”Şey… Zaten… Hem… gibi biri diğeri ile ilgisiz, tutarsız kelimeleri peş peşe söyleme gayretinde oldu genç adam.

 

Genç kız sinirli, gözlerinde öfke ve hiddetin olağanüstülüğünü saklama çabasını göstermeden, sesine hükmetmek gayretini yaşayarak devam etti:

“Seni tanıdığımı sandım. Pişmanlık duymayacağıma inanarak senin oldum. Sana verdiğim müjdeye aynı coşkuyla sahipleneceğine öylesine inanıyordum ki?.. Yanılmışım... Yollarımız burada ayrıldı. Ben sende seni ve aradığım kendimi bulduğuma, beni yaşadığıma inanıyordum. Sen; ben olamazmışsın. Ama ben, bende seni yaşayacak ve yaşatacağım. Şimdi, biri birimize son olarak “Allahaısmarladık!” sözleriyle sırtlarımızı dönelim ve başlamayan, hatta hem hiç başlamayan, daha doğrusu hiç beraber olmamış yaşantımızı burada noktalayalım.”

Genç kız cevap beklemeden sırtını döndü, yürümeğe başladı. Genç adam bir an peşinden gitmek istercesine hareketlendi, sonra genç kızın kararlılığının bilincinde hareketini sınırlandırdı, gözlerini kısarak saniyelerle ölçülecek kadar bir süre genç kızın arkasından baktıktan sonra, o da belirli bir yörüngeye doğru, genç kızın aksi yönünde yürümeğe başladı.

Nalân(1), varlıklı bir ailenin kızı olmasına rağmen, başlangıçtan yaşadığı şu ana kadar belki de ismi gibi inlemiş, gülmemiş, belki de gülememişti.

Ah! Bir devre hariç yalnız... Unutması gereken o devrede güldüğünü sanmıştı. Belki de mutlu olmuştu. Mutluluğu benimsediğinden mutlu olduğunu sanmıştı.

Ne güzel plânlar yapmıştı gönlünde, tıpkı romanlar, öykülerdeki gibi. Küçük kutu gibi bir ev... İçi mavi, dışı beyaz boyalı… Bir bahçe... Oynayan çocuklar...

Açan gün, kararmayan geceler ummuştu, umut dolu yaşamının tümü için. Bağlanmıştı. Hem de kendini; (cinselliği, bedeni, namusu, kısaca yaşamış, yaşayan, yaşayacak ve yaşaması olası) tüm varlığı ile sevdiği insan için feda edecek kadar...

Baskı altında kalmamıştı hiç Nalân. Bir evin tek ve özel kızı idi. İstekleri emirdi, babasının tek varlığı idi, kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın. Hatta tüm yanlışlarına rağmen özerkliği, özgürlüğü, dokunulmazlığı kavramlarıyla yoğunlaşmış bir bağımsızlığı vardı.

Bu, şımarık yetişmesine neden olabilirdi ama kendini tartıyor, düşünüyor; “Öyle değilim!” diyordu, çok zaman kendi kendine, kendisiyle barışıksa. Annesinin olmamasının da el üstünde tutuluşunda her halde oldukça gelişmiş bir etkisi vardı.

“Tuhaf!” diyordu Nalân. Genç kız oluncaya kadar annesini nasıl kaybettiğini öğrenememişti babasından. Üvey annesi de susmayı tercih etmişti çok zaman. Öz annesi, belki de kendisi olmadan yaşayacağı bir dünyayı ona bırakacağının üzüntüsü ile “Nalân” koymuştu onun adını.

Bir akşam ki; o gün üniversite sınavlarını kazandığını öğrendiği, her ne kadar istediği bir üniversite, fakülte veya bölüm değilse de üniversiteyi kazandığı için mutlu olduğuna inandığı ender günlerden birinin akşamı, babası ona; annesini nasıl kaybettiklerini anlatmıştı.

Daha sonra da yeniden evlenmesinin gerekliğinin sebeplerini (savunma zorunluluğu ile olsa gerek) anlatma gayretini yaşamıştı.

Çocukluğunun ilköğretime başlamadan evvelki bir akşamını hayal-meyal hatırlıyordu, babasının anlatışlarında. Babası polislerle elbiseleri, üst-başı yırtılmış bir şekilde, elinde, başında bantlar ve kolunun biri sarılı olarak gelmişti eve. Annesiyle gitmişti, sonra yalnız dönmüştü eve babası. Kısaca; “Trafik Kazası” demişti anlatışında.

Daha sonraları ilköğretime başlayış yıllarının birinde o hanım gelmişti eve. “Yeni Annen!” demişti babası. Ancak yeni bir kardeşi olmamıştı, kendisi bu yaşlara gelene değin, isteyerek veya istemeden.

Bilmiyordu, bilmedi, bilmek istemedi, bilmesi de gerekli değildi zaten. Ama içten içe inancını söylemeliydi ki; üvey bir kardeşe tahammülü herhalde olmazdı, olamazdı, hiç olmazdı.

Kendini güzel bulurdu. Babası da; “Güzel Kızım! Tatlı Kızım! İlk Göz Ağrım! Mantı Burunlu Kızım!” gibi çeşitli çağırma sesleriyle seslenirdi ona, çok zaman değil, hem her zaman. Annesine benzediğini söylerdi. Aklında kalanlarla, fotoğraflarda gördüklerini birleştirdiğinde hiç de benzetemezdi kendisini annesine. Annesi güzel bir kadındı. Sarı saçları, bahar yeşili gözleri, artistlere has, ufak kalkık burnu, ince dudakları, gamzeleri, kumrallığı...

Oysa babasına benzetirdi kendini. Siyaha yakın esmerdi tıpkı babası gibi. Saçları siyah, gözleri siyah, kalem kaş, sırma kirpik siyahtı hep. Annesine benzeyen bir tek yanı, burnunun kenarında yan yana, neredeyse üst üste olan benleriydi.

Annesinde de aynı yerde benler olduğunu söyleyen babasını, annesinin, evde yaşayan bir başka anne olmasına rağmen salon ve oda duvarlarında asılı bulunan fotoğrafları tasdikliyordu. Evdeki diğer kadının, yani babasının karısının, yani belki analığı denecek kadının annesine olan saygısı, onun da kendisine, yani evdeki kadına saygı göstermesi gerekliliğini yaşatıyordu ama nedense bunu duygularına yansıtamıyordu.

Su gibi akan yıllarla önce ilköğretimini, sonra liseyi bitirmiş ve üniversiteye devam etmişti. Gerçeği söylemek gerekirse ne babası ilgisini eksik tutmuş, ne de bilinenlerin aksine üvey anne, yani analığı, yani ablası üvey annelik yapmıştı kendisine. Abla-kardeş diyalogu(2) olmuştu aralarında yıllar yılı analığı ile. Ta ki onunla karşılaşıncaya kadar...

Başlangıçta bazı şeyler düşünmüştü analığı. Kendisine ardı arkası kesilmeyen sorular sormuş ve bir sonuca ulaşmaya çalışmıştı. Nalân’ın da hissettiği kadarıyla kendisini onun annesi gibi farz ediyordu.

Sorumluluklarının bilincindeydi düşünülenlerin aksine genç kız. Nalân, yaradılışında kabullenememekten mi, yoksa çağ olarak yakınlıklarından dolayı mı, her nedense analığına ne “Anne” diyebilmiş, ne de ismi ile anmıştı onu.

Yalnız ve sadece, hem de ilk günden “Abla!” demiş ve onu hep öyle anar olmuştu. Hani birisi; “Annenin adı ne?” dese analığı için, başlangıçta ismini söylemekte tereddüt geçirir, düşünür, sonra cevaplardı soruyu.

Bu nedenle de ablasının sorduğu uçsuz-bucaksız olarak nitelendirebileceği soruları, daha sonraları babasının benzeri davranışların ahengiyle düzenli olarak sıraladığı soruları yanıtlamada kısıtlı bir başarıya ulaşabilmişti, tabii ki yalan değilse de, hakikat dışı olan yanıtlarla.

Oysa ne analığının ve tabiidir ki babasının bilmediği, kendisininse (şu an hayıflanarak(3)) bildiğini sandığı şey; hayatının erkeğini bulduğu idi.

Kerem, düşündüğü, hayallerinde canlandırdığı, tam onun aradığı gibi bir insandı. Yakışıklı, sevecen, duygusal ve parasız... Bilmediği tek özelliği “Ana Kuzusu” oluşu idi, sonradan hissettiği, ancak öğrenebildiği ve yaşadığı.

Kerem’in fiziksel özellikleri, kendisininkilerle neredeyse tıpatıp aynıydı. O da esmer, siyah gözlü, siyah saçlı, uzun boyluydu. Hani neredeyse bir tek benlerinin yokluğu benzerliklerini engelliyordu dense yeriydi. Unutmayı öylesine istiyordu ki, onunla ilgili bazı ayrıntıları hatırlamıyor, belki de hatırlamak istemiyordu.

Oysa bir gerçek vardı kendisinin yaşadığı, kendinin de onun da bildiği. Karnında onun bebeğini taşıyordu. Doğuracaktı bebeğini. Kimseden korkmuyor, çekinmiyordu. Yaşam belki onun için başlamamışken bitmişti sanki ve fakat yavrusuyla başlayıp devam edecek gibi geliyordu ona.

Gerçekleri yadsımamak gerek. İsteyerek, arzulayarak beraber olmuştu Kerem’le. Hatta ona bunu, kendisi zorlamıştı da diyebilirdi, utanarak da olsa. Paylaşacakları tüm bir ömürdü, beraberliklerinde. Bedenlerini o günden paylaşmakta bir sakınca görmemişti. Oysa...

Okulunu bitirmesinin gerekliliğini, ailesine bakma sorununu, askerliğini yapmak gibi zorunluluğunun olduğunu anlatma gayretini yaşamıştı Kerem sonunda.

Yani; “bin dereden su getirerek” çocuğuna sahip çıkmamayı yeğlemişti. Hissettiği kadarıyla ne anasına, ne atasına anlatmamıştı, olasıdır ki anlatamamıştı kendilerini. Cesur olmadığını sonra öğrenmişti, olaylara bakış açısı ona bu kanıyı yaşatmıştı.

Nalân, kimseye hesap verme zorunluluğunun olmadığını biliyordu, ama bildiği diğer şey, cemiyetin kurallarına saygılı olmak, ailesinin de saygısını yitirmemekti. Anlatmalıydı, sadece doğumun yaklaştığı bölümlerde sorunun çözümü için yardım istemek yerine, yarını bugünden paylaşmalıydı, kendisine değer verenlerle.

Yani; babası ile, yani analığı ile. Hem tek başına sır taşımak insanı yoruyordu, özellikle ağır olunca ve ağırlığının gün geçtikçe arttığını hissettikçe. Tabii ki önce ruhsal olarak hissediyordu fiziksel ağırlığını...

İşte bu nedenle doğrular için el ele vermeliydiler büyükleriyle. Hatta babası yanlış yapıp Kerem’i “Satın almayı” bile denememeli idi. Çünkü sevgi satın alınamazdı, Kerem sevseydi zaten anlardı, bunu biliyordu, kendisinin ise yanlış yaptığının farkındaydı, tükenecek bir sevgiyle aldandığından kesinlikle emindi.

Bu anlayış; ne karşısındakini kendine acındırarak, ne satın alarak, ne de vücudunun bir parçası olan o varlığı yok ederek kazanılamazdı, kazanılmamalıydı da. Karnındaki o, kendinden de bir parçaydı, sadece ondan değil. Yaşamaya hakkı olan yaşamalıydı, Allah indinde bir araya gelen vücutların dünyaya bir ikramıydı o ve her canlı gibi yaşamaya hakkı olacaktı onun. Bu hakkı zaten vardı da...

Sabahın erken vakitlerinde okula gitmek yerine, babasını iş yerine uğurlamış, sonra zamanını paylaşmak için ablasına yönelmişti Nalân. Ablasının, yani analığının uzun yıllardan sonra nadiren paylaştığı kahvaltı sofrasında, onun soru dolu bakışlarını üzerinde toplayacak olmaktan mutlu ve fakat endişeliydi de. Ablası belki de Nalân’ın bakışlarındaki anlamsızlığa anlam veremiyordu.

Nalân, başlamadan yorulmuş, bitmeden tükenmiş gibi yorgun hissediyordu kendini. Yorgun hissettiği bedenindeki canlıyı incitmek istemezcesine başını yardım dilercesine kaldırdı, bakışlarını ablasına yönlendirdi Nalân;

“Sır saklamaktaki üstün niteliklerini biliyorum…” dedi fısıldarcasına.

Konuya girmekteki sıkıntısını anlamıştı ablası;

“Derdine ortak olmak isterim!” dedi netlikle.

Hiçbir şeyi detaylı(4) düşünmemiş olmasına rağmen, yaşaması olası sıkıntılarına bir defada son vermek, tüm tepkiyi bir kerede sonlamak ve sorununa çözüm bulmak için Nalân;

“Hamileyim!” dedi kısaca ve bir nefeste.

Ablasının gözleri büyüdü birden ve hemen genç kızın karnına yöneldi bakışları.

Düşüncelerini anlamıştı Nalân. Özetlemekten kaçınırcasına, tane tane anlattı son birkaç ayını analığına, ablasına yani.

Sonuçta onun omzuna dayanarak ağlamakta olduğunu fark ettiğinde rahatlamış olduğunu düşünüyordu. Taşımakta zorlandığı sırrını paylaşmak, yükünü yarı yarıya azaltmıştı sanki.

Kerem’le nasıl tanıştıklarını, nasıl beraber olduklarını, sevgisini, yani olmayan, yani tükenen sevgisini anlatma heyecanını paylaştı ablasıyla. Babasının, iki ay öncesinden başlayan bu “Öcü(5) Haber”i, yani kendisiyle ilgili gelişmeyi şimdilik duymaması isteği dudaklarından çıkıverdi, gerekçesiz.

Sustuktan sonra ablasını dinledi genç kız. Yani kendisine şimdi genç kadın denilmesinin farkında olan Nalân. Çok mu, az mı saklamak gerektiğini tartıştılar önce beraberce? Babası büyük adamdı, nüfuzlu adamdı, aktüalite haberlerinde menfi olasılıklara tahammülü olmayacak bir adamdı.

Nasıl ve niçinlerin anlatılamayacağı ve bunları anlamayacak karakterde bir yapısı vardı, daha doğrusu anlattıkları takdirde açıklamalara tahammüllü olmayacağını, bunun sıkıntısını yaşayacağını düşündüler.

Sır paylaşılırsa, yorgunluğu o derece azalırdı. Fakat aile reisine yani babalarına bazı şeyleri anlatmanın güçlüğünden çok emindiler her ikisi de. Bu düşüncelerinin ışığında, yaşananları anlatmamaya kararlı olmaya karar verdiler.

Sırrın üç kişi tarafından paylaşılması yeterliydi şimdilik. O ve kendisine ek olarak bir bilen niteliğinde analığı vardı şimdi Nalân’ın. Hem o, kendisinin yanında, yanı başında, yakınındaydı...

“Henüz fark edilmiyor, ama fark edilecek ileride tabii!” dedi bilgiççe ablası.

“Tamam, babana söylemeyelim ama mutlaka bir doktora görünmek gerek, hem de devamlı olarak. Bunun yararlı olmayacağını söylemek safdillik(6) olur.”

Nalân, sadece başını eğerek kararı onaylaması zorunluluğunu yaşadı. Sonra çok şeyi beraberce kararlaştırdılar; “Fıs! Fıs! Fıs! konuşarak” aralarında. Belki yerin kulağı varmışçasına(7), kendilerinden başkası duyup öncelikle babalarına, sonra yakın çevreye anlatacakmışçasına, çekinerek.

Sonuçta şimdilik babaya haber vermemek yanında, okulu bitirişini sebep göstererek “Mezuniyetinin şerefine”, lisanını ilerletmek, biraz gezmek, stres atmak, hatta olanaklar elverirse mastır yapmak(8) için bir dış ülkeye, örneğin İngiltere’ye gitmek kararını pekiştirdiler. İngiltere’de ablasının; yani analığının kız kardeşinin oğlu, okulunu bitirdikten sonra lisanını ilerletmesi yanında, bilgi ve görgüsünü artırıyor, mastırını yapıyordu

Nalân hamileydi, ama o anda bilmedikleri bir gerçeği sonradan öğrenmişlerdi. İkiz çocukları olacaktı Nalân’ın. Bunu doktorun muayenesinde, ultrasondaki görüntülerden etkilenerek öğrenmişlerdi.

Doğaldı ki; doktor, analığı ve kendisinden başka kimse bu gerçeği bilmiyordu. O; yani Kerem, bilemezdi hiç, bilmemeliydi de hem... Nedenini düşünmeden istemişti onun bilmemesini.

Aşkla nefreti ayıran çizginin çok ince olduğunu biliyordu, yaşadıklarını göz önüne getirdiğinde Nalân ama ikizlerinin babaları olarak ona tolerans(9) göstermek istemeyişinin nedenini kendisine bile açıklamakta sıkıntı çekiyordu. Bu nedeni öğrenmek için, daha doğrusu kendi kendine de olsa açıklamak için şu anda ne isteği, ne de arzusu vardı içinde.

İnsanlar bazen hızlı yaşıyorlardı kendilerine ait ömrü acele bitirmek istercesine. Veyahut da insanlar hızlı yaşamaya zorlanıyorlardı. Genç kadın daha ziyade ikinci seçeneği görüntülüyordu yaşamında. Kısa süre içinde neler olup bittiğini hatırlamakta zorlanıyordu: Geçen günlerden bir gün okul bitivermişti, mezun edivermişlerdi Nalân’ı. Okula gidiş-gelişlerinde fark edilmemek için, ablasının talimatlarına uygun olarak korselemişti(10) kendini.

Kimselerin, kimseciklerin hamileliğini anlaması olası değildi.

Sadece, evet sadece bir kere, bitmiş bir hikâyeyi tekrar yaşamak istercesine, onu zorlayarak görüntü sahasına yaklaşan (girmesi olanaksızdı çünkü) Kerem’in sorularına “Bitişin de bittiğini” anlatmak istercesine ters yanıt verdiğini hatırlıyordu o günlerden.

Kerem, vücudunu incelemek, bir şeylerden sahipli olmak istercesine yakınlaşma çabası göstermişti kendisine. Kerem’in bu yakınlaşma anında, uzaklardan bir kadının kendisini oldukça dikkatli süzdüğünü, yanındaki yaklaşık aynı yaşlardaki bir adamın kulaklarını kadının ağzına değdirircesine duyması gerekenleri duymak çabasında olduğunu önce hissetmiş, sonra görmüştü.

İçinden bir his, onların Kerem’in anne ve babası olduğunu, Kerem’in cesaret hudutlarını zorlayarak anlatmış olabileceği gerçeğe göre, oğullarının ilgilendiği birini yakından görmek arzusunu yaşıyorlardı, galiba. Uzak olmaları, uzakta durmaları veyahut tanışmak, tanımak gibi bir arzularının olmadığının göstergesi gibiydi. Belki gerçeğe inanmak arzusunu yaşamıyorlardı. Onların, oğulları için düşündüklerinin kendisi için hiç mi hiç önemi yoktu.

Geçmesi zorunlu olan, sorun yaşamadığı bir süre sonra mezun olduğu okulundan diplomasını almıştı. Başlangıçta, yani mezun olur olmaz, çalışmak istemediğini, bunu düşünmediğini söylemişti; şirketinde odasını, masasını, hatta kalem takımlarını bile hazırlayan babasına. Odası kapalı tutulacaktı bir süre. Bu süre zihninde planladığı, daha doğrusu ablasıyla plânladıkları süre olacaktı.

Pasaportunu almakta pek zorlanmamıştı ama vize alması pek o kadar kolay olmamıştı. Alış verişini tamamlaması analığı sayesinde kolay olmuştu.

“Oralarda her bir şeycikler var!” demişti ablası. Bu nedenle çocuklarıyla ilgili, şüphe oluşturacak, oluşturabilecek herhangi bir şeyi yanında götürmemek için oldukça dikkatli davranmıştı.

Ablası da “Hele bir bakıp geleyim!” diye gidip gelecekti bir ara, doğuma çeyrek kala, doğumu çeyrek geçe yani. Aynı arzuyu babası da yaşarsa, ablası ne edip-yapıp gelmesini engelleyecekti babasının.

Ablasının, kendisini af etmesi yönünde babasını şartlandıracağına inanıyordu. Çünkü her şeyden önce o; seven ve yanılmıyorsa (annesi yerine geldiği için kendisinin söylemesi oldukça zordu ama) sevilen bir kadındı.

Belki de gerçekten Türkiye’ye mastır yapmış olarak kucağında ikiz kızları ile dönecekti Nalân. Çocuklarının İngiltere’de doğacak olmaları belki onlara; ikinci bir Nüfus Cüzdanı, Pasaport ve kişilik tanınmasına olanak sağlayacaktı ama o, bunu şimdilik düşünmemişti bile.

Oysa düşünmesi gerekliydi. Baba adı olarak kimliklerine babası bilinmeyen çocuklara yazdıkları gibi “Adam” mı yazılacaktı, yoksa Müslüman ülkelerinin çocuklarına yazıldığı gibi "Adem” mi? Onların “Eve”inin, Müslümanların “Havva”sının kocasının, yani ilk insanın, ilk peygamberin adı idi bu, herkesçe bilindiği gibi.

Her şeye rağmen gerçekler için kurallar, yasalar ne ise o uygulansın isterdi Nalân. Çünkü çoktan kapanmış bir defterin sayfalarına yeniden dönüş, yanılgı olurdu herhalde. Hem de istenmeyen, düşünülmeyen bir yanılgı, yine yeniden.

Hayalleri ile yaşadıkları gerçekler birbirine çakıştığı zaman mutlu oluyor, seviniyor insanlar mutlaka. Eğer hayallerle gerçekler arasında çatışma olursa, bu kere “Tüh!” diyorlar, “Nerde yanlış yaptıklarını” soruyorlar kendilerine.

Nalân bu kere “Tüh!” demedi. Belki de dualarıyla, dilekleri aynı paralelliği paylaştı. Belki de Tanrı, o güne kadar yaşadıklarının sonuna nokta koyarak yeni bir yaşamı şekillendirmeye başladı ona. Acaba hakikaten öyle miydi? Kendi kendine soru veya sorular sormak yerine, zamanı dinlendirmek daha iyi olmaz mıydı ki?

Sabahları güneş doğuyordu. Sonra akşamlar oluyordu. Gün, yirmi dört saat, istenilse de, istenilmese de geçiyor, zaman ister-istemez dinleniyordu, elleri başının altında. Dinlenen zamanda Nalân dinlenmemiş, yaşamış, daha doğrusu yaşamaya çalışmış ve sonra yaşamakta ne kadar geç kaldığını anlamıştı, bedeninde, gönlünde, ruhunda...

Allah, insanlar için “Yavru Sevgisi” denen duyguyu yaratmamış olsaydı, herhalde kendisine inanan topluluğu bulamazdı, yalnız insan olarak değil, varlık olarak da...

Yavru sevgisi olmasa, varlıklar belki üremeyi, çoğalmayı düşünmezlerdi. Birine defalarca aynı sözü söylesen o insan, o veya onun olduğuna inanırdı.

Bir insan çok sevse de baklava-börek yemekten bıkabilirdi. Ama insan, çok çocuğu olsa bile ilkine verdiği sevgiyi, sonuncusu için de üretebiliyordu, verebiliyordu. Nalân’ın gönlünde yaşattığı ve yaşadığı bu idi, bu sevgi idi, doyumsuz, bitimsiz, şimdiden. Ve onun bu sevgiyi, bu yaşam şeklini, katkısı, katkıları olsa bile başkasıyla, başkalarıyla paylaşmak düşüncesi yoktu cisminde.

Başlangıçtan, bugüne dek onu destekleyen ablası yani, analığı ve sonlara doğru sevgi ve anlayışını esirgemeyen babası bu sevgiye kenarından, köşesinden ortak olabilirlerdi belki ama başkaları, hele hele bir bilinmeyen, bilinmemesi gereken bir başkası ortak olamazdı asla. Nalân, bunun için bir ara Allah’ına isyan eder gibi hissetti kendini. “Neden?”di.

“Neden Allah’ım bu yaşam biçimini tatmak için, mutlaka bir başkasının olmasını gereklilik olarak gördün insanlara?”

O, uluydu. Mutlaka gerekçesi vardı. Başını eğdi, isyanının gururundan af dilercesine, sadakatle, itaatle, dualarla.

İnsanlar tıpkı masallardaki gibi yaşıyorlardı bazen; “Bir varmış, bir yokmuş!” olarak. Nalân da öyle yaşamıştı. Kısa zamanda bitirmişti hazırlıklarını. Yağmurların baba ve ablasında tedirginlik yarattığı ve fakat kendisinin bilinmeyen bir yaşama doğru gidecek oluşu dolayısıyla tereddüt ve düşüncesinin olmadığı bir sabah uçuvermişti Londra’lara.

“Yeğenim” dediği Tahir Ağabey karşılamıştı onu oralarda...

Bir pansiyon bulmuştu önce. Oralarda; “Kim kime, dum duma idi!” yaşam. Kimse, kimsenin gebeliği ile ilgilenmiyordu, hatta Tahir Ağabey bile. Zaten adamcağız, kıt-kanaat, yokluklarla savaşım vererek mastırını bitirmeye çalışıyordu, bir de onunla uğraşacak, meşgul olacak zamanı yoktu.

Zaten sadece varlığından faydalanmak yetmişti Nalân’a. Çünkü çok zaman, oralara, değişik ülkelerden insanlar turist olarak geliyor, sonra vatandaşlık hakkı istiyorlardı ki bu, İngilizlerin hiç de işlerine gelmiyordu, hissedebildiği, görebildiği kadarıyla.

Kendisine bir “Mummy(11)” buluvermişti Nalân, geldikten sonraki bir hafta-on gün içinde. Kendisi gibi mastır yapmak için gelen ve pansiyonda kalan arkadaşlar da iyi insanlardı. Finlandiyalı Anne Marie, Norveçli Anne Mari, İspanyol Merché, İrlandalı Maeve, Alman Helga ve hatta isimlerini hatırlayamadığı iki Tunuslu ile oldukça iyi anlaşmıştı.

İlerleyen zaman içinde, çocuklarının olacağından haberleri olmuştu hepsinin doğal olarak. En çok Mummy dedikleri, Charles’ın hanımı sevinmişti gelecek çocuklar için. Belki de hikâyesini, çata-pat İngilizcesiyle anlattığında oldukça etkilendiği için;

“Bebek, bereket!” demişti Mummy dışında adını bilmediği bir diğer İngiliz.

Öncelikle lisanını ilerletmek için bir okula, daha doğrusu bir lisan okuluna kaydolmuştu Nalân. Sonra, İngiltere’de kalışının gerekçesi olarak, bir mastır çalışmasına katıldı, konusu kendisi ile hiç alakalı olmamasına rağmen. Maksat, doğuma ulaşmaktı, bunun için gerekli olanı yapmak arzusuydu. Para, sorun değildi kendisi için çünkü.

Nalân, özellikle lisan kurslarına giderken ve “First Certificate”i(12) alırken, zamanın yel gibi geçtiğini fark edememiş, hesaplarda çok dikkatli olan analığının; “Geliyorum!” telefonu ile zamanın yaklaştığını, diğer bir anlamda; “Doğuma çeyrek kaldığını” anlamıştı.

Dünyanın çok yerinde olduğu gibi burada da anne adayları devamlı olarak kontrol ediliyor, adaylara devletin her türlü olanağı veriliyor, en azından verilmeye çalışılıyordu. Hele hele böyle ikiz çocuğu olacak anne adaylarına...

Ablası İngiltere’ye geldiğinde ne sancı hissediyordu, ne de bir doğum belirtisi vardı Nalân’da. Oysa; “Kız çocukları erken doğarlar!” gibi bir kanıyı söylemişti arkadaşları. Belki bunlar ikiz olduklarından anne karnında verdikleri kararlarında(!) bazı dengesizlikler yaşıyor olabilirler miydi, kim bilir?

Ablasının İngiltere’ye geliminden bir süre sonra doğum, bir doğum evinde kolaylıkla gerçekleşti. Ne öyle gecenin kör bir vaktinde canhıraş(13) bir siren sesiyle ortalıkta heyecan yaratılmıştı, ne de diğer bir cins sıkıntı…

Vaktinden üç gün önce hastaneye yatmış, bebekleri “Kordon derdi”, “Ters gelme” derdi, “Sezaryen(14)” derdi olmadan normal olarak birkaç dakika içinde doğmuşlardı arka arkaya. Anne ve çocukları, yani her üçü de sağlıklıydılar.

Başlangıçta, bir yumurta ikizi olan ve birbirinden, başkaları tarafından benzer özellikler olarak ayrılamayan ikizlerin, birini diğerinden ayıran en belirgin özellik annelerinde ve anneannelerinde burunlarının sağ taraflarında olan benlerin birinde olup diğerinde olmaması idi. Doktorlar, benli olanın daha önce doğduğunu ve abla sayılabileceğini fısıldamışlardı annelerine.

Doktorların “Abla” demeleri Nalân’da çağrışım yapmış, ona çok emeği geçen ablasının, yani analığının, üvey annesinin adını vermişti büyük kızına Hatice olarak. Doğal olarak küçük kızına da annesinin adını vermişti, Fatma olarak. Belki sosyeteye uyması için, belki de çiçekleri, özellikle gülleri seven annesinin kişiliğini çağrıştırması için; büyüğe Güldeste, küçüğe Gülbeste isimlerini de eklemişti. Her şeyden önemlisi, çocukları olduğu için mutluydu ve mutluluğunu çocuklarının sıhhatli olması pekiştiriyordu.

Doğumdan birkaç gün sonra, henüz hastaneden çıkmadan, neredeyse çelenk yapısında bir buket çiçekle babasının onu ziyarete gelmesinden mutlu oldu Nalân. Oysa ablası hiç bahsetmemişti babasının varlığından, bilgisinden. Babasını kapıda gördüğünde refakatçi sandalyesinde oturan ablasına soran gözlerle baktığında ablası sadece; “Sürpriz olsun istemiştim!” dedi.

Günlerden bir gün, amacının ne olduğunu şu an bile bilmedikleri Kerem’in, hiçbir şeyden haberi olmayan babasını evin kapısında karşılayarak, kendisini aradığını, sonra da “Çocuğunun erkek mi, kız mı olduğunu merak ettiğini” utanmadan sorduğunu öğrendi Nalân, ablasının gülmeye alışkın ancak şimdi hüzün dolu gözleriyle daha sonra anlatışında. Babasının cevabı da kendince oldukça gerçekçi olmuştu o zaman;

“Kızım evli değil ki, çocuğu olsun, değil mi delikanlı!?”

Kerem, doğum olayının yaşanmadığı, “Çocuğum” diyebileceği varlığın doğumuna izin verilmediği düşüncesiyle başını eğerek geriye dönmüş. Ancak yine de başını birkaç kere geriye döndürerek pencerelere baktığını, Nalân’ı görme umudunu şekillendirmeğe çalıştığını fark etmiş, perde arkalarından ablası. Zaten ablası da, şekillenen bu yaşamın hemen ardından gerçekleri söylemiş babasına, en uygun zamanın kendinden oluşan, belki de kaderin şekillendirdiği an olduğu düşüncesiyle.

Bu konuşmanın ardından da planladığı gibi Nalân’ın yanına gelmişti analığı. Yani, analığı yanındayken babasının her şeyden haberi vardı. Belki de annesi her günkü haberleri tüm ayrıntılarıyla en uygun zamanda aktarıyordu babasına. Nalân, bunu hiç öğrenemedi, zaten gerekli de değildi. Artık mastırını da tamamlamaya da gerek yoktu Nalân’ın. Yine de yarım kalmasına üzülmüştü ama artık tükenmesini istemeyeceği bir ömrü paylaşacaktı çocukları Güldeste ve Gülbeste ile...

Sonra ne veya neler mi oldu? Neler olmadı ki? İnsanın yaşaması gerekli normal olaylar vardır. Örneğin İngiltere’den dönmek gibi... Binersin uçağa dönersin. Konu komşuya çocukları anlatmak gibi... Leylekler getirmiş olabilir!

Bazı şeyler çabucacık çözümlenebilir şu veya bu şekilde. Bazılarını çözümlemek ise öylesine zordur ki! Örneğin her şeyin bitiminde bir “Babanın” olduğunu hatırlamak gibi... Hak iddia etmek gibi… İnsanlar maddi düşünceleri öne aldıklarında bayağılaşıyorlardı(15). Yasalarla değil, Allah huzurunda kurulan mahkeme ve uygulanan hükümler önemliydi.

Ve her şeyden önce sevgi vardı insanların yüreğinde bitmeyen, başlangıcı da sonu da olmayan. Nalân bir çırpıda doyamadığı sevginin hepsini tüketmiş, daha doğrusu fiziksel heyecanıyla tükendi sandığı sevgiyi bebeklerinde bulmuştu, doymuyordu şimdi. Doyamazdı da.

Çünkü o; artık bir anneydi...

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Nalân; İnleyici, inleyen. Ağlayan, feryat eden, sızlayan, figan eden. (İsim olarak konulması uygun değil, şeklinde düşünüyorum. Kim çocuğunun ağlayan, inleyen olmasını diler ki?)

(2) Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

(3) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

(4) Detaylı; Ayrıntılı bir şekilde.

(5) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

(6) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

(7) Yerin Kulağı Olmak (Var!); Gizli konuşulan bir şeyin umulmadık bir yoldan başkalarınca da duyulabilmesi endişesi.

(8) Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.

(9) Tolerans; Hoşgörü. Müsamaha. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(10) Korselemek; Bedene korse takmak.

Korse; Sağlık, hatta güzellik amacıyla kullanılan esnek iç giysisi.

(11) Mummy; Anneciğim (İngilizce)

(12) First Certificate; İlk Sertifika. İlk Durum Belgesi. İlk Onay Belgesi, Şahadetname de denebilir (İngilizce).

(13) Canhıraş; Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici.

(14) Sezaryen; Doğumun tabi yolla olmasının mümkün görülmediği, anne, ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda yapılan doğum ameliyatı.

(15) Bayağılaşmak; Bayağı bir durum almak, bayağı bir duruma girmek.

Bayağı; Aşağılık, pespaye. Kibar olmayan, basit, adi, sıradan, amiyane, banal. Hiçbir özelliği bulunmayan.