Yaşlı adam, o sabah yatağından kalktığında; “Özledim torunları, bir koşu, gidip-görüp-geleyim!” dedi hanımına, onun her zamanki gibi soran, hayret eden, hatta “Bu da gene nereden çıktı?” diyen bakışlarına boş vererek.
Aslında kendisi “Yaşlı Adam” değildi. Henüz geçmişti asrın ortalarını. Elliyi ya bir adım geçmişti, ya da iki adım. Kısaca “Asrın Ortaları Civarı” denilebilirdi yaşı için.
Ama o aceleciliği yok muydu her işte? İşte o aceleciliği her şeyde önde tutmuştu onu.
Örnek mi? İşte, daha doğarken başlamıştı acelecilik; dokuz aylık yolu, yedi ayda alınca annesi ve babası, “Yaşamının özeti olsun!” diye “Erkan” koymuştular adını.
İlkokula doğum tarihinin avantajı ile bir yıl erken başlamıştı. Bu yaşına kadar hep; “Er” olmuştu. Bir örnek daha; “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır!” deyip Suna hanımla erkence evlenmiş ve hemen anında da ilk kızı doğmuştu.
“Anında” deyince şaşırılmasın hemen, tabiidir ki doğanın yasasındaki kadar beklemek istisna(1) tutulmamalıydı. Ama yasa, “Uygulamasını kısıtlamış” mı denir? “Erkene almış” mı denir?
Her neyse? Kızı da tıpkı kendisi gibi belirlenen yolu iki ay öncesinden acele ile tamamlamış, yedinci ayın sonunda dünyalarına; “Merhaba!” demişti. Bu nedenle onun adını bu sefer kendisi koymuştu; “Ergül” diye.
Söylemeğe gerek yok, yol uzundu, daha sonra hemen bir kız, bir oğlan daha girdi yaşamlarına. Onlar ablaları gibi aceleci değillerdi. Usul usul, dinlene dinlene, hem de beklendikleri anda gelip yerleşmişlerdi dünyalarına.
Onların isimlerini de kendine de, ablalarına da uygun olsun diye kendisi koymuştu yine; “Erşen ve “Ersen” olarak. İleride “s” harfinin kuyruğu nedeniyle “ş” olarak bir kısım sorunları yaşayacağını düşünse de vazgeçmemişti, isimlerini Nüfus Kâğıtlarına kaydettirirken.
En büyük yanlışlık belki askere alınmada, belki de evlenmelerinde çıkardı, olsa olsa. Kalenderliğine(2) fiske vurdurtmak istemezcesine; “Boş ver!” dedi, “Kim öle, kim kala!”
Ergül daha on sekizine gelmeden artık gönlünü mü kaptırmıştı, yoksa gönlünü biri alıp götürmüştü de kendisinin mi haberi yoktu, bir akşam ellerinde çiçeklerle ve “Allah’ın Emri” diyen gençle baş-göz edilivermişti kısa süre içinde.
Buraya kadar hepsi normal yaşam biçimiydi. Bundan sonrasında ise azıcık da olsa hicran(3) vardı. Zira hep dizlerinin dibindeydiler çocukları. Hatta okumak, ya da okumaya devam etmek yerine evlenmeyi yeğ tutan kızları Ergül dışındaki Erşen ve Ersen bebekleri, Liseden sonra Üniversiteye de aynı şehirde, dizlerinin dibinde devam ediyorlardı.
Ama Ergül, düğününe çeyrek kala ataması başka şehre yapılan eş adayı dolaysıyla düğünlerinden hemen sonra kendilerini bırakıp dizlerinin dibinden ayrılıp gidivermişti subay olan eşiyle, o koca diğer şehre.
Ve ikinci yıl bitmeden o güzel haberi almışlardı. İkizler; Türker ve Berker gelmişlerdi dünyalarına.
İşte yaşlı olmadığını iddia eden adamın burnunda tüten özlem onlara duyduğu özlemdi. Hanımı;
“Dur hele! Dölek ol!(4) Uysallaş!” demişti de, dinlememişti onu. Yaşlı Kadının “Küserim! Gücenirim!” tehditleri de pek itibar(5) görmemişti.
Koymuştu kafasına bir kez ve tam anlamıyla; “Nuh diyor, Peygamber demiyor!” modunda idi!
“Yaşlı Kadın” dediğimize de bakmayın. Nasıl ki Yaşlı Adam kendisine “Yaşlı” demiyordu, karısı ondan iki-üç yaş daha genç olduğuna göre o da yaşlı sayılmaz, sayılamazdı. O halde onlar, bundan sonra Erkan Bey ve Suna Hanım olarak yer edecekti çevremizde.
Suna Hanım; “Çocukları başsız bırakmam!” demişti. Çünkü Ergül’ün doğumuna yetiştiklerinde bir-iki hafta için de olsa onları başsız bırakmışlar ve dönüşlerinde evlerini; “Kalk gidelim!” şeklinde bulmuşlardı.
Ne kız, ne de oğlan bir çorap bile koymamış-bırakmamışlardı yerlerinde. Mutfak lâvabosu kirli tabaklarla, çanaklarla, lokanta paketleri, poşetleri ile dolmuş, buzdolabı nerdeyse tam-takır, kuru-bakır kalmış, çöp kutusu bile boşaltılmamıştı, handiyse(6).
Suç; az da olsa kendilerindeydi. Her şeyi o güne değin kendileri yapmış, onları “El bebek-Gül bebek” yetiştirmiş, “Evcimen(7) olmayı” öğretmemişlerdi onlara. Allah’tan kendi bünyeleri kuvvetliydi de hasta olmuyorlardı.
Allah muhafaza öyle yatalak hasta olsa birinden biri, daha doğrusu Suna Hanım, Erkan Bey de bir halt edemeyeceğinin farkındaydı. Gerçektir ki o zaman evi “Kaka” götürürdü(8). Bu nedenle Erkan Bey eşine gözü gibi bakardı! (Hadi utanmasın canım, Erkan Bey doğrusunu söylesin; “Eşine gözü ile bakardı!”)
Şunu da buraya eklemek gerek ki, çalışma hayatının yorgunluğu Erkan Beyin kalbine bindirme yapmış, kalp atışlarında ritim bozukluğu ve tansiyon sorunu nedeniyle bir kısım haplara mecbur olmuştu. Onları da devamlı hanımı hazır eder, El bebek-Gül bebek, çocukları gibi ilâçlarını vaktinde almasını o sağlardı.
Eh! Biraz da olsa, her ne kadar kendisi kabul etmek istemese de yaşlılık denen olguyu kabullenmesinin gerektiğini düşünmeliydi artık.
Bu sefer özlem ağır basmıştı Erkan Beyde. Gece boyu sağdan-sola, soldan-sağa dönmüş, “Uf!” demiş, “Puf!” demiş, eşinin;
“Kıpır kıpır kıpırdama, dölek dur, rahat ol!” demesine nedense aldıramamıştı.
Kalkmış abdest almış, beş vaktin farzını kılmış, daha sonra bekleyip sabah namazını kılmış, çantasını hazırlamıştı, sabah namazına kalkan karısının hayret dolu bakışları altında.
En kötü huylarından biri idi bu; “Kafasına koyduğu eylemi, anında değilse bile, ama mutlaka vaktinden önce gerçekleştirmek…”
Bu konuda kerelerce, defalarca haydi muaheze(9) demeyelim de tenkit edilmişti hanımı tarafından.
Ama bilinir ki; “Can çıkardı bedenden, huy çıkmazdı!” Bu; Erkan Beyin yaşam biçimiydi, kenarda-köşede kalmış diye yaşamına egemen olan.
Bir örnek mi? Örneğin karısı; “Kekik kalmamış!” mı demiş? Ya da “Peynir bitmek üzere!” Veyahut da “Taze yumurta gerek, çocuklar için!” Erinmez, giyinir, kapıdan çıkarken; “Aklına gelen başka bir şey var mı?” diye sorar, çarşıya markete ulaşır, tek kalem malzeme bile olsa alır, kenarda-köşede eğlenmeden dönerdi evine.
Söylemeye gerek yok. Erkan Bey devletin kendisine sunduğu olanaklardan faydalanarak emekli olmuştu, uzatmadan süresini. Belki aradığını bulamamak, belki benimseyememek, belki Emekli İkramiyesini yeterince değerlendirmek için.
Emekli Erkan Bey, evinden de çıkmazdı pek. Camiden-eve, evden-camiye. Ve gazete-kitap okurdu boyuna.
Toplanırlardı bazen; eş-dost, üniversiteden, okuldan, işyerinden arkadaşları, bir-iki saatliğine, işte o kadar. Mahalleden, sokaktan, camiden, apartmandan mı?… Kimse yoktu dense yeri idi!
Herkesi adam gibi adam saymak mümkün değildi. Hem zaten adam gibi adam olmak öze mahsustu. Evde gazete-kitap okumak, hatta televizyon seyretmek bile daha yeğ(10) idi, eğer programlar kendini kendince doyurucu ise.
İlerleyen zamanda telefon açtı uçak şirketlerine… Öylesine özlem doluydu ki, ne tren, ne de otobüs yolculuğu düşünmüyordu. Zamanı tasarruf etmek ister gibiydi, bu nedenle uçaklara yönelmişti. Çoğunda yer yoktu. Biri yedek yazmıştı, sözüm ona telefon numarasını almıştı, haber verecekti; “Ölme eşeğim, ölme!” Bir diğeri; “Hemen gelin!” demişti.
“Ne kadar hemen?”
“İki saat sonra kalkacak uçak!”
Adını kaydettirip, yalnızca kitap, eşofman, bir takım iç çamaşır, tişört ve ilâçlarını koyduğu çantayı aldı, eşiyle vedalaştı bir taksiyle yola çıktı. Saatine baktığında daha bir saat elli dakikasının cebinde olduğunu düşünüyordu. Rahat rahat yetişebilirdi uçağa. Adı pek duyulmamış, ya da kendisinin adını ilk defa duyduğu, muhtemeldir ki yeni uçmağa başlayan bir uçak şirketine aitti bineceği uçak.
Önemi mi vardı? Kendisini torunlarına ulaştıracaktı ya, önemli olan o idi…
Biletini aldı, sıraya girdi, kontrollerden sonra uçağa binip üçlü koltuğun ortada olan koltuğuna oturup kitaplarından birini okumak hevesine daldı.
Yanı başında birinin ayakta sessizce duruşunu fark edince; “Cam kenarının yolcusu herhalde” diyerek yerinden doğrulmaya çalıştı.
Göz göze geldiler önce, emsali, akranı olan, belki de bir-iki yaş fazla gösteren bayanla;
“Neden benden önce oturdunuz yerinize?!” der gibi kin dolu bakışları vardı sanki, elinde ufak bir çanta ve kitapla. Bakışları ezer gibiydi.
“Pardon?” dedi Erkan Bey, oturacağı yeri sorar gibi.
Kadın cevap vermedi, sadece elindeki biletle, yanını, cam kenarını işaretledi.
Erkan Bey diğer yolculara da; “Pardon!” diyerek koridora doğru çıktı, kadının koltuğuna geçmesi için. Tiksinemediği bir parfüm kokusu vardı kadının. Oysa karısının kendi kokusuna alışkındı yıllar boyu. Onun için çok zaman; “Mis kokulum!” derdi karısına. Senede bir, bazen iki kere nefeslenirdi saçlarının kına kokusunda yalnız.
Suna Hanım yıllar boyu, başka hiçbir koku ya da herhangi bir şey kullanmadı, belki düğün-derneklerde bir parça rastık. İşte o da, o kadar. Özentisi; Hacca gitmekti. Ah! Son iki çocuk da çıksaydı ellerinden, biriktirebilseydiler üç-beş kuruş, ahir ömürlerinde(11) gidebilseydiler şöyle karı-koca, el ele.
Şartlardan dördünü yerine getirmişlerdi, getiriyorlardı, bir tek Hac farizası(12) kalmıştı yapamadıkları. O da olursa beş farz da tamamlanmış olacaktı, Müslüman olarak, kendilerince.
Uçakta, yanında el olan bir kadın ve bir koku ile neler düşünmeye başlamıştı Erkan Bey? Vazgeçemeyeceği düşünceler içindeydi. Torunlarına giderken karısını ve çocuklarını özlemeğe başlamıştı şimdiden…
Yerine geçip oturdu kadın, ne teşekkür vardı, ne de bir tebessüm onun ayarında. Demişti ya; “Neden ondan önce gelip de oturmuştu yerine?” gibi bir tavrı vardı. Çantasından bir kitap çıkardı, göz ucuyla takip edebildiği kadar Erkan Beyin.
İnsanlar o kadar meraklıydılar ki, onun gibi. Daha uçak kalkmadan gözlüğünü takan kadın sayfalarını çevirmeğe başlamıştı bile kitabının. Dediği gibi; insanların hem de hiç kendilerini ilgilendirmeyen konularda merakları için ne denilebilirdi ki?
Cama doğru çevirdi bakışlarımı. Gerçekten cama doğru mu? Önce elindeki kitabın adına baktı: “For Whom the Bells Tolls(13)” Uzaktan da olsa kitabın İngilizce ve orijinal olduğunu, şekil, tasarım ve yazılarından anlamıştı Erkan Bey.
Sonra kadına baktı. Yaşları aynı gibi görünüyordu. Olsa olsa iki-üç yaş daha fazla. Makyajı yoktu, ama saçları boyalı idi, saç diplerinin beyazlığı belli idi. Aksesuar(14) olarak kulaklarında, kollarında, ellerinde herhangi bir şey gözükmüyordu. Sol eli bomboştu, saati bile yoktu, sağ elini göremiyordu Erkan Bey.
Uçağın kalkış anonsu yapılırken İngilizce uyarıları dinlerken, belki de incelendiğinin usancı ile başını kaldırdı, göz göze geldiler bir kez daha ve gülümsedi kadın ilk defa. Cevaplama zorunluluğu hissetti Erkan Bey, o da tebessüm etti.
Uçağın bir bölümü boştu, hatta yanındaki koltuk da. Kalkıştan hemen önce yerini değiştirip yan koltuğa geçmeyi düşündü Erkan Bey. Çünkü tabulaştırmışızdır(15) bazı şeyleri, zihnimizde, beynimizde, gönlümüzde ve hatta cismimizde bile, örneğin; namahrem(16) gibi.
Yanındaki kadın onun kalkma teşebbüsünü anlamıştı galiba. Elini göğsüne bastırıp kafasını iki yana sallamıştı.
“Dilsiz miydi bu kadın? Yoksa Türkçe mi bilmiyordu, İngilizce roman okuduğuna göre”, diye düşündü?
Uçak, pistin başında gereken homurtularına başladığında, vazgeçti yer değiştirmek düşüncesinden. Koltuğu yatırmadan geriye kaykılıp gözlerini kapattı. Her insan gibi olmasa da kendine özgü davranışı idi bu. Hem ilk defa değil, her uçak yolculuğunun öncesinde.
Ara sıra tansiyonu yükselirdi, bazen de tekleme olurdu kalbinde Erkan Beyin. “Belki heyecan yaparım!” korkusundan da olabilirdi gözlerini kapatıp arkasına yaslanmasının nedeni. Aslında Doktor Hanımın verdiği ilâçları günü gününe ve harfiyen(17) vaktinde alıyordu.
Hanımı, çocukları ilâçlarının vaktine her zaman dikkat ediyorlardı, daha önce de kendisinin söylediği gibi. Ayrıca hiçbiri kendisini yalnız bırakmıyorlardı. En ufak tereddütlerinde cep telefonu ile kendisini kontrol ediyorlardı çok kere.
Bu seyahat bundan önceki birkaç kere olduğu gibi ekstrem(18) bir şey olmuştu. Gerçi insanın alınyazısında ne yazılmışsa onu görüp yaşayacaktı Kurandaki ayet gibi; “Her canlı ölümü tadacaktı(19).”
Nefes sayılı idi, ne bir nefes önce, ne bir nefes sonraya bırakmazdı Azrail görevini. Tam zamanında ve emre uygun olarak getirirdi görevini yerine. Bu nedenle tevekkül(20) şiarı(21) olmuştu ailenin. İnanıyorlardı ve inançları tamdı.
Yanındaki kadının hareketinden etkilenmişti Erkan Bey. Oysa Türkiye’de neler yoktu ki? Toplu Taşıma Araçlarında “Bayan Yanı” muhabbeti, “Aile salonumuz vardır!” ilânları vs. O, rahatsız olmak bir yana, rahatsız olmamasını öğütlemişti sanki. “Dilsiz Bir Yabancı” diye geçirmişti aklından Erkan Bey.
Servis yapılırken dilsiz olduğu varsayımıyla, elinde olmadan koluna dokunup başparmağını ağzına doğru götürerek içme hareketi yaptı. Kadın önce;
“No, thank you!” dedi. Sonra nerede olduğunu hatırlamış gibi;
“Hayır, teşekkür ederim!” dedi okuduğu kitabı kapatırken.
Erkan Bey kısa sürecek bir yolculukta Türkiye’sini tanıtmak arzusundaydı:
“İngiliz? Amerikan?”
“Yoo! Türk-İngiliz!”
“Nasıl?” ‘Yani’ demekten özellikle sakınmıştı, anlayamayacağı inancıyla.
“Baba Türk, Anne İngiliz! Ben Türk ama çok İngilizce, çok İngiltere yaşamak. Türkçe berbat, very bad!(22)”
Konu anlaşılmıştı. Erkan Bey sağ yüzük parmağındaki yüzüğü göstererek sordu, onun lehçesi gibi:
“Koca, Bey yok! Nerede?”
“Koca hiç yok. Baba öldü. Anne ile geldik Türkiye. Sonra anne öldü de. Ben yalnız kaldı, Türkiye, Türk gibi.”
Durdu, düşünürcesine ve devam etti;
“Ben baba yaşarken ağır hastalık yaptım. Doktor, doktor, doktor… Unfortunately yani ki hiç mümkünsüz, organ yok, bebek yok, hiçbir zaman. Buna neden evlenmedi ben. Kusurlu ben. Neden olsun başkası sadly, mutlusuz, saadet yoksuz. Geziyor ve okuyor ben. Şimdi İzmir merak etti. Gitcek-gelcek, bir-iki gün. Sonra geri Ankara. Ya siz?”
O kadar çok uzun ve detaylı(23) konuşmuştu ki. Bir yaşam öyküsünü iki satırlık bir romanla anlatmıştı. Tüm yaşamını fedakârlık içine sığdırmıştı. Başkası mutsuz olmasın diye evlenmemişti, anladığı bu idi Erken Beyin.
“Torunlarımı” dedi. “Grandchildren, grandchildren… I missed them very much!”
“Çok özledin?”
“Evet, çok özledim ve onları görmek için gidiyorum.”
Uçak alçalma anonsu yapınca heyecanla bağladı kemerini Erkan Bey. Yine kaykıldı geriye doğru ve kapattı gözlerini.
Heyecanlıydı adı bilinmeyen kadın. Uçak durur durmaz kalktı yerinden. Ufacık çantasını aldı eline ve Erkan Bey ise; olmayacak duaya “Âmin! der gibi; “See’ll you!” dedi ve ekledi; “I’m very glad, to meet you!”
“Güle güle! Umarım ben de görüşmek. Ben de memnun Dede Türk Bey. Benim ismim Susanne. Türkçe Suzan Erdoğan. Ya siz?”
“Erkan!”
Hani bir söz vardır Türkçemizde; “Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz!” ya da benzeri gibi. Erkan Bey de özlem doluydu torunlarına, atıvermişti kendini yolcu sırasının içine, tez inmek ve tez kavuşmak için torunlarına.
Bu nedenle de sırasındaki kadınla vedalaşmasını kısa kesmişti, zaten uzatmaya da gerek var mı idi ki?
Hemen çıktı Havaalanından, beklemedi Servis Otobüsünü. Sıradaki ilk taksi ulaştıracaktı kendini torunlarına. Haber vermemişti geleceğini, sürpriz olacaktı karşılaşmaları…
Böylesine bir dede, torunlar ve iki evlat. Akla ne gelirse o olmuştu, hem hepsi…
Olayın diğer boyutuna bir bakalım isterseniz bu arada.
Erkan Bey uçakta koltuktan acele ile kalkarken cüzdanını koltuğa düşürmüş, ama fark etmemişti. Neden sonra cüzdanı fark eden Suzan’ın Erkan Beye yetişme olasılığı yoktu. İçinde bir his Erkan Beyin İzmir’e gidip döneceğini söylemesi nedeniyle cüzdanını bizzat kendisine ulaştırmasının yararlı olacağını öğütlüyor gibiydi.
İzmir’de ulaştıracağı bir adres yoktu. Cüzdanda ise; “Ölürsem…” diye başlayan bir notun ardında adres ve telefon numaraları vardı.
İzmir’i gezip iki gün sonra Ankara’ya dönünce önce telefonla aramış, cevap alamayınca cüzdanla birlikte Suna Hanımın evine gelmişti Suzan Hanım. Bir arkadaş toplantısına katılmaktan dönen Suna Hanımla Suzan Hanımın karşılaşmaları hiç de iyi olmamıştı. Suzan;
“Kanepede buldum cüzdanı!” demişti yanlış Türkçesi ile ve bu söz Suna Hanımın tüm beyin damarlarını kaplayınca kovmuştu Suzan Hanımı Suna Hanım, evden, çocukları gelmeden.
“İyi ki telefon numaramı yazıp koymuşum, masa üstüne!” diye düşündü Suzan Hanım, “Elveda! Bay Bay!” derken. Tüm yabancı menşeli insanlar gibi o da “Allahaısmarladık!” derken zorlanıyordu, bu nedenle Türkçe-İngilizce veda etmişti, apar-topar(24) denilecek bir şekilde, kapı dışına iteklenirken.
Pabuçlarını almaya ancak imkân bulabilmişti!
Sayılı gün çabuk geçermiş. İzin gereksizdi, ama yaşama mecbur insanların da rahatlığa ihtiyaçları vardı.
“Geliyorum!” diye telefon açtı Erkan Bey. Sıcak değildi Suna Hanımın sesi. Niye gücendiğini bilmezdi bazen, “Efendim?!” diye azarlarcasına soran sesinde? Bu ses, soru gibi olduğu gibi, hiddet gibi, kin üretir gibi de olurdu. İşte şimdi o “Bazen” i yaşıyordu Erkan Bey, biletini almağa giderken.
Aklına henüz gelmişti, ihtiyaç duymamıştı çünkü, bir miktar parayı sağ pantolon cebinde taşıdığından dolayı. Cüzdanını aradı cebinde. Bulamadı. “Evde unuttum galiba?” diye düşündü, şaşırmadan. Gelirken takım elbiselerini değiştirmişti ya, herhalde o zaman cüzdanını almak aklına gelmemiş olabilirdi. Neyse ki Kredi Kartı vardı, kendisine yetecek kadar da pantolonunun sağ cebinde takviye nakit parası vardı.
Vedalaşıp ayrılmak her zaman olduğu gibi zordu. Bir tarafta hasret olunca diğer tarafta mutluluk yaşanıyordu, bir taraf mutlu ise diğer taraf hüzünlü idi. Galiba bu doğanın gerçek yasası idi, yadsınamayan, özür kabul etmeyen, reddi mümkün olmayan…
Ankara’nın kuş uçan, kervan geçen bölgelerinden birinde olan evine geldiğinde zili çalmasına rağmen açılmamıştı sokak kapısı.
“Herhalde bir yerlere gitti de dönmedi henüz!” diye düşündü hanımı için, çantasından anahtarı çıkartıp dış kapıyı açtığında. Yorgunluğunun farkına vardı, merdivenleri adımlarken. Bir taraftan da özlemine isim bulmağa çalışıyordu.
Evinin kapısına geldiğinde Suna Hanımı kapının önüne koyduğu bir bavul, elinde cüzdanı ve bir kâğıt parçası ile bekler gördü. Savaşa hazırlanmış bir kumandan edasında burnundan soluyor, göğsü ritimsiz bir şekilde inip kalkıyordu.
Ağzını bile açmağa fırsat bulamadan karısının, duyulup da ayıplanacak varsayımına(25) boş verircesine tüm apartmanı sarsacak şekilde bağırışını göğüsledi;
“Ne yüzle geliyorsun sen bu eve? Git! Ne çocukların görsün yüzünü, ne de ben! Neyim eksikti ki; hem Türklerin köküne kıran mı girdi de beni Türk-İngiliz kırması bir kadın ile aldattın? Yetmedi mi sana bunca yıl karılık etmem, pırlanta gibi evlatlar vermem? Al bavulunu da git! Nereye gitmek istersen!”
Karısının bağırıp çağırmasına o ana kadar iştirak etmeyen televizyondan bir sanatkârın sesi, çalındı kapıya doğru: “Kapın her çalındıkça…(26)”
Eşi nefes alırken, tamamlayamadığını sandığı sözlerini sıraya koymağa çalışırken sözlerini bitirmiş sanarak yüzüne şöyle bir baktı Erkan Bey;
“İyi düşündün mü? Ben bunu hak etmedim!” diyecek kadar bir zaman bulabildi, cüzdanını ve kâğıt parçasını fırlatırcasına atıp kapıyı yüzüne kapatırken eşi.
Ok yaydan çıkmış, “Kapris27” kendi boyutlarını aşmıştı. Otuz küsur yıl birden, bir anda kararmış, her şeyden önemlisi güven yok olmuştu. Güveni tekrar sağlamak duygusu körelmişti Erkan Beyin.
Gücenmişti, başını eğdi kapatılmış kapı önünde çeşitli düşüncelerle bir süre. Eğilip bavulu, cüzdanını ve kâğıt parçasını aldı eline.
Tüm evden uzaklaşmalarında geri dönüp el sallardı penceresine, karısı baksın-bakmasın. Kırgındı bu kere, gücenikti kovuluşunun nedenini tam olarak bilememekten, “Aldatma” demişti, “İngiliz-Türk Kırması!” demişti. Anlayamamıştı.
Dönmedi. Arkasına dönse bile karısının gözlerinden akanların “Timsah Gözyaşları(28)” dışında bir sarf olmayacağından emindi.
Geçerken bakkala bıraktı bavulunu. “Torunlara gideceğim, hele bir çarşıya uğrayayım da!” deyip yalan söyledi.
Parkta oturdu bir süre. Elindeki kâğıtta bir cep telefonu numarası yazılıydı. Çevirdi;
“Merhaba!” dedi, bilinçsizce.
“Merhaba Dede Erkan Bey?” Soru doluydu karşısındakinin sesi.
“Evet!”
“Ben Suzan. Sen indi uçaktan, ben buldum cüzdanı kanepede. Getirdi sizin eve. Geldi sen diye. Yoktu sen. Senin bayan kızdı çok. Çok kızdı. ‘Arkadaş?’ diye sordu bana. ‘Yok, arkadaş!’ dedim. Bakmadı yüzüm bile. Özür dilerim, keşke telefon verseydim ben, önce. Çok üzgün ben. Sen çok iyi insan. Senin bayan çok kıskanç çok. Çok üzgün ben, çok çok...”
Konuyu anlamıştı Erkan Bey, öğle ezanı okunurken. Hemen kararını verdi, güven olmazsa, o ailede yaşam çekilmezdi. Şansını denemek yerine şansını tepmeye karar verdi. Gönül rahatlığıyla üleşilemeyen bir yaşamdan medet umulabilir(29) miydi? Otuz küsur yıl kendisinden başkasının, kendisinin olmayacağını anlatamamıştı demek ki?
“Şüphe; zalimlere musallat olan bir olguydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi(30).” Gerçekten sevmiş miydi karısı kendisini? Kıskançlığı, şüphesi ondan mıydı? Yarattığı olay sevgisinin eseri miydi? Yoksa bencillik…
Kendine ait olanı kendi dışındakiyle üleşememe mi idi? Bilemiyordu. Bilemediği gibi gönlünü yokluyor, bilmek istemediğini hissediyordu.
Abdestini yıllardan sonra ilk defa camii şadırvanında(31) aldı. Çantasından çıkardığı havlusu ile kurulandı.
Namazdan çıkışta en sona kaldı;
“Hoca Efendi !” dedi. “Bir adağım için camide bir hafta istihareye(32) yatacağım, eğer mahzuru(33) yoksa!”
“Ne mahzuru olacak Müslüman kardeşim? Allah kabul etsin! Anahtarı vereyim. Namazlara çeyrek saat kala kapıları açarsın, abdest almak için şadırvana giderken de kapıyı kapatmayı unutma, caminin halılarına, avizelerine dokunan olmasın, aman. Kapıları açmayı unutursan da dert etme, bende yedek anahtar var, ben de on beş-yirmi dakika önce lojmandan çıkar, gelirim! Haydi, Allah yardımcın olsun!”
Bundan sonrası kolaydı Erkan Bey için. Allah, gücünü sınayacaktı kendinin, istiharesinde. Caminin kapılarını kapattı, uzandı minberin yanı başına.
İkindi-akşam-yatsıdan sonra ilk uzun gecesi başladı onun için. Çantasını başının altına koydu. Cep telefonunu kapatmıştı zaten, kararını verir-vermez. Cebindeki tespih dışında, nesi var, nesi yoksa ceplerinde, hepsini çantasına boşalttı.
Hazırdı.
İkinci, üçüncü ve dördüncü gün de aynı minval(34) üzerine tükendi. Ne yedi, ne de içti Erkan Bey. Hoca Efendi değişikliği hissetmişti, yüzünden, gözünden, dermansızlığından. Ama; “İyiyim, ahdim(35) var Hocam!” deyince de üstelememişti, “Sen bilirsin!” diyerek…
Sabah ezanını okumak için camiye gelen hoca efendi cami kapısının kapalı olmasına canı sıkılmıştı. Oysa dört gündür kapı her vakit namazından on beş-yirmi dakika önce açılıyordu. Canının sıkılması dışında endişelenmişti de biraz. Yatsı namazından çıkarken pek beğenmemişti Erkan Müslüman Kardeşinin durumunu.
Ve korktuğu başına gelmişti Hoca Efendinin. Erkan Müslüman Kardeş istihare dediği intiharında başarılı olmuştu, minberin(36) hemen yanı başında...
Yaşamda, incir çekirdeğini bile doldurmayacak yanlışlıklardan sakınmak çok mu zordu?...
Benim bu öyküde vurdumduymazlığın(37) daniskası(38) olarak yorumlayabileceğim garibime giden şeyleri sıralamam gerek;
Otuz küsur yıl aynı yastığa baş koyan biri, hiç mi merak edilmedi ki, günler süresince, telefonunun kapalı olduğu da dikkate alınarak?
Haydi karısının gerçeği, infial, kahır, kin, her neyse!
Ya çocukları? Hiç mi merak etmezlerdi? Hiç mi araştırmazlardı ki?
Peki, ya cemaat? Ya müezzin? Günlerce ağzını abdest almaktan almaya ıslatan istihare sözüne yaslanmış bir Müslüman’ın halinden hiç mi anlamazlardı ki?
İstihare deyip de intihara yönelen birini hiç kimse mi fark etmezdi, ya da aramazdı dört gün süre ile yattığı camide?
Cemaatten hiç mi tanıyanı, ilgileneni yoktu? İnsanlar bu kadar mı kendi halindeydiler?
Kimseyi suçlamamak gerek, ama intihar eden mi, intihar ettiren mi haksız?
“Haklı ya da haksız olmak da önemli değil, biraz düşünmemiz gerekmez mi?” dedim içimden…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bir kısım bilgiler, kendi bilgilerime katkı olarak ansiklopedilerden ve internetten alıntılarla derlenmiştir. Bu; zaten hissedilmiştir de.
(**) İnfial; Aslı Arapça olan bu kelimenin anlamı; “Bir kimseye kırıcı bir sözü veya beklenmeyen bir davranışından dolayı kızgınlık, kırgınlık duymak” tır.
(1) İstisna; Bir kimse veya şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Ayrıklık. Aykırılık. Kural dışı.
(2) Kalenderlik; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişilik. İçinde yaşadıkları toplumun kurallarını hiçe sayıp karşı çıkarak, önemsemeyen, buna gerek duymayan ve bunu özellikle kötü yönlerini açığa çıkararak gösteren kişilerce oluşturulmuş bir tasavvuf akımı.
(3) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(4) Dölek; Davranışları ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan insanlar için kullanılan bir yöre deyimi.
(5) İtibar; Saygınlık, kredi. Saygı görme, değerli bulunma. Prestij. (Borç istemede) güvenilir olma.
(6) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(7) Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.
(8) Evi Kaka Götürmek; Bir yerin çok pis olduğunun tarifi. (“Kaka” kelimesi; kibarca söylenmiştir!)
(9) Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.
(10) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden üstün ya da uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(11) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(12) Fariza; Tanrı buyruğu. Yapılması gerekli ödev. Şeriata uygun bir biçimde mirasçılara düşen pay.
(13) For Whom the Bell Tools; Ernest HEMINGWAY’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” olarak Türkçeye de çevrilen romanı bu. Âcizane ben bu eseri; “For Whom The Bells Are Ringing!” olarak ters-türs etmiştim, o zamanlar, aklımda da öyle kalmış!
(14) Aksesuar; Asıl olana, ana durumdakine eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir yönden bütünleyen, ama ayrıntı sayılabilecek şey. Bir sahne içinde, konunun gerektirdiği ölçüde yer alan ya da oyuncunun dekor gereği kullandığı her türlü taşınabilir eşya.
(15) Tabulaştırmak; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şeyi varmış olarak kabullenmek. Yasaklamak.
(16) Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.
(17) Harfiyen; Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
(18) Ekstrem; Bir şeye gereğinden çok değer veren, bağlanan.
(19) Küllü Nefsin Zâlikâtül Mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!” dır, bilindiği gibi.
(20) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.
(21) Şiar: Belirti, emare, iz anlamında olmakla beraber belirli özellikleri birbirinden ayıran fark da diyebiliriz.
(22) Very Bad; (İngilizce) Çok kötü.
Unfortunately; (İngilizce) Ne yazık ki, maalesef.
Sadly; (İngilizce) Çok acı ve üzüntülü bir biçimde. Maalesef. Son derecede.
Grandchildren; (İngilizce) Torunlar.
I missed them very much; (İngilizce) Onları çok özledim.
See’ll You; (İngilizce) Görüşmek üzere. Göreceksin.
I’m very glad to meet you;(İngilizce) Tanıştığımıza çok sevindim (Memnun oldum).
(23) Detay; Ayrıntı.
(24) Apar Topar; Palas pandıras. Hazırlanmaya, ya da derlenip toparlanmaya olanak bulamadan, yaka paça.
(25) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(26) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(27) Kapris; Geçici, düşüncesizce istek. Geçici isteklerde bulunmak, huysuzca davranmak.
(28) Timsah Gözyaşları; Timsahlar avlarını yerlerken ağızlarını çokça açtıklarından gözlerinden bir sıvı salgılamaktalar. Gözyaşı gibi görünen bu sıvının üzüntü ile ilgisi yoktur (Hem niye olsun ki, hayvan karnını doyuruyor, zannımca neşelidir de). Buradan yola çıkarak bir şeye üzülmediği halde üzülmüş gibi yapan sahtekârlar için “Timsah gözyaşları döküyor!” denirmiş. Ağlayan bir kişinin aslında çektiğini ifadelendirmeye çalıştığı vicdan azabının samimi, gerçek olmadığının, sadece sempati kazanmak, duygu sömürüsünü gerçekleştirmek olduğudur. (Ansiklopedik bilgi). Rivayet de olabilir kesin olarak bilmiyorum ama benim hatırımda kaldığına göre de; timsahlar aç kaldıklarında yumurtalarını ya da yavrularını yer sonra da; “Açlık belâsına ben bu haltı niye yedim!” diye gerçekten ağlarlarmış. Yine ansiklopedik bir bilgi tüm hayvanların (insan dâhil) alt çeneleri oynadığı halde, timsahların üst çenesi oynarmış, (Alt çenelerinin hareketsizliği nedeniyle yeme işlemini sadece yutma olarak yorumlamak mümkün) bu da onu avını yerken yorduğu için gözü o malûm sıvıyı getirttirirmiş.
(29) Medet Ummak; Yardım beklemek.
(30) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
(31) Şadırvan; Genellikle cami avlularında bulunan, çevresindeki musluklardan ve ortasındaki fıskiyeden su akan, üzeri çadır çatılı, kubbeli veya açık havuz. Abdest almak yapılan çeşmeler.
(32) İstihare; Bu kelime de Arapça olup anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak” olarak söylenebilir.
İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)
(33) Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.
(34) Minval; Biçim, yol, tarz.
(35) Ahd (Ahid, ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.
(36) Minber; Camilerin içinde, hatibin çıkıp hutbe okuduğu, merdivenli ve yüksekçe, özel yer.
(37) Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(38) Daniska; En güzel, en iyi.