“Haydi, goçum(1) benim, sen halledersin bu işi be Gülüm. Ben de sayende memlekete bir koşu gider, öncelikle ablamı, eşi-dostu, hısım-akrabayı(2) ziyaret eder, dönerim. Bu yardımını da unutmam ha! Hem her zamanki gibi!”

Hatırımda kalan; “kaf”ları “gayın” gibi ya da Türkçemizdeki “k”ları “g” gibi söyleyen dayımın bana tezahüratındaki(3) son cümleler olmasıydı bunlar, arabasının anahtarlarını uzatarak “Allahaısmarladık!” deme arzusunu yaşarken.

Dayım, esasında “Hacı Dayım” demem gerek, arabası ile taksi şoförlüğü yaparak nafakasını(4) temin ediyordu bu büyük kentte.

Yengemin de etkisi olsa gerek, kışa hazırlık olmak üzere tarhana, salça, erişte, kuskus yapmak, anneme ısmarladığı keçi sütünden yapılmış peynirleri almak ve belirli süre yaşadığı yörenin havasını solumak için -kendi deyimiyle- memlekete “bi koşu gidip-dönmek(5) arzusunu taşımıştı.

Gerçeği söylemem gerek. Ben bir köy çocuğuyum. Babamın erken göçüşünden sonra, annemin özverisi(6) ve dar-kıt olanaklarla okumuş, daha sonra üniversite sınavlarını kazanarak bu kente gelmiştim.

Hacı Dayımların çocukları olmadığından, onların bu koca kentte hapis (!) olmalarından yararlanarak onlarda kalıyordum, herhangi bir eğitim kurumunun yurdu yerine. Bana gerçek bir istekle bakıyorlardı, bir dediğim iki olmuyordu.

Ne onlara, ne de köydeki belirli olanakları benim için seferber eden anneme mahcup olmamak için var gücümle okumaya, eğitimimi tamamlamaya, kısa zaman içinde mezun olmaya, kısaca hemen “adam olmaya” çalışıyordum.

Her neyse…

Hacı Dayım, plânladıkları yolculuklarını trenle gerçekleştirmek istediğinden, bisikletli bir çocuğun arabasının sağ çamurluğuna (hem de durduk yerde) dokunuşunun bıraktığı izleri onartmak, boyatmak, kışa hazırlıklı olması için yağını değiştirtmek, eksiklerini tamamlatmak için servise götürülmesini temin için bana teslim etmişti.

O sıralarda benzine üst üste yapılan zamlar nedeniyle taksi ücretleri de artmış olduğundan, arabanın taksimetresinin de ilgili yerlerde ayarlatılması gerekiyordu. Gamsız(7) ve kanaatkâr(7), her iki sözünün başında, ortasında ya da sonunda mutlaka “Gülüm!” demeyi meziyet(8) sayan Hacı Dayım, bu konuda da aceleci davranmamış ve bu iş de; benim yapacağım görevler içine sıkıştırılmıştı!

Sabah onları Tren İstasyonuna (ya da Garına) götürmeğe hazırlanırken, başlayan günün ilk tersliğini yaşamıştım. Lâstiklerden biri inmiş, ya da patlamıştı. Aceleci, ya da gecikmekten daima çekinen Hacı Dayım ve özellikle yengem, stepne(9) ile çabucak değiştirebileceğimiz lâstiği değiştirmemizi beklemektense duraktaki taksilerden biriyle İstasyona gitmeyi yeğlemişlerdi.

Vedalaşmamız, ayaküstü ve kapının önünde, duraktan gelen taksinin kapısını açarken olmuştu alelusul(10). “Lâhavle!” çekerek(11), kendime sabır dileyerek inik lâstiği değiştirdiğim zaman gün, kendine gelmeğe, sona erme çabasındaki sonbaharın güler yüzüyle ışıldamağa başlamıştı sanki.

Günün bundan sonrasının aksilik olmadan, aydınlık geçmesi arzusu geçti içimden. Olabilirdi de… Neden olmasındı?... Belki…

Hacı Dayım, belki fiziksel yorgunluğunu da yok edebilmek amacına yönelik olarak süreyi kısıtlamaksızın köyde kalmayı istiyormuş gibi geldi bana.

Emekli bir makam şoförü olduğundan, aslında boş zamanlarını değerlendirmek istercesine, camiye gidiş-geliş zamanları dışında, ara-sıra, hatta belki iddialı bir deyiş olarak yorumlanabilir, ama sanki amatörcesine veya zevk için çalışıyor gibiydi. Belki de; emekli maaşı olduğundan, “Nafakasını taksi şoförlüğünden sağlıyordu!” sözü yanlıştı!

Hacı Dayım, zorunlu nöbetçi olduğu zamanlar (bayram-seyran gibi, diğer şoför arkadaşlarının hastalık, düğün-dernek gibi meşguliyetleri gibi) dışında, çok zaman durağa bile gelmezdi. Ya da evine telefon edildiğinde zorunlu olarak gelir, gelse bile ezan-namaz zamanı ise sırasını başkasına devreder, “Hayır için” kendisine havale edilen(12) işleri kendi deyişiyle “Sevabına, bedavaca kabul ederdi.”

Bazen uzak mesafeler için “Para kazansın!” diye sırasını ihtiyacı olduğuna inandığı şoför arkadaşlarına devrederdi. Bu nedenle köye gitmeyi plânladığında, beni tehdit bile etmiş; “Silâh zoru(13) ile de olsa arzumu kırmayacaksın Gülüm!” demişti.

“Silâh zoru ile” kendi espri anlayışı içinde; “Ya yapacaksın, ya da mutlaka yapacaksın!” diye tek bir olguyu işaretleyen ikilemdi Hacı Dayım için.

Gerçektir ki; bu kere de, çok zaman olduğu gibi onun isteklerine uymakta nazlanmamıştım. “Çok zaman olduğu gibi” diyorum. Çünkü harçlıksız kaldığımı fark ettiğinde ve özellikle sömestr başlarında defter-kitap almamı, okulun sömestr harç parasını yatırmamı teminen arabasını çalışmam, çalıştırmam için bana verir, giderlerimi karşılamam için kendimin kazanmam gerektiği düşüncesini yaşatırdı bana.

Kesinlikle ve katiyen(14) “Al! Şu parayla okul harcını yatır!”, ya da “Defter-kitabını al!” demişliği yoktu. Buna mukabil özellikle dini bayramlarda hele hele köye anneme gittiğimde, ya da beraberce gittiğimizde olağandan fazla harçlık takviyelerini(15) unutmam mümkün değildi. Ben de bu harçlıklarla gereği ne ise onu yapmağa çalışırdım, çünkü çevremde benim gibi olanakları olmayan çok arkadaşım vardı.

Hacı Dayım hiç üzmezdi beni, yoksulluğumu da vurmazdı yüzüme, ama örneğin; geldiğimden (Üniversiteye başladığımdan) beri iki-üç defa elbise satın almıştı bana. Benim eski elbiselerimi de “Küllü müsrifin haramün! (Her israf haramdır!)(16) diyerek giymekte tereddüt etmemişti.

“Delikanlısın!” demişti hiçbirini ölçmeden-biçmeden tıpkı arzulayacağım şekilde satın alıp getirip verdiğinde. Sonra eklemişti; “Gülüm, anla işte!” diyerek. Yengemin sevgi dolu olduğuna inandığım işaretleri de; “Düşünme, al!” anlamındaydı. Bu; sadece benim yaşadığım bir olay değildi.

O, ya da onlar kısaca; “Fakir Babası, Fakir Anası” idiler Mahallede desem, herhalde tüm yaşamlarını özetlemiş olurum. Çünkü kimin neye, ne zaman, nasıl ihtiyaçları olsa onların haberleri olurdu bir vesile(17) ile ve o; halledilirdi taraflarından, bir de olsa, milyon da olsa.

Ne miktar, ne din, ne dil, ne ırk, ne cins, ne de şekil hiçbir şey asla ve asla önemli değildi onlar için, uzatılan el boş çevrilmezdi, veren el alan elden hayırlıydı, veren el sağ el ise, sol elin haberi olmazdı, felsefe(18) bu idi yaşadıkları.

Ramazan ya da Kurban Bayramlarında arabalarına binip de gittikleri yerleri asla söylemezlerdi karı-koca. Dönüşlerinde gözlerinde gördüklerimden anlardım rahat olduklarını. Her neyse, medhüsena(19) da onlara yakıştırılmayan bir düşünce idi ki, konuyu burada sonuçlandırmam herhalde iyi olacak.

Üniversite son sınıftaydım. Bir arabaya, geçici de olsa, taksi plâkalı da olsa bir arabaya sahip olmamın, kız arkadaşlarımın arasında itibarımı(20) artıracağını, belki de istikbale yönelik adımlar atmama katkısı olacağını düşünüyordum bu kez de.

Özellikle ilgi duyduğum, çok zaman düşüncelerimde yer eden, ancak “sevgi” ile “aşk” çevrimini gönlümde henüz yorumlayamadığım birine karşı hava atmak, gururlanmak hoşuma gidecekti yine de, yadsımadan(21) söylemem gerek. Bu sebeple olsa gerek Hacı Dayımın “Silâh zoru” gösterisine pek de gerek kalmamıştı!

Patlak lâstiği değiştirip yola çıktığımda zihnimden geçenler, aşağı-yukarı özetlemeğe çalıştıklarımdı. Yeni bir gün, yeni bir umut, geleceğe yönelik düşünceler, düşler şekilliydi gönlümde, sonbaharın sonlarının ifil ifil(22) hissedilmeğe başladığı bu günde.

İnsan, yaşamak istediğini yaşar bazen. İşte öylesine. Gökte hava kirliliği yoktu henüz, sobalar kendilerine gelmemişti kışa hazırlıklarında, ama sokaklar, çöpçülerin boykotlarını yaşarcasına kirli idi.

Sokağın köşesini dönüp düzlüğe ulaşmak ve vites büyütmek üzereyken fark ettim işaretini kahverengi montlu, kahverengi elbiseli bayanın. Yanına yaklaşmak üzereyken onun bir genç kız olduğunu gördüm. Yaşının hiç de gerektirmediği şekilde boyalı, ya da makyajlı her ne denirse işte, öyle idi. Siyah saçları karışık, hatta tarak görmemiş gibiydi, kısaca; rüküştü(23).

Kişi, görmek istediğini görür ya, belki de ben öyle algılamıştım(24).

“Kısa günün beyliği, beyliktir!” deyip, olacak masrafların (Hacı Dayım tamamını cüzdanıma koymuş olmasına rağmen) bir miktar karşılığını çıkartmak için yanına geldiğimde genç kız, tam anlamıyla durmamı bile beklemeden arka kapıyı hızla açtı.

Açık kapıdan elindeki defter-kitap yığınını belirsiz bir tedirginlikle koltuğun üstüne atıp, çoraplarının kaçmamasına özen gösterir gibi koltuğa oturdu. Sentetik bakışları(25) ile kişiliğimi yorumladı ve kapıyı (dolmuş şoförlerinin “Alıp da götüreydin bari!” dediği şekilde) gerektiğinden fazla gürültü ile kapatırken;

“Acele edin, ama sürat yapmayın!”

“Vize sınavına yetişmem gerek!”

“Öğrenmem gereken bir-iki konu daha var!”

“Sigara içmeyin, rahatsız olurum!”

“Taksimetreyi açmayı unutmayın!” gibi emirlerini arka arkaya sıraladı, belki de -kim bilir- sesli düşünüyordu:

“Hepsi tamam da hanımefendi, yalnız bir de nereye götüreceğimi emretseydiniz?”

Gıcık kapmıştım(26) ya, bilerek, haşlar(27) gibi, hırlar gibi bir ses tonuyla söylemiştim, ağdalı(28) ağdalı.

“Söylemedim mi?”

“Söyleseniz, sorar mıydım ki?” Bu kere de senli-benli olmuştum.

“Sıhhiye’ye, Dil Tarih’e…”

Ne “Lütfen!” demişti, ne de özür dilemişti, ne de mimiklerinde(29) böyle bir arzu hissediliyordu. Dikiz aynasından baktığımda, kitaplarından birini açtığını ve koyu kahverengi gözlerini sayfalardan birine yönelttiğini gördüğümde, kahırla;

“Baş üstüne!” dediğimi bile duymamış olduğunu düşünüyordum.

Fakülteye ulaşıp da;

“Buyurun efendim!” dediğimde ise, okuduğu kitabı koltuğun üstüne iğreti olarak(30) koyup elleriyle ceplerini araştırmaya başladı. Yine özür dileme gereğini hissetmeden ve nedenini bile söylemeden;

“İki dakika bekleyin, hemen geliyorum!” diyerek tüm kitaplarını acele ile topladı, gözlerini anlamsızca kırpıştırdı, yine kahverengi çizmelerinin üstünde dönerek ve koşma gayretiyle okulun kapısından içeriye girdi, kayboldu.

Davranışlarının -bence- yanlışlığı nedeniyle, beklememin gerekip gerekmediğini, belki de dalgın, arabadaki son parfüm kırıntılarını havalandırmayı düşünürken, pencereme yaklaşan Trafik Polisinin;

“Belgeleriniz lütfen!” sesiyle irkildim(31), kendime geldim.

“Özür dilerim Memur Bey! Müşteri indirmiştim de… Gidiyordum…”

“Anlıyorum! Normal bir kontrol olarak düşünün bu isteğimi o takdirde!”

“Hay hay!” dedim, ama Hacı Dayımın belki de deneyimlerinin etkisi ile olsa gerek; “Mutlaka yanında taşı, her şeye rağmen ve hiçbir zaman arabada bırakma!” dediği aracın ruhsatını yanıma almadığımı da ancak o zaman hatırladım.

Sürücü Belgemi memura uzattım; “Aracın ruhsatını evde, aracın sahibi Hacı Dayımın evinde unuttuğumu, eğer izin verirse, Sürücü Belgem kendilerinde kalmak kaydıyla, hemen geri gidip getirebileceğimi” söyledim. Sürücü Belgeme bakan ve cebine koyan memur;

“Peki delikanlı, istediğin gibi olsun!” dedi.

Yüzüne baktım. Alay edip etmediğini, dönüşümde “Okkalı(32)” bir ceza yazılıp yazılmayacağını, her şeyden önemlisi ne kadar Ceza Puanı indirileceğini düşünmeden edemedim.

Günün başlangıcı gibi, devamı da iyi gitmiyordu. Sabahki lâstik patlaması, sonra acımasızca azarlayan koyu kahverengi gözlü, montlu müşkülpesent(33) kız öğrenci ve şimdi de Ruhsat unutkanlığı nedeniyle ceza yazacağını ve kusur puanı sileceğini düşündüğüm Trafik Polisi… Terslikler bu üçle sonuçlansın, istiyordum.

Eve çabuk gitmek ve de hemen dönmek düşüncemdi. Birinci bölümü çabuk bitirmiş, eve giderek ruhsatı almış ve Trafik Polisine ulaşmak üzere dönüş yolculuğuma başlamıştım hemen. İnsanların çizilmiş kaderlerine ulaşması için bazen olayların yinelenmesi gerekiyordu galiba.

Aynı köşe, aynı dönüş, aynı işaret ve bir başka hanım bu kere de. Bir genç kız, hem belki o da zengin, o da varlıklı, belki de fakir… Güzel mi? Belki… Bir öncekine göre kahverengileri azdı. Saçları sarıya yakın kumral, gözleri bal rengi idi. Kıyafeti belki biraz eskice ama temiz, hem açık kahverengi idi. İçimde belgelenen engelleyemediğim bir hisle durdum bir kere daha.

“Umarım müşteriniz yoktur, inşallah engellemiyorumdur sizi. Mümkün mü? İmtihana çok az bir vaktim kaldı. Beni Sıhhiye’ye, Fakülteye yetiştirebilir misiniz acaba?”

Kısa süre içinde dilek ve düşüncelerini duraksamadan arka arkaya anlatmış, anlatıvermişti bana. Böylesine bir dileğe “Hayır!” diyebilir miydim?

“Hay! Hay! Memnuniyetle efendim!” dedim.

Bir önceki müşteri ile kıyaslanabilir tarafı yoktu, kapıyı zorlukla kapatmıştı sanki, inip tekrar kapatmam gerekmişti. Tedirgindi(34), belki de sınavına yetişememekten korkuyordu. Aynı duyguları daha önce yaşamış biri olarak ona hak vermemek elimde değildi, saate baktım, sınavın başlangıcı için zaman dardı, trafiğin sıkışıklığını da dikkate alarak onu bir an önce sınavına yetiştirmek arzusunu taşıdım gönlümde.

Fakülteye yaklaşmak üzereyken, arka koltukta tereddütle ceplerini karıştırdığını, belirgin bir üzüntüyü yaşamaya başladığını, hatta hırsından ağlamaklı olduğunu gördüm dikiz aynasından.

“Hayr’ola! Can sıkıcı bir durum mu var?”

“Özür dilerim, çantamı ya binerken düşürdüm, ya da evde unuttum. Mahcubum(35). Çok özür dilerim, lütfen beni geriye götürün, eve gidelim, ücretinizi eve ulaşınca ödeyeyim!”

“Peki, sınavınız ne olacak!”

“Bu mahcubiyetle başarılı olmam asla mümkün değil ki!”

“O da ne demek öyle? Direksiyona oturuşuma bakmayın, ben de bir üniversite öğrencisiyim. Hem ağabeyiniz sayılırım. Şimdi hiçbir şey yokmuş gibi sınavınıza girin. Yarın aynı saatte bindiğiniz yere gelip sizi beklerim, taksi ücretini de o zaman alırım sizden. Hatta ne olur ne olmaz, eve dönüşünüz için şu öğrenci biletini de alın, yanınızda dursun, gerekebilir belki. Hüviyetiniz yanınızda değil mi?

Bileti uzatırken okulun önüne gelmiştik. Bir süre ne yapacağının kararsızlığı ile durakladı, saatine baktı, sonra bileti alarak vaktini değerlendirmek istercesine geriye bakarak okula doğru koşarken;

“Teşekkür ederim!” sesi güzergâhının(3) parkelerinde yankılanıyordu.

Babacan Trafik Polisi de aynı telâşı yaşamış gibiydi. Arabadan inerek ona yönelip ruhsatı uzatırken;

“Arkadaşın mı?” dedi kısaca.

“Yooo! Olsaydı keşke. Cici bir kız!”

“Olmaması için sebep ne?” konuşurken bir taraftan da ruhsatı kontrol ediyordu.

“Bilmem. Düşünmedim. İsmini bile bilmiyorum.” Senli-benli olmuştuk.

“Öğren öyleyse!” dedi Sürücü Belgemi ve ruhsatı uzatırken.

“Ceza kesmeyecek misiniz?”

“Ceza kesmem gereken bir olay mı olmuştu sence, delikanlı?”

“Yooo! Bilmem ki! Genelde bilgiler istendiğinde hatamız var kanısı yaşarım da…”

“Demek ki yanlış bir kanı varmış zihninde. Bunu unutman gerek. Ayrıca Hacı Mehmet Ağabeye de ‘Hemşerin Trafik Polisi Selçuk, selâm söyledi’ de, olur mu? Hem aklında kalsın mutlaka, bir kenara yaz, ya da not al! Ruhsatın süresi üç gün sonra doluyor. Tedbirli olup Fenni Muayenesini yaptırmayı unutmasan iyi olur, delikanlı. Haydi selâmetle. Allah yardımcın olsun. Bir sorunun olursa da, Trafikte beni ara-bul, ‘Selçuk Abi” deyince herkes tanır, ama yine de yaka numaramı bir kenara not et!”

Trafik Polisi Selçuk Abi’nin düşüncelerinden vazgeçebileceği olasılığını ve yaşadığım üç terslikten sonra şu anda görüntülenenleri zihnimde yorumlamağa çalışıyordum, tamirci Ömer Ustaya doğru giderken.

Güzellikler vardı, insanların bazen gönüllerinde, bazen ruhlarında, bazen cisimlerinde şekillenen. Böylesine iki güzelliği yaşıyordum kısacık zaman dilimine sığan. Gök niye mavi yerine kahverengi değil veya niye sarıya yakın kumrala boyanmazdı ki onun saçları gibi? Niye tezatları(37) yaşardı ki insan bir bardak suyu yudumlarken, bir lokma ekmeği yerken, bir nefes havayı solurken?

Ve niye insan kendi kendine konuşurdu bir sonuca ilerlemeye çalışırken? Bu insan; bendim, yaşayan. Yaşadığıma göre âşık olabilirdim. Ama tariflerdeki gibi aşk, bu muydu? Düşünüyordum, o halde vardım(38), o büyük düşünürün dediği gibi. Yanlışıma, belki ikilemimdeki doğruma, yine kendi kendime kafamı sallayıp gülümsediğimi fark ettim, tamirciye ulaştığımda:

“Ömer Usta. Hacı Dayım konuşmuş sizinle. Sağ çamurluk macunlanıp boyanacak, sağı-solu şöyle güzelce elden geçirilecek, ayrıca kış geliyor, antifrizi-suyu ayarlanacak, yağı-filtresi değiştirilecek, tamamlanması gereken ne varsa tamamlanacak, falan-filân işte. Ne gerekiyorsa yapacakmışsın… Stepne lâstiği de patlak, onu da yamamayı unutmayın, olur mu, lütfen… Toplam ne kadar masrafı varsa bir defada ödeyeceğim, Hacı Dayım giderken peşinatı da bıraktı, şu da peşinatı” diye, cebine sıkıştırıverdim Hacı Dayımın verdiği parayı, ön siperlik camına sıkıştırdığım ruhsatı alıp unutmama gayretini yaşarken.

Tüm bunları söylerken ve yaparken, bir taraftan da arka koltuk üzerindeki oldukça kenara iteklenmiş montumu ve kitaplarımı koyduğum ufak çantamı alma gayretimi yaşıyordum.

Önce çantamın alt kısmına kaymış, oldukça kabarık, kahverengi portföy(39) şeklindeki çantayı, daha sonra koltuğun hemen alt kısmındaki ufak bayan çantasını fark ettim. Merakla portföyü açtım, birkaç banka kartı, Nüfus Kâğıdı, hüviyet ve benzeri fotoğraflı belgeden, çantanın arabaya ilk olarak binen kahverengi montlu öğrenciye ait olduğunu anlamam pek de zor olmadı.

Para bölümüne bakmak aklıma gelmemişti, aslında bu benim için önemli de değildi. Sadece ismini merak etmiştim, İngiliz Filolojisi Bölümünün İkinci Sınıf öğrencisi ve isminin Gülay olduğunu öğrenmekten gizli, belki de açık açık neşe, heyecan ve belki de mutluluk duymuştum.

İkinci çantada kâğıt ve bozukluk paradan başka bir eklenti yoktu. Hacı Dayım bazen; “Durum Muhakemesi yapmak(40)” derdi, sanırım arabanın kapısını kapatmadan önce dalgın bir şekilde duruşumun izahı, bu idi. Çantaları, çantamın içine koyarak kapıları kapatıp anahtarları Ömer Ustaya verdim;

“Ömer Usta, ben yarın ya da öbür gün akşama doğru telefon ederim, işlerin bitişine göre de arabayı almaya gelirim. Çünkü daha Fenni Muayenesi yapılacak, Taksimetresini de ayarlatmam gerekecek…”

“Merak etme Eren Emin. İşler bittiğinde ben seni evden ararım, ya da Durağa haber bırakırım. Kalbini ferah tut(41). Araba için düşüncen olmasın, sen derslerine bak… Gülüm Hacı Bey gene memlekete kaçtı, değil mi? Ne zaman arabanın bir işi olsa, memlekete kaçışına alıştık artık biz de. Yaz-kış dediği yok… Tabii, benim de senin gibi bir yeğenim olsa, ben de gözüm arkada olmadan kaçarım. Haa! Ne zaman bitiyor okul?...  Bu sene değil mi? Haydi Allah yardımcın olsun!”

Tamirci Ömer Usta kendi soruyor, kendi cevaplıyor, konuşuyordu. Ben dükkândan ayrıldığımda sanırım konuşması henüz bitmemişti. Bense belki imtihanda hüviyete ihtiyacı olacağı düşüncesi ile hemen okula dönmek ve hüviyetlerinin bulunduğu çantayı Gülay’a vermek istiyordum.

Ne kadar çabuk, kendi kendime senli-benli olmuştum, kırk yıllık arkadaşlar gibi (!) ona kendi dünyamda “Gülay” demeğe başlamıştım bile. Sınavda çok zor ya da çok kolay sorularla karşılaşarak sınavdan erken çıkmamış olması için dua ediyordum bir taksiye binerek okula yöneldiğimde.

“Tanrı bazen insanların dualarını kabul ediyor”, diye düşünüyorum. Çünkü okula gelmiş, kısa bir araştırmadan sonra sınavın yapıldığı salonu bulmuş, görevli öğretmene öğrencisinin hüviyetini taksimde düşürdüğünü söyleyerek gerekli olabileceği düşüncesiyle getirdiğimi söylemiştim.

O; ön sıralardan birinde oturuyordu, gelişim ve beni görüşü için kayıtsız gibiydi, ama ben onu görmekten dolayı heyecanlanmıştım. Bunun nedenlerden biri portföyü nöbetçi öğretmenden lâkayt(42) bir tavırla alarak masaya koyması olabilirdi.

Demek ki, sınava girişini engellemeyen fotoğraflı bir belge daha vardı yanında ki, umursamamıştı, çantasını, hatta içindekilerin yerinde olup olmadığını bile, sınava rağmen. Ben önemli olacağını düşünüp koştura koştura sınav salonuna çantasını yetiştirmeğe çalışmıştım oysa.

Oradan uzaklaşırken, beklentilerim olduğundan değil, onu hiç olmazsa bir kere daha görmek için beklemem gerekliliğini düşündüm, okulumda takip etmem gereken derslerimi önemsemezcesine.

Düşünülenlerle yapılanlar veyahut da olanlar örtüşmüyorlar bazen. Ama yine de rastlantılardan, bu rastlantıları kişi plânlamış da olsa, yönlendirmiş de olsa mutlu oluyor, sevinç dolu oluyor gönlü, benimki gibi. Benim yaşadığım bu idi. Oysa…

“Çantamı bulmuş, getirmişsiniz. Teşekkür ederim.”

Bir taraftan çantasını karıştırıyor, bir taraftan defter kitaptan oluşan yığını zapt etmek gayretini yaşıyordu, imtihandan çıkarak lokale(44) yanıma geldiğinde, masaya oturmak yerine ayakta kalmayı yeğlemişti.

Çantasını karıştırma çabasında başarılı olmuşçasına, çantasından çıkarttığı iki değişik renkli kâğıt parayı uzattı bana doğru:

“Birincisi, vermeyi geciktirdiğim taksi ücretiniz. İkincisi de zahmet edip imtihan salonuna kadar hüviyetimi getirdiğiniz için…”

Ben “Sınav” dedikçe, çevremdeki herkes ısrarla “İmtihan” deme gayretinde oluyordu sanki:

“Bahşiş ya da bir anlamda sadaka ile ödüllendirmek yerine, sevgi dolu bir güler yüz göstermeyi denemek istemez miydiniz? Bu; bedeli ölçülemeyecek bir ödül olurdu benim için” dedim, paraları almayarak.

Başını kaldırdı, belki bir şeyler söylemek istedi, sonra vazgeçti küçümseyerek, paraları anlamamışçasına başını sallayarak açtığı kitaplardan birinin arasına sıkıştırarak, okulun kapısına kadar sıkıntı yüklü olduğunu sandığım adımlarla yürüdü, olasıdır ki gönlüm de peşi sıra yürüyordu.

Farkında değilim, bir put gibi ortalıkta kalmış, kalakalmıştım bıraktığı yerde. Belki de ben bir rastlantıdan çok şeyler ummak gibi bir gafleti(45) yaşamıştım. İnsan şansını zorlamamalıydı, gerçeği yaşıyordum şimdi, duru, durgun, dingin(46).

Gerçek; gerçek mi idi ki? Gerçek; gerçek olmak zorunda mı idi ki? Ümitle ilgili hanelerden biri bile boş bırakılsa olmaz mı idi ki? Oysa o, çevirdiği bir taksi ile gönlünün istediği, parasının hükmettiği yola doğru yönelmişti bile.

Günün ortalarındaydım. “Kayıpları en azla sonlamak gerek!” dedim. Kısa değildi, ama uzun da sayılmazdı yolum, öğlene ulaşan eksikliğimi arkadaşlarıma sorarak öğrenmek arzusuyla okuluma yöneldim…

Girişte karşılaştım, arkadaşlarla ve onunla:

“Pek yaptığın bir şey değil, merak ettik seni?!” dedi Yasemin.

Hani bir ara, bir iki satır içinde, gizli-kapaklı söylemeğe çalışmıştım ya onu. O; o idi işte, ilgi duyduğum, arabayla hava atmak istediğim, hatta istikbal için düşüncelerimde yer eden hem bir dost, hem bir sınıf arkadaşı.

Sanırım, duygularımız da karşılıklı idi. Hatta bazen Yasemin’in için için kıskandığını bile hissederdim beni. Ne yalan söyleyeyim, bundan gizli bir sevinç duyardım. Oysa şimdi yaşadıklarım, ya da yaşamak istediklerim ona karşı haksızlık değil miydi?

Tuhaf değil mi, bu kere onunla karşılaştığımda, güzelliği karşısında ne gözüm seyrimiş, ne dudaklarım titremiş ve ne de kalbim çarpmıştı olağandan öte?

Oysa etki, tepki doğururdu(47), doğurmalıydı. Yoksa lise yıllarında öğrendiğimiz teoremler(48), kuramlar(48), nazariyeler(48), faraziyeler(48) yanlış mıydı?

Tanrı insanlara bir yol çiziyordu, ince, çok ince bir şerit halinde. Ve insanlar o çizgiden sapmadan, zorunlu olarak bir akrobat, bir cambaz rahatlığıyla yürüyorlar, yürümek gayretinde oluyorlardı. Bir akrobat, ya da bir cambaz mıydım ben? Belki…

Profesör, kendini tüm varlığı ile konusuna adamış, anlatıyordu. Dalgınlığım tarifsiz olmalıydı, yanımda oturan arkadaşımın birkaç kez dirseği ile ikaz etmesinden anladığım kadarıyla. Henüz derslerime dönememiştim. Belirli bir süre de dönemeyecektim, galiba. Oysa duygularımda yanılmış olmak arzusunu taşıyordum içimde.

İticilikten çekiciliğe yönelten ne idi? Evet, dünya yuvarlaktı. Doğudan-Batıya veyahut da Batıdan-Doğuya uzaklaşırken sonuca yaklaşılırdı, ama manyetikte artı ile eksinin tarifi tekti, onunla iki ayrı işaret gibi gözükmemize rağmen benim ona yaklaşmam, ya da yaklaşmak istemem, onun benden uzaklaşmasını mı gerektiriyordu? Oysa aynı kutuplar birbirini iteklemez miydi? Öyleyse Gülay neden uzaklaşma şıkkını(49) seçmiş, ya da seçmek istemişti?

Gün; çeşitli baskı altına alınmış duygu, düşünce birikimleriyle bitti, bitiverdi sessizce. Ömür törpüsü bir günü daha yok etmişti, biz farkında bile olamadan belki. Günün kararışında yalnızlığımı kucaklarken, hiç de alışkın olmadığım şekilde, nadiren arkadaşlarımla bir araya geldiğimde gerçekleştirdiğim; Hacı Dayımın, Yengemin ayıpladığı, bu nedenle öyle günlerde arkadaşlarımın evinde kaldığım, içki içmek gibi bir eylemi gerçekleştirmek arzusunu yaşıyordum.

Alışkanlık değildi benim için bu, tıpkı sigara içmek gibi. Ve ben… Ve ben bu sınırsız, zapt edilmez boyuttaki arzumu frenlemekten dolayı kendimle gurur duyuyordum yalnızlığıma uzanırken evde.

Yeni bir günle, yeni bir aydınlığı kucaklamağa heveslenirken yapmam gereken, ama unuttuğumu hissettiğim bir plânı hatırlamak gayreti içindeydim. Yengemi özlemiştim, çünkü kalktığımda hazır olurdu kahvaltım ve yapmam gerekenleri gözlerimin önüne sıralamam kolay olurdu, unutmak eylem olarak gerçekleşmezdi beyin hücrelerimde.

Yengemi hatırlıyordum. Hacı Dayımla o da hacca gittiği halde neden Hacı Yenge demeyişimin sebebini araştırmaya başlamıştım zihnimde. Söz verdim kendime, köyden döndüklerinde ona da “Hacı Yenge” demeye başlayacaktım. Mutlu olur muydu? Elbette, mutlaka!

Her neyse işim şimdi ocağı yakmak ve diğer işleri yapmaktı ki, hiç iş yapmak gelmiyordu içimden. Akşam yemeğimin bulaşıkları, lâvaboda alışkın olmadıkları yaşam biçimine devam etme çabası içindeydiler, ben giyinirken ve yapmam gerekenleri hatırlamaya çalışırken.

Böyle yalnız günlerimde, genelde Taksi Durağında çay-simitle kahvaltı ediyordum, çünkü bu, Hacı Dayımların beni evde ilk yalnız bırakışları değildi, Tamirci Ömer Ustanın da belirttiği gibi. Oldukça önemli derslerimi aksatmamak için hemen okula gitmeyi arzuluyordum, bu nedenle de Mont yerime ceketimi giymeyi düşünmüştüm.

Cüzdanımı, hüviyetimi ceketimin cebine aktarırken elime aldığım küçük cüzdan, bu sabah yapmam gerekeni hatırlatmıştı bana. Dün bitti, geçti-gitti derken, yeniden başlamıştı sanki. Oysa dünü ve yarını unutmak, yalnız bugünü yaşamak en güçlü ilkelerden biri olmalıydı(50).

Oldukça erken bir vakit olmasına rağmen, yürüyerek ulaştığım sokağın köşesini döndüğümde ufak çantanın sahibi, ismini bilmediğim o genç öğrenciyi göreceğim umudunu taşıyordum. Yanılmışım. Çeşitli mizansenlerle(51) zihnimi meşgul ediyordum, onu beklerken. Derslerime yetişmem için onunla karşılaşmayı bir başka zamana ertelemeyi düşünürken;

“Çok bekletmedim umarım!” sesi ile kendime geldim.

“Yooo! Birkaç dakika oldu gelişim!” dedim. ‘Henüz gelmiştim!’ gibi bir gerçek dışılığı belirtmek istememiştim.

“Arabanız yok mu?”

“Araba Hacı Dayımındı, dün tamire götürüyordum. Rastlantılar işte. Buraya da taksi ücretini almak için gelmediğimi bilmenizi isterim. Size göstermek istediğim şu. Acaba, dün düşürdüğünüzü söylediğiniz çanta bu mu?”

“Ah! Evet! Nerede buldunuz?”

“Arabada. Sanırım sınava yetişme telâşı içinde düşürdüğünüzü fark etmediniz. Hem umarım sınavınız iyi geçmiştir!”

“Sınavım çok iyi geçti. Sanırım dediğiniz gibi sınav telâşı ile cüzdanı düşürdüğümü fark etmedim. Her şey için teşekkürler…”

“Bir şey değil, lütfen! Ben de sizin gibi öğrenciyim ve bugün benim de oldukça önemli derslerim var, gecikmemem için hızlıca Otobüs Durağına doğru yürüsek…”

“Önce borcumu ödemek isterim.”

“İnsanların birbirine karşılıksız yardımı olamaz mı?”

“Olabilir. O zaman izin verin biletinizi ben atayım kutuya.”

“Olur tabii. Neden olmasın ki? Hem size bir şey söyleyeyim mi? Konuşuyoruz ama tanışmadık bile. Ben Eren Emin”

“Oh! Affedersiniz! Ben Ayşe. İngiliz Filolojisi ikinci sınıftayım. Dün iyi geçen vizem sayesinde sene sonu sınavları için şimdiden ve hem oldukça ümit varım!”

Konuşmasından tat almağa başlamıştım, heyecanlandığımı hissediyordum, gözlerine bakmak, ellerini tutmak istiyordum. Ne ayran gönüllüydüm(52) veyahut da diğer bir deyişle ne sarkar, sarkar gönüllü olmuştum ben, anlamlardaki ayrıcalığı düşünmeksizin? Heyecanlanırken, ikinci, şimdi de üçüncü heyecanı sıraya koyma çabasındaydım.

İlk düşüncemde, daha doğrusu Yasemin birinci ise, ikinci düşüncemde de vazgeçilmezlik vardı bence, ümitle ilgili hiçbir belirleme olmamasına rağmen. Oysa bana sahiplenme arzusu yaşayan, zamanında gerçekten ümit verdiğim arkadaşımı unutmamalıydım, Yasemin’i unutmamam gerekliydi (Öyle değil mi?).

Ayşe’nin suskunluğumda düşündüklerimi bilmemesi, anlamaması arzusunu taşıyordum. Sanırım, dünyanın tek zeki insanının ben olmadığımı kimse söylememişti bana, ama bunu anlamalıydım. Yoksa bir diğerinde anlamam oldukça acı verebilirdi bana.

Bunu onun gözlerinden, belki ilgisiz tavırlarından anlamalıydım. Gönlünün boş olmadığını, mutlaka onun mu söylemesi gerekliydi? Anlayamaz mıydım? Anlamalıydım, ama herhalde anlamamak, anlamamış olmak düşüncesi bana daha doyurucu gibi geliyordu şu an onunlayken, aynı havayı solurken.

İnsanlar gerçeklere bazen hemen, bazen gecikerek de olsa ulaşabiliyorlar. Gerçek; bir şamar, bir tokat gibi çarpılıveriyordu yüzlerine. Tıpkı benim, düşüncelerimi bile yaşamama imkân kalmadan olduğu gibi.

Ayşe’nin gözlerine bile bakamamıştım henüz doyasıya.  Nefesini hissedememiştim, kokusu ulaşamamıştı ciğerlerimin bir bölümüne bile.

Bir delikanlı bindi bizim olduğumuz otobüse, ben yaşlarda, bir durak, belki iki durak sonra. Ve plânlanmış gibi otobüste bizim bulunduğumuz bölüme geldi. Ayşe değişiverdi birden. Korku mu, saygı mı, içten gelen bir sevgi mi?

Gözleri benim değildi o andan sonra, hissettirmediği nefesini üleşmiyordu benimle, kokusu sırt çevirmişti bana, cismi gibi. O gence döndü; “Günaydın!” dedi ve konuşmaya başladı onunla.

Ben; tanınan, bilinen, belki minnet borcu(53) olan biri olmaktan çıkmıştım, basit, sade bir yolcu idim otobüste artık, bilinmemiş, görülmemiş, duyulmamış. Buna rağmen, gerçeği kabullenmem gerektiğinin bilincine ulaşmamakta inat ediyor, bunun zavallılığını yaşamamakta direniyordum.

Başlamayan, daha doğrusu başlaması arzu edilen, ancak başladığı takdirde, bitişinde tereddütler oluşacak bir öykü, ben devamı umudunun bencilliğini yaşarken bitmişti.

Kısaca Ayşe, muradına ermek üzere kendini programlamıştı. Programlanan bu yaşam biçiminde yerimin olmadığını anlamam çok kolay olmuştu. İnsan ateşin yaktığını bilir, bunu mutlaka ateşe elini uzatarak, deneyerek bilmesi gerekli değildir. Kader şekillenmişti benim için, kaderi zorlamam gereksizdi.

Onlar, otobüsten el ele tutuşarak indiklerinde, Ayşe utangaç bakışlarını yanındaki arkadaşına hissettirmemek istercesine bana kaçamak olarak yönlendirdiğinde bir özür dileme çabası yaşıyor gibiydi (sanki)! Gerçek; gerçekti, daha fazlasını söylemeye, ya da egoistçe(54) beklemeye gerek var mıydı ki?

Bir günde, hatta saatler zarfında girer gibi olmuştu gönlüme Ayşe ve bir anda çıkmış, çıkıvermişti dünyamdan olduğu gibi, çıkmalıydı da. Hem bunun için sebepler çok ve öylesine yüklüydü ki benliğimde…

Otobüsteki yolculuğum yalnızlık denen bir boyutta ilerliyordu. Zaman; sanırım, yaşayan her varlıkta olduğu gibi tükenecekti, soyut(55) ya da somut(55) olarak, boyutlu. Tükenen varlıklardan biri de bendim, farkında olamadığım boyutta. Oysa tükendiğime inanmıyordum, inanmak da istemiyordum belki.

Durakları bir bir geçen otobüs, ulaşmam gereken adres yerine son durağa teslim etme gayretinde idi beni.

Son durak… Bu, yaşamda da şekillenecek bir olguydu. Ama şu anda ben, bu olgudan uzak olduğumu zannediyordum. Öyle de olmalıydı. Hem henüz hazır değildim, hem de daha çok genç olduğumu düşünüyordum.

Tanrı insanları yaratırken, onlara bir kader çizerken başlangıçla bitim arasındaki yaşam çizgisinin uzunluğunu mu dikkate alıyordu acaba? Sanmam. Tanrı’nın Kader Çizgisini çizdiğinde yönlendirmeyi insanların kendilerine bıraktığını düşünüyorum.

Yüzme bilmeyen bir insan derinliğini bilmediği denize atıyorsa kendini, sağır bir insan tren rayları arasında yürüyorsa veyahut da ne bileyim bir insan uçaktan paraşüt olmadan atlıyorsa, bir bakıma “İntihar” dediğimiz şekillenişlerle geleceğinin sonunu kendi yönlendirmiş olmuyor muydu?

Öyleyse tüm olguları Tanrı’ya bağlamamak gerek. Yoksa sevapları kazananın kendimizin olduğumuzu, günahlara itekleyenin ise o olduğunu düşünerek Tanrı’yı suçlamamız o kadar kolay mı olurdu ki?

Mademki öğrenciyim, bu düşünceyi çok basite indirgeyerek(56) şöyle de ifade edebilirim: Kötü not veren daima öğretmendir, hocadır; “Hoca verdi!” deriz, iyi not alan ise daima kendimizdir;  “Aldım!” deriz. Basit ama Tanrı bu benzetişime gücenmemiştir, umarım.

Oldukça önemli derslerim olduğunu bilmeme ve yine gecikmemin, ya da gelmememin arkadaşlarımı endişelendireceğini bilmeme rağmen okula gidesim yoktu, kendimi düşünce ummanında, ya da yığınında boğulur gibi hissettiğimden olsa gerek.

Belki durgun halimi çevremin algılamaması isteğimin de yorgunluğunu yaşıyor gibiydim, hem daha bu saatlerde. İnsanlara kırıcı davranışlarımı yaşatmayı, hele hele Yasemin’in gönül dolusu sevgisini, kırıcı bir şekilde terslemeyi hiç düşünmüyordum şu anlarda.

Derslere boş verdim; “Tamamlarım nasıl olsa!” diye bir düşüncenin serbestiyetini yaşarken, gönlümün şekillendirdiği, bana serzenişte(5) bulunan hayallere de; “Boş versenize!” diyerek omuz silkiyordum.

Son Durağa gelen otobüsten indiğimde, bir parka yönelerek boş kanepelerden birine oturduğumu ve bana beni, belki de beni tüm evrene anlatma gayretinde olduğumu düşündüm.

Eskilerin; “İyi saatte olsunlar(58)”ı mı benliğimi yitirmeme yardımcı olma gayretinde idiler, yoksa benim paylaştığım mı başka bir şeydi, sabahın henüz bu ilk vakitlerinde?

Başlamayan bir bitişin beni oldukça etkilediğini kendi kendime itiraf etmem gerekiyordu. Oysa insanın gönlünde bir tek gözenek vardı veyahut da kalp denilen bir et parçası(59) olan cisim bir tek sevgi için sığınak olmalıydı. Bunun bilincini maalesef ki maalesef yaşamıyor gibiydim.

İnsanlar sevgiyi; “Ya…”, “Ya da…” gibi seçenekli olarak düşünmemeliydiler. Peki, o halde benim yaşadığım ne idi?

Zamanın; “Dur-durak” bilmeden hoyratça(60) harcandığı bir dilimi daha gerilerde kalmıştı. Hacı Dayımın arabasını almaya gitmiştim Sanayi Çarşısına. Tamir-bakım-onarım eksikleri bitmişti. Fenni Muayenesini yaptırmış, taksimetresini ayarlatmıştım kısa süre içinde.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi okula dönmüş, derslere ait eksiklikleri tamamlama gayretinde olmuştum. Yaşadığım tek sıkıntı; Yasemin’e karşı dürüst olmayışımdı. Olamayışımdı, diyemiyorum, çünkü bunu yaşama gayretinde olmadım. Onun; “Beni sahiplenmesinden” gurur duyduğumu, mutlu olduğumu hissettim, onu bir kere daha üzmemek gayretini yaşadım benliğimin tüm hücrelerinde.

Ve günler tükendi birkaç kez daha. Hacı Dayımlar dönmüşlerdi köyden, görevi devralmıştı Hacı Dayım, ama bunalımlarımı sonlandıramadığım için derslere yetişme, sınavların mecburiyeti, harçlık ihtiyacım nedenleriyle sık denilebilecek bir süreyle arabasını alıyordum yine de, velev ki(61) zorunlu nöbeti olmasındı durakta.

Okuldan eve dönerken birkaç kez daha tükenen günlerden sonra yaşantımda oldukça önemli yer ederek beni bunalıma sürükleyen aynı sokaklardan geçmek arzusunu taşımıyordum. Gönlümde, acayip bir terk edilmişlik ezikliği ile Ayşe’ye rastlamayı hiç mi hiç istemiyordum. O; bir hayaldi, yaşanmadan süzülüp uçup gidivermişti, düşlerimden, düşüncelerimden, hem de yaşamımdan.

“Düşüncelerimden” diyorum, ama andığıma göre hâlâ kırpıntılar beynimin bir iki hücresini meşgul etmekte ısrarcı idiler sanki. O son kırpıntıları da yok ettim, Gayya Kuyusuna(62) atar gibi, şu an, hem de gecikmeden.

Peki, bir de öteki vardı, aynı sabah bir önce taksiye binen, yine çantasını düşüren, mağrur olan(63) öteki? Beynimde; “Ya…”, “Ya da…” eklerine başlamıştım galiba yeniden, Yasemin’e karşı sıkılmadan.

“Biri olmazsa, öteki!” diye düşünmenin yanlışlığını duymuyor, hissetmiyor, anlamamakta ısrar ediyor, yanlışlarımı fark etmiyor, belki yanlış yaptığımın bilincinde bile olmamakta direniyordum.

Kendimi zamanın akışına bırakmıştım son olarak, düşüncesizce. “Eldeki bir, düşünülen ikiden daima yeğdir!” diye düşünüyordum Yasemin hakkında.

Günlerden bir sonrakilerden günlerden birinde Hacı Dayımın arabasıyla, geçmeyi düşünmediğim yollardan zorunlu olarak geçerek okuluma ulaşma çabasındayken onu gördüm yol kenarında. O idi, evet, evet o idi, yol kenarında bekleyen, gururlu Gülay.

Bu ikinci karşılaşmamızda aynı ivecenliği(64) veyahut da aynı hareketliliği yok gibiydi işaretinde. Usulca, uysalca, toprağa çökercesine kendisini teslim etmişti koltuğa sanki bu kez. Soluklanmıştı, bir süre. Gururlu değildi.

Dikiz aynasından bakışlarımı beklediğini düşünüyor, hissediyordum… Bu kere teşekkür etmişti arabadan inerken. Hatta okuldan çıkış saatini söylemiş, kendisini okuldan alıp alamayacağını sormuş, “Bedeli ne ise karşılarım!” demeyi de unutmamıştı.

Hacı Dayımın himmetine(65) sığınarak, sabah-akşam müşteri bulduğumu söyleyerek onun arabasını sahiplenmiştim. O günden sonra hem sabahları, hem de okulun bitiş saatlerinde onunla birlikte olmak, aynı dünyayı paylaşmak, ona hizmet etmek bana zevk verir olmuştu.

Bu şekilde hem vaktimi değerlendiriyor, hem de oldukça iyi kazanıyordum.

Kısaca kazancım yeterli ötesinde iyiydi, ama Hacı Dayımın giderlerine de katkısı olması, durakta kurallara uygun olarak unutulmamak ve nöbet tutmak için bazen akşamları da durakta da görev yapıyordum, Hacı Dayım yerine. Bunun da yararını görmüyor değildim, sıra gelinceye kadar, hava da fazla soğuk değilse eğer, arabanın arka koltuğunda derslerime çalışabiliyordum, sessizlikten yararlanarak.

Yadsımamam gerek ki, bana kıyamayan Hacı Dayım çok kere “Geçiyorken uğrayıp!” nöbetlere kendi kalıyordu, “Git, evde çalış derslerine, iki lokma bir şeyler ye, yengen gene sevdiklerinden yaptı, hadi çabuk! Senin yüzünden bu yaşlarda bir de fırça yemeyeyim!(66) Komutandan!” gibi arka arkaya sıraladığı sözlerle beni eve gönderiyordu.

Bence, gerek Hacı Dayım ve gerekse Hacı Yengem dünyaya nadiren gelmiş insan tiplerindendiler. Çok iyi idiler, hem de çok…

Sonra, çok az beraber olunan günlerden sonra bir gün, habersizce, haber vermeden o köşe başında beklediği yere gelmemeğe başladı Gülay. Beklentilerimde yadsıdığım bir olgu idi bu.

“Hasta mı acaba?” diye düşündüm, son günlerde yüzünü ekşitmesinden, oturmasından, kalkmasından, soluklanmasından yorumladığım. Bazen yüzünün şeklinden bir türlü ıstırap çektiğini hisseder gibi oluyordum. Bazen karnını tutarak iki büklüm olur gibi koltuğa kıvrılışına üzülürdüm, “Gaz sıkıntısı” demesine rağmen.

Çok zaman sorularıma anlamsız cevaplar almak üzüyordu beni, hoşlanmıyordum aldığım cevaplardan, “Doktora gidelim!” önerilerim de boşlukta kalıyordu. Davranışlarımda bir yanlışlık olup olmadığını düşündüm gönlümde bir ara.

Unutmadan söyleyeyim, tüm bu gelişmelere karşın Yasemin’le soğumayan, ancak sıcaklığının da aynı kararda yürümediği yakın arkadaşlığım devam ediyordu, karınca-kararınca(67).

Bir gün, üç gün, beş gün… Ardı ardına eksilerek geçen günlerde, onu arayışlarımda sonuca ulaşamamamın derin üzüntüsü vardı gönlümde. Beklediğim, gözlediğim, aradığım ne idi?

“Nankörlük(68)” kavramı öylesine geçerliydi ki benim için. İnsan kazanmak için mutlaka riske girmeli(69). Ama insanın elinde inkâr edilmeyecek bir nimet varsa, yeni arayışlarını nasıl açıklayabilirdi ki? Benim şu anda yaşadığım bu idi.

Bir insan; “Eşim olacak!” diyebileceği bir insana sahipken ve buna rağmen arayış içinde nankör, zavallı olan bir insan! Kendim için başka kötü sıfatları da kendime çok zaman yakıştırıyor ve fakat bunları kendime dahi söylemekten çekiniyordum.(Başka ne kadar kötü sıfatlar varsa ve uygun görülürse hepsi işte!)

Arıyor, arıyor ve bazen Gülay’ın ev adresini öğrenmek gibi bir çabayı niçin daha önce yaşamadığımı, sormama, daha doğrusu evine kadar bırakmayı teklif etmeme rağmen Gülay’ın istememekte, söylememekteki direncini anlamamış olmaktan dolayı kendime kızıyordum.

Yine böyle günlerden birinin akşamüzeri idi. Hacı Dayım yerine durakta nöbet beklerken bir telefonla söylenen adrese gittim hemen, telefon edenin; “Acele!” isteğini karşılamak arzusu ile.

Gerçeği söylemem gerek. Keşke sıra bende olmasaydı. Keşke Hacı Dayım gibi namazlara gitseydim. Keşke o anı yaşamasaydım. Gittiğim adres onun evi idi, çünkü. Ailesi, kollarına girerek indirmişti onu. Belki basiretleri bağlanmış(70) ambulans yerine taksi çağırmışlardı, bilinçsizce, belki de “Toz kondurmak” istemiyorlardı düşüncelerine, ambulans çağırarak.

Annesi olduğunu sandığım yaşlıca hanım;

“Hastaneye lütfen, hem de çok çabuk!” dedi.

“Baş üstüne!” dedim, kanımca yapabileceğim bir şey, hiçbir şey yoktu başka çünkü.

Rahatsız olmasın istiyordum, ne kornayı çalıyordum, ne de ses getirecek bir davranışta bulunmayı geçiriyordum aklımdan. Sadece farlarım açıktı ve dörtlü ikaz lâmbalarımı çalıştırmıştım, sarsmadan gitmeğe çalışırken.

Arka koltukta annesinden başka aynı yaşlarda, ona benzettiğim, ikizi, belki de ablası olan bir genç kız daha vardı. Başı, hafifçe geriye kaykılmıştı Gülay’ın, dikiz aynasından gördüğüm kadarıyla.

İnliyor, iniliyordu soluklanırken ve karnını, belki de karnının biraz, biraz daha üstünü bastırarak tutuyor, ovalıyor gibi hareketlerle ses çıkarmamaya çalışıyordu.

Hastanenin giriş kapısından içeri girmek üzereyken ona bakışımı fark etti galiba. Gülümser gibi gözlerini kapattı, yüzünde, ızdırap çektiğini belirten izleri silmek gayretini yaşadığını hissettim.

Hastanede kapıyı açarak inmesine yardım etme gayretini yaşadığımda, ellerimi tutmaya çalışmasından mutlu oldum. Kardeşi işlemler için Danışma Memurluğuna girerken annesi ile birlikte yardımcı olmak için koluna girmemden, yardım edişimden mutlu olduğunu hissettim.

“Nasılsın arkadaş?” dedim, bir şeyler söyleme zorunluluğu ile olsa gerek!

Annesi bakışlarını kaldırdı. Kızının gülercesine tavrından iyi olmaya yönelmiş gibi yorumladı onun hareketini. Oysa kızının sözleri gözlerinden iki damla yaşın süzülüşünü engelleyemedi:

“İyi değilim arkadaşım! Bu dert, herhalde artık; ‘Allahaısmarladık!’ demem gerektiğini, başlamayanın bitmek üzere olduğunu söylüyor bana.”

“İyi olacaksın Gülay. Bana borçlusun, biliyorsun. İyi ol ki, bana borcunu öde!”

Derdinin ne olduğunu öğrenmek arzusunu yaşıyordum…

Soramıyordum, ama sormam gerektiğini düşünüyordum. O sırada ablası elindeki kâğıtlar ve bir hasta arabası ile geldi yanımıza.

“Nöbetçi Doktor bizi bekliyor, hemen gidelim!” dedi. Bir taraftan da -sanırım taksi ücreti olarak- çantasından para çıkartma gayretinde olduğunu fark ettim.

“Lütfen bunu düşünmeyin, tüm ihtiyaçlarınızı temin için burada bekleyeceğim. Gülay benim de bir arkadaşım, dostum. Onun için herhangi bir yardımım olursa sevineceğim.”

Ablası, merak edercesine, belki de anlamsızca yüzüme baktı, tanımak ister gibi, anlamak ister gibi. Sonra bunun gereksizliğine inanmış gibi sırtını döndü, hasta arabasına sürünürcesine oturan Gülay’ın arabasını iteklemeğe yöneldi.

Tam Acil Servis Kapısına doğru dönerlerken durdular, arabayı geriye çevirdi ablası, Gülay elini salladı, vedalaşır gibi…

Geçen süre dakikalarla, saatlerle sınırlanmamıştı. Önce Annesi geldi; “Annesiyim” dedi, ismimi sordu, sonra ablası geldi, isminin “Tülay” olduğunu söyledi, o da annesiyle sözleşmiş gibi ismimi sordu.

İlerleyen zamanda diğer gelişmeleri ya da sadece ve sadece tek başına ilerleyen zamanı paylaştık taksit taksit. İnsan bazen, ızdırap çekeceğini bile bile gerçekleri yaşıyor.

Aniden ameliyatına karar vermişti geceki Nöbetçi Doktor. Sabah hocayı beklemişler, Ona sakinleştirici ve acılarını hafifletici iğneler yapmışlar, röntgenlere taşımışlar, bir sürü işlemler yapmışlardı, bir ara annesi, diğer bir ara ablası beni yalnız bıraktıklarında…

Ben, beni unutmaları, merak etmemeleri için arabayı bir koşu Hacı Dayıma geri bırakmış, bir arkadaşımda kalacağımı, ders çalışacağımız yalanını uydurarak gene hastaneye geri dönmüştüm, onların telâşları arasında.

Ameliyattan çıktıklarını gördüm koşuşturan insanların. Yüzlerinde beklenmeyen işaretler vardı önce, çözümleyemediğimiz.

Sonra; “İnanamıyorum!” sesi ile annesinin boğulurcasına, canı çekiliyormuşçasına bağırışını duydum koridorlarda. Bu sese, kendinden geçip bayılarak iştirak etmişti Tülay. Hemşireler; “Ciğerleri nohut torbası gibiydi”  diyorlardı, “Metastaz(71)” gibi sözler ediyorlardı kendi aralarında.

“En fazla bir ay! Ya bir iki gün fazla, ya bir iki gün eksik!” diyorlardı yeşil önlüklü, bereli insanlar. Onlar herhalde doktor ve yardımcıları olmalıydılar.

“Hoca” dedikleri, ameliyat odasından çok önceden ve erkence çıkmış ve annesinin ondan evvel “İnanamıyorum” diyerek çıktığı odaya girmişti, alelacele, hem hiç kimseyle konuşmadan, belki de isyanının anlaşılmaması için…

Benim anladığım, hatta bildiğim, bir rüyanın sona erişiydi, başlamadan, yaşanmadan tükenen, tükeniveren. Onu bilinen yolculuğuna uğurlayışımız bir aya ulaşmadı, konuşulduğu gibi...

“Hatun kişi niyetine kılınan bir namazlık saltanat sonrası(72)” yalnızlığımla baş başa bırakmıştı beni Gülay. 20–25 gün taşınmıştık anne-abla ve ben hastaneye.

Hacı Dayım anlamıştı durumun fevkâlediliğini; “Sevaptır!” demişti, her ne zaman arabasını istediysem, yardım etmemi hoş karşılamıştı. Ablası ve annesi çok seferde; “Hiç olmazsa benzinini koyalım!” teklifini yapmışlardı, gidiş ya da dönüşlerde.

Bazı kereler Hacı Dayım bizi götürüp bırakmıştı hastaneye, sevabına. O günler, mutlaka ya nöbetçi idi, ya da aracı gerekliydi kendisi için.

Gülay’ın annesi; “Bir evlâdım da sen sayılırsın!” demişti. Belki de içten, bazı bilgileri dağarcığında(73) harman ederek, “Ağabey!” demişti ablası. O, her gün getirdiğim çiçekleri hoşnutlukla kabul etmişti ilk günler.

“Keşke daha önce tanısaydım seni!” demişti.”Daha ilk günden, hatta karşılaştığım ilk saniyeden itibaren senin benim olmanı düşlemiştim!” demişti yorgunca. Yalanı, yanlışlığı veya gerçek dışılığı hissetmemiştim yaşadıklarımda.

Sonra günler mi uzamıştı, yoksa ecele yaklaşışın çağrısını mı almış veya hissetmişti Gülay? Ameliyattan hiç ümit var olmadığını(74) anlatmıştı. Oysa bilir miydi, yapacak bir şey olmadığını gören doktorların açmakla kapatmak arasında hiç vakit kaybetmediklerini?

Önceleri ağrıları şiddetlendi Gülay’ın. Sonraları gözlerinde hareler(75) oluştu. Görmediğini hissediyordum, uzun-kısa ahenksiz solumalarında. Çünkü sesimin geldiği yöne çeviriyordu başını, ellerimi canlıca sıkamıyordu eskisi gibi. Konuşamaz da olmuştu daha sonraları, peltekleşmişti(76) dili.

Canı bir ara incir çekmiş, onu işaretleri ile anlatma gayretinde olmuştu konuşamadığı için. Anlamakta zorluk çekmiştik, soymak eylemini o kadar güzel tarif etmesine rağmen. Daha sonraları iyice suskunlaşmış, susmuştu.

Düzensiz de olsa nefes alış-verişlerinde dengesizlik olduğu bir gün, doktor elindeki toplu iğne ile ayaklarının altını gıdıklama hamlesinde bulunmuş, cevap alamayınca anlamsız bir şekilde başını sallamıştı.

Annesi, ablası gibi onun her gün tükenişini görmekle ben de sonsuz ızdırap çekiyor, kaderine onun adına da isyan ediyordum. İsyan, sonucu değiştirmiyordu.

Babası yoktu Gülay’ın. Terk etmişti çok zaman önceden onları, varlığının fazlalığına güvenerek. Onları yalnız bırakan babaya Gülay’ın kanser olduğuna dair herhangi bir haber vermemişlerdi onlar da.

Günler beraberce harcanırken neler-neler konuşmuştuk annesiyle, ablasıyla. Bildiğim tek şey, isimsiz sevilişimdi. Bunun için ilk günden sözbirliği etmişçesine(77) analı-kızlı bana ismimi sormuşlardı, ameliyatın yaşandığı ilk günlerde. Onlara ben de istekle ismimi söylemiştim, hem defalarca.

O günlerde mezuniyetimi de etkileyecek derslerimi önemsememiştim. Yasemin de anlayışlı davranmış, çözümlemek zorunda olduğuma inandığım sorunlar nedeniyle yalnızlığına tahammüllü olmayı benimsemişti.

Derslere yönelmek bir hayli zamanımı aldı sonra. Yaşadıklarımı unutmalıydım. Desteğe ihtiyacım vardı ve desteğim vardı. Bir sabah, Hacı Yengem dualarla uğurladı beni okuluma.

O gün, inancıma göre okuldaki son günümdü. Son sınavımı verecektim. Mezun olacağımı hissediyordum, çektiğim tüm acılara rağmen. Ama dedim ya, her zaman desteğim vardı, tek.

Okulun başlangıcından bugüne kadar, ilk “Merhaba!”dan, yani tanıştığımızdan beri hep susmuş, hep tahammüllü olmuş, hep desteklemiş, hep beklemişti beni o. Hem karşılık beklemeden, hem hiç istemeden. Hep vermiş, hep vermişti o. Ondan bütün gücümü almıştım.

Son sınavdan çıktığımda, mezuniyetimi kutlamam gerektiği düşüncesiyle desteğime, yani; Yasemin’e yöneldim. O da mezundu artık, benim gibi.

Okulun kapısından çıkarken, hiç kimseden çekinmeden, kollarından, ellerinden tutarak yüzünü çevirdim kendime. Hayretten büyümüş gözlerine aldırmadan sordum ona;

“Seni seviyorum! Benimle evlenir misin?...”

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İkilem; Dilemma. Değişik yapıda iki öğenin bir arada bulunması. İkili özellik, iki çözüm, iki yönü bulunan ancak aynı sonuca ulaşımı gösteren durum. İnsanı özellikle istenmeyen seçeneklerden birini, çoğunlukla iki seçenekten birini beğenmeye zorlayan durum.

Yakınlarımdan annem (53), kız kardeşim (61), yengem (49) ve yeğenim (57) kanser denilen bu illetten yakalarını sıyıramayıp öyküde geçen benzer yaşam biçimlerinden sonra bizi terk etmişlerdir. Annemin ve yeğenimin mezarları Bilecik’te, kardeşimin ve yengemin mezarları ise Ankara’dadır.

(1) Goçum; Koçum anlamında tezahürat, ya da bir işin yapılması için iltifat ötesi yağcılık, yalakalık yapmak. (Yaşam Koçluğu ayrı bir konudur).

(2) Hısım-Akraba; İki kelime de aynı anlamda olup uzak veya yakın hısımları belirtmek için, soyları bir olan, aralarında kan bağı bulunan, ya da evlilikler yoluyla birbirlerine bağlı olanlar.

(3) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

(4) Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

(5) Bi (Bir) Koşu Gidip Gelmek; Kısa bir süre içinde gidip geri dönmek.

(6) Özveri; Fedakârlık. Esirgemezlik. Bir ülkü, bir amaç uğruna, ya da gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi yararlarından vazgeçme.

(7) Gamsız; Derdi tasası üzüntüsü bulunmayan. İnsanı üzen olayları geçiştiren, hiçbir şeyi kendisine üzüntü konusu yapmayan.

Kanaatkâr; Az şeyle, elinde olanlarla, bulunanlarla yetinen.

(8) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

(9) Stepne (İstepne); Yedek teker.

(10) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

(11) Lâhavle; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim”  şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).

(12) Havale Edilmek; Bir şeyin alınmasının, yapılmasının bir kimseye bırakılması, devredilmesi.

(13) Silâh Zoruyla; (Mecazi olarak) Sanki elinde silâh varmışçasına zorla, metazori, ister istemez.

(14) Katiyen; Zinhar. Memnu. Olamaz. Hâşâ. Asla. Kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, yasak, yasak edilmiş.

(15) Takviye;  Destekleme. Güçlendirme. Pekiştirme. Sağlamlaştırma.

(16) İslâm âlimlerinin deyişlerine göre; Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır) yanında, Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır), Küllü habisün haramün (Her kötü kokan şey haramdır) ve Küllü müziin haramün (Eziyet veren her şey haramdır). Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalâlığı yapmak değil, detaylı bilgi ya da anlamları öğrenmek isteyenler Google, Yandex ya da ansiklopedilerden yararlanabilirler.

(17) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(18) Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.

Daha geniş kapsamlı bir ifade için Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir. Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır. Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin. İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.

(19) Medhüsena (Methüsena); Övme, bir kişinin başarısının eserlerinin, ya da övülecek herhangi bir yönünü belirtme.

(20) İtibar; Saygınlık, kredi. Saygı görme, değerli bulunma. Prestij. (Borç istemede) güvenilir olma.

(21) Yadsımak; İnkâr etmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

(22) İfil İfil (Efil Efil) Hissedilmek; Tıpkı bir meltemin, rüzgârın hafif hafif, yavaş yavaş, yumuşak yumuşak, tatlı tatlı bir şekilde hissedilmesi.

(23) Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).

(24) Algılamak; Bir nesnenin varlığını ya da bir olayı duyum yoluyla yalın bir biçimde zihnine yerleştirmek, sezip anlamak, bilincine varmak.

(25) Sentetik Bakışlar; Yapmacık, sahte, aldatıcı bakışlar.

(26) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.

(27) Haşlamak; Sertçe paylamak, azarlamak, acı vermek, dalamak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmakla ilgisi yoktur).

(28) Ağdalı; İçinde yabancı sözler de bulunan, çok süslü ve anlaşılması güç yazı, deyiş, anlatış, söyleyiş.

(29) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(30) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan,  geçici, muvakkat, takma.  Yerini bulamamış,  uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış.  İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.

(31) İrkilmek; Ürküp korkarak, geri çekilir gibi olmak, korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.

(32) Okkalı; Çok fazla, söz olarak ağır. Kilosu fazla olan, ağır çeken.

(33) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

(34) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(35) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(36) Güzergâh; Yol üstü, yol boyu, uğranılacak, geçilecek, çok geçilecek yerler.

(37) Tezat; Aralarındaki zıt kavramlar. Çelişme. Karşıtlık. Tutarsızlık. Terslik .“Çok uzaklaşma donarsın, çok yaklaşma, yanarsın!” gibi.

(38) Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim.   Rene DESCARTES

En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!  ve Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”

(39) Portföy; Özellikle kâğıt paraların konulduğu cüzdan.

(40) Durum Muhakemesi; Bir görevin yapılması, bir işin sonuçlanması için durumla ilgili en uygun seçeneğin araştırılması, kişi, kurum ya da müesseselerin tip ve seviyelerine uygun çalışmaları durumu.

 (41) Ferah Tutmak (Gönlünü, İçini); Sakin, huzurlu, güler yüzlü ve mutlu olmak. İç rahatlığını huzurunu korumak.

(42) Lâkayt;  Aldırışsız, ilgisiz, umursamaz.

(43) Örtüşmek; İki görüş, düşünce, sözcük, cümle, niyetin tam olarak uyuşması. Aynı nokta ve düzlemlerde kesişmek.

(44) Lokal; Bir dernek ya da kuruluşun, üyelerinin buluşması için ayrılmış yer. Belli bir bölgeye, bir yerle ilgili, bölgesel. Hekimlikte belli bir vücut bölgesiyle sınırlı kalan.

(45) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

(46) Dingin; Sakin, durgun, rahat, huzurlu, yorgun, mecalsiz, hareket edemez, kımıldamaz, gücü tüknmez durumda olmak

(47) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(48) Teorem; Doğruluğu mantıksal bir akıl yürütmeyle kanıtlanabilen bilimsel önerme.

Kuram; Bir bilim ya da sanatla ilgili, ya da herhangi bir sorunu ilgilendiren, uygulanmadıkça gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, doğru olup olmadığı bilinmeyen, düşüncelerin ilkelerin tümü. Gözleme dayanan zan. Soyut Bilgi.

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

(49) Şık; Seçenek. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum, alternatif.  Yerinde gereği gibi. Güzel, zarif, modaya uygun ve bu şekilde giyinmiş olan.

(50) Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Bununla ilgili bir başka deyiş; “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” sözünde saklıdır. Dale CARNEGIE.

(51) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)

(52) Sarkak Gönüllü; Ayran Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir)  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

(53) Minnet Borçlu Olmak; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duymak, gönülden teşekkür borçlu olduğunu hissetmek.

Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(54) Egoistçe,  Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâmlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.

(55) Soyut; Anlaşılması, kavranılması zor olan, varlığı ancak düşüncede olan.

Somut; Doğada belirli olarak var olan, varlığı duyularla algılanabilen, elle tutulup gözle görülebilen, gerçekliği ve nesnelliği olan.

(56) İndirgemek; Daha kolay ve yalın duruma getirmek.

(57) Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.

(58) İyi Saatte Olsunlar; Cinler, perilerle ilgili bir olaydan bahsedilirken kullanılan bir deyim.

(59) İnsanda bir organ vardır ki, eğer o sağlıklı ise vücut sağlıklı olur, eğer o bozulursa bütün vücut bozulur, dikkat edin o kalptir. Peygamberimize mal edilen hadis...

(60) Hoyratça; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde.

(61) Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

(62) Gayya Kuyusu; Sözlük olarak İslami anlamı cehennemde ateşten bir dere, nehir veya cehennemin en derin tabakasında yer alan bir kuyu olarak tarif edilir. Kur’an’daki ayete göre; cehennemliklerin içine atıldığı, ne tam battıkları, ne de tam nefes aldıkları içi pislik dolu kuyu. Ayrıca mecaz olarak; belâlı, karışık ve karmaşık işlerin döndüğü yanlış durumlar (Arapça; limit, en son uçta) anlamındadır. Genelde olumsuz, ümitsiz, aşılması zor durum, handikap (aşılması zor, güç engel) olarak da düşünülebilir.  

(63) Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

(64) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.

(65) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

(66) Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).

(67) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(68) Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.

Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

(69) Riske Girmek; Risk, zarar görme olasılığına katlanmak.

Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(70) Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu görememek, alınabilinecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.

(71) Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.

(72) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(73) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

(74) Ümit Var Olmamak; Ümitli olmamak. Ümit Beslememek. Son anına kadar düşünülen konuda sabırlı ve beklentili olmamak.

(75) Hâre; Gözlerin yaşlanması, kenarlara kayması, derin çizgiler oluşması. Nesne, canlı, göz ve benzeri şeylerde, dalgalı kumaşlarda rastlanan özellik. Meneviş.

(76) Peltekleşmek; Tutuk, titrek konuşmak. Dilin dişlerin arasına alınır gibi konuşulması, bir kısım harflerin istenildiği gibi değil, kusurlu söylenişi.

 (77) Söz Birliği Etmek; Ağız birliği etmek. Aynı konuda konuşmak, fikir beyan etmek. Uyuşmak.