Nasıl bir adalet anlayışıydı bu? Eski zamanlardan bir kare olmalıydı herhalde. Ortayı biraz geçkin yaşlarda(!) henüz yetmişine bile ulaşamamış görünümünde, beyaz sakallı bir adam, cellâdı(1) olduğu yadsınamayacak, sadece gözleri belirgin, kukuletalı(2) birinin yanında eski kaşar peyniri yiyordu.
Bıçak verilmemişti kendine. Peyniri önce elleriyle ikiye, sonra dörde bölmüş, parçalardan birini ağzına atarak etrafı seyretmeğe dalmıştı.
İkinci lokmayı ağzına atarken cellâdını, üçüncü lokmayı ağzına atarken darağacını gözledi. Son lokmayı ağzına götürürken yakınındaki çeşmeyi göz hapsine almıştı.
Ellerini sabunladı, takma dişlerini sabunla sıvazladı, tekrar yerlerine yerleştirdi, abdest aldı ve;
“Ben hazırım!” dedi kukuletalı, erkek, ya da kadın, cinsiyetini bilemediği kişiye.
Genel teamül(3) cellâtların erkek olduğuna dairdi, ama nedense bu cellâdın erkek olduğuna inanası yoktu, ya da öyle gibi geliyordu kendine. Dikkatini silueti(4) çekmişti, biraz yakın uzaklarda mıydı, yoksa yanı başında mıydı?
Gözlerini kısmış, gözlüklerini neden yanına almadığına kahretmişti. Göremiyordu, ama onun yakın olduğunu hissediyordu, yaşlı adam. Hem de oldukça yakın, gözleri tanıdık birinin gözleri gibiydi ve fakat kimdi o?
O birisi, ellerini arkasından bağladı usulüne göre, ilmeği geçirdi başından. Tam ayakları altındaki tabureye tekme atacakken, gözlerinin bağlanmasını istemeyen adam;
“Sana zahmet olmasın, kendi işimi kendim göreyim!” deyip sabah ezanı okunmaya başladığında kendi taburesini kendi devirmiş, ya da çekmişti, ayaklarının altından…
Paldır-küldür düşmüştü adam. Darağacından değil ama…
Yatağından. Takma dişlerini kontrol etti, elinde olmadan. Sabah ezanı okunuyordu ve gördüğü korkunç rüyanın etkisi altında yorgun hissediyordu kendini.
Oysa kendine geldiğinde biliyordu ki ülkede idam cezasının kaldırıldığı yıllar olmuştu. Ve rüyasında idam edilişinin nedenini de öğrenememişti. Neydi kusuru? Mülâhazat(5) (ya da düşünceler) hanesi boştu…
Gençliğinde ve de dahi evlenmeden önce çok haltlar işlemiş, yapılmaması gerektiği halde, yapılması mümkün çok şeyleri yasaklara rağmen yapmış ve yaparken de sonrasını asla umursamamıştı.
Evlendikten sonra ise…
Evet! Her şey yasaktı. Üstelik yasakları kendisi, kendi başına koymuştu kendi cismine. Eh! Belki biraz katkısı da olmuştu hanımının, belki! Ne harama el uzatmak, ne elin insanına yan gözle bakmak…
Bırakın bunları, İçişleri Bakanı, yani ki hanımısı; “Yasak Hemşerim!” demişti güler yüzle. Ve de bu tehditle(!) sigarayı bırakmıştı. İçkisi devam ediyordu arkadaşları arasında, eş-dost meclislerinde, arada bir, bir-iki kadeh veya kadehçik!
Sonra Hacca gitmişlerdi karı-koca, Emekli İkramiyesi ile.
“Elhamdülillâh içki denilen o illetten(6) de saklamıştı kendini!”
Yenilenmişti hayatı. Bu nedenledir ki yaşlı adam; Allah’ının karısını erkenden alarak kendisini eski suçlarından dolayı ayıplarcasına cezalandırıyor tavrına akıl-sır erdiremiyordu.
“Ah, Hatunum!” dedi. “Erken terk etmeyecektin ki beni, danışacaktım sana; nedir bu rüyalar, ne değildir, mutlaka bir bilgi verir, ya da uydururdun bir şeyler...”
Evet, bir, belki de birden fazla yanlışlıklar vardı. Dün akşamdan, televizyondaki film ya da dizilerden birinden etkilenmiş, yıllar yıllar öncesine dönüp ilk göz ağrısını hatırlamıştı. Oysa ilk göz ağrısının, ne zaman ilk göz ağrısı olduğunu zihnini, beynini oldukça zorlamasına rağmen hatırlayamıyordu şu an.
Mahalleden miydi? İlkokuldan, yoksa ortaokuldan mıydı?
Yok, daha neler? Zihnini kurcalayınca gerilere doğru, yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı anıları beyninde.
İlk göz ağrısı, bir ortaokul sabahında süklüm-püklüm(7) girmişti dersin ortalarında sınıfa, Müdür ve annesi ile birlikte. Mübeccel Öğretmenle kapı önünde iki-üç dakika konuşulduktan sonra, öğretmeni kendisinin yanındaki sıra arkadaşını bir arka sıraya göndermiş, onu sıra arkadaşının yerine yanına oturtturmuş, herkes birer sıra arkaya kayarak yerlerini değiştirmişti.
O; yanına oturur oturmaz, şefkat ararcasına, teselli beklercesine, belki de bilinçsizce elinden tutmuştu. Ve elini bırakmamıştı tüm ortaokul yıllarında. Birbirini arayan ve sonunda bulan kişiler idiler sanki ta lise yıllarına kadar.
Lisede edebiyat koluna geçmişti kendisi, o ise fen bölümünü seçmişti. Bu, yollarının ayrılması demekti. Çünkü ayrı ayrı liselere kaydolmuşlardı.
O yıllarda sadece posta pulları, zarfları ve içindekiler vardı, iletişim aracı olarak. Zarflaşıyorlardı devamlı olarak. Ve zarfların arkası kesilmişti birden. Son ulaştırabildiği serzenişte(8) o; “Babasına yakalandığı” ifadesinden sonra hiç haberleşememişlerdi, hem yıllar yılı.
Hey gidi günler hey! Aklına gelenler en az elli, elli beş yıl öncesinin anıları idi.
O yılları anmak hoşuna gitmişti. Kişi azim sahibi ise, ne yapar, eder, onu bulup sonuca ulaşma gayretinde olurdu, değil mi? Nerde Tahir’de, o mantık(9), o izan(9), o akıl, o düşünce ve en önemlisi saygı, sadakat(9)… Tahir’de, hani o idam edilen yaşlı adamda, hani kaşar peynirini dört parçaya bölüp yiyen… Yani rüyayı görende...
Önemi de yok gibiydi galiba, onun peşinden koşmasının. Teyzesinin torunu, kendisi için ta çocukluğundan uygun görülmüştü ona, dünürler(10) arasında. Yani kırk küsur yıl öncesinden karısı hazırdı, kendisi için. “Armut piş, ağzıma düş!” örneği. Öteki, yani ilk göz ağrısı mı? “Gönül oyunu idi, izi kalmazdı(11)!”
Hüsnü kuruntusunu(12) açık bir dille inkâr etmek çabasındaydı o anlarda.
Onun gözlerini hatırlıyordu aklında. Kocaman kocaman siyah mı, siyah ve onları koruyan kalın-siyah kaşları, uzun kirpikleri. Gülümsedi mi gamzesi(13) tüm dünyayı aydınlatır gibiydi. Ve yumuşacık elleri…
Yaşlı adam, zihnini kurcaladı tekrar, ne adını, ne boyunu-bosunu, ne de beyninde yer edememiş bildiği fiziksel özellikleri dışındakileri hatırlamadığını fark etti.
Evet, hatırlayamıyordu, ama o, ilk göz ağrısı idi. Karısı hayattayken bir an bile aklına gelmeyen. Hatta gerçekçe söyleyebilirdi ki, düşünmemişti bile.
Oysa karısının ölüm yıldönümünü bir hafta-on gün geçerekten hatırlaması, pek hayra yorulacak bir olgu gibi gelmiyordu kendisine. Mevlitte gördüğü hatırlamağa çalıştığı bir sima, bir yüz, bir ses miydi onu o kadar gerilere götüren? Lâf değil, yarım asırdan daha fazla bir zaman öncesi idi, aklına gelen.
Aslında böyle bir şeyin gerçekleşmesi olanaksız gibiydi. Çünkü karısının mevlidini camide okutmuştu. Kadınlar ayrı bir mahfilde(14), ya da bölümde idiler, üst balkonda galiba. Hiç bir kadınla karşılaşmamıştı, karısının arkadaşları, yakınları bile yaklaşmamışlardı yanına, velev ki(15) herhangi bir olasılık düşünülse de bekâr, ya da dul olarak.
Yalnız yaşadığı evinde ise çocukları ve torunları ile beraber olmuştu, mevlit sonunda. Bir kızı, bir oğlu vardı Tahir’in, hanımı hayattayken evlendirdikleri. İkisi kız, ikisi oğlan dört de torunları…
Torunlarını görmüştü karısı, ölmeden. Onlar ömrünü şekillendiriyordu. Ve övüncü(16) idi kızlar da, oğlanlar da dördü de kendisine benziyorlardı.
Parklarda, otobüslerde, marketlerde onları gören herhangi biri; “Torunlarınız mı?” diye sorarlardı, “Nazar değmesin!” dilekleriyle.
Yalnız yaşıyordu yaşlı adam, karısı aniden ölüp de onu terk edeli beri. Haftada-on günde bir kızı ya da gelini gelip süpürüp, yıkayıp, temizleyip, genelde zeytinyağlı yemeklerini hazırlayıp dönüyorlardı kendi köylerine. Yani “Evli evine, köylü köyüne” örneği evlerine, yuvalarına.
Ve de tabiidir ki kendisini yalnızlığı ile baş başa bırakarak.
Kafasına eserse, hafta sonu olup olmamasına aldırmadan, torunlarının derslerine engel olmamayı düşünerek kendisi de baskın gibi gidiyordu torunları için. Aslında damadı ile de, gelini ile de hoşnut değildi arası, hatta limoni demek daha kolay ya da doğru gibi gözükebilirdi, belki de kendinden kaynaklanan nedenlerle.
Dürüstçe cevaplanmıyordu soruları. Eşlerindendi belki çekiniklikleri nedeniyle. “Yeter ki yuvalarının huzuru bozulmasın!” diye ne verilirse onunla yetiniyor, ne söylenirse hazmetmeğe çalışıyordu.
Belli ki; kaynana yerine kaynatanın yani kendisinin göçmesi tercih nedeni olarak düşünülüyor, hatta isteniyor olabilirdi, kendince. Oysa ağır olan emekli maaşı ile karınca kararınca(17), sözüm ona torunlara harçlık veriyormuş görüntüsünde destek de oluyordu, yadsınamaz.
Gerçekten de karısının Allah’ı var, hiçbir huysuzluğu, hiçbir kaprisi(18), hiçbir isteği olmazdı. Hatta hangi çocuğuna giderse gitsin, yamanıp dikilecekleri, temizlenecekleri, ütülenecekleri varsa yapar, yapıverirdi.
Ve bilirdi ki, tümünün sevdiklerini de yemek olarak yapmağa çalışırdı. Anneanne, ya da babaanne geldi mi evlerine, herkesin içine gizli bir bayram sevinci doluşurdu. Çünkü karısının onların evlerine gelmesi demek; onların özençleri olan, mantı, yaprak sarması, el açması yufkadan gül böreği, el açması baklava, tatlı demekti.
Şimdi bunların hepsi hayal hanelerinde saklı idi. Ve bu nedenledir ki, çocukları onu evini boşaltarak bir bakımevine götürmek, ya da bir kadın tutarak onun süpürgedir, yemektir, çamaşırdır gibi bakımını yapmasını sağlamak, hatta ve hatta yeniden evlenmesini sağlamayı bile düşünmüşlerdi.
Şöyle, eli-yüzü düzgün, babalarının kaprislerine tahammüllü, “Şunu da alın-bunu da alın!” demeyecek, ya da böylesine kaprisleri olmayan, hanım-hanımcık(19) biri yani. “Davul bile dengi dengine çalmalı!” örneği, öylesini bulmak mümkün müydü, hele hele huyu huyuna, boyu-boyuna ve de yaşlı adamın kaprislerine tahammül edecek? Hadi canım sen de!
Yalnızlık ve beklemek zordu. Tahammül edesi yoktu yaşlı adamın. Kaşar peynir yemek dileğindeydi sonuna ulaşmak isteğiyle, tıpkı rüyasındaki gibi, bilinmezlikle, kuşkuyla ve hatta özlemle, dörde bölerek.
Ama “Nasıl?” İşte bilmiyordu onu, yaşlı adam…
Bu kere, rüyasında, düşünde, ya da tasavvurlarında yarı beline kadar toprağa gömülmüş, recm(20) ediliyordu. Ve ilk taşı atan yine aynı siluet idi.
Rüyalarında tükenmiyordu o siluetin varlığı.
Bir başka kere ve karede kısasa kısas(21) talimiydi, gerçekleştirilen. Sanki birinin ölümüne sebep olmuştu da, silâhla delik-deşik ediyordu onu biri. Öldürdüğü kişinin kızı olabilir miydi kendini delik-deşik eden?
Tükenmiyordu gecelerinin zapt edilmesi. Hep kendisi idi öldürülen, ya da ölen. Hem ilk rüyadan beri. Ve hep öldüren aynı siluetti.
Bir başka seferinde, Fransız Usulü giyotinde ipin ucunu çeken, ya da Arap Usulü kılıçla kafasını gövdesinden ayırmak için diz çöktürüldüğünde kılıcı eline alan hep aynı kişi, hep aynı siluet idi. Keza kırbaçlanırken de kırbacı tutan el aynıydı.
Hangi birini anlatsaydı ki, yaşlı adam? Eceliyle ölmesine müsaadesi yoktu onun, o her kimse? O, ısrar ediyordu, rüyalarına, hayallerine baştan-aşağıya sahip olmak için. Tahir’in güçsüzlüğü ise onu rüyalarının dışına itekleyememekti.
Gerçekten enteresandı ki, belki ilk asılarak idamında kukuletalı cellât olarak gözüken kişi, kendisini her öldürüşünde biraz daha belli ediyordu (sanki).
Evet! Tüm onlar, o idi. Ama neden zihninde şekillendirdiği kadarından fazlasıyla görüntülemiyordu ki kendini? Hem böyle rüyalarında sık sık şekillenmek için karısının ölümünü ve üzerinden bir yıl geçmesini neden beklemişti ki?
Genelde karısı ölen, ya da eşini kaybetmiş erkekler için söylenmiş bir söz vardı, erkek, teneşirin(22) bir adım yakınında olsa bile; “Erkek milleti değil mi, daha mezarlıktan dönerken şapkasını devirir, ya da yana eğer!” yeni hanım adayı için hazırlık yapardı anlamında, idi.
Bu söz, çok eskilerde, hatta kendi zamanına yakın zamanlara kadar; “Erkeğin karısı ölünce mezarlıktan dönerken fesini düzeltirmiş!” anlamında söylenirmiş.
Yaşlı adama çocukları ve torunları yetiyordu, kalan ömrünü kendi deyimi ile “Tüketmek”, Allah’ın verdiği canı, onun elçisine huzurla teslim etmekti dileği.
Hiçbir zorunluluğu, ya da beklentisi yoktu, ya da istediği, arzuladığı. Ama rüyalarındaki bu belirsiz idamlar ve kendini göstermeyen meçhul kişi kimdi, kim olabilirdi ki yahut!
Günlerden bir gün…
Yine cesedinin bir elbise gibi duvara çivilenerek asıldığını, kendisinin farkında bile olmadan çevresinde top oynayan çocukların olduğu bir rüyasının sonunda kapısının zilinin çalınmasıyla kendine geldi yaşlı adam.
Rüyaları onu yormuş, bu nedenle de uykusunu uzun tutmuş, oldukça uzatmıştı uyanışını.
“Hayırdır inşallah!” en çok kullandığı sözlerden biri idi, bir de, birileri karşılıksız yardım ettiğinde, ya da yardım etmeğe yahut da herhangi birisi yararını gözettiğinde; “Bayram değil, seyran değil!” der, cümlesini tamamlamazdı.
Kapıyı açtığında tanımadığı, beyninde yalnızca kırıkları kalmış bir sima, rüyalarında gördüğü halde görüntüsüne tamamen egemen olamadığı bir kadın vardı. Gözlerinin siyahlığında feri(23) erimemiş, ancak yüzü eskimiş, zayıf, ince, uzun biriydi. Saçları kapalı idi. Öyle türban cinsi bir şey değil, kulakları ve saçlarının ense kısmı gözükür tarzda. Dudaklarında boya yoktu, pudra, allık(24) vs. de belki. Yalnızca beyazlığı vardı, soran yüzünde.
Kısa bir süre için de olsa baktı kadının yüzüne, yanılmadığına emin olmak istercesine. Neye, niçin emin olmak istediğini bilmez, bilemez gibi idi.
Kadın da sadece onun yüzüne bakmıştı başlangıçta. Sonra baştan-aşağı süzdü kendini, bir alıcı gibi. Ve tek bir kelimelik soru yöneltti kendisine;
“Tanıdın mı?”
“Sen?”
“Evet, ben!”
Tahir, tanıtsın istiyordu yaşlı, belki de akranı(25) olan kadının kendisini. Korkuyordu tanımaktan, ya da onun, o olmasından.
İlk göz ağrısı? Ama nasıl? Hem yıllar sonra… İmkânsız, mümkün mü olmuştu acaba? Neden, niye ve nasıl, tekrar?
“Tanımadım, desem, inanacak mısınız?”
“Asla!”
“O halde tanıdım!”
“Kimim?”
“Önce nasıl olduğunu anlat!”
Gerçekten de kırk küsur yıl izsiz ve ıssız bir yaşamı olmuştu Tahir’in. Beyninin en ufak bir köşesinde bile o yer etmeden, gri ya da pembe hücrelerinden hiçbirini meşgul etmeden yaşamıştı Tahir!
“Hep böyle ayakta, kapı önünde mi konuşacağız! ‘Gir!’ demeyeceksin mi?”
“Söz olur, diye çekinmez misin?”
“Neden çekineyim ki? Ama sen çekineceksen girmeyeyim?”
“Böyle apartmanlarda kim-kime, dumduma(26) denir. Neden çekineyim ki ben de?”
“O halde oturacak bir yer de gösterir, bir bardak su da verirsin, herhalde değil mi, zahmet olmazsa…”
“Tabii. Neden olmasın ki? Hemen! Ama anlatmaya devam et lütfen, suyunu alıp hemen geliyorum salona.”
Senli-benli oluvermiştiler çabucak…
“Peki! Gayet kolay oldu desem, inanmazsın belki! O zaman ‘Kolaya yakın oldu!’ diyeyim. İlk adresini biliyordum, babanın adını da. Babanın deyince, aklıma geldi, annemi ve babamı arka arkaya kaybettiğimi, yalnız yaşadığımı söylemem gerek hemen. ‘Sora sora Bağdat bulunurmuş!’ Muhtar-muhtar dolaştım, rüyalarımı sorgulamak için. Tam bir yıl, hatta biraz fazla. Sonra öğrendim seni!”
“Neden?”
“Çünkü korkunç rüyalar görüyordum. Cellâdınmışım gibi, katilinmişim gibi, senin Azrail’inmişim gibi. Kendimi soyutlamam lâzımdı senden. Yıllarca unutmamış, sadece senin için yaşamıştım çünkü. Bir gün karşılaşacaktık mutlaka, umuyordum ve bu umut yaşamımı destekliyordu. Evlenmedim, evlenmeyi bırak, yaşamım boyunca senden başka ne kimsenin elini tuttum, ne de nefesini hissettim, yanımda, bedenimde, gönlümde ve ruhumda!”
Devam etmek arzusunda idi yaşlı kadın, sözlerini bitirmesini bekliyordu belki de yaşlı adam;
“Bir de itiraf etmeliyim ki olasılıkları denedim, internette, çeşitli şekillerde soy isminden ilerleyerek, oğlunun internet adresiyle buluştum, sonra telefonla kızının sesine ulaşıp yalan söyledim; ‘Vefat eden bir sınıf arkadaşının eşi’ olarak kendimi takdim ederek. Güzel, iyi, hakşinas(27), edepli bir insan kızın, ‘Başınız sağ olsun!’ dilekleriyle adresini verirken annesini de bir yıl önce kaybettiğini anlattı.”
Suskunca durakladı bir an;
“Ben de sana ‘Başın sağ olsun!’ diyor, bir yıl sonra acını tazelediğim için beni bağışlamanı diliyorum. Ve bil! Sadece yıllar sonra rüyalarıma ısrarla girme çabanı sorgulamak için geldim. Ben, yalnızlığımla sanal(28) da olsa, senin için düzenlediğim dünyamda, yalnızlığımı, senin hülyalarınla ve elimdeki iki resminle paylaşarak yaşarken neden ısrarla rüyalarıma girerek yaşamımı böldün? Neden? Neden Tahir?”
Ağlamaklı idi yaşlı kadın, direnmesine rağmen, gözlerinden sızana engel olamıyordu:
“Ben seni unutmadım, ‘Ben seni unutmak için sevmedim’ zaten(29). Evlendiğinde nikâhını izlemek için en arka sıralarda bile olsa beraber olmak isterdim. Yaşamım boyu beraber olmayı dilediğimin mutluluğunu alkışlamak için. Ama olmadı yahut da olamadı, o yıllar.”
Devam etmek için nefes aldı;
“Son bir yıldır gerçekleşen katilin, ya da cellâdın olarak görüntülenen rüyalarım, sensizliğe alışma ahengindeki beni, ben başıma bırakmadı. Senin canavarın olmayı rüyalarımda bile olsa sindiremedim içime. Ve şimdi buradayım. Ha! ‘Git!’ dersen yıllar öncesinden hissettirdiğin gibi, arkama bakmadan giderim. Seni birkaç dakikalığına da olsa dünya gözü ile gördüm ya, acımı da, sevgimi de, özlemlerimi de gönlüme gömerek giderim. Ama ‘Kal!’ dersen, bir gece için de olsa kalırım, kokunu, nefesini solurum. Sana söz gelmesin, isterlerse; ‘Kötü Kadın!’ ya da ‘O’ harfi ile başlayan o kötü kelimeyi söylesinler benim için, umurumda bile değil!”
“Yıllar öncesinin özlemi gönlümde. İzin ver, diz çökeyim. İzin ver, başını göğsüme yaslayayım. Ve bağışla, yıllar öncesinden yapmam gerekene izin ver!”
İliştiği kanepenin kenarından ayağa kalktı yaşlı adam. Gençleşmişti, ya da kendini öyle hissediyordu. Önce diz çöktü, ellerini yumuşaklığını, yıllar yılı unutamadığı ellerini avuçlarına aldı, kokladı. Sonra ayağa kalkıp ilk göz ağrısının yanına oturup başını göğsüne dayadı.
Ağlayan yaşlı kadının gözleri kapalıydı. Tahir, Sevgi Özlem’i kucaklamak, kokusunu hissetmek, gözlerinden öperek gözyaşlarını kurutmak istiyordu.
Birikmiş heyecanları, umutları, birbirine ahenkli gördükleri rüyaları vardı.
Bir de… Bir de birbirinin olma emelleri... Cisim hiç de önemi olmayan bir şeydi. Beden de hiçbir şeydi. Ruhları, gönülleri birleştiyse ilerlemiş yaşlarında başka hiçbir şeyi görmüyordu gözleri.
Gönüller, ruhlar ve gözler birleştiyse onlar Tanrı indinde beraberdiler, gereken başka bir şey yoktu, hem gereksizdi de.
Resmiyet, ya da resmi belgeler, ilâhiyat, ya da ilâhi-dini vecibeler(30) de sadece çevrenin bilgilenmesi için gerekti, kendilerinin değil. Emellerini gerçekleştirmek arzusundaydılar. Yorgun gönülleriyle, kendi-kendilerine, kendilerince uyuyuvermişlerdi, kanepenin üzerinde, nefeslerini üleşerek, yıllar sonra huzur ve mutluluk içinde.
Kendilerine geldiklerinde sabah ezanı okunuyordu;
“Tanrı huzurunda senin olmak mutluluğum, huzurum. Yaşlarımız gereği bedenen olmasa da, gönülden. ‘Keşke!’ benim ve tüm insanlığın utanacağı bir kelime. Ve bu geceyi el ele, nefes nefese, biz bize paylaşmamızda kimse suçlu değil. Ben, gözüm seni ilk gördüğü anda senindim ve bu ana kadar senin olmak isteğimden asla vazgeçmedim. Gönlüm, ruhum, kalbim, düşüncelerim hepsi senindi. Şimdi yanındayım, nefesini dinliyorum, kokunu hissediyorum, sıcaklığın ellerimde, kalbinin atışını hissediyorum şu an. Ve yanında olmaktan yıllar sonra da olsa, bu yaşlarda da olsa, asla bir pişmanlığım yok, hem hiçbir zerremde.”
“Bana bu yaşımda bile, sevebileceğimi, bir kalbim olduğunu ispat ettirdin ya, Allah senden razı olsun, sen gönlümün sultanısın, dünyamın aydınlığısın ve bugünden tezi yok, tüm ömrümü paylaşacağım tek varlıksın. Dilerim ki ömrüm, dizlerinin dibinde son bulsun, gözlerimi sen kapat, çenemi sen bağla!”
“Öyle acele karar verme, aşkımın ve dünyamın tek insanı. Evlâtların var, annelerinin yerine geçmemi istemeyecekleri. Ve anne yerine koyamayıp, ‘Babamın Karısı!’ diyecek. Torunların var, kim bu anneanne, ya da babaanne diyecek? Ben yıllardır hazırım senin olmak için. Ya sen tüm gerçeklere rağmen, sorgulamadan kendini benim için hazır hissediyor musun, bir sıcacık öpüş, bir kez el ele tutuşmakla?”
“Kişi dünyaya iki kez gelmiyor ki, bir kez geliyor! Onda da bazen yaşaması gerekenleri yaşaması olanaksız kılınıyor, kaderin ya da yaşamın yanlışlıkları ile. Düşünmesini bilmediği, ya da düşünemedikleri de buna eklenmeli, az biraz da olsa. Ben öyleyim işte!”
Allah yaşlı adamın hanımını önceden yanına almış, öteki ise sevdiği için yıllarca saklamıştı kendini. Bu onların yönlendirilişi oluyordu galiba bir bakıma, hem aynı zaman aralıklarında aynı rüyaları görerek.
Gerçekti ki, yaşlı kadın daha cesurdu, daha sevecen, daha tahammülsüz ve daha gerçekçi idi. Öyle mi düşünmeleri gerekti, yoksa yaşadıkları gerçekten gerçeğin kendisi mi idi?
Gerçekten de yaşlı adamın çocuklarının tepkisi annelerinin yerine, onun yerini dolduracak olanın, “Doldurma olasılığı olanın” desek daha gerçek bir söyleyiş tarzı olacaktı ki onun aleyhinde idi.
Bunda, daha önce kendileri de düşünmüş olmalarına rağmen sadece onların annelerinin yerine gelecek olanı kabul etmemek mi, yoksa babalarının eşi olacak kişinin annelerinin yerini dolduramayacak oluşunun endişesi mi vardı?
Babalarının gönlünü ve yaşamını doldurabilirdi belki o kadın (Bu tabir; çocuklarına aitti), ama ya gönüllerindeki annelerinin boşluğunu? Mümkün değildi.
Bir de saklamıyorlar, dürüstçe aralarında konuşuyorlardı;
“Oturduğu üstüne tapulu ev, köyde Örnektepe’deki 4 dönüm kavaklık, Beşdikme’deki kızılcık bahçesi, Hasenat Çağılındaki sulanabilir bilmem kaç dönümlük sulanır bahçe de, babaları öldüğünde ortak bölüşüme girecekti.
Ha, kadın babalarından önce ölürse sorun olmayacaktı ama kim garanti edebilirdi bunu, ya da kim karışabilirdi ki Allahlın işine?
Yaşlı kadın, yani, Sevgi Özlem, hissetmişti çocukların aklından geçenleri galiba. Allah ona bu yeteneği de vermişti herhalde, isminin gerektirdikleri yanında.
“Babanızı kaybettikten sonra hiçbir şey önemli değil benim için. Yeter ki ona bir şey olmasın. Anneniz önce gitmiş bırakıp onu. Ben de ondan önce terk etmeyi dilerim dünyayı. Çünkü ondan başka beni yaşama bağlayan hiçbir şey yok. Malı-mülkü nasıl hallediyorsanız, hepsi sizin olsun. Hatta benim yaşadığım evimi de nasıl devrediliyorsa, öğrenin, hemen vereyim, devredeyim size, hanginize uygun görürseniz. Yeter ki babanızla ömrümüzün son anlarını beraber yaşamamıza izin verin, gönül koymayın, babanıza son günlerinin bu mutluluğunu çok görmeyin. Bana babanız gerek yalnız. Sadece yıllar yılı özlediğim nefesi, kokusu, ruhu ve gönlü için. Onları bana bırakın lütfen. Gerisi ne ise, hepsini alın.”
İlk kez yaşlı adamın kızı yöneldi, kocası ve çocuklarıyla yaşlı kadına doğru;
“Öpün anneannenizin elini!” dedi.
Sonra oğlan yöneldi, karısı ve çocuklarıyla…
Tanrı huzurunda zaten karı-koca kabul etmişlerdi birbirlerini. Oğlu, babasının ricasını kırmamış, nikâhları için gün almış ve nikâhlarının kısa, sade, ama güzel bir şekilde olmasını sağlamıştı birkaç gün içinde.
Cici annesi beyaz sade bir elbise, babası ise annesi ile evlendiği günün sakladığı takımlarının naftalinlerini temizleyip giymişti. Biraz dar gelmesini önemsememişti bile. İkisi de “Evet” leri söylerken sonsuz mutluluk hissediyorlardı birbirlerinin gözlerinde.
Allah bazen, bazı şeyleri abartılı(31) görüyor, ya da hoş görmüyordu. Allah bu güzel, güzele yakın mutlulukta da bir yanlışlık, ya da bir samimiyetsizlik görmüş olsa gerekti galiba. Ya da Tanrı onların birbirlerine karşı sevgisini çok görmüş olabilirdi muhtemelen;
“Sizi, sizin birbirinizi sevdiğiniz kadar ancak ben sevebilirim!” mesajını vermişti.
“Bu nedenle de yanıma almak için görevliyi gönderiyorum!” demek istemişti herhalde, Tahir için öncelikle.
Böylesine ani bir sevinç ve mutluluğun azamisini hemen kaldıramamıştı Tahir’in yorgun kalbi. Oysa yetmişler civarı hiç de yorgun hissedilecek bir yaş değildi, hem hiç kimse için. Takip eden günlerin birinde;
“Göğsümde bir sıkıntı var! Bana bir şeyler oluyor!” demesinin hemen ardından saniyeler içinde teslim etmişti emanetini, hem de emanetçisine hiç zorluk çıkartmadan, tek bir nefesle hem!
“Öyle yapma Tahir! Korkutma beni!” demesi ayakta kalmıştı Sevgi Özlem’in.
Galiba ikisinin de aynı anlarda gördüğü rüyalarının şekillenmesi için bir araya getirmişti Tanrı onları.
“Bu insafsızlık!” diyordu yaşlı kadın. Sürecek, ilerlenecek uzun yıllar sevgi birlikteliği için hazırlamıştı kendini, yanlıştı kocasının yaptığı.
Morga götürmek yerine;
“Son gecesini evinde, yatağında geçirsin!” arzusundaydı çocukları, tıpkı kendi isteğindeki gibi.
Tahir, son nefesini vermeden önce isim değil, tamamlamaya çalıştığı bir hece ile yönlendirmişti bakışlarını.
Kimeydi o bakışlar dersiniz? Kimin isminin ilk hecesiydi ağzından çıkan. Tabiidir ki yanındakine idi.
Son nefesini verirken, başında ilâhi okuyan, ona son yudum suyu veren, zararı yoktu zemzem olmasa da. Onun başını göğsüne yaslayarak yudumladığının boğazından aşağıya kaymasını sağlamıştı ya!
“Sev…”
Bu üç harfli tek hece o kadar çok şeyi anlatıyordu ki bir çırpıda. Karısının ilk isminin ilk hecesini söylemek istemesinin yanında, kendisini “Severek” uğurlamasını istemek anlamında “Sev” demiş de olabilirdi. “Sevgilim, sevdiğim” kelimelerinin başlangıcı da…
Sevgi Özlem bu heceyi;
“Benim bir tanem, sevgilim, yaşamımdaki tek sevgi ve sevgili beni severek uğurla sevgilim!” diye yorumlamıştı.
Sevgi yanaklarını elleri ile sıvazlarken, gözlerinden öperek kapatmıştı göz kapaklarını, ortaokul öğrenciliklerinin ilk gününün heyecanı ile birbirine kavuşmalarının tüm arzusu, isteği ile…
Tükenmişti yaşlı kadın. Herkes hak ettiğini sandığını sahiplenmekteydi.
“Evinde otur! Ölünceye kadar!” demişlerdi, ev için izin verir gibi, daha cenazesi kalkmadan babalarının.
Bir gün mü, bir hafta mı, on gün mü ne, beraber yaşamışlardı ya, bu; yaşlı kadın için bir ömre bedeldi.
“O çocuk, ben çocuk, çocuktuk, ufacıktık” (32) değillerdi ki, yetmesi gereken zamanı tasarruflu kullanmamış, belki de kullanamamış olmaları, en büyük eziyetleri idi.
Tahammülünün son sınırlarını zorlayan yaşlı kadın, kocasının soğuk ellerini aldı avuçlarına, yan odada Kur’an okunurken.
Huzurla koydu başını, beraber olamasalar da gerçek dünyasının yastığının üzerine, yanına uzanarak.
Ve öylece kaldı…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Cellât; Ölüm cezasına çarptırılanları asarak ya da başka tekniklerle öldürmekle görevli kimse. Acımasız, katı yürekli. İriyarı ve sert görünüşlü kimse. Gözünü kırpmadan suç işleyen, katı yürekli, acımasız.
(2) Kukuleta; Yağmur, soğuk vb. dış etkenlere karşı ve tanınmamak için başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık.
(3) Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş.
(4) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.
(5) Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmamak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmak.
(6) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
(7) Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
(8) Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.
(9) Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
İzan; Anlayış, anlama yeteneği, basiret. Kavrayış. Terbiye, boyun eğme, söz dinleme, bildirme.
Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.
(10) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.
(11) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.
(12) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(13) Gamze; Bazı insanların çenelerinde, yanaklarında doğal olarak bulunan özellikle güldüklerinde daha iyi görülen çukur. Süzgün ve yan bakış. Göz süzme.
(14) Mahfil (Mahfel); Camilerde etrafı parmaklıklarla çevrilmiş yahut da yerden yüksek yapılmış yerin adı.
(15) Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.
(16) Övünç; Övünme. İftihar etme. Kıvanç duyma.
(17) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(18) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(19) Hanım Hanımcık; Eşine, çocuklarına işinin gereği gibi bakan, çevreye uyumlu olan (kadın, kız).Böyle bir kadına ya da kıza yaraşır davranışları olan, kadınlığın bütün iyi niteliklerini taşıyan, davranışları iyi hanımlarınkine benzeyen kız, ya da kadın.
(20) Recm (ya da Recim); Kur’an’da ifade olarak yeri olmayan, kafatasçı, gelenekçilerle, Kur’an’da belirtilen islâmı ve denilenleri savunanlar arasında zıtlık yaratan bir konu. Genel olarak; zina yapan, erkek veya kadının taşlanarak öldürülmesi anlamını taşımaktadır.
(21) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.
(22) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.
(23) Fer; Canlılık, aydınlık, parlaklık.
(24) Allık; Kadınların süs için yanaklarına sürdükleri al renkte boya.
(25) Akran; Yaşıt, eşit, denk. Yaş, meslek, toplumsal durum ve benzeri bakımından birbirine eşit olanlardan her biri. Boydaş. Emsal.
(26) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
(27) Hakşinas; Haktanır. Herkesin hakkını gözeten kimse.
(28) Sanal; Gerçekte yeri olmayan, var olmayan, ancak zihinde tasarlanan.
(29) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
(30) Vecibe; Ödev, boyun borcu, vazife, borç.
(31) Abartılı (Abartmalı); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme.
(32) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı. “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN’ın bir şiiri de GOOGLE’da ayrıca yer almaktadır.