüme dayalı, piknik alanın garibanlığında(33).

“Sadece ömrümüzün sonbaharı değil, kışı da birlikte geçsin isterim.”

“Umarım inşallah!”

“Gerçekten mi?”

“Muhtemelsizmiş gibi sorun?”

“Umut insanların dayanağı, korunağı, ya da sığınağı… Ben kime sığındığımı biliyorum. İsteğim; sığınağım uzak durmasın benden.”

“Durur muyum sanıyorsun?”

“Sanmıyorum, biliyorum, üşüyorum, sar beni, ısıt beni, sıcaklığını hissedeyim nefesinde…”

Sonra…

Sonra bir gün gelmedi Hicran Öğretmen sözleştiğimiz kıra, ya da piknik alanına. Ki biz orada yalnızca kuşlarla kendimizi yaşıyor, tüm gözlerden uzak kalıyorduk. Pardon, sadece yemlediğimiz kuşların gözleri dışında.

Sonra bir gün, sonra birkaç gün daha…

Cep telefonu cevap vermedi. Anlamsızdı haber vermemesi. İlknur ve İlker’i de aramış ve fakat onlardan da ulaşamamıştım öğretmenime.

Geri dönerken… Ha, unutmadan söyleyeyim, Hicran’la beraber olalı beri alkol ve sigara ile arkadaşlığım da bitmiş, yok olmuştu. O istediği, ya da sitemle hissettirdiği için mi bitmişti, yoksa ben de istediğim için mi? Önemli olan terk etmiş olmamdı!

Geri dönerken 2010 Oğuzhan’la karşılaştım bir koşturmaya benzer yürüyüşünde. Haber alabilirdim belki ondan, düşünmedim değil.

“Nasılsın 2010 Oğuzhan? Dersler, dershane nasıl gidiyor? Gene çarpışıyor musun öğretmeninle?”

“Dersler falan iyi de amca, haberlerim kötü bana göre. O gün çarpıştığım öğretmenimin adı Hicran. Ve maalesef Hicran Öğretmenimin hastalığı iyice ilerlemiş, evinde yattığını öğrendim. Onu çok severdim, onun da beni çok sevdiğini adım gibi biliyorum. Bu nedenle bugün kursa gitmek yerine şimdi ona gidiyorum.”

“Evini biliyor musun?”

“Bilmez olur muyum? O; hepimizin sadece öğretmeni değil, gönül dostu, anne, yardımsever biri idi. Bugüne kadar kimseyi sınıfta bırakmadığını biliyor musunuz? Lâf ola beri gele(34) gibi değil, hepimize tane tane öğreterek ve hepimize hakkıyla sınıflarımızı ilerletmiştir. Sadece bu değil, sayamayacağım iyilikleri vardır, tüm öğrencilerine. Bu nedenle üzüntümüz çok hepimizin, sadece öğretmenimiz değil, annemizdi de o bizim!”

“Dur, o zaman, ben de seninle geleyim. Neydi öğretmeninin rahatsızlığı? Hem ev çok uzaksa, dolmuşa ya da taksiye binelim.”

Hem yürüyor, hem de konuşmaya çalışıyorduk;

“Ev çok uzakta sayılmaz amca. Beş-on dakika ya sürer, ya sürmez. Rahatsızlığına gelince; bir öğrencinin bir diğer öğretmeni için böyle söylemesini ayıplayabilirsiniz, ama çenesi düşük demeyeyim de, biraz fazlaca konuşan Tarih Öğretmenimizin söylediğine göre Meme Kanseri imiş. Yaklaşık ders yılı başlarında öğrenmiş rahatsızlığını. Ameliyat ve sonrası kemoterapilerle(35) saçları dökülmesine rağmen, son günlere kadar kimseye hissettirmeden peruk takarak derslerine devam etti. Biz habersiz gibi davranırdık, o bize hissettirmemeğe çalışırdı. Birkaç kere sendeledi, ama asla yıkılmadı. Yıkılmazdı da, çünkü biz yıkılmasına asla izin vermezdik, bizimleyken.”

Nefes alırcasına durdu. Neden saçlarında bir tek dahi beyaz, ya da kır olmamasını düşünürken devam etti genç öğrenci;

“Tarih öğretmenimizin söylediğine göre, son iki haftadır onkolojik tedavisi(36) bitirilmiş, destek tedavisi sürdürülmekte imiş. Bu sona yakınlaştığının işareti olarak bizi çok üzdü, amca. Elimizden bir şey gelmemesi çok acı. Allah kabul etse, hemen şu an, ömrümün on yılını seve seve feda ederim kendisine.”

Bu aşamada derdim ki;

“Böyle bir insana ben kalan ömrümün şu saniyesinden itibaren kalan hepsini verirdim.”

Çünkü o, gerçekten mükemmelin ötesinde idi ve kendimi ona yakın görmekle haksızlık, hatta ayıp ettiğimi düşünmeye başlamıştım.

Ve anlıyordum gelmeyişini, telefonlarıma cevap vermeyişini, ya da veremeyişini. Çocukların da telefonlara çıkmayışlarının nedeni bu olsa gerekti.

Sarılmıştım ona çok kereler, hatta öpmüştüm bile. Hayır, hayır öpüşmüştük, karşılıklı. Saçlarını kokladığımı, dokunup okşadığımı, sevdiğimi hiç hatırlamıyordum. Sanırım peruğu nedeniyle o buna imkân sağlamamış, ya da bilinçli olarak saçları konusunda uzak durmuştu benden.

Oysa ben yakın olmuştum ona, sanırım. Benden kendisini saklamasını anlamamış, anlayamamıştım, belki de bazı şeyleri bizzat yaşamama rağmen ona yakıştıramamıştım. Ben ki uyanıklığı, cinliği gözlerinden anlaşılan ben, fark edememiştim ondaki değişimi.

Bazen sıkı sıkı sarılırdı koluma; “Sevgisinden” derdim.

Bazen yorgun görürdüm gözlerini, sararmış yüzünü, “Öğretmenliğinden, derslerinden” diye yorumlardım.

Günden güne solup eridiğini görmemiş, anlamamışım, ahmaklığımdan(37)

Kapıyı İlknur açtı, hayretle büyümüş, üzüntüden ve yorgunluktan çökmüş gözleriyle. Kenara çekildi, koşarcasına yöneldim, odası sandığım yöne.

Yatağına uzanmış, henüz kendisini kaybetmemiş, tevekkülle(38) geleceğini bekliyor gibiydi.

Gözlerini açtı, dudaklarını araladı, kalkmağa çalışırken bonesi(39) sıyrıldı başından, tek bir saç teli bile yoktu başında.

“2010 Oğuzhan oğlum, hoş geldin! Benim için üzülme! Bana vereceğin en güzel haber ve en güzel hediye Üniversiteyi kazanmış olman olacak. Benim istediğim en güzel haber de senin, diğer öğrenci çocuklarımın ve amcanızın beni unutmamanız. Şimdi izin verirsen amcanla biraz yalnız konuşabilir miyim? ... Teşekkür ederim.”

Uzandı, elimi teslim ettim avucuna;

“Seni gördüğüme sevindim. Ama biraz geciktik galiba, değil mi? Allah, seninle tanışmadan önce beni defterinden silmeğe niyetlenmiş. Görevlerim henüz bitmedi, ama ölmeğe hazırım. Çocuklar ortada kalmasın. Onlarla hiçbir bağın yok, ama onları ortada bırakma lütfen!”

“Yorulma lütfen! Neden bir sır gibi sakladın derdini?”

“Sana ümit vermek istemiyordum, ümitsiz bırakmak da içimden geçmedi. Çünkü tüm varlığımla tüm yaşamımda beklediğim sendin, gecikerek de olsa. Çok güzel günler yaşadık beraberce. Bu anılarla yaşamaya çalış ve beni sevmeğe devam et, şimdiki sıcaklığımı hep hisset gönlünde ve beni unutma! Şimdi beni bana, benimle bırak!”

Yorulmuştu, eli titredi, gözleri kaydı, soluğu derinleşip sıklaştı. Çocukları çağırdım. Hemen telefon ettiler doktoruna.

“Rahat bırakın kendisini, hak tecelli etmek üzere!” demiş doktor, belki bulunduğu yerde, yerinden bile kıpırdamadan.

Lânet yağdırmak istedim, bunun ne o doktora zararı, ne de bana yararı olurdu.

Bir sevdiğinizin adım adım göçüşüne şahit oldunuz mu hiç? Böyle bir duyguyu kimse tatmasın isterim. Bir mumun fitilinin bitmek üzere oluşu gibi. Gölgeler büyüdükçe küçülür, elinden bir şey gelmediğinin ızdırabını yaşarsın.

Sabah ezanı okunurken, elimi sıkar gibi oldu son bir kez daha öğretmenim. Nefesi durdu, çenesi düştü. Bedeni dünyaya miras kalmıştı öğretmenimin.

O yoktu artık!

“Birisini vakitsiz aldın elimden Allah’ım, bari ikincisini bıraksaydın bana!” dedim…

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Figür; Varlıkların resimde yer alan görüntüsü, ya da yontuda biçimi. Dansta ölçülü adımlarla beliren ve birleşmesiyle dansı bütünleyen zincirleme hareketlerin her biri.

(2) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.

(3) Kur’an, Nisa Suresi 43. Ayet; “Ey inananlar, Namaza yaklaşmayın, ne dediğinizi bilmeyecek kadar sarhoşken…”

Kur’an, Bakara Suresinin 291. Ayeti mealen şöyledir: “Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: O ikisinde de hem büyük günah hem de insanlar için (bazı) faydalar vardır. (Fakat) onların günahları, faydalarından daha büyüktür.”

Kur’an’da belirtilen içki ile ilgili 5. Maide Suresi 91. Ayet; “Şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmaktadır...” denmektedir.

(4) Çakırkeyf; Yarı sarhoş.

(5) Format; Biçim. Boyut. Kitap ya da sayfa düzeni.

(6) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

(7) Humus; Nohut ve tahine limon suyu, sarımsak, tuz, kimyon, kırmızı biber ve zeytinyağı eklenerek yapılan meze olarak yenilen bir salata çeşidi.

Karides; Kabuklulardan denizlerde ya da tatlı sularda yaşayan, uzunca ve silindirimsi gövdeli, solungaçları yaprak hallinde, uzun duyargalı, on ayaklı, hepsi de iyi yüzen, yenilebilen çok türü bulunan hayvanlar olup, bunun özel yöntemlerle ayıklanıp yapılan meze olarak yapılan salatası.

(8) Alerji; Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi.

(9) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(10) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

(11) Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.

(12) 2010 Oğuzhan; Gerçekten lise son sınıfta öğrenci numaram 2010 idi. Öykünün yazıldığı tarihin 2010 olmasının öğrenciye isim ve numara vermemde etkisi olmadı değil. Çünkü; Oğuzhan, doğduğumda ebenin bana koyduğu geleneksel bir göbek ismi. Aynı zamanda “”Ozi!” diye çağırdığımız yeğenimin ismi.

(13) Centilmenlik; İyi arkadaşlık etme, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar olma (erkekler için).

(14) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

(15) Vildan; Yeni doğmuş çocuklar, kullar, köleler anlamında olup kız ismi olarak kullanılır. Arapça; “Özgür olmayan insanlar”, Farsça “Çiçek” anlamına gelmektedir.

Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.

Hüsnücemal; Yüz güzelliği.

(16) Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.

(17) Yalnızlığa ancak sen dayanırsın… Sözlerini Sevgi SANLI’nın yazdığı, Müziğini Atilla ÖZDEMİROĞLU’nun yaptığı “Yalnız Kullar (Tanrım)” olarak meşhur olan filmleri de yapılan eser.

(18) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

(19) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

(20) Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden. Noksan, kusur.

Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, Gönül sohbet ister kahve bahane… Genelde yalnızlıktan bunalmış kişilerin teselli aradığı bir söz.

(21) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).

(22) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(23) Gözleri Fel Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir okumak, Fel fecir okumak” diye de kullanılan bu tabirle, çok uyanık, cin gibi olmak, kurnazlığı gözlerinden okunmak gibi anlamlar çıkarılabilir.

(24) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(25) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(26) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

(27) Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(28) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(29) Sen yanımda ol yeter; Hiçbir Şeyde Gözüm Yok… diye başlayan Türk Sanat Müziği esrinin Güfte ve Bestesi; Fethi KARAMAHMUTOĞLU’na ait olup Hicaz Makamındaki eserin bir bölümüdür.

(30) Zırt-Pırt (Zırt-Zırt); Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere.

(31) İntihar; Bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi eliyle son vermesi, kendini öldürmesi. Kendi yaşamını tehlikeye sokacak aşırı bir davranış ve eylem.

İntihar; söylenildiği üzere İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslüman’ın kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir günahtır, denilmektedir. İntiharın büyük günah olduğu pek çok Hadis-i Şerifte anlatılmıştır. Ancak şeriatta bu konuda bir kural yoktur. İntihar edenin cenaze namazı kılınır! Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Ancak insan vücudu, “Tanrının hikmetidir”, denildiğinden o hikmeti kim oluşturduysa, ya da uydurduysa yok etmeye de onun muktedir olması gereklidir.

İntizar; Beklenti. Birinin gelmesini, bir şeyin olmasını bekleme, gözleme. İlenme. Beddua.

(32) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.

(33) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(34) Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

(35) Kemoterapi; Kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için antikanser ilâçlar kullanılarak yapılan tedavi. Tek başına, radyoterapi hatta cerrahi olarak uygulanabilir.

Cilt Kanserlerinde Muhtemel Tedavi Seçenekleri; Kriyoterapi (kanser hücrelerinin dondurularak tahrip edilmesi), Radyoterapi  (ışın tedavisi), Kemoterapi (anti kanser ilâçların verilmesi) şeklindedir.

(36) Onkolojik Tedavi; Kötü huylu (habis) tümörlerin tedavisi Radyasyon ve Tıbbi (Medikal) Onkoloji ile kanserli hastaların tedavi ve takibinin yapılması.

(37) Ahmaklık; Zekâca az gelişmiş olma durumu, aptallık, bönlük, budalalık.

(38) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan  sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

(39) Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.