Ben Aysu, ikizim Göksu’nun yirmi dakika kadar küçüğü. Yani Göksu ablam oluyor. Bu benim öyküm, hem baştan sona kadar. Ablamın katkısı da yok değil tabii, ikizim olması nedeniyle. Ama kendimden daha çok bahsedeceğim…
İnsanlar çift yaratılırlarmış, nereden duyduysam. Ve merak ettim. Çift yumurtadan aynı cinstense ikisi de, mesele yok. Tek de olsa, çift de olsa yumurta, ayrı cinstenseler herhalde ve mutlaka gene, mesele yok olsa gerek. Ayrı şehirlerde ise gene mesele yok.
Amma hem tek yumurta ikizi, hem de aynı cinsten kardeş iseler doğal olarak aynı ana-babadan, aynı evde, aynı şehirde yaşayıp, aynı okula gidip aynı sınıfa devam ediyorlarsa olması mukadderdi bir şeylerin, tıpkı bizim yaptığımız gibi.
Örneğin anne-babalarımızın bizleri ayırmaları zor olabilirdi. “Aç bakayım poponu, poposunda ben olan Göksu, olmayan Aysu.” Anne-babanın çocuklarındaki ayrıcalıkları görmeleri bu kadar primitif(1) olamazdı. Çünkü onlar ana-babaydılar, hatta konuyu biraz daha özelleştireyim; çocuklarını kokularından bile ayıran anneydi, hem de yüz, iki yüz çift benzer içinde bulurdu ikizlerini ve “Bu; Göksu, bu da; Aysu!” derdi.
Peki, ya dışarıdakiler? Eş, dost, akraba, arkadaş, çevre… O zaman “Saçlarının rengi sarı olan Göksu, kumral olan Aysu, ya da saçları kısa kesilmiş olan Göksu, saçları uzun olan Aysu” denilse, bu ayırım bile çok kişinin aklında kalmazdı.
Bu nedenle gömleklerimizde “G” ve “A” harfleri işliydi. Sadece gömleklerimizde değil, her şeylerimizde. Bu nedenle bizlerin hangimizin Göksu ve hangimizin Aysu olduğunu herkesçikler bilirlerdi!
Zaman dönüp ilköğretim ve daha sonra lise yıllarına gelmiştik. Göksu edebiyatta, bense matematikte başarılıydım. O aykırı derslerimizin sınav günlerinde gömleklerimizi değiştiriyorduk, Göksu-Aysu, Aysu-Göksu oluyorduk.
Karınca-kararınca birbirimizin yerine yaptıklarımız, yazdıklarımız, çözdüklerimiz belli idi, çok iyi de notlar alıyorduk. Kendi adlarımız olarak girdiğimiz sınavlarda kırık not almasak da bir sonraki sınavda asıllarımız olarak sınava girdiğimizde düzeltirdik derecelerimizi.
Göksu’yla benim aramda bazen oldukça çok dikkat etsem bile engelleyemediğim iki farklılık vardı, yazdıklarımızda. Nedense ve nereden belleğime yerleştiyse “i” harflerinin üzerindeki noktayı bazen “o” şeklinde çeviriyordum.
İkincisi ise “A” harfini tersten yazmaya başlayarak ve Grekçe (ya da Yunanca) küçük delta harfinin yatık şekli olarak yazıyordum. Bu nedenle Göksu çok zaman yazılılarda zorlanıyordu unutmamak için. Ben de sınav sonunda yazdıklarımı dört gözle gözden geçiriyordum.
Bu arada vesile olduğu için söylemem gerek, ben numaralı miyop gözlük takıyordum, bana yakışan, Göksu ayrı-gayrı, farklılık olmasın diye sıfır numara dinlendirici bir gözlük takıyordu.
İkimiz de öyle boş çocuklar değildik, herhalde. Çünkü düzen sadece yazılı sınavlar üzerine kurulu değildi ki. Bunun sözlüleri de vardı, eğer o gün kuvvetli olunan dersten sözlü yapılacağını bilirsek derse hazırlıklı gelirdik, gömleklerimizi değiştirmiş olarak.
Yok, haberimiz yoksa şanslarımızı kendi başlarımıza denemek zorunda kalırdık. O güne değin hiç kırık not almadık ikimiz de.
Lise son sınıfa ulaştık bu minval(2) üzerine, aynı kararlılıkla düzenimiz devam ediyordu. Belli ki ve belki de sonsuza kadar da devam edebilecekti yanlışlıklarımız. Kısmen de olsa üleşerek ders çalışıyorduk, birbirimize güvenerek. Gene de birbirimizin kuvvetli olmadığımız konularda tamamen boş kalmıyorduk. Sadece konu başlıklarına değil, özüne de iniyorduk birbirimizin zayıf olduğumuz konularının.
Sorular başarılı olduğumuz bölümlerden gelirse bülbül gibi şakıyorduk da, çözümsüz konularda biraz bocalıyorduk hatırlamak için, o kadar. Hem sonra oldu, oldu! Olmadı, “Özel bir durumdu, rahat değildim, misafir geldi, ishal olmuşum” ya da benzeri yalanlara sığınıyorduk (“Özel durum” sözünü, bayan öğretmenlerimize çekinmeden; “Özel günümdü” diye de söyleyebiliyorduk).
Hoca yutarsa yuttu, o zaman ertesi derste, kuvvetli olanımız rica ile telâfi sözlüsünde başarılı oluyordu! Eğer öğretmen yutmadıysa yapacak bir şey yoktu, karınca kararınca aldığımız zayıf olmayan nota kanaat ediyorduk.
Ne zamana kadar devam ederdi ki bu? Etmedi de tabii…
Yeni mezun, yeni yetme bir öğretmen atanmıştı sınıfımıza. Yaşı, abartılmaması gerek bizimkinden üç-beş, belki de altı-yedi adet üç yüz altmış beş gün daha fazlası gibi gözüküyordu.
Hemen fiskos(3) başlamıştı sınıfta, hatta okulda bile. Yakışıklı bir oğlan, bekâr, eli-yüzü düzgün, zeki ve hem akıllı, Allah bilir parası-pulu da vardır…
Öğretmen sınıfa girer girmez “Önce tanışalım!” dedi. Tebeşirle tahtaya bir şeyler yazdı, sonra sınıfa yüzünü dönüp;
“Anlamışsınızdır; ismim Turan. İçinizden nasıl gelirse öyle çağırabilirsiniz beni. İkinci sıradaki cep telefonu numaram, diğeri de mail adresim. Ders saatlerim dışında, günün gece-gündüz hangi saatinde ararsanız, ya da mail gönderirseniz derslerle ilgili her konuda sizlere yardımcı olmaya çalışırım.”
Henüz başlangıçtı ama şımarmadan hemen sormak gereğini hissettim;
“Sadece dersler mi Turan Öğretmenim? Bir sıkıntımız, bir derdimiz olduğunda da arayabilir miyiz?”
“Neden olmasın! Çözümlenecek bir konu olursa, benim yardımım size faydalı olacaksa gerçekten destek olmaya çalışırım.”
Soruyu sormamla birlikte cam kenarındaki kardeşim dikkatini çekmişti. İsim-soy isim ve numaralarımızla oradan başlamıştı sınıfla tanışmaya.
Sıralar arasında dolaşıyor, isimler söylendikçe, sesli olarak tekrar ediyor ve o öğrencinin elini sıkıyor, omzuna dokunuyordu.
Özellikleri bu kadar mıydı öğretmenimin? Önemsizdi, zaman gelir diğer özelliklerini de öğrenirdim. Bizden büyüktü ama gene de yaşı küçüktü Öğretmen Beyin, ilk yılı, ilk derse koştuğu okul idi bu bizim devam ettiğimiz Özel Kız Lisesi.
Bundan öncelikle ben emindim. Kalan emin olma hakkını da Göksu sahiplenmiş, diğerlerine kalmamıştı, bir şey!
Bir bakıma sahiplenmek diyebilir miydim buna? Olabilirdi, çünkü ablam da ben de bu yaşlara gelmiş olmamıza rağmen, arkadaşlarımızın övündüğü şekilde erkek arkadaşlarımız olmamıştı bugüne kadar.
Okul çıkışında bizleri karşılayan, ya da köşe başlarında yollarımızı bekleyen kimseler yoktu. Belki buna cesaret edemiyorlar, belki de karıştırıp şaşırmaktan, bir çuval inciri berbat etmekten çekiniyorlardı. Kim bilir?
Turan Öğretmen, sınıfı öğrenmek için sınıfa ait dosyalarda inceleme yaptığında önce isimlerimiz, soy isimlerimiz, arka arkaya dizilmiş sınıf numaralarımız, birbirine benzeyen fotoğraflarımız çekmiş dikkatini. Bir fark görememiş aramızda, sadece notlarımızın inişli-çıkışlı olması çekmiş dikkatini.
Bir öğrencinin bu kadar farklı notlar almaması gerektiğini düşünmüş. Araştırması gerektiği kanaatine varmış. Ve yazılı kâğıtlarımızı arka arkaya almış diğer hocalardan ve bıkmadan-sıkılmadan incelemiş. Ve her ikimizin de belirsiz zamanlarda gözümüzden kaçan o “i” ve “A” harflerini yakalamış!
Başka hiç bir konuda söz söyleyecek durumunun olmadığını düşünmüş. Yalnız bir tek söylemediği, hatta onun söylediği ana kadar abla-kardeş bizim de hiç fark etmediğimiz bir ayrıntı hariç.
Sonra sınıfa gelince ikimizi de beraberce kara tahtaya kaldırmıştı, bu fark ettiği ayrıntıyı gözleriyle de görmek için(sanırım). Ablam öğretmenlerin bizi karıştırması ihtimaline karşı sınıfta pencereye yakın sırada, ben kapıya yakın sırada oturuyordum.
“Göksu” deyince formasındaki “G” harfiyle ablam, Aysu deyince de formamdaki “A” harfiyle ben gelmiştim karatahtanın önüne, doğal olarak o gün. Saçlarımızın kesimi, rengi aynı, elbiselerimiz ve hareketlerimiz aynı, gözlüklerimiz gözlerimizde, çantalarımız hepsi aynıydı.
O yüzlerimize dikkatle bakınca, ben de onun gözlerinin içine bakmış ve oldukça da yakınlaşmıştım. Beni koklasın, hissetsin, duygulansın istercesine. Başlangıç için oyun olsun, bize elleşmesin istercesine. Ya da bir sahiplenme duygusu yaşamaya başlamıştım anında ve bir kere daha tekrar.
Erkek arkadaşımız yoktu benim de, ablamın da diğer kızlar gibi, dediğim gibi, eh bu çocuk da yakışıklı bir oğlandı, eli-yüzü düzgündü, zeki ve hem akıllı idi. Neden benim olmasındı ki? Yani öğretmenimi sahiplenmek olma düşüncemi devşirmiştim. “Çocuk” lâfı ve diğer sözler söyleyenlere aitti, benim de aynen kullandığım.
Öğretmenim, bütün sitemli hareketlerime aldırış etmeksizin, dosyalarımızda rastladığı o fark üzerine dikkatle yüzlerimize bakmağa devam etmiş, gözlüklerimizi çıkarttırıp tekrar taktırmış, sonra da “Yerlerinize geçebilirsiniz!” deyip dersine başlamıştı.
Gerçeği söyleyeyim ister misiniz? Gerçek şu ki; öğretmenimi etkilemek isterken, ben etkilenmiştim ondan.
Öğretmenimin fark ettiği, sonradan öğrendiğim şeyi merak edilmesin diye hemen söyleyeyim. Benim gözümün biri dikkatle bakılmadığı takdirde fark edilmeyecek şekilde şehla(4) imiş. Ne zaman mı öğrendim bunu? Oh! Ho! Vaktim olursa anlatırım onu da (sanırım).
Bu ayrıntı neler açacaktı ki başımıza sonra? Çünkü öğretmenim; “Şu anda anlayamadığım, çözümleyemediğim bir şey, belki de bir şeyler var, ama bu notlardaki inişli-çıkışlı grafiği ve oluşan harf değişikliklerini mutlaka halledeceğim, nedenini öğreneceğim!” diye düşünmüş.
Malûm; “Akıl yaşta değil, baştadır”. Kusursuz denilecek problemler, suçlar bile bırakılan ufacık bir ipucu ile çözümlenebilirdi. Ayrıntılarımızın ne olduğunun bilindiğini bilmiyorduk tabiidir ki, hem bu yaşa gelmişiz, hiç mi hiç!
Onun, yani yakışıklı çocuğun ilk sınavında kendi hallerimizdeydik. Yani ablam, ablamdı, ben de ben. Dikkatliydi Öğretmenim. Yazılı kâğıtlarımıza, isimlerimize, formalarımıza ve gözlerimize baktı birer kere ve hiçbir şey yokmuş gibi masasına oturdu ve bir daha kalkmadı yerinden. Hatta;
“Kopya çekmek serbest, yeter ki kitaplarınızı ya da kopyalarınızı ben görmeyeyim, kopyalarınızı nerelerinize hazırladıysanız çekebilirsiniz. Çünkü maksadım öğrenmeniz, kopya çekmek de bir öğrenme yolu, hatta hazırlamak da. Gene de şunu bilin notun hiç değeri yok indimde. Hepinizin sınıfınızı geçmeniz benim başarım olacaktır. Bu hiç kimseyi sınıfta bırakmayacağım anlamında değil. Bilip anlayarak aldığınız notlar da önemli, kopya çekerken öğrenerek aldığınız notlar da önemli benim için” dedi.
Sanırım birçoğumuzun bacaklarına, kollarına kopyalar hazırladığını, bir kısmımızın kopya notlar hazırladığımızı biliyordu ve yakıştıramadığı için, belki terbiyesi izin vermediği için sıralar arasında dolaşıp hiçbir öğrencisini orasına burasına bakarak, ya da kontrol ederek tedirgin etmek istemiyordu. Bu genç yaşta, daha öğretmenliğinin ilk günlerinde bu olgunluğu dikkatimi çekti yeniden benim.
Bir başka dersten yazılı olurken Turan Öğretmenim, kapıyı aniden açarak sınıfa girdi. Ben; ben değildim, ablamdım, ablam ise ben.
“Affedersiniz öğretmenim!” derken Öğretmen Hanımla daha önceden sözleştiği belli gibiydi.
En ön sırada olan bana baktı önce kapıdan girer-girmez, ben Göksu’ydum ya, sonra dönüp ben olan ablama baktı. Yüzlerimize, gözlerimize, formalarımızdaki harflere ve kâğıtlarımıza birer kere daha ve daha dikkatle baktı. Sonra cebinden çıkardığı kırmızı bir kalemle kâğıtlarımıza “sıfır” yazıp Öğretmen Hanıma teslim ettikten sonra hiçbir şey söylemeden sınıfın kapısına yöneldi, bizlere de; “Peşimden gelin!” ya da “Beni takip edin!” dercesine.
Hiç sesimiz çıkmadı, hatta tüm sınıfın da, yazılıyı yapan ders öğretmenimizin de sesi çıkmadı. İkimiz de, nasıl yakalandığımıza hayret eder gibiydik.
Zehir Hafiye!
Belki yaşamlarımıza, belki öğrenim yaşamlarımıza mal olacak bir doğruluğu (yanlışlığımızı değil) saptamıştı genç öğretmen. Ama nasıl? Oysa yıllarca herkesi, her şekilde kandırmış ve % 50 ile tembelliklerimizi her sene kutlamıştık, biz bize.
Müdüre hanımın odasına girdik, söylemem gerekli mi “süklüm-püklüm(5)” demeyi? Biliyorduk ki; “Ateş olmayan yerde duman tütmezdi”, elde kesin delilleri olmasa hem bizim yaptığımızı anlamaz, hem de bize bakar bakmaz “Sıfır” vermezdi.
“Değiştirin çabuk formalarınızı, ben sırtımı dönüyorum!” dedi genç öğretmen. Ablam;
“Neden Hocam?” der demez genç öğretmen sinirlenmiş, tokat atacakmış gibi üstlerimize yürümüştü. Oysa bu, şu ana kadar hiç de denemediği bir cezalandırma biçimi olabilir miydi? Ne kadar olmuştu ki zaten öğretmenliğe başlayalı?
“Anneniz-babanız mutlaka ayırt eder sizi. Ama ben bu mükemmel ulusun, size güvenilmeyeceğini bilen öğretmenlerinden sadece biriyim. Biraz evvel Göksu-Aysu iken, şimdi formalarınızı değiştirerek aslınıza dönüp Aysu-Göksu oldunuz. Tamam mı çocuklar?”
Başlarımızı eğdik sadece.
“Bu şekilde bir hareketin cezasının ağır ve hatta çok ağır olacağı, öğrenim hayatınızın sonu olacağı hiç mi aklınıza gelmedi, bu üç-beş not artırımı düşündüğünüz çirkef(6) oyunda? Oysa kendiniz-kendinize yeter, yetebilirdiniz. Sözlülerde aldığınız notlarda bile tek zayıf yok. Fazla olmasını istemeniz bir ihtiras mı, şımarıklık mı, yoksa gerçekten bir oyun mu? Pırıl-pırıl çocuklarsınız, eminim birbirinize desteğiniz olmasa da, tembelliği bırakıp çalıştığınız takdirde başarılı olacağınıza adım gibi eminim. Anlayamadığım sırf tembellik için birbirinizi kayırmanız.”
Bir süre yüzlerimize baktı, bir şeyler görmek, söylemek ister gibi. Sıkıldı, devam etti;
“Bir şans, ilk ve son bir şans vereceğim size şimdi. Burada olayın şahidi olan müdire hanımın bile haberi yokmuşçasına. Tüm sınavlarınıza ben de gireceğim. Sizleri nasıl ayırt ettiğimi de söylemeyeceğim sizlere. Eğer ortalamanın üstünde bir başarı ile mezun olamazsınız, benden çekinin, disipline verip belki de hayatınızı karartacağım. Başarılı olur ve üniversitede böyle bir halt işlemeyeceğinize de söz verirseniz her şeyi unutacağım. Söz…”
İkimiz de koşup öğretmenimizin ellerini öptük; “Söz!” diyerek Sonra da müdire hanımın eline yönelip geri geri çekildik.
Sorunumuz şuydu. Önce sıfırları normal hale getirmek. On almalıydık ki, ortalamamız yükselsindi. Bir on daha, birkaç on daha almalıydık ki ortalamamız daha da yükselsindi. Gayretlerimiz on almak üstüne idi, ama dokuz alsak da “Allah bereket versin!” demek gönlümüzden geçmiyor değildi. Hatta ve hatta sınıfı ortalamanın üstünde geçmemiz için ne not almamız gerekiyorsa onu alsaydık, o da yeterli olacaktı bizim için.
Endişemiz yılsonu sınavlarında, yakışıklı öğretmenimizin tavrı idi: “Küstüm-boz!” ya da “Bu üçkâğıtçılardan ne köy olur, ne kasaba!” dese yapacak hiçbir şeyimiz yoktu. Özellikle ve düşünerek belki de beni oldukça kuvvetli olduğum cebirden, ablamı da kompozisyondan sınıfta bırakmışlardı hocalarımız, bütünleme sınavlarına gelmemiz için.
Bunun bir sabotaj(7), ya da baş eğdirme olduğunu kesinkes biliyorduk.
Bu arada gelişen imkânlarımızla biz Üniversite Sınavlarına girdik. Ben Fen Fakültesini, ablam Edebiyat Fakültesini kazandık. Olacak işti ve o olmuştu!
Öğretmenimizin artık bizlerden şüphe etmek, şüpheli olmak olasılığı bile kalmamıştı. Gene de cep telefonlarımızın numaralarını öğrenip sormuştu: “Neredesiniz?” diye.
Ablamdan yirmi dakika küçük olan ben Aysu, nefretle de olsa unutamıyordum bizim yanlışımızı bulup, yanlışımızı yüzümüze vurmayan ve hoşgörüyle(8) bakan öğretmenimi. Ablam; “Postu kurtardık ya, gerisi hava-cıva!” modundaydı.
Nefretle sevgiyi ayıran çizginin çok ince olduğu(9) söylenirdi. Ondan nefret edişimin sebebi bu ince çizgi olabilir miydi? Evet ve mutlaka benden birkaç yaş büyük olsa da onu nefret ettiğim kadar sevmeye hakkım yok muydu? Sevemez miydim Tanrı’nın hem nimeti, hem himmeti(10) olan bir yaratığı, hem bizim gibi olan?
Atalarımız; “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” demişler. O halde olmaz yerine; “Olur, olur, bal gibi olur!” demek daha uygun değil miydi ki? Hem aynı atalarımız “Demokrasilerde çare tükenmez!” demişler. O zaman ben de derim ki; “Sevgide de çaresizlik yoktur.” Sevgi her şeyi başarır, sevenin başarılı olması kadar doğal bir şey yoktur…
Yaşamda insanın şansı en fazla ve ancak % 100 olabilirdi. % 101 olması bile mümkün değildi. O halde bu durumda benim öğretmenime karşı şansımın % kaç olduğunu nereden bilir ve nasıl söylerdim ki öğretmenime, kendime bile izah etmekte çekinirken?
Dersimiz olup da onunla karşılaşacak bir şansım yoktu.
Yılsonumuza bir adım kalmıştı.
O tek derslerimizden bütünleme sınavları için yazılı oluyorduk, o mümeyyiz(11) ya da gözetmendi. Sınav sırasında yanımda dikilip de kâğıdım yerine bana baktığını hissedince heyecanlanmıştım. Kaykılır(12) gibi olunca;
“İyi misin Aysu?” deyip omzumdan tuttu.
Bitmiştim, ölebilirdim, üstelik şu anda ölsem (hem onun için) hiç de pişman olmazdım. Beni bir kere daha tanıyan o idi, hem asla yanlışlık yapmadan. Bu insan ömür boyu da yanlışlık yapmaz, yapamazdı. O halde ben ona köle olmadan, onu benim kölem yapmalıydım. Ama nasıl?
“Bir şeyim yok öğretmenim!” dediğimde o bayan öğretmenlerden birine işaret edip yanına çağırmıştı bile. Öğretmen Hanım çantasından çıkardığı kolonyalı mendili uzatırken, belki de öğretmenimin bilmemesini, ya da duymamasını istermişçesine fısıltıyla;
“Hasta mısın kızım? Hasta mı oldun yahut?” diye sordu.
“Yok hocam iyiyim, hem benim için ayrıcalık tanımanızı isteyemem!”
Bazen “Hocam!” bazen “Öğretmenim!” İkilem(13) değil de şaşkınlık içindeydim sanki ve bunun sınav kâğıdımı etkilememesi dualarımdaydı. Aslında bilmediğim şeyler değildi yapacaklarım. Sadece mantıkla ve iyi bir akıl düzeninde sıraya koymam gerekiyordu.
Başarmam için bunu yapmalıydım. Kendime geldiğime inanan öğretmenlerim ayrıldılar başımdan ve aynı ritimle yazmağa devam ettim sınav kâğıdıma.
Onu kendime kul-köle yapmak için birinci adımı atmıştım, bayılmış gibi hareketimle. Bu adımı diğer adımların da takip etmesi gerekliydi, kölem olması için, ama nasıl? Henüz büyümemiştim ki o kadar!
“Tahsil hayatımızı ablam da, ben de size borçluyuz hocam. Affetmeseniz bugünleri yaşamaz, yaşayamazdık. Ufak bir hediye, bana-bize doğru yolu gösterdiğiniz için. Bu; belki ve mümkündür ki beni hatırlamanız için. Çünkü benim için sizi unutmam mümkün değil, asla unutamayacağımı da bilin.”
Bu; ikinci adımımdı, ona bir dolmakalem seti hediye etmek gibi.
Taş atıp kolum yorulmamıştı ama attığım taş herhalde isabet edip az ya da çok bilemediğim bir hasar bırakmıştı öğretmenimde (sanıyorum). Çünkü bakışlarından hissetmiştim bunu. Yola gelmek üzere, kölem olmak üzere idi, hissettiğim.
Tecrübesi yoktu genç öğretmenimin hissettiğim kadarıyla, hayattan bir şeyler öğrenmiş gibi değildi bu güne değin, kadınların fettanlığını(14) ve onu nasıl kendilerine köle ettiklerini bilemeyecek kadar tecrübesizdi (yorumum tabii), yaşım onunki kadar olmasa bile.
Nihayeti ben bir kadındım, Allah’ın bana sunduğu önceliklerden faydalanmak da hakkımdı. Gençti, kıpır-kıpırdı yüreği hissettiğim, bekârdı ve bence gösterdiğim ilgiyi reddetmek gibi bir düşüncesi, hatta şansı bile yoktu.
Üçüncü kez şansımı nasıl denemeliydim ki? Bilmediğim bir konu varmışçasına yolda yakalayıp nefesimi mi hissettirmeliydim ki? Yoksa karşı karşıya geldiğimizde (ki bunu benim sağlamam imkânsız değildi) kaza ile düşsem yardımını mı bekleseydim ki? Hatta bu düşüşümde eteklerim biraz sıyrılsa da heyecanlandırsa mıydım ki onu?
Ya da bir telaşlı anında kaza ile çarpışsak, kitaplarımı toplamaya yardım ederken, kafa-kola mı alsaydım onu? Ya da duygu sömürüsü yapmak için, kanser ya da ölümcül bir hastalığa duçar olduğum(15) izlenimini mi yaratsaydım ki, son arzum gibi?
Hepsi basit, hepsi sıradan, daha önceden de denenmiş ve hatta hiç başarılı olmamış, centilmenlik dışı, sonradan hatırlandığında hayıflanacak(16) numaralardı. Olamazdı.
O halde ne? Ne ile ve nasıl yoğunlaştırabilirdim ki kendime onu? Kölem olacak demiştim, onu gönül parası ile satın alacak param bile yoktu! Ve kendime itiraf etmekte zorlansam bile gün geçtikçe zihnen de olsa, ona yakınlaşmaya başladığımı, unutamadığımı, hatta onu gerçekten istediğimi hissetmeğe başlamıştım.
Demokrasilerde çare tükenmezdi. O olmaz, bu olmaz ise, neden direkt olarak kendisine soramazdım ki olup olmayacağını? Telefon numarası vardı, mail adresi vardı. Hangisini tercih edeydim ki? İçimde sesini duymak, her şeyi hemen anlamak arzusu vardı. Cep telefonumdan numarasını tuşladım;
“Alo Öğretmenim!” der demez cevapladı beni;
“Efendim Aysu!”
“Utanarak soracağım bir sorum vardı hocam. Sınıfta ‘Danışabilirsiniz!’ dediğiniz için sormaya cüret ediyorum. ”
“Konu nedir Aysu? Çekinmeden, söyle. Dediğim gibi eğer yardımcı olabileceğim bir konu ise seve seve yardımcı olurum tabii.”
“Benden birkaç yaş büyük, öğretmenim olan birini çok seviyorum, hem yaşamımın tümünü ona adayacak kadar. Ama onun duygularından haberdar değilim. Hiçbir açığını, ya da bana ilgisi olacak davranışını görmedim, duymadım, bilmiyorum. Kimyamız uyuşuyor sanıyorum, frekansımızın(17) farklı olacağını düşünemiyorum. Ne yapmamı önerirsiniz?”
Bir süre suskunluk oldu ahizede. Sonra o muhteşem diyebileceğim ses, sitemli de olsa ulaştı kulaklarıma;
“Bu çok basit bir heyecan küçük hanım! Herhangi bir şekilde, herhangi bir yerde karşıma çıkıp; “Öğretmenim seni seviyorum, sana aşığım!” deseydin ben de seni anında cevaplardım Aysu;
‘Ben de seni seviyorum, ben de!..’ diyerek…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Primitif; İlkel. İlk durumunda kalmış olan, gelişmemiş. Zaman bakımından en eski olan.
(2) Minval; Biçim, yol, tarz.
(3) Fiskos; İki ya da daha çok kişi arasında geçen, başkalarının yanında ama onların duyamayacağı bir gizli ve alçak sesle konuşma.
(4) Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.
(5) Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
(6) Çirkef; Aslı pis ve bulanık su anlamına gelmekle birlikte ikinci manası; iğrenç, bulaşkan. Haddini bilmeksizin saldıran kimse/ler anlamındadır.
(7) Sabotaj; Baltalama. Bilinçli ve kasıtlı olarak bir işi veya bir durumu bozarak zarara yol açan harekette bulunma, sabote etme.
(8) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(9) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI
(10) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(11) Mümeyyiz; Gözetmen. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı ayıran , seçen, yazıları temize çeken.
(12) Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.
(13) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(14) Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.
(15) Duçar Olmak; Bir şeye uğramak, çatmak, tutulmak veya bir şeyin gelip kişiyi bulması.
Duçar; Uğramış, yakalanmış, tutulmuş.
(16) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(17) Frekans; Birim zamanda titreşim ve sıklığı, devirli bir olayda saniyedeki devir sayısı (Öyküdeki anlamı; aynı titreşimlerin iki tarafça da hissedildiği şeklindedir).