Doyumsuzluk mu? Aradığını bulamamak mı? Yoksa şu ana kadar boşa geçmiş, yaşanan şu ana kadar hiçbir etkinliği olmamış bir ömrün kısır(1) bir birikintisi mi?

Hiç böyle olmamıştı. Belki böyle bir duyguyu, daha doğrusu böyle bir duyguyu yaşama hissini, hatta arzusunu duymamış olmakla suçladı kendini genç adam, belki de bu yaşlarda (henüz yaşam baharının başlangıcı değilse bile ortaları denecek kadar yaşanan zaman için) genç olduğunu sanan adam.

İlk ne zaman karşılaşmışlardı? İlk ne zaman “Hocam!” demişti? Ne? Ne zaman? Niçin? Nasıl? Nerede? Boş vermiş gibiydi yaşantısının bu bölümlerine. Ta ki o son gün...

Hani o Sürücü Belgesi almak için yetmiş puanın üstünde not alması gereken Yazılı Sınavı ile yine aynı notu alması gereken pratik, yani Direksiyon Sınavının yapılacağı ertesi güne kadar...

“Moralim bozuk? Konsantre olamıyorum(2) hocam!” demişti genç kız, belki yirmilere bile varmamış, belki de henüz ulaşmış olarak. “Sakin ol!” demişti Kurs Öğretmeni. “Sakin ol! Beraberken nasılsa, imtihan olurken İmtihan Komisyonu yanımızda olduğunda da her şey aynı olacak. Hem pedallarda benim ayağım da var. Sıkışırsan ben sana yardımcı olurum. Ama biliyorum ki derdin olmayacak. Başaracak, Sürücü Belge’ne kavuşacağına inandığım bu imtihanda en yüksek puanı sen alacaksın!”

”Sahi mi Hocam?” deyip sarılıp yanağından öpmeğe çalışmıştı genç adamı genç kız. Bir karışıklık, hocasının yanıtlamağa çalıştığı davranışla, genç kızın günahsız dudakları hocasının dudaklarının kenarına değmişti belli belirsiz.

Dünya kararmıştı hocası için. Genç kızın dünyasında da kararma olmuştu belki, belli belirsiz. İstemeyerek de olsa, duygusal bir yaklaşım olmasa da genç kız da hissetmiş ve etkilenmişti hocasını bu şekilde öpmekten. Oysa sadece kucaklasa yeterli olmaz mıydı ki?

Hoca, hayatın basamaklarını belki istemli, belki istemsiz, belki deneyimli, belki deneyimsiz, teker teker atlama eğilimli, acelesi olmayan, çelebi(3) yaradılışlı, otuzlarında, belki duygusallığa zaman ayıramamış, uzunca boylu, karakaş-karagöz denilen tipte, esmer, kara-yağız, sportmen tavırlıydı.

Anası sayesinde her zaman iyi giyimli, kravatlı, pantolonu ütülü, pabuçları boyalı, “Kılı kırk yaran(4)” tipli, devlet memuru, boş vakitlerini değerlendirme (belki de para kazanma) arzusunda, çirkin sayılmayacak, ama genç kızların rüyalarına da girmeyecek gibi yakışıksız-yakışıklı biriydi.

Genç kız ise, varlıklı bir ailenin kızı olmasına rağmen, dünyaya ve çevresine boş vermiş, varlıkta yokluk yaşarcasına, kot pantolon-bluz, hatta çorapsız, eften-püften(5) bir tokayla siyah, uzun saçlarını tutturmaktan çekinmemişti.

Esmer, siyah gözlü, içmediği halde cebinde pahalı bir sigara taşımaktan zevk alan ve devamlı olarak, belki yarım saat-bir saat ara ile mentollü sakız çiğneyen uzun, zayıf bir tipti.

Varlığından gelen bir sadakatle(6) ikramı seviyordu. Her seferinde hocasına veya kursta beraber olduğu arkadaşlarına sigara veya sakızlarından veriyordu, ya da meşrubat cinsinden bir şeyleri beş-on dakikalık molalarda ikram ediyordu.

Kısaca; “Uçarı(7)” idi. Veyahut genelde ne denirse o şekilde bir kızdı. Dünyaya boş vermiş, yalnız bugün için yaşayan, ne geçirdiği dünü, ne yaşayacağı yarını düşünmeyen yalnızca günü yaşayan(8) bir varlıktı.

“Allahaısmarladık!” dedi genç kız ayrılırken, hocasının elini bırakmak istemezcesine sıkarken. Hocası da; “Allahaısmarladık!” dedi, o da sanki onun elini bırakmamak istercesine.

Hani bazı literatürlerde(9) “Elektriklenme” denilen bir olgu tarif edilir ya, o olguyu yaşıyorlardı onlar hissetmeden, hissederek, belli belirsiz, anlamadan (belki de anlayarak, neden olmasın?)

Düşünebiliyor musunuz? Benim varsaymağa(10) çalıştığım bir biçim değil, genç adamın düşüncesiydi bu. Kundakta bir bebek, ya da beşikte, kucakta. Ve de bir delikanlı orta öğretimin sonlarında, hatta belki üniversite eşiğinde…

Düşüncelerinde böyle yorumluyordu kendini genç adam ağır ağır evine doğru yol alırken. İnsan akşama doğru simitçiden simit alır, “Taze mi?” diye sorar. Kuru yemişçiden (adı üstünde; kuru yemiş) alırken sorar; “Taze mi?” diye. Hatta kuru fasulye alanların bile “Taze mi?” diye sorduklarına şahit olmuşuzdur kimi zaman? Peki, bu “Tazelik” kavramı ile genç adamın ilintisi ne olabilirdi ki?

“Sen gül dalında gonca... Sen açılırsın, ben sararıp solunca...” Bir şarkıdan ufak bir dize. Mesafe o kadar uzundu ki. Genç adam saçmaladığını düşünüp başını salladı, evinin yolunda.

Sonra başını böylesine salladığını gören var mı dercesine sağına-soluna baktı çekimserlikle, göz ucuyla. Neyse ki karanlıklarda kimse kendini kollamıyordu, izleyen yoktu kendini, beynindeki yoğun, yoğun olduğu kadar birbiriyle geçimsiz olan düşüncelerden başka.

Düşünmek, bir kere daha, hatta birkaç kere daha düşünmek istiyordu genç, otuz yaşlarındaki adam. Uzun süreden beri ilk defa, içki içmek arzusu da duyuyordu. Oysa anası, babasının ölümünden sonra içmesini yasaklamıştı.

Hani buna yasak da denmezdi, zira anası “Beni seviyorsan içme!” gibi bir laf etmişti, o da; “Sevgi bununla eşdeğer değil, içmem ama bu anlamda değil, arkadaşlarla bir arada olursam, mecbur kalırsam bu seni sevmediğim anlamına gelmesin ana!” demişti.

Birkaç defa, arkadaşlarının emeklilik, terfi, nişan, düğün gibi gecelerinde alkol isteğine “Hayır!” dememişti. Hatta çok sevdiği bir arkadaşının ayrılığına tahammülsüzlüğü, “Zom!” olmasına(11) da neden olmuş, anasının (ki “Anne” yerine hep “Ana” demeyi tercih etmişti) gönlünü alması bir hayli zor olmuştu.

Buna mukabil sigara ile arkadaşlığı yoktu ve bunun içindir ki onun, yani öğrencisinin sadece mentollü sakız ikramlarını reddetmeyip, karşılığında çay ikram edişini kabul edeceği sözüyle sakız ikramlarına hep “Evet!” demişti.

Dedim ya, bu akşam kendiliğinden, belki de hayatında ilk defa, kendi kendine, yalnız, bir başına içmek ve yalnızca kendisini dinlemek istiyordu. “Bu ne?” diyordu, kendine yakıştıramıyordu bazı şeyleri Mehmet. Yaşadığı yaş gibi, öğrenci-öğretmen ilişkileri, dünden bugünü, bugünden yarını ayıramamak gibi...

Bakkaldan ufak bir şişe içki aldı genç adam. Elbisesinin astarına(12) saklama gayretini yaşadı, çünkü her akşam sokak kapısının sesini duyar-duymaz kapıyı açan annesine karşı nispet yapar gibi girmek istemiyordu evlerinden içeri.

Annesi yatsı namazını kılıp yattıktan sonra televizyonu kapatıp, bilgisayarının başına geçip duygu ve düşüncelerini sıraya dizmeyi ve belki de duygularını, kimi-kimsesi yok olanlar, yani örneğin garipler gibi bilgisayarıyla paylaşmayı, belki de şiirler yazmağı istiyordu, duygularını yansıtan…

Ne kadar bir süre geçtiğini ve ne zaman düşüncelerinin yoğunluğuyla baş başa kaldığını bilmedi genç adam içkisinden ilk yudumu, gırtlağının, yandığını hissedercesine yudumlarken. “Uzun zamandır içmemekten belki” dedi kendi kendine ve yaşadığı olayları sıraya dizip seyretmeğe daldı düşünceleriyle oluşturduğu film ekranında, beyninin. Teybinin kulağını (düğme yerine kulak demek günlük hayatta da kullandığı bir terimdi) büktü usulca...

Yirmi gün veya tutsa ve de tutsa en fazla bir ay kadar öncesiydi, patronu çağırdığında.

“Mehmet Bey!” demişti Trafik ve Motor Derslerine de giren Patron Bey; ”Ayşe Hanım iyi öğrencilerimizden biri. Hiçbir dersi kaçırmadı, iyi bir sürücü olacak izlenimi verdi bize, direksiyon dersini de siz verin. Bu gün direksiyon dersi almaya başlayacak Ayşe Hanımdan başka öğrencimiz de yok, Batıkent’e gidin ve rahat rahat çalışın!”

Rutin(13) bir Cumartesinin sıkıntılı yaşanacağına inandığı saatlerdi bu saatler diğer günlerden farksız. Tıpkı isimler gibi; Mehmet Bey, Ayşe Hanım. Oysa daha arabaya binmeden “Mehmet Ağabey!” demişti genç kız,  genç adam da ona; “Emniyet Kemerini takmayı unutma, ilk kural bu Kızım!” demişti.

Sonra daha yola çıkar çıkmaz, arabaya nasıl bineceğini, direksiyonu nasıl tutacağını, vitesi atış şekli gibi özellikleri araç harekete geçmeden anlatmak gayreti içinde olmuştu hızlı hızlı.

Bir, iki, üç derken günler geçmişti. Genç kız öğrenmiş olduğunu hissetmesine rağmen,  belki de araç kullanmaktan zevk aldığından belki de kendince var olan sebeplerden ötürü ve yalnızca Direksiyon Öğretmeni Mehmet öğretirse araç kullanmak için kursa geliyordu.

Sınav günü geldiğinde konsantrasyonun eksikliğinden dem vurmuş, sınava girmemek arzusunu belli etmişti öğretmenine karşı Ayşe. Öğretmeni ”Gir! Başaracaksın!” demişti ama nedense (belki de sınav psikolojisi) başarılı olamamıştı genç kız. Oysa Kurs Yöneticisinin vaadine göre eğer tam puanı alsaydı, yani yüz puanı alsaydı ki bunu yapabilirdi, kurs ücreti geri iade edilecekti, ödül olarak.

İkinci denemeye kadar da direksiyon derslerine devam etmeyi arzuladı genç kız, gerekirse “Özel ders” statüsünde(14) ders almayı arzuluyordu. Tabiidir ki söylemeye gerek yok, yine Cumartesilerde veya Pazarlarda ve yine aynı öğretmenle…

Sınavı takip eden gündü. Ayşe yine morali sıfır veya sıfıra yakın bir durumda gibi gelmişti sabahın henüz ilerlememiş bir vaktinde Kurs Binası önüne. Bir gün öncesinden sözleşilmiş olduğundan öğretmeni de aynı vakitte Sürücü Kursu önündeydi.

Buluşmuşlardı.

Öğretmeni belki onun dalgınlığına “Dur!” diyebilmek, belki iyi bir sürücü olduğuna onu ikna edebilmek(15) için, anahtarı kendisine uzatmış;

“Hadi bakalım, çalışma yerine gidinceye kadar ana yolda aracı sen kullan, nasılsa ‘K’ Belgen, yani Geçici Sürücü Belgen var!” demişti, yasakları veya kural dışılıkları yok sayarak. Buna karşın genç kız;

“Hocam, hiç havamda değilim, hatta araç kullanmak bile istemiyorum, beni şöyle bir gezdirin, dağda-bayırda nerede isterseniz, ama n’olur dinleyin beni biraz, bir şeyler söyleyin, bana yol gösterin!” demişti.

Genç adamın kalbi belki de olağanın dışında “Küt! Küt!” atmıştı. Kim bilir kaçıncı kez? Ona yolu sordu; “Nereye?” diye. Ayşe; “Nereye olursa?” dedi. “İster Kars’a doğru çık yola, ister Edirne’ye doğru, ama beni dinle, ama merhem ol, beni bilgilendir hocam lütfen.”

Saygıyı ve belki de tedbiri elden bırakmıyordu, ama yine de senli-benli konuşmayı yeğlemişti.

“Bana ilgi duyan, belki de ilgi duyduğumu zannettiğim birinden yara aldım” dedi. “Oysa değmezmiş, geç anladım, sevgi yokmuş, sadece ilginin verdiği bir mutluluğa olumlu değer vermişim. Benim değil, babamın vereceklerinin peşinde olduğunu anladım, ‘nasıl?’ diye sormayın, bir sezgi, bir anlayış bu. Ve onun duygularıma yön verecek biri olmadığını yaşadıklarımı sıraya koymağa çalışınca daha iyi anladım.”

“Peki!” dedi Mehmet. “Bana gelinceye kadar annene, hiç olmaza kız kardeşine anlatmayı niye yeğlemedin(16)? Ben el...” Genç kız sözünü kesti, genç adamın.

“ Hayır” dedi. “El değilsiniz, değer verdiğim bir ağabey, arkadaş... Ne bileyim bir dost, sevgili gibi...” Yanlışlık yaptığına inanır gibi sustu birkaç saniye genç kız ve sonra devam etti,

“Derdimi paylaşacağım, paylaşmak istediğim, nasihat, öneri, destek istediğim birisiniz.” İlk defa elini uzatmış, kolunu sıkar gibi, sığınır gibi bir tavır içine girmişti ona karşı, başını omzuna yaslama gayreti yaşarken.

Siyah gözleri ile iliklerine kadar titretmişti genç adamı genç kız. Farklı duygular mı, yoksa gizlenmiş veya gizlenmeğe çalışılmış, yaşanmak istenen, yaşamak istediği duygular mı raks ediyordu havanın oksijeninde, azotunda?

Genç adam bunun bilincinde değildi. Saçlarının belki de teninin, parfümünün kokusu, belki hemen yakınlarında hissettiği sıcaklığı etkiliyordu onu.

Kendi cisminden çekindi, utanç sardı benliğini ve yasakları belki de katmerleşmemek, belki de yanlışlara nerede “Dur!” demesi gerektiğinin inancını yaşamak için aracı caminin yanındaki park yerine çekti. Bu; onu rahatça dinlemek, belki rahat olmak, belki de dinlediklerinin karşılığını vermek için yaratmak istediği bir davranış biçimi olarak da yorumlanabilirdi. Genç kız devam ediyordu:

“Olmadık şeyler söylemiş sağda-solda. Duygusal yakınlık bile hissetmiyordum. Sadece her genç kız gibi ilgilenilmek, güzel sözler duymak mutlandırıyordu beni. Onun ufak da olsa bir çiçek, bir maskot, hatta bir simit alması, beni karşılamağa gelmesi, beni evime kadar götürmesi hoşuma gidiyordu…”

Anlamsızca gözleri kaydı dikiz aynasına(17), sonra devam etmek gereğini hissetti;

“İnanır mısınız, belki de inanmazsınız el ele tutuşmadık bile, hatta bir kere bile inanın öpüşmedik, ama zaten hayatımda kimseyle öpüşmedim, neredeyse beraberce yattığımızı söylemiş arkadaşlarına. Bunu duydum birilerinden, üzüldüm. Belki de sınava gireceğim gün bunun başlangıcı olan olguyu yaşamam ters etkiledi beni, başarısız oldum. Şimdi yollarımız ayrıldı, boşlukta gibiyim, insanın dost bildiği ama değersiz olduğunu anladığı birinden böylesine ayrılması her şeye rağmen inanın zor oluyor. Beni dinleyen birine muhtaçtım, beni dinlediniz, teşekkür ederim, sağ olun!”

Genç adam şaşkındı. Ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilmediği gibi, fırsatlardan yararlanmak arzusunu da taşımıyordu.

“Sakin ol şimdi şöyle!” dedi yine, yeniden. Başını arkandaki koltuğa daya, derin bir nefes al, gözlerini kapat! Aklından hoş bir şeyler geçir, örneğin bildiğin bir fıkrayı kendine anlat, gülümse, gülümsemeğe çalış. Veyahut kendine bilmeceler sor, saçma sapan. Örneğin sana ilk matematik sorusunu ben sorayım; ‘Binin yarısı dört yüz yirmi beş desem doğru mu? Veyahut sekizin yarısı sıfırdır, desem?’ Düşün...”

Anında cevaplamayı düşündü genç adam;

“Beynini zorlama, zorlamağa değmez. Çünkü binin yarısı hakikaten dört adet yüz yirmi beştir ki, bu da gerçek beş yüz, sekizin yarısı da rakamı enine kesersen sıfır olur. Bunlar benim belki on yüz milyon bininci(!) kere bunaldığımda kendi kendime ve çevreme yaptığım soğuk matematik esprileridir. Gülerim ve rahatlarım. Sen de dene, ama gözünü kapat, arkana yaslan, rahatlama imajıyla(18). Tekrarlıyorum, istersen kendi kendine fıkralar anlat, beni yok say, “Lâz’ın biri” diye başla fıkrana... Haydi çabuk, hem de hemen...”

Genç kız sanki uyuşturulmuş gibi, sanki alışkın olmadığı bir içkiden ilk defa, hem de ayarından fazla içmiş gibi ve boş gözlerle izledi genç adamı, başını koltuğun yüksekliğine dayadı uyurcasına, koltuğu da hafifçe yatırarak kendini dinlemeğe çalıştı boşlukta (galiba).

“Gözlerin kapalı ama dişlerini sıkman gereksiz, gergin olma, serbest bırak kendini, seni gözlemliyorum, rahat olmaya çalış!” dedi emredercesine Mehmet.

Ayşe, rahatladığını anlatmak istercesine gamzelerinin çukurlaşmasını içtenlikle belirlemeğe ve hafifçe gülümsemeğe çalışarak kaykıldı koltuğa. Çevrede belki de in-cin top oynuyordu Ayşe’nin rahatlığı için.

Oysa Mehmet onun yarı açık dudaklarını, gamzelerini, hafiften sağ kaşının üstüne çöreklenen saçlarını izliyor, önüne geçmeyi dilediği, kendisine güvenin fos çıkmamasını(19) istediği duygularına gem vurarak el frenini kendi vücudunda da çekmişçesine sabit, sakin ve duygusuz durmaya çalışıyordu.

“Siz ne düşünüyorsunuz şu anda, ya da ne yapıyorsunuz?” diye sordu Ayşe birden.

Ne diyebilirdi? Biraz önce bir psikolog gibi sakinleşmesi için ona söylediklerinin dışında ne, neler söyleyebilirdi ki ona? “Seni öpmek geçti içimden” mi deseydi? Ne güzel gamzelerin, ne güzel dudakların var mı deseydi? Veya ne bileyim güzelliği ile ilgili bir şeyler mi söyleseydi? Hem niçin? Hem ne hakla? Demişti ya; “Ben dağ yolunda yonca, sen gül dalında gonca”... Nereden nereye? Davul bile dengi dengine, diye çalmaz mıydı ki?

“Hiç!” demeğe çalıştı Mehmet, hıçkırık gibi çıktı sesi. “Yanlış!” dedi Ayşe. Oysa söylemek istediğinin “Yalan!” demek olduğunu adı gibi bilmişti. Yineledi; “Hiç!” diyerek Mehmet. “Bana iyiyi, güzeli, doğruyu öğretmek çabasında oldunuz ilk karşılaştığımızdan beri ve ben ilk defa size yakışmayan bir gerçek hissediyorum dudaklarınızda, nefesinizde, sözlerinizde, gözlerinizde, gözlerim kapalı olmasına rağmen Mehmet...” dedi.

Sonunu ya getirmedi, ya getirmek istemedi; “Bey” gibi, “Ağabey” gibi. Yakınlaşmak mı istiyordu, yoksa boğazına düğümlenen bir şey mi sonunu getirememişti sözünün? Mehmet anlamamıştı, belki anlayamamıştı, belki de anlamak istememiş, anlamamıştı.

“Varsayalım ki, ben de düşünmek eylemine başvurmuştum. Biliyorsun her genç kızın Beyaz Atlı Prensi, her delikanlının da (Mehmet’e ne kadar delikanlı denirdiyse örneğin) Pamuk Prensesi vardır hülyalarında. Hani sen Beyaz Atlı Prensesini düşüncelerinde beklerken ben de Pamuk Prensesimi beklemek için çabada bulunamaz mıydım ki?”

“Kişi elinde bulunan nimetlerin en güzelinden, en iyisinden, en yararlısından hoşnut olmayı bilmeli bence, Beyaz Atlı Prens, Pamuk Prenses masalından öte. Ben bugünden mutluyum. Yarın içinse hiç acelem yok. Beyaz Atlı Prens ise buradan gelir ve bence apar-topar geçer(20) benim için. Çünkü ben onu beklemiyorum, beklediğim de o değil zaten. Benim için hiç de önemli değil. Bana anlatılmak isteneni anlatan bir tek çiçek yeter, bu ister bir gelincik, ister bir papatya olsun, yeter ki anlatılmak istenileni anlatsın. Oysa gül, karanfil veya yalçın kayalıkların kenarında yetişmiş dünyada bir adet olan sarıçiğdemi sunmak bile yeterli değildir, gönül bağıyla derlenmemişse eğer. Bilmem anlatabiliyor muyum hocam?”

Mehmet; “Bilemiyorum, bazı şeyler açık olmasına rağmen bu kadar kapalı mıdırlar ki? Ben, benim olanı frenlemeğe çalışırken çeşitli varsayımlarla, ulaşmak-ulaşmamak, fakir oğlan-zengin kız, yaş-baş gibi karşımdakinin vermeğe çalıştığı mesajlarda geri zekâlılık kavramı yaşar gibiydim. Aşk bu muydu yoksa? Bilmediğim, anlamadığım, belki de yaşamaktan korktuğum?” diye geçirdi içinden.

Sustu sadece, sessiz sessiz.

Genç yaşlarda, hani şairin dediği gibi; “Delikanlı çağındaki cevher... (21) olduğu zamanlarda “Selamünaleyküm!” deyip aşkın gönüle yerleşeceği varsayılırdı. Şimdi Mehmet yaşadığının o, yalnız ve yalnızca o olduğunu bilinçsizce inkâr(22) etme çabası içindeydi, oysa uzunca bir zamandan beri “Ayşe" dışında hiçbir kelime onu ne heyecanlandırıyor, ne de dalgınlıklara yönlendiriyordu.

Neyse gelelim baş taraflara yine. O; gözleri kapalı, belki de iki kere ikinin matematikçi gözlemiyle dört, istatistikçi gözüyle üç ile beş arasında olduğunun yorumlarıyla uğraşırken Mehmet, gönlünde yarattığı sevgi uzayına ışık hızıyla birkaç kez gidip-gelmenin yorgunluğu içindeydi…

Birden bire sordu Ayşe gözleri kapalı;

“Belki özel bir soru, cevap vermeyebilirsiniz, gönül bağı olan bir arkadaşınız, yani sevdiğiniz, sevgiliniz var mı hocam?”

“Yok! Niye sordun ki Ayşe?”

“Hiç! İşte öylesine. Ben, yani,  sadece bir arkadaşınız olmak isterdim...”

Kekeledi.

“Bir güneş, bir ulaşılamayacak varlık ve ben, nasıl yakın arkadaş olabilirdik ki?”

Bunlar suskunca içinden geçirdiği sözlerdi Mehmet’in. Ayşe devam etti;

“Karıncanın hikâyesini bilir misiniz hocam? Hani karınca hacca gitmek istemiş de... ‘Ömrün yetmez’ demişler, ‘Olsun bu yolda ölürüm ya’ demiş ya hani!”

“O doğru! Ulaşılamayacak yolda ölünür mutlaka, ama az da olsa umut varsa! Ya umutla ilgili birikim yoksa kişide veya olgularda? Dağ yolunda yonca ile gül dalındaki goncayı bilir misin? Ne kadar olanaksızdır kavuşmaları?”

“Peki, siz kavuşmadıklarını da okudunuz mu? Veyahut da size kavuşamadıklarını söylediler mi hiç?”

“Yoooo! Hiç okumadım, kimse de söylemedi hiç. Ama siz ateşin yaktığını elinizi ateşe uzatarak deneyip mi öğrendiniz ki?”

Bir psikoloğun muayene yatağındaymış gibi gözlerini açmıyordu Ayşe. Bir emir, bir günah varsayımı idi ki, gözleri kapalı konuşuyordu ve Mehmet hep onu izleyerek, öpmek, öpmek ve yine öpmek istiyordu o ince, hafif aralık dudaklarından.

Onun sevgisini istediğini düşlüyordu onun sözlerinde, fiziksel veya seks olarak değil ama inanmak istemesine rağmen arzulanmadığı hissini de yaşıyordu göz kapaklarının istekli ve ısrarlı kapanışında kendi kendine, boyutsuz.

Bulut dağına kavuşur, eğer isterse, su ise çiçeğine, Mecnun Leyla’sına, erkek kadınına, nehir denizine, yağmur toprağına... Ne bileyim örnekleri çoğalt istersen... Ne neye kavuşamaz onu da sen bana anlat, bilgin varsa, gücün varsa hocam?”

Zaman; şarkıda da söylendiği gibi, su gibi akıyordu(23)... Gündüzün ilk vakitlerinde gelinen bu cami kuytusunda kim bilir kaç ezan okunmuş, onlar duymazlığa gelmişlerdi, sanki bir süre önce okunan sonuncusuydu ve onlar bunun farkında değillerdi, ta ki Ayşe’nin cep telefonu çalıncaya kadar. Doğaldır ki onu merak edenler vardı, herkes zaman fakiri miydi ki onlar gibi? Ve bir insan o kadar uzun süre, saatlerce belki, gözleri kapalı kendini dinler miydi ki?

Gözlerini açtı Ayşe; “Zaman, bazen istenmediği halde ne kadar çabuk geçip tükeniyor?!” dedi.

“Ya öyle!” dedi istemsizce Mehmet, geri dönme isteksizliği ile. “Sizi evinize bırakayım” dedi sonra. Maksadı belki de evini öğrenmek, belki de frenleyemediği arzularını, düşüncelerini ve belki de duygularını açıklamaktı, yol boyu veya daha sonunda.

“Yooo!” dedi Ayşe. “Şuradan bir taksi çeviririm, olur biter”. Zengindi ya Ayşe, centilmendi(24) ya Mehmet...

Karşılıklı düşünce paslaşmalarının sonu, Mehmet’in Ayşe’yi evine bırakması olarak gerçekleşti. Kurs Müdürü ne düşünürse düşünsündü, özel direksiyon dersi ücretini gerekirse Mehmet kendisi vermeyi kafasına koymuştu, onunla bir dakika, yalnızca bir dakika daha fazla beraber olmanın her şeye değer olduğunu düşünüyordu, pişmanlık; hücrelerinin tek bir adedine bile egemen değildi.

Ancak kendine bile itiraf etmekte zorlandığı şaşkınlık dolu olguyu yaşamağa başladığının korkusu içindeydi Mehmet. Yaş otuz, yolun yarısına(25) beş kala, yaptığı yanlışlığı (hani duygusal yaklaşımı) kabulleniyor gibiydi, yanlışlık olmadığına inanmıyor gibi olsa da.

Yine şarkıda söylendiği gibi; “Zamanın su gibi akıp geçmesi” tükenmekte olan ömrün dezavantajı(26) değildi. Yaşamak için insanlar bazı olgunlukları yan yana getirmeliydiler. Örneğin; su ile ateş yan yana olamazdı ama ateşin susuzluğuna, su “Dur!” diyemez miydi ki? Niye hep kendi için düşünüyordu ki Mehmet? Karşısında bir genç kız, hem de ta yıllar ötesinden onun için gelmişti dünyaya. Ne Darwin’i(27), ne de dininin Adem-Havva(27) ile ilgili kurallarını önemsemez bir tavır içindeydi. O vardı, onun için de kendisi vardı. Bu; bu kadar basitti beyninde yorumladığı kadar.

Ancak... Ne demişti büyükler? “Ne nalıncı keseri gibi ol hep bana hep bana, ne rende gibi ol hep sana, hep sana, olursan testere gibi ol, bir sana, bir bana...” O zaman testere gibi davranmak gerektir, diye düşündü Mehmet. O gibi kendi, kendisi gibi O olmalıydı. Ne gözlerinden, ne sesinden, ne davranışlarından hiçbir şey anlamamasına, oysa çok şeyi, belki de her şeyi anlamasına rağmen.

Onu arabadan indirirken, bir şeyler söyleme gayreti içinde oldu Mehmet. Yutkundu, ne diyeceğini bilemedi. Genç kız; “Yarın da olacak mı?” dedi. Düzeltme gayreti hissederek; “Mutlaka geleceğim, bensiz lütfen derse çıkmayın!” dedi. Sesinde emirden ziyade rica hatta yalvarışa yakın bir dilek ve de istek vardı.

Yarını nasıl bekleyecekti şimdi Mehmet? Akşamın işi mi yoktu ki böyle (sanki vakitsiz) gelmiş ve ayrılık vaktini belirlemişti ki?

“Şimdi işin yoksa git, Kurs Müdürüne arabayı bırak, dolmuşa bin, eve git, yat, uyu (uyuyabilirsen tabi) ve vaktinde olursa sabah, kalk ve kursa gel. Geçmesi zor, dünyanın vakti” diye düşündü Mehmet. ”Neyse ki dünden kalan iki yudum içkisi vardı, anasını uyutur uyutmaz arkadaşlık edeceği.”

Anası, bazı akşamlar gece çalışması olduğunu bildiğinden gecikmesini merak etmezdi. Etmezdi de yine de kukumav kuşu(2) gibi pencerenin önüne oturur, tespihini çeker, okur, yolunu beklerdi oğlunun. Dünyada ondan başka kimsesinin olmadığını bildiği oğlunun yolunu. Mehmet onu bırakıp geri dönerken kendi kendine gülümsedi: ”Yarın, yarından da erken olacak!” dedi.

“Akşamdan kalma(29)” derler ya hani, kesinlikle içkinin verdiği mahmurluktan(30) dolayı değil, sadece frenlenememiş özlemlerin ivecenliğinden(31) şaşkınlığa varan bakışlarla gelmişti Kurs Binasının önüne. İnsanın doğal şartlarda inanası olanaksızdı. Kurs Binası açılmamış, doğal olarak Pazar günü olduğundan geç açılması olağandı, ama ikisi de Kurs Binası önünde teftiş bekleyen askeri bir birliğin neferleri gibi hazır-nazır olmuşlardı.

Önce gelen Ayşe idi yine, “Günaydın!” dedi utanırcasına onu karşılarken, “Günaydın!” diyerek yanıtladı Mehmet. Ve kaybolacak diye çekindiği zamanı değerlendirmek istercesine;

“Bugün istersen, ders sırasında şiirden bahsedelim bir süre, trafik kurallarından öte, örneğin Orhan Veli’den, Valery’den, Baudelaire’den, Ümit Yaşar’dan gibi. Veyahut müzik egemen olsun rahatlaman için iç dünyana. Hani bazen, bazıları, bazılarını başarılı olmaları için bir yöne yönlendirir ya, biz de öyle yapmağa çalışalım başarı denilen olguyu yakalamak için. Gerçi arabanın teybi yok ama radyosundan bir yerlerde musikinin esintilerini yakalarız belki. Hem bu kere kesinlikle itiraza yer vermek istemiyorum arabayı sen kullanacaksın, kim bilir belki Kars’a, belki de Edirne’ye gideriz, hem beraberce bu kere!”

“Neden olmasın hocam?” dedi Ayşe. Akşamdan sabaha biraz resmileşmiş gibi geldi sözleri kendisine Mehmet’in. Bakmağa çekindiği o siyah gözlerine başını kaldırıp baktı, gülümseyişini gördü, rahatladığını hissetti. Kahvaltı yapıp yapmadığını sordu Ayşe’ye Mehmet. “Hayır!” dedi Ayşe.

“Ama ‘İkram edeceğim’ dersen, hani o yol üstünde iki harfli bir yer vardı ya, EK mi, MK mi, orada çayla bisküvi yeriz veya ne bileyim ‘Kahvaltı ısmarlarım’ dersen, bak ona da ‘Hayır!’ demem Hocam!” dedi Ayşe.

Kurs Müdürü gelmişti o sırada, kursa ait, onların olan çift pedallı arabayla. “Hayırdır!” dedi, “Erkencisiniz! Bugün pek öğrenci olacağını sanmıyordum. Yeni dönem henüz başladı çünkü.”

“Hanımefendi direksiyonunu kuvvetlendirmek istiyor, akşam da söylemiştim ya, herhalde gün yorgunluğu unutmuşsunuz, onun için geldiler.”

Kurs Müdürü anlamamıştı, ama anlamış gibi bilgece başını sallayıp; “Galiba benzini az, benzin almayı unutmayın!” dedi anahtarları uzatırken Mehmet’e.

Gün şimdi başlıyordu, Allah’tan başka isteği yoktu Mehmet’in. O, kendisi ve koskoca bir gün, her ne kadar yirmi dört saat değilse de bir on-on iki-belki de on beş saat aynı havayı birlikte soluyacaklar, birlikte nefes alacaklardı. “Yeterli!” diye düşündü gönlünce.

Kurs Müdürü merdivenlere doğru yöneldiğinde Mehmet’ten anahtarları aldı Ayşe. Arabanın sağından soluna doğru dolaşarak kapıyı açıp yerine oturdu, koltuğunu, dikiz aynası da denilen geri görüş aynasını ayarladı, emniyet kemerini taktı kurallara uygun olarak, aracı yine kurallara uygun çalıştırarak yola çıktı. Öylesine dikkatliydi aracı kullanmak için ve kendisini öylesine kaptırmıştı ki ne konuşuyor, ne de yanında bir başkasının nefes aldığından haberdar gibi görünüyordu.

Bu; dalgınlık değildi, belki de düşündükleri vardı ve düşüncelerini sıralamağa çalışıyordu.

“Günü böyle sessiz, sakin araba kullanarak geçireceğiz anlaşılan” dedi Mehmet.

“Yok canım, ‘Benzin al!’ dedi ya Müdür Bey, ‘Nereden alırız?’ diye düşünüyordum, kahvaltıdan önce mi sonra mı alalım, diye kendimce plân yapmağa çalışıyordum size sormadan.”  İlk defa “Canım!” diyerek konuşmuştu. O halde konunun içeriği de “Benzin almak” olamaz diye düşündü Mehmet.

Gün başlamış ve gün batmıştı, insanın havadan-sudan bahsederek, yanında duygularını paylaşmak istediği, ama ilk adımı atmak endişesi, korkaklığı veya çekimserliği ile bir tam günü boş tüketmesinin yanlışlığını anlayamamışlardı ikisi de.

Güzel olan ne varsa Tanrı onlar için biriktirmiş, ama gereksizce de olsa harcanmasına göz yummamıştı. Elektrikse vardı, Tanrı’nın mutlaka yağmuru yağdırıp, şimşeklerin görüntüsünde artı-eksiyle de mi yardımcı olması gerekiyordu onlara? Tanrı’dan bu kadar beklenti fazla değil miydi?..

O günü takip eden günlerde de görüntü pek farklı değildi, o bekliyor, karşıdaki bekliyor, şiir, müzik dünyasında el ele geziniyorlar, ama ne kuşların yanı başlarındaki cıvıltılarını, ne bulutların birbirine kavuşmasını, hatta ne de kendileri gibi yalnız kalmaktan başka düşünceleri olmayan diğer gençleri görüyorlardı.

Onlara sadece (el ele tutuşmadan da olsa) yan yana yürümek, biri birinin nefeslerini duymak, sıcaklıklarını hissetmek gazetelerin haberlerinden ve günlük olaylardan bahsetmek yetiyordu sanki günler boyu. O ilk yaşadıkları akşamı getiren, akşama sarkan gün gibi bir gün daha yaşamamışlardı, akşamı getiren sesler onlara daima vedalaşmalarının gerektiğini de söylüyordu.

Yaşam, yaşamak için gerekti insan için. İnsan elindeki en küçük anı bile sevdiği ile paylaşmalı, boşa tüketmemeliydi. Çünkü daha sonra o zamanlar için (deneyim konuşuyor) insan esefleniyordu(32).

Ama insanlar hele gençken (Mehmet de, o olduğu için kendini o gençlerin içinde sayıyordu), hele kısıtlanması gerektiğine de inanmadığı olgular veya düşüncelerle bazı şeylerin tasarruf edilemeyeceğinin bilincinde değillerdi. Oysa yaşam, yaşanmamışsa (hele ki yaşamak için gayret de yoksa) tükeniyordu, hem de boşu boşuna. Tüketmemek için iyi değerlendirmek gerekli değil miydi?...

Sabah çok erken olmuştu ertesi gün. Genç kızın ateşin(33) bir ivecenliği vardı, bugünü diğer günlerden farklı kılan. Bugün; güzel olmalıydı, güpgüzel olmalı, saçlarını onun istediği gibi taramalı, toka takmamalıydı. Gözlerini kaparcasına dökülecek saçlarına arada bir izin vermeliydi ama kısa, kısaca bir süre.

Çünkü O, “Gözlerin!” diyordu da başka bir şey söylemiyordu, gözleri gizemini ara sıra göstermemeli ama hep görünmeli idi onun için.

Ne zaman hazırlanıp direksiyona geçtiğini hatırlamadı. “Direksiyonu onu çeyrek geçe tut, debriyaja iyice bas, vitesi kendine doğru iyice çekerek ileri at, işte oldu, bu birinci vites, kalkış vitesidir, ismini üç defa tekrarla veya teker, çevresinde üç defa döndükten sonra ikile, takometreye(34) bak, üçle...”

Kendi kendine Mehmet’in öğretirken söylediklerini tekrarlıyordu.

“Bugün karar verip benim ona söylemek istediklerimi, önce O bana söylesin isterdim. Erkek milleti değil mi canım, biraz çekimser oluyorlar işte!” diye geçirdi içinden.

“Takmış kafasına dağ yolunu, yoncayı, goncayı... Bazı şeyleri anlamamak, görmemek için direniyor sanki. Bugün... Ama bugün direnci kırılacak, bana beni sevdiğini söyleyecek mutlaka, çünkü ben ona onu ne kadar sevdiğimi ondan cesur olduğumu da belirterek söyleyeceğim.” dedi.

Ayşe ta ilk günden beri hissettiklerini tartmış, incelemiş, çözmeğe çalışmış ve bilmiş, örf, gelenek ve belki kadın-erkek ilişkilerine ters düşeceğine inancı olmasına rağmen Mehmet’in o bilinen çekimserliğini yok edeceğine inanıyordu.

Onu sevdiğini söyleyeceğine yemin etmişti bugün babasının Sürücü Belgesini aldığı gün satın aldığı ve kendisine armağan ettiği bu küçük arabanın direksiyonuna geçtiğinde...

Oysa Mehmet, ilk günde olduğu gibi sadece vites attırırken ve direksiyonu onu çeyrek geçe şeklinde kullanmasını öğretirken ve emniyet kemerini takmasına yardım ederken iki kere tutmuştu onun ellerini. Sıcaklığını vücudunun, benliğinin tüm hücrelerinde hissetmiş, bu sıcaklığı beyninin gri hücrelerinde de saklamıştı, hem her şeyden, hem herkesten kıskanarak.

Sürücü Belgesini aldığında onu ilk tebrik eden o olmuştu. Kucaklamış, dudaklarının ilk yanlışı tekrarlamasına olanak sağlamamasını istercesine yanağını uzatmış ve hazırlayıp arkasına sakladığı “Beyaz, tek gülü” vermişti ona.

Dudaklarının kıpırtısından bir şey anlamamış, ancak gözlerinin buğusundan sadece duyumsadıklarını beynine kazımıştı Ayşe.

Bu sabah gezisi ona düşüncelerini sıraya koyma gayreti vermişti. Yanındaki koltuğun üstündeki paketi yokladı okşarcasına; “Bu; benden ona ilk ...” söylemek istediği kelimeyi bulamamış gibi içinden, sustu, düşüncelerini sonlandırdı, Gözlerinden birini içinden geçirdiği bir şeyleri anlatmak istercesine geri görüş aynasına bakarak kırptı.

“Kursun açılmasına daha oldukça vakit var, şöyle bir çevre yoluna yönelsem biraz?” dedi.

Sonbahar güneşinin ışıkları gözlerine perde çekerken ve daha ne olduğunu anlayamadan bir gölge geçti gözlerinin önünden, ilk kural olan emniyet kemerini takmayı unutmuştu, birden dünyası karardı Ayşe’nin...

Mehmet olayı duyduğunda vakit geç, çok, hem çok geçti. “Görüşeceğiz!” demişti Ayşe. İki gün haber alamamıştı ondan. Belki yaradılışının gereği, belki engelleyemediği ve engellemekte çektiği zorluk, sıkıntı çektiği çekimserliği ev veya cep telefonundan ona ulaşmasına “Hayır!” demiş, bir gün daha sessizce beklemesini öğütlemiş, önermişti ona.

O günün sonunda mutlaka aramayı kafasına koymuştu, yanlışça...

Yaşından önce çökmüş, gözlerinin feri kalmamış, kamburlaşmış bir adam ki o; babasıydı Ayşe’nin. Kendisine üç paket uzatmış, “Sizin” demiş ve eklemişti:

“Ayşe’yi kaybettik, onu bugün bizim oradaki camiden uğurlayacağız.”

İnanamamış sadece; “Nasıl?” demişti Mehmet.

Paketin biri uzunca idi, hemen anımsamıştı Mehmet, Sürücü Kursunu bitirdiğinde ona verdiği ama kurumuş beyaz güldü, ikincisi armağan etmek istediği kol saati, üçüncüsü ise kendi tuttuğu Hatıra Defteri idi.

Sayfasını kıvırdığı bölüm de kendisi için başlangıçtı; ortalarına çizgi çekerek kocaman harflerle “se–vi-yo-rum” diye yazmış, ufak, minik, minicik bir soru işareti koymuştu sonuna, isimsiz. Belki de beni kimse bilmesin, kimse anlamasın istercesine.

İnsan; insan olduğunu ancak birini sevince anlardı. Aşkın dili; yalnızlığın dili olacaktı bundan sonra kendisi için. Şimdi o musalla taşında(3), Mehmet’se yaşayan bir ölü olarak aşkın dilini konuşuyorlardı sessizce…

 Hoca cemaate baktı ve;

“Hatun kişi niyetine! Allahüekber!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kısır; Verimsiz. Yaratıcı özelliği olmayan. Boş, yararsız. Ürün vermeyen toprak. Meyve vermeyen bitki. Döl vermeyen üreme yeteneği olmayan canlı varlık.

(2) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

Konsantrasyon; Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

(3) Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

(4) Kılı Kırk Yarmak; Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.

(5) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

(6) Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.

(7) Uçarı; Ele avuca sığmaz kişi.

(8) Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Bununla ilgili bir başka deyiş; “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” sözünde saklıdır. Dale CARNEGIE

(9) Literatür; Edebiyat. Yazın. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı -ya da- yapıtların tümü.

(10) Varsaymak; Bir aklı yürütmede, bir tanıtlamada, bir varsayım, temel ilke, bir öncül olarak kabul etmek.

(11) Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.

(12) Astar; İç bölümü örtecek şekilde elbise iç yüzü. Astar işinde kullanılan kumaş, deri, sıvı, boya vb.

(13) Rutin; Alışılagelen, her zamanki gibi.

(14) Statü; Bir kuruluşun çalışmasıyla ilgili tüzük, kararname, nizamname. Bir topluluk ya da toplum içinde bir kimsenin durumu, ya da kazandığı saygınlık.

(15) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(16) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden üstün ya da uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

(17) Dikiz Aynası; Geri görüş aynası.

(18) İmaj; İmge. Görüntüleme. Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey. Hayal. Hayalet. Manzara. Bir nesnenin sureti. Bir kimsenin bir topluluğun kendisine ilişkin olarak başkalarında yaratmak istediği ya da bıraktığı izlenim.

(19) Fos Çıkmak; Kendisine duyulan güven boş çıkmak, umulan beklenilen sonucu alamamak.

Fos; Temeli olmayan, boş, çürük.

(20) Apar Topar; Palas pandıras. Hazırlanmaya, ya da derlenip toparlanmaya olanak bulamadan, yaka paça.

(21) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(22) İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

(23) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu şarkının ufak bir parçasıdır.)

Zaman su gibi akıp gidiyor derler, hâlbuki zaman değil biz geçip gidiyoruz. WEBER

(24) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

(25)  Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(26) Dezavantaj; Avantajlı olmama. Yarar kaybı. Olumsuz üstünlük. Engel, kazançsızlık, yararsızlık, avantajlı olmama durumu.

(27) Darwin’in Evrim Teorisi; Bu teori ile Âdem-Havva Teorisi çatışmaktadır. Evrimleşmenin bir sonucu olarak türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumunu, evrime etki eden faktörler ve mekanizmalar ile açıklayan teori.

(28) Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

(29) Akşamdan Kalmak; Az olmayan (yani çok) miktarda alkol almanın sonucunda yaşanan olumsuz belirtiler (yorgunluk, baş ağrısı, mide bulantısı, hatta kusma gibi şeylerin tümü, ya da bir kısmı).

(30) Mahmurluk; Uykudan kalkınca duyumsanan ağırlık ve sersemlik. İçki içmiş bir kimsenin duyumsadığı baş ağrısı ve sersemlik.

(31) İvecen  (Evecen); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan.

(32) Eseflenmek; Acınmak, acımak,  üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.

(33) Ateşin; Ateşli, ateş gibi.

(34) Takometre; Araçlarda devir sayısını belirten gösterge. Şehirlerarası yollarda otobüs, minibüs vb. gibi (ağır) vasıtaların durumunu belirten ölçü aleti.

(35) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.