Böylesi bir olay yaşayacağı hayalinden bile geçmezdi yaşlı adamın. Şöyle ki;

Bir komşusu ihtiyaç duymuş, para istemişti ondan, fazla değil, iki yüz liracık. O da; “Yarım saat sonra getirip vereyim!” demiş, yürüyerek akşamın ilerleyen vakitlerinde bankaya gitmişti.

Öyle Fon Hesabından, havaleden falan anlamazdı, ama şifresini yazıp kendisinin ve eşinin müşterek hesabından istediği kadar para çekmeyi pek güzel hallederdi. Evinde, elinde, cebinde para tutmazdı pek. Ekmek, gazete, süt alacak, maça gidip bilet alacak kadar parası olurdu cebinde, o kadar.

Maçlara; özellikle de taraftarı demeyelim de sempatizanı(1) olduğu takımın basketbol, voleybol maçlarına düşkünlüğü de bu şekilde öğrenilmiş oluyordu. Hanımı ve uzaklarda da olsa çocukları ona; “Maç Hastası” derlerdi. Hele televizyonda uluslararası bir maç olsun, dışarı çıkmaz, özel televizyonunda seyreder, Ramazan Topu atılsa bile duymazdı.

Alışverişlerini, Emekli Maaşını da aldığı bankanın tek Kredi Kartı ile yapardı gene de, iki buçuk liralık bir şey bile alsa, prensibiydi, Kredi Kartıyla alır, fişinin de verilmesini beklerdi mutlaka.

Neyse, uzatmayalım!

“Akşamın oldukça ilerleyen bir vakti” demiştik. Akşam Namazını eda etmiş, bankamatikteki işini halletmiş, eve dönüyordu yavaş yavaş. Karanlık bir köşeyi dönerken; “Açız Amca, yardım et!” diyen 20–25 yaşlarında iki genç çıkmıştı karşısına. Daha doğrusu yolunu kesmişlerdi. Oldukça düzgüne yakın bir Türkçe ve fakat endişeli, korkulu ve mahcuptu(2) sesi, konuşan delikanlının. Yaşlı adam da çekinmişti onlardan. Çekinik, çekinik;

“Fazla param yok ki gençler!” dedi, bankamatikten çektiği parayı unutmuş, normal yaşantısını yaşıyormuş gibiydi, belki de korkusundan, belki de çekinikliğinden.

“Bankadan geldiğinizi gördük, takip ettik. Mutlaka vardır üzerinizde biraz para!”

Yapacak bir şey kalmamıştı. Gençtiler, iri kıyım(3) değillerse de bile, güçlü-kuvvetli görünüyorlardı. Saç ve sakalları bakımsızlıktan, belki de yokluktan, yoksulluktan olsa gerek çok ve oldukça uzundu.

Konuşurken dikkatini çekmişti, konuşan tavşan dişliydi(4). Öteki suskunca duruyordu sadece, aynı tavırla. Hem zaten kendinin de bir sıkımlık canı vardı, ahir ömrüne(5) ulaşmıştı. Gider ayağa çeyrek kala, üç-beş lira için “Mis Kokulum!” dediği karısını “Dul” bırakmağa değer miydi?

Önce gazete parası dediği bozuklukları vermeyi düşündü. Sonra vazgeçip cüzdanını çıkardı cebinden.

Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş, belki de bu gençlerin Hızır’ı kendisi idi. Cüzdanını açarak uzattı.

Ceketi bir, belki de iki numara küçük, önündeki düğmeyi ancak ilikleyebilmiş olan, daha uzun ve bir-iki yaş daha büyük görünen genç, elindeki cüzdanı sanki incitmek istemezcesine aldı.

Cüzdan içindeki iki elli liralıktan birini kendi aldı, diğerini yanındakine verdi, diğerlerine dokunmadan cüzdanı kapatarak uzattı yaşlı adama, belki de saygıyla. Ve sonra yanındakine işaret ederek iki ayrı yöne doğru koşarak uzaklaştılar.

Elinde 100 lira bulunan cüzdanla baş başa kalan yaşlı adamın hayretini çeken şeylerden biri; parayı üleştiren genç adamın koşmaya başlamadan önce geri dönüp; “Bir gün mutlaka!” deyip cümlesini tamamlayamamasıydı. Yaşlı adam anlayamadı, anlatılmak isteneni, anlaması gerekirken.

“Başımın, gözümün sadakası olsun!” dedi. Karakola bile gitmeye üşendi. Hem niye gitsindi? Ne anlatacaktı? Kim inanacaktı? Kimi anlatacaktı ki, olayın kişileri Sarı Çizmeli Mehmet Ağalar idi? Bir tutanak, ispatlanmamış, belki de kişiden düşürdüğü, ya da kaybettiği para için uydurulmuş öykümsü bir olaydı; sonucu da belli gibiydi zihninde; iki-üç gün masa üstü, hatta sümen arası(6) ve sonrası doğru arşiv(7)

Vazgeçti.

Komşusuna söz vermişti ya hani, tekrar bankamatiğe gitti. Allah’tan ay sonuna doğruydu da bankamatik önünde sıra, kuyruk, kimsecikler yoktu. Beklemeden bir 100 lira daha çekti, özenle öteki 100 liranın yanına yerleştirdi iki adet 50 liralığı.

Düşünüyordu. Hele bir sabah olsundu. Düşüncelerinde komşusunun kapısına geldi, ona söz verdiği emaneti ulaştırdı.

Evine geldi. Sabaha ertelemedi düşüncelerini, yatsı ezanını beklerken.

Gençlerin davranışı kendisine bir işaret miydi? Son zamanlarda yardım işlerini savsaklamış(8) mıydı acaba? Evet! Kadrolu yardım isteyenleri vardı. Parasız-pulsuz kaldıklarında, ya da ihtiyaçları olduğunda ve özellikle dinî-millî olsun fark etmeyen bayram arifelerinde kapısını çalan bu kadrolu yardım dileyenlere gönül ufkunun en derin noktalarına ulaşacak şekilde yardım eder, yardım etmeyi severdi.

Onlara “Dilenci” demez, diyemezdi. Üstelik de dilencilere kızar mı, kızardı, hem de çokça. Özellikle Cuma günleri camii önündeki merhamet istismarcıları(9) en çok kızdığı insanlardı. Sokaklarda, caddelerde dilencilik yapmaktansa saz, flüt çalanlara, firkete, mendil, yara bandı satanlara oldum-olası meftundu(10) ve yardımını esirgemezdi.

Ama yolunu kesen bu çocuklar? Dilenci değillerdi, hırsız da değillerdi. Sadece muhtaç idiler ve kendilerine yeten kadarını üleşmişlerdi. Keşke bilip tanıyıp el uzatsa, el uzatabilseydi!

Düşüncelerine nokta koymadı hemen. Olur mu? Olurdu tabii, neden olmasındı ki? Yarından tezi yok, arayacak ve kurtaracaktı o çocukları muhtaç yaşamlarından. Kafasına koymuştu, yapacaktı.

Doktor ona; “Bol bol yürü!” demişti, kolesterol(11) sorunu için. Aha işte, sebebi de uydurmuştu zihninde. Ritmik olmasa da yürüyüşü, inşaatlara gidecekti. Güçlü-kuvvetli o çocukların inşaatların birilerinde önünde-sonunda iş bulmuş olacaklarına inanıyordu. Devamlı olarak bir işi nereden bulacaklardı?

“Hadi ‘Devamlı iş’ demeyeyim de, nerede bulacaklardı, haftada bir, bankadan çıkmış, cebi cüzdanlı bir amcayı ve de elli artı elli olarak üleşecekleri parayı? Bu onlar için züldü(12), yapamazlardı bir daha. O gün onlar için bir çıkıştı. İyi ki ona rastlamışlardı.”

İçinden ilenmek(13) değil, memnun olmak geçiyordu. Zorunlu(!) olarak da olsa yardım etmiş olmanın hazzını yaşıyordu. Yaşamak ise, ömrü uzatmak demekti.

Uzamış bir ömür kendi dışındakilere yararlı değilse, neden uzasındı ki boşu boşuna? Beden-beyin-kalp üçgeninde yaşlanmış da olsa kişinin yapması gereken çok şey olmalıydı. Bu, çok şeylerden az da olsa bir kısmını gerçekleştirmek, daha doğrusu hayata geçirmek umudundaydı, ömrünü tüketmeden.

Her günün bir sabahı vardı, sabah da gelmişti. Kollarını sıvadı;

“Hava almaya çıkıyorum!” dedi, “Tatlım-Kıymatlım” dediği Hatununa. Az değil elli yıla yakın bir süre paylaşmışlardı hayatı, el ele, göz göze, diz dize. Aslında huysuzluğuna tahammül etmişti bu kadın o kadar yıl. Pırıl pırıl çocuklar yetiştirmişlerdi ve de torunlar.

Burnunun direği sızladı. Burnunu çekti, elinin tersi ile önce gözlerini ovaladı, sonra burnunu sağa-sola kaykılttı(14), ufacık bir hıçkırık duraklamadan ilerledi boğazında.

Bu sabah hava berraktı(15), ömrünün son demlerini tükettiği geçen sabahlardan biri gibi. İçinde yardım etme duygusu ve buna bağlı yardım etme isteği vardı. Hiç aklı kesmiyordu ama semtin sokaklarını şöyle bir dolaşmayı istiyordu.

İnşaatlara, kazma-kürek işleri gibi işleri yapanlara bakmak istiyordum şöyle bir. Hani ne bilsin işte, bir çuval pirinç içinde, o iki taşı bulmak istiyordu, el uzatmak için, eh biraz da şansına güvenerek…

Baktı ki olmadı,

“Yarın sabah namazından sonra, hatta sabah namazından itibaren ilk dolmuşlarla, hani işçilerin çokça toplandığı yevmiye karşılığı işler için aranıp bulundukları yerler vardı ya hani, merkezde o büyük caminin avlusu kenarında, oraya giderim!” diyordu.

Bulamazsa?… Çaresizliğine dövünecekti, ama içinde kendisini yanıltmadığına inandığı kıpırdanmalar vardı. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa ondan sonraki, ya da ertesindeki günler, ama mutlaka şeklinde…

Eee! Buldu onları. Ne yapacaktı? “Alın şunları, karnınızı doyurun!” deyip bir kere daha utandıracak, ezecek miydi? Hayır! Öyleyse onlara güvenecekti ve kendisine güvenen birilerinden yardım isteyecekti. Ne olabilirdi bu? Düşündü; güçlü-kuvvetli-cevval(15)-pazulu çocuklardı.

Öyleyse hemen evinin bir ötesinde yıkılmaya başlanan tek katlı evin yerine yapılacak blok apartmanın müteahhidine yardımı için rica edebilirdi. Her ne kadar kendisinin kadrolu işçilerinin olduğunu sansa bile.

Sormak gereksiz. Düşünerek dolaştığı sokaklardan elleri boş dönmüştü evine, öğle ezanı okunurken. Yorgun gibiydi, ama gönlünde hâlâ engelleyemediği arayıp-bulma çabası vardı.

Zihni o iki gencin parayı bölüşüp-koşuşmaları ve “Bir gün mutlaka!” sözleri ile meşguldü. Sözler, dinlenip-dinlenip beyninin boş buldukları bölümlerinde geziniyordu.

İnşaata gelen müteahhidin arabası dikkatini çekince penceresinden, ceketini bile giymeden koştu, kendisine…

Anlaşmıştı müteahhitle.

“Hele bi gelsinler bakam!” dedi. Sonra; “Hade bakam, kendine iyi davran!” dedi.

Müteahhit; “İşe yaradıkları müddetçe…” sorun çıkarmayacaktı. Hem neden sorun çıkaracak olsundu ki? Nihayeti darda kalacak olsa, çocukların yevmiyelerini kendisi ödeyecekti, tek şartı daha kendilerini bilmediği gençlerin sigortalarının hemen yapılması idi ki, herhalde bunu da onlar için değil, kendi için istemiş olabilirdi.

Kimdiler, neydiler, nerelerden gelip nerelere giderlerdi, kimleri, kimseleri kimlerdi, adları falan-filân işte? Aklına o anda dahi gelmeyen bir sürü kontenjandan merak vardı işte.

Örneğin, bilemediği konulardan biri yatacak yerleri idi ki Müteahhit; “Hallederik, merakta kalma sen!” demişti, onun için de.

Kalanını düşünmek şimdiden içimden geçmemişti; yemek gibi sosyal gereklilikler, bilinen…

“Dereyi görmeden paçaları sıvamak!” denir belki düşüncelerine denebilirdi. Ancak onlarla karşılaşacakmış gibi bir duygu, ya da düşünce taşıyordu, inancında ve hazırlıkları bu inanç doğrultusunda idi yaşlı adamın. Çünkü sadece müteahhide değil, devamlı tıraş olduğu berbere, ekmek aldığı fırına, market özentisi içindeki mahalle bakkalına, hatta hiç anlamadığı halde internet kahveye bile eleman gerekip gerekmediğini sormuştu.

İnanılmaz gibi gözükse de hepsinden olumlu cevaplar almıştı. Neredeyse iki kişilik değil de, yedi-sekiz kişilik iş bulmuştu. Bu belki de Tanrı’nın bir lütfu, belki de “İyiyim, iyi bir insanım!” iddiasında değilse de, kötü olmayışının bir göstergesi idi, galiba.

Sabah erkenden, hem de çok erkenden, semte yakın, iş ve bedel bekleyen işçilerin toplandığı bölgeye gitti yaşlı adam. Yoktular. Hemen o büyük caminin bulunduğu mahalle gitti, bir dolmuşla, hem gecikmeden.

Başlangıçta çevresinde dikkatini çeken bir şey, hatta hiçbir şey yoktu. Sonra bir köşede onları gördü, melül(16), mahzun(16) ama istekli, iteklenmiş. Yol-yordam bilmiyorlardı, kaba anlamda yırtık, genel anlamda girişken değillerdi. Belki de yapıları bunu gerektiriyordu. Birileri gelsin; “Hadi gelin, çalışın!” desin diye bekliyorlardı, kim bilir?

Yaşlı adamı görünce tedirgin oldular. O, kendi ve sakalları daha uzun ve gür, yanındakinden belki de bir-iki yaş büyük gösteren, kendisinden parayı alıp üleştirenin işareti ile karşılaştıkları ilk seferdeki gibi koşarak yine iki ayrı yöne dağıldılar. Yaşlı adamın düşüncesine göre; mutlaka sözleştikleri bir yer olsa gerekti, daha sonra buluşmak için…

İpin ucunu kaçırmak niyetinde değildi. Hemen onların durduğu yere yakın duran garibanlardan birinin yanına yaklaştı. Sigara içiyor olsaydı, sempati kazanmak için ikram edebilirdi ama yoktu böyle bir alışkınlığı.

Sözüm ona, iş arıyormuş havasında yanaşsa, kendini bile inandıramayacağının farkındaydı yaşlı adam. Bu nedenle damardan gireyim istedi;

“Daha önceden inşaatımda çalıştırmıştım.” dedim. “İşlerinden memnundum. Biraz borcum kalmıştı, ödemem gereken. Sanırım işleri çıktı, beni görmediler herhalde. Nerede bulurum onları, bilgin var mı hemşerim?”

“Ohho! Olma mı?” dedi gariban(17). “Amca iş varsa ben gelem!” önceliğini kullandı. Yaşlı adam kafasını “Yok” anlamında sallayınca; “Caminin hemen arka yanındaki aha şu döküntü salaş(18) yerde, tinercilerle, garibanlarla birlikte kalıyorlar çok zaman. Birer karton biraz birikmiş gazteleri var, hemhal(19). Fazla bilmiyom. Bazen “Ağrılı” diye çağırırlar kendilerini, birileri. ‘Onlar koltuk çıkıyo’ derler, ara sıra. Fazla gonuşmazlar, ben de fazla malûmat bilmiyom.”

Parmağı ile gösterip tarif ettiği yer, neredeyse iki adım ötesindeydi yaşlı adamın. Ama kurbağayı ürkütmemek gerekti. Ve onlar eğer kendinden haberleri olmazsa düşündüğünü gerçekleştirebileceği düşüncesindeydi. Yaşlı adamın başlangıç olarak ilk başarısı; isimlerini öğrenmek olmuştu; Şeyhmus ve Şehmus.

Ne kadar enteresan değil mi? İki ayrı insan, bir tek “y” harfi ile ayrılıyorlardı, birbirinden. Belki de Nüfus Memurunun hatası ile.

Pardon! Pardon… Bir “y” harfi demişti, ama konuşmayanın sağır ve dilsiz olduğunu da söylemişti gariban. Konuşmamasının ve yanındaki ile sadece işaretlerle anlaşmasının nedenini anlamıştım. İkisinin kardeş ya da akraba olmaları olası idi, öğrenemediği...

Söylenen yere gidip, görünmeyecek bir şekilde gizlenmeye gayret etti, yakındaki kahvenin penceresinden gideni-geleni gayet iyi seçebiliyordu. Ve söylemesi gerekti ki umudu; “Belki!” idi.

Oldukça uzun bir süre beklemesine rağmen kimsecikler görünmeyince, belki de zamanın geçmesi için hemen ötedeki inşaata gitti. İnşaatta iri-yarı pehlivan gibi boş bir “Baş” duruyordu, elleri poposunda. Diğerleri tuğla taşıyor, harç yapıyor, demir büküyordu.

Maksadı belki de Şeyhmus ve Şehmus’u sormaktı. Sorsa doğru-dürüst cevap alması, zor olacak gibisine geliyordu. Vazgeçti şansını kullanmaktan ya da tepmektense, bakınmakla zamanını değerlendirmek istedi.

Dikkatini çekmişti, iri-yarı boş-başın;

“Hayrola hemşerim!” dedi, sorarcasına.

“Hiç!” demek geçti içinden.

Sonra vazgeçip; “Ne zamana biter, kaça satılacak, ikinci kat, güneye bakan daire?” dedi.

 “Valla trink(20) olursa, burası merkeze yakın bir yer, sanırım patron, iki yüz otuz beşe falan verecek galibam!” dedi.

“Sağ ol! Yine geleceğim, bakalım bir hatunumla görüşeyim de!” dedi yaşlı adam da.

Oysa sözü; “Lâf ola, beri gele!” gibiydi işte.

Aradan geçen zamanın farkında değildi, ancak pazarlık(!) ederken iki adım ötesindeki Şeyhmus ve Şehmus’u amele olarak fark etmiş ve memnun olmuştu, onlarla görüşmek ve tanışmak istiyordu. Yatacak yer bile göstermeyip o izbe(18), salaş yerde yatmalarına göz yumduklarına göre bu ensesi kalınların düşüncelerinin bir inceliği olsa gerekti.

Gündüz hâlâ gündüzlüğüne devam ediyordu. “Sabahın şerri(2), akşamın hayrından iyidir” derlerdi, ama sabah şerle karşılaşmıştı kendine göre, akşamın hayrını hayırla beklemek için beyninde dolaşan tüm düşünceleri silip bir kenara attı yaşlı adam.

Akşam, dolaşacağı yeri, bekleyeceğini düşünerek evine yöneldi. Hele bir vakit akşam, daha doğrusu akşama doğru olsundu. Keyiflenmişti galiba.

Zor bekledi akşam ezanını.

Ve “sotalı(22)” derler ya hani, kimsenin dikkatini çekmeyecek şekilde o yeşil çöp konteynırlarının(23) kenarında, yanında, yanı başında, uzağında, kenarında olası geliş yönlerine yüzü dönük olarak, adım-adım, şaşı-şaşı beklemeğe başladı. Zaman bazen uysal, bazen çabuk, bazen de tedirgin(24), geçmek bilmiyordu…

Nihayet… İşte nihayet gözükmüşlerdi. Sırtını dönüp gizlendi, ta ki yanından geçişlerine kadar. Bitkin, neredeyse ayaklarını sürüyerek geliyorlardı. Yanından geçerlerken seslendi yaşlı adam;

“Şeyhmus! Şehmus!”

Tedirgin, korkarcasına döndü ikisi de, biri diğerine uyarak galiba isimlerinin bilinmesinden dolayı belki de. Usulca yere çömeldi genç olanı. Aslında hangisi, hangisi idi, gariban anlatmıştı da aklında mı kalmamıştı, yoksa anlatmamış mıydı hangisinin dilsiz, ya da Şehmus olduğunu? “Bir “y” harfinin farklılığını irdeleyecek(25) değildi. Biri, yani konuşabilen;

“Yakaladın bizi, polise mi vercen?” dedi.

“Yok, aklımdan bile geçmedi. Önce söyleyin aç mısınız?”

Yere çömelen, yerinden doğrulur gibi oldu, gözlerinde bir umut ışığı ile ötekinin sorarcasına yüzüne baktı. Galiba ağzını bile şapırdatmıştı, duyulur-duyulmaz. Belki de kendisine öyle gelmişti, yapmış olmasını umut ettiğinden. Büyük olanı tedbirliydi yine de;

“N’apcan?” dedi tehditkâr bir tavırla.

“Hiç! Yakınımızda bir inşaat başladı. İşçi arıyorlar. Ben de bana olan borcunuzu ödersiniz diye işe gelir misiniz diye teklif edecektim. İşiniz yok değil mi?”

Yine sert bir tepkiyle ve belki de gurur ekli olarak;

“Sana ne, beybaba!” dedi. Öteki hâlâ guruldayan midesinin üstüne elini koymuş, dikkati havalarda sanki sadece dinliyormuş gibiydi.

Sesimi alçalttı yaşlı adam;

“Bakın gençler, böyle ayakta olmayacak. Benim de karnım aç. Şurada bir pideci gördüm. Ben ısmarlayacağım, hem karnımızı doyuralım, hem sinirleriniz gevşesin, hem de ne isterseniz sorun, konuşalım.”

İlk defa; “Ne dersin?” anlamında yanındakine göz attı.

“Allah, kimseyi açlıkla-susuzlukla terbiye etmesin.” duası yer etti gönlünde yaşlı adamın.

Ve “Olur!” dedi minnettarlık(26) hissedilmeyen bir ses tonuyla, genç adam.

Önce ellerini yıkadılar, sonra susuzluklarını giderdiler. Sonra gelen salata tipi yeşilliklerle pideleri bitirdiler, kebaplar gelinceye kadar. Yaşlı adam başlarına dikilen garsona;

“Gençlere birer buçuk porsiyon, benim kalp rahatsızlığım var, yarım porsiyon!” dedi, maden sodası takviyesi ile. Sonra ellerini yıkamaya gitme bahanesi(27) ile çocuklarınkini ikişer porsiyon olarak getirmelerini tembihledi garsona, saklıca.

Konuşmadan yiyip bitirdiler kebaplarını, tatlı dâhil. Yüzleri kanlanmış, gözleri aydınlanmıştı sorarcasına bakarken.

“Bakın çocuklar!” dedi. “Benim bir ayağım çukurda. Size yardım etmek istedim. Çünkü elinizde imkân varken, fazlasına tamah etmediniz(28). Üstelik mahcup olarak ve bir gün mutlaka ödeyeceğinizi vaat ederek. Durumum müsait, Allah’a şükür. Size yardım etme arzumu ters çevirmezseniz sevinirim. Yine de siz bilirsiniz. Evimin yakınındaki inşaatta müteahhit adam arıyor. Yevmiyeden falan anlamam, siz kendiniz konuşursunuz, isterseniz. Benim sizden hiçbir isteğim yok. Sizi serbest bırakacağım. Gidin bu gece yine kaldığınız yerde kalın. Eğer bana cevap vermeği düşünürseniz, yarın sizinle karşılaştığım çöp konteynırının yanında sabahtan itibaren öğlene kadar sizleri bekleyeceğim. Gelirseniz ne âlâ. Gelmezseniz Allah sizlere yardım etsin. Beni unutun, olur mu çocuklar? Haklarımı da sizlere helâl ediyorum. Asla düşünmeyin bile.”

Yaşlı adam konuşuyor, onlar dinliyorlar, susuyor, susuyorlardı sadece.

“Haydi, şimdi kalın sağlıcakla!” dedi, hesabı öderken, içinden ceplerine beş-on lira harçlık koymak geçmemişti. Onlardan arkasına bakmadan uzaklaştı yaşlı adam.

“Oh be! Bayağı rahatlamıştım. Umudum, yarındaydı ve ben hayatımın hiçbir devresinde yarının gelmesini bu kadar istekle beklememiştim!” dedi kendi kendine.

“Hatunum!” dediği eşine anlattı yaşadıklarını yaşlı adam.

“Yatsıyı kılmamıştım, kılayım ve kıldıktan sonra o çocuklar için ve mademki yardımcı olmayı bu kadar istiyorsun, Allah’ın senin gönlüne göre vermesini de dua edeyim, dileyeyim. Yalnız şu gençleri ben de görsem, yarın. Belki benim de söyleyeceklerim olur, kim bilir?”

Bilgeydi yaşlı adamın yaşlı karısı. Kendisinin öğrendiği çok şey vardı ondan ve hâlâ da öğrendiği ve öğreneceği.

Örneğin karısının sorduğu sorular ve gözden geçirilmesi gereken konular öylesine mantıklı ve geçiştirilemezdi ki?

“Birincisi; saçlı-sakallı olduklarına göre, tıraş olmaları gerekti önceden. Bu bir!” dedi yaşlı kadın.

“Eee! Madem izbe bir yerde kartonlar üstünde yatıp kalkıyorlardı, bit-pire üşüşmüş olabilirdi üstlerine. O zaman iyicene bir yıkanmaları gerekirdi. Bu iki!” dedi.

“Eh! Böyle tertemiz, piri-pak olunca da düğmesi ancak iliklenebilen ceket, carcuru(29) bozuk pantolon, lekeli tişörtlerle müteahhidin işyerine gidilmez. Takım elbise olmasa da şöyle kot pantolon, iyi bir tişört, iç çamaşırı falan düzmek gerek hamam yapmalarından önce, mendillerine, çoraplarına, pabuçlarına kadar hem…”

Çıkan çamaşırlarını da doğru hamamın sobasına atmalıymış, eşinin dediğine göre. Hatta onlar hamam yaparken, takım elbiselerine de yaşlı adamın mukayyet olmasının(30) iyi olurmuş.

“Bak hele! Hatunum durmak bilmiyordu, benim yerime de düşünürken!”

Dediği gibi çekip-çeviren bilge bir hanımdı eşi.

“Hem sonra bakalım, müteahhidin göstereceği yerde karyola, somya, yatak, çarşaf falan var mıdır?” deyince;

“Allah’ını seversen yeter be hatunum, biraz daha gayret etsen ‘Nüfusumuza da geçirtelim, sevap olur!’ diyeceksin…

Yarın oldu. Yaşlı adam mutluluğunu dağlara-taşlara yazmak, avazının çıktığı kadar bağırıp-çığırarak söylemek arzusundaydı.

Yaşlı adam ve hanımı onları bekleyecekken, onların kendilerini bekler olduğunu gördüler. Yaşlı kadının elinden öptüler, “Ana!” diyerek her ikisi de,  sonra yaşlı adama döndüler, çekindiler herhalde biraz, başlarını eğerek.”

“Şimdi, bundan sonra teyzenize emanetsiniz, o ne derse onu yapacaksınız!”

Teyzeleri önce berbere götürmek istedi onları.

“N’apıyon, Tatlım, Kıymatlım?” dedi. “Önce bir çay içsinler, kahvaltı etsinler.”

İlk defa belki de kafası çalışmış, atik davranmıştı, hatunundan önce.

Yakındaki pastaneye girince, bizi ilk kez yan yana görenlerin, yanımızdakilerin hırpaniliklerinden(31) dolayı suratları asılır gibi oldu. Ses etmediler yine de, edemezlerdi de zaten. İnsanlar; “Ye kürküm ye!” örneği çullarına(32) göre mi değerlendirileceklerdi ki?

Gençler, akşam kuvvetli yemelerinin etkisi ile belki de hatunumdan utandıklarından olsalar gerek iki çay-bir poğaça ile köreltmişlerdi(33) nefislerini.

Sonra berbere gitti yaşlı adam, yaşlı kadın ve işçiler beraber. Berber aynı anlamsız çekimserlikle baktı onlara ve oturdukları yerlere gazete serdiği gibi, önlükleri için de fazla özen göstermedi, belki de mecbur hissettiği için olsa gerek kendini.

“İkisinin de saçlarını alabros(34) yap, sakallarının tamamını kes, favori falan gerekmez, bıyıklarını istedikleri gibi yap, ama öyle şekilli falan olmasın, hem de kısa olsun!” diye tarif etti hatunu.

Berberler işlerini bitirmeye çalışırken, yaşlılar yandaki ayakkabıcıya baktı, terlik ve ayakkabılar için. Daha sonra tişörtlere baktılar. Çorap, mendil, atlet, fanila, don gibi şeylerden aldılar iki takım birine, iki takım diğerine, iyilerinden, sağlamlarından hem de.

Elbise ya da tişört, gömlek, kot pantolon gibi gereklilikleri onların isteklerine, beğenilerine göre almalarının doğru olacağını, beklemelerinin gerektiğini söyledi yaşlı kadın.

Berbere geri dönerken, kaş-göz işareti ile; “Sabun-şampuan falan al!” dedi hatunu yaşlı adamın. Daha öncelerden denmediyse, şimdi söylemesi gerekliydi;

“Bazen gerzekliğim(35) mi, angutluğum(35) mu, yoksa tam olarak anlayışsızlığım mı desem, tam söylemem mümkün değil, böyle anlamaz tarafım olurdu, tıpkı şimdiki gibi. Hatunum ‘Falan!’ deyince de bön-bön(36) demeyeyim de alık-alık(36) bakmıştım yüzüne, öylesine. Eczanenin vitrinleri dolu dolu idi, her şeyle. Üstelik bir oğlan, iki kız yetiştirmiştik. Bilmeliydim değil mi? Bildim de ‘Falan’ demenin ne olduğunu.”

Berberden çıktıktan sonra, satıcıların artık kınamaya başladığım bakışlarını, aynen iade ederek ayakkabı, tişört, mont ve kot pantolonları aldık, beğenilerine uygun olarak. Onları yerleştirecek ucuzlarından iki tane de çanta aldık. Hepsini çocuklar taşıyordular.

Yaşlı adamın hanımı;

“Artık bana doyum olmaz, çocuklar sana emanet, doğru hamama şimdi. Hamamdan sonra da karınlarını doyurmayı unutma, e mi?” dedi, istihza(37) ile. Artık eve mi dönmekti niyeti, Çarşı-Pazar mı dolaşacaktı, bilemiyordu yaşlı adam. Ancak kulağıma eğildi karısı;

“Sakın çocukları üzme ve ezme, olur mu?” Kafamı salladı; yaşlı adam; “Olur!” anlamında.

Çocuklar uysalca takip ediyorlardı ihtiyar adamı. Şehmus neşeli ve fakat suskundu, her zamanki gibi. Şeyhmus belki ilerinin düşüncesi içindeydi muhtemelen. Bugün; şu ana kadar yaşananlarla iyi-güzeldi de, ya yarın, ya yarınlar? Çözüm beynini yoruyor gibiydi…

Banyoya girip soyununca elbiselerini vermelerini istedi, peştamallarına sarındıklarında. Ceplerinden Nüfus Kâğıtları, bir tükenmez kalem ve yalnız bir lira para çıkmıştı. Onları cebine koydu bakmadan. Diğer hepsini bir poşete doldurdu, yok etmek üzere.

İki tane natırı(35) kese yapmaları için paralarını vererek peşlerinden gönderdi. Çantalarını sıkı sıkıya muhafaza ediyordu, çay içerken ve onları beklerken yaşlı adam…

Yıkanıp giyindikten sonra pırıl pırıl çocuklar olmuşlardı, hatta yakışıklı çocuklardı, akran ya da emsal kızların dönüp bakacakları kadar. Hatta lokantadaki siparişleri alan hanım garson konuşamayan Şehmus’a bakmıştı dikkatli dikkatli, sonuca ulaşamayışının tedirginliği vardı yüzünde.

Karnı doyunca uzun zamandır, hatta sabahtan beri tüm gelişmeleri uysalca takip eden, tek kelime bile etmeyen Şeyhmus, dilini çözdü, tek kelime ile;

“Neden?”

“Sadece, sıkıntıda olduklarına inandığım iki insana ahir ömrümde yardım etmiş olmak için. Çoğu varken, aza kanaat eden ve ‘Bir gün mutlaka ödeyeceğini söyleyen’ insanlar kötü olamazlar çünkü. Ben elinizden tutmağa çalıştım sadece. Sizler de benim ahrette elimden, bizim ellerimizden tutarsanız ne mutlu bana ve teyzenize!”

“Ağzınızdan yel alsın Amca. Allah geciktirerek versin, her canlının tadacağı şeyi. Siz bizim isimlerimizi biliyorsunuz, hatta Nüfus Kâğıtlarımız bile sizde. Ama biz sizi nasıl tanıyacağız? Siz kimsiniz Amca? Ne diyeceğiz size?”

“Vermeyi unuttum mu Nüfus kâğıtlarınızı? Özür dilerim. Bakmadım bile onlara. Buyurun. Bir de gücenmeyin ve utanmayın lütfen. Size ellişer lira daha borç vereceğim, toplam borcunuz yüzer lira olacak. Çalışınca ödersiniz bana, ya da teyzenize. İnşaat evimize çok yakın. Evimi de gösteririm size. Ondan sonra siz sağ, ben selâmet! Ha! İsmim mi? Ne önemi var ki? ‘Amca’ dediniz bana, ‘Ana’ dediniz hatunuma bu yeterli bizim için. Zeki çocuksunuz. Gerekirse, gerektiğinde öğrenirsiniz. Şimdilik boş verin ismimizi…”

Başka ne söyleyecekti ki? İnsanlar göçerken altı metre kefenden başka bir şey götürmüyorlardı, hem hoca bile talkın(38) verirken, anne adıyla “Falan (hanım) ın oğlu ya da kızı” diye söylüyordu. O halde ismi hiç önemli değildi. Devam etti;

“Hadi çıkalım yola da, hem ben namazımı kaçırmayayım, hem teyzeniz merakta kalmasın, hem de müteahhitle tanıştırayım. Bugün dinlendirir, yarın işbaşı yaptırır herhalde size, sanırım. Sonra canınız sıkıldıkça, hatta çay içmeye bile bizim eve gelirsiniz. Olmaz mı?”

Başlarını eğdiler, her ikisi de…

Her şey yolunda idi. Bir tek somya-yatak temini sorun olmuştu. Onu da karısı kömürlükteki karyolayı ve evde kullanmadığı çarşaf, battaniye, yastık ve minderleri vererek şimdilik halletmişti…

Günler geçiyordu. Uzunca bir zaman ne çocuklardan, ne de müteahhitten ses-seda çıkmayınca ziyaret etmek istedi onları yaşlı adam.

Müteahhit memnundu. Çocuklar kendi işçilerinden bile gayretli çalışıyorlardı. Bu nedenle yevmiyelerini bile kendi işçilerinin seviyesinde vermeyi plânlamıştı.

Eski evin molozları taşınmış, temeli ve alt katları yapılmıştı kabaca. İkinci katları çıkmaya başlamışlardı.

Bu devirde inşaat yapmak kolaydı. Beton falan karmak yoktu. Kamyonlar hazır betonu getiriyorlardı. İnce işler, şap, sıva, derz için; kum, çimento, demir, alçı, kireç, su, betonyer(39), hattan alınan elektrik hazırdı. Su, elektrik, doğalgaz, kapı-pencere, iç aksesuar tesisatları için usta ve işçiler olarak ayrı ayrı ekipler vardı, taşeron(40) gibi çalışan. Şıpın işi(41) gelip, saatler içinde yahut da gün içinde gerekenleri yapıp-bitirip dönüyorlardı.

Şeyhmus ve Şehmus çocuklar çizmeleri ile beton işi, tuğla getir-götür, harç işlerinde oldukça gayretli idiler, hatta usta bile olmuşlardı yaşlı adama göre.

Uzaktan el salladı, görüp cevap verdiler. Tüm işçilere eşinin yaptığı poğaça ve elmalı kekleri götürmüştü. Molada yiyeceklerini söyledi müteahhit işçilerden birine çay demlemesini söyleyerek. “Allah razı olsun!” demeyi de unutmadı, paketleri çay demlemesini söylediği işçiye verirken…

Yaşam bu minval(42) üzerine dönüyordu. Bu arada torunlardan birinin nezle oluşunu bahane ederek bir koşu gidip-gelmişlerdi karı-koca kaçamak olarak yanlarına. “Gidip-gelmiştik!” dedilerse de öyle hemen değil, ama kovulmayı da beklemeden bir aydan az bir zaman içinde, hemen.

Nezlesi geçen torunu durup dururken sormuştu ayrılışlarına çeyrek kala;

“Dede, sen ne zaman öleceksin?”

“Kış ihtiyarlayınca” dedi yaşlı adam.

Etkilenmişti. “Çocuktan al haberi” derler ya hani, durup dururken sormasının bir sebebi olsa gerekti, evlerine geri dönmeğe karar verdi, hemen.

Geç vakit, tehir yaparak gelen trenden yorgun inmişlerdi, sabahın erken vakitlerinde. Trafik, millî bir bayram sonrasının yorgunluğu içinde oldukça yavaş hareketli idi…

“Ben bir çocuklara bakayım! Gelirken de ekmek ve süt alırım!” dedi, bavullarla meşgul olan hatununa.

“Olur!” dedi başını kaldırmadan.

“Ben de sen gelinceye kadar, çay ve bir çorba ile takviye yaparım yolluklarımıza…”

İnşaat mahalline geldiğinde sevincini duraklatmak istemedi.

“Ohho!” dedi.

Üçüncü kat tamamlanmış, bitmiş, dördüncü katın taban betonu prizini almış, tuğla çekiyorlardı caraskalla(43) işçiler.

Şeyhmus ve Şehmus tahta tabla üstündeki tuğlaları kırılmamalarına dikkat ederek, özenle yerleştiriyorlardı kenarlara. Merak edip çıktı yanlarına yaşlı adam. Öyle yükseklik korkusu, ya da fobisi(44) yoktu.

Onu gören Şehmus sevinmişti, gözleri gülüyordu. Bu kere kucaklamak gelmişti içimden. Ona doğru yöneldi, kucaklamak isterken ayağı kaydı, iteklemek istedi yaşlı adamı içeri doğru, tutmak istedi yaşlı adam onu, bir yerlerinden.

Başarılı olamadılar.

İkisi de düştü dördüncü kattan. Şehmuz betonyerin, kendisi tuğlaların üstüne.

Şeyhmus geldi, merdivenlerden koşarak inip. Cansız bedenleri bir eli ile kontrol ederken diğer eli şakağındaydı.

Şehmuz’la yaşlı adam mı?

Yaşlı adam Şehmuz’la el ele göklere yükseliyordu, aşağılarda son gördükleri Şeyhmus’un eli şakağında olan görüntüsü olsa gerekti, yükselişlerinde, o görüntü de kaybolacaktı herhalde, bulutların üstünde…

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Sempatizan; Duygudaş. Bir kimseye ya da bir konuya sempati besleyen, üyesi olmakla beraber bir partinin, bir örgütün görüşünü benimseyen, onu destekleyen, ya da bir öğretiyi, görüşü, akımı tutan, yandaşı olan.

(2) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(3) İri Kıyım; İri, heybetli, gösterişli yapılı.

(4) Tavşan Dişli; Şans Dişli, Dişlek de denen sempatik bir görüntü sağlayan diş yapısı.

(5) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(6) Sümenaltı, Sümenarası; Hasıraltı. Bir kısım bilgi ya da belgelerin ilgililere ulaşmasını engellemek için bir kenarda unutulması işlemi. Genellikle sümen denilen masa üstü muhafaza dosyası içinde.

(7) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data bilgilerin saklandığı yer.

(8) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.

(9) İstismar; İyi niyeti kötüye kullanma. Sömürme.

(10) Meftun /Meftune); “Tutkun, gönül vermiş, verilmiş, vurulmuş, hayran olmuş, hayran olunmuş, şaşmış, şaşırmış, âşık ya da fitneye düşmüş, belâya karışmış, sihirlinmiş,, tutkun” anlamlarındadır.

(11) Kolesterol; Canlıların vücut dokularında bulunan kan plâzmasında taşınan yağımsı bir madde.

(12) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(13) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

(14) Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak.

(15) Cevval; Davranışları kesin ve çabuk olan. Koşan, dolaşan, hareket eden. Canlı. (Daima) Hareketli.

(16) Melül; Üzgün, boynu bükük.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

(17) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(18) Salaş; Eğreti, derme çatma, tahtadan yapılmış.

İzbe; Basık, boş, nemli, kuytu (yer).

(19) Hemhal; Aynı durumda olan.

(20) Trink; Düşen bir metalin çıkardığı ses olmakla beraber, argo da “peşin, hemen ödenecek para”  anlamına gelen söz.

(21) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena.

(22) Sotaya Yatmak; Argoda; “Kendini gizlemek, gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılan bir söz.

(23) Konteyner; Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler (elektrik, su vb.) ve giderler kullanılmak üzere özellikle inşaatlarda kullanılan ev tipinde yapı. (Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı).

(24) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(25) İrdelemek; Bir şeyin derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini incelemek. Araştırmak, incelemek.

(26) Minnettar: Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.

(27) Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden, noksan, kusur.

(28) Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.

(29) Carcur; Fermuar. Giysi, çanta vb. yerlerde kullanılan karşılıklı dişler ve bunların üzerinde yürüyen kapatıcıdan oluşan düzenek. Cırcır.

(30) Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

(31) Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.

(32) Çul; Genellikle kıldan yapılmış kaba dokuma.

(33) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(34) Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.

(35) Gerzek: Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

Angutluk; Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması.

(36) Bön Bön Bakmak; Anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın bakmak.

Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın etrafına bakmak.

(37) İstihza; Alay.

(38) Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

(39) Betonyer; Beton karma makinesi.

(40) Taşeron; Alt işveren. Bir işin bir bölümünü, esas işi yapan kurum veya kişiden alarak o işi yapmaya başlayan kişi ya da kurum.

(41) Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan eylem.

(42) Minval; Biçim, yol, tarz.

(43) Caraskal ya da Jaraskal; portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için kullanılan alet.

(44) Fobi; Belirli nesne, durum veya şeyler karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku. (Akrofobi; Yükseklik korkusu).