“Hayatta tek güvendiğim, tek inandığım, doğruları bildiğim, yanlışları anladığım tek insandı annem, babam dışında.”
Polisin eline geçen tek ipucu, yazılıp bırakılan kâğıt parçasındaki bu sözlerdi, şimdilik.
“Arkadaşları kimler, yakın olduğu biri, birileri var mıydı, bildiğiniz?”
“Mazbut(1), kendi halinde sınıf arkadaşları vardı, hepsi de iyi aile çocukları kızlar olarak bildiğimiz. Zaten okulu da Kız Okulu idi. Yakın olduğu biri var mıydı, yoktu herhalde, bilmiyorum. Belki o satırları karaladığına göre, annesinin bilgisi vardır, o da eğer söylediklerinizi anlarsa, anlatabilirse, konuşursa, konuşturulabilirse…”
Olaylar nasıl mı başlamıştı? Bilindiği kadarıyla, bilebildiğim, hatırımda kaldığı kadarıyla anlatmağa çalışsam…
Karımın o gün işleri hiç de rast gitmemişti, gitmiyor imişti de denilebilir bir bakıma. Elektrik süpürgesi çalışırken arıza yapmış, yemeğin tuzu kaçmış, kapıya gelen dilenci asabını bozmuş, her zaman tatlı tatlı sohbet ettiği, bazen ekmek kırıklarıyla, bazen çarşıdan aldığı hususi yemlerle beslediği kumrulara, güvercinlere, serçelere aşırı bir tepkiyle;
“Gidin hadi işinize, kaybolun, gidin gugukçuklar!(2)” diye bağırmıştı.
Karımın dikkatini; kızımızın önce ona uzanan, daha sonra onu durgunlaştıran somurtkanlığı ve o gün okula gitmek istememesi ve gitmemesi çekmiş, başlangıçta.
Sormuş; “Hiç!” cevabını almıştı, kızımız odasına kapanırken.
İşini-gücünü bırakıp bir-iki defa odasının kapısına kadar gidip;
“İyi misin kızım? Bir sorunun varsa, dertleşelim!” demiş sorusunun cevabı sadece; “İyiyim!” olarak yanıtlanmıştı.
Sonra, kızının durgunluğuna sebep olabilecek, yıllarca sakladığı ve hâlâ devam eden sırrına ait zihninden defedemediği düşüncelerle işine dalmıştı annesi.
Aradan geçen bir zaman sonunda kızı tekrar aklına gelmiş, kızının odasının kapısını tıklattığında istediği cevabı alamayınca, telâşlanmıştı. Bunda biraz önce duyduğu bir sandalyenin devrilmesi gibi bir sesi duyar gibi olup da önemsememesinin de etkisi yok değildi.
Telâşında haklıydı kadın, devrilen sandalyenin üstünde, bir ipi boğazına geçirip avizenin çengeline kendisini asmış kızı sallanıyordu. İntihara teşebbüs etmiş, belki de intihar etmişti kızı.
Masanın üstündeki makası alıp, sandalyeyi doğrultup kızının ayaklarından tutup kaldırarak nefes almasını sağlayıp ipi kesmeye çalışmıştı.
Başarılı olamamış, kızının öksürür gibi tavrından güç alıp yaşatacağına inanarak mutfaktan kaptığı ekmek bıçağı ile ipi kesip yatağına yatırmıştı kızını. Soluk alıyordu.
“Şükür Allah’ım!” deyip akabinde beni aramıştı cep telefonumdan, özetleyerek konuyu.
“Hemen Ambulans çağır, hastaneye götür, ya da komşulardan yardım iste, bir taksi ile acele hastaneye yetiştir! Ben de hemen hastaneye geliyorum!” dedim.
Komşularının yardımıyla yetiştirmişti tek kızımızı hastaneye eşim. Getirilen sedyeyle Yoğun Bakım Odasına kaldırılan kızımızda nefes alıp-verişi dışında hiçbir hareket yoktu.
Odaya herkesi itekleyerek giren oldukça yaşlı ve gözlüklü, diğerlerinin “Hocam” dediği doktor, çeşitli muayene ve acil uygulanan tedavilerin sonuçlarına bakmakla kalmamış, tekrar genç kızımızın gözlerine, nabzına, ateşine, tansiyonuna bizzat bakarak ilgilenmiş, sonunda kafasını sallarken bir-iki tetkikin daha yapılmasını istemişti, “Tekrar geleceğini” söyleyerek.(3)
Doktor dışarı çıkarken annesinin yalvaran, benim soran bakışlarımızı görmezden geldi. Görmezden gelmek zorunda olduğunun da bilincindeydi herhalde. Çünkü kızımızın bedeni yaşıyordu, kalbi çarpıyordu, ama beyni çoktan iflâs ve istifa etmiş, kimliğini kaybetmişti, kansız-havasız kalarak.
Son tetkikleri görmeden bunu, doğrudan doğruya kendince karar vererek açıklaması uygun olmaz, olamazdı da…
Doktor odaya tekrar yöneldiğinde bizler için aradan asırlar geçmiş gibiydi. Gitti-girdi odaya. Tekrarlanan bilgi-belge ve raporlara, ya da ne deniyorsa onlara baktı tekrar oldukça dikkatlice. Ve tekrar nabzını saydı, gözlerini yumup kafasını tavana doğru dikerek.
Kendince bazı şeyleri doğru-doğru dosdoğru, dobra-dobra(4) açıklamanın zamanının geldiğini düşündü;
“Üzgünüm! Kızınızın yaptığı yanlışlık nedeni ile beyin ölümü gerçekleşmiş durumda, sadece bedeni yaşıyor makineye bağlı olarak. İzniniz olduğunda makinenin fişi çekilecek ve naaşı(5) size verilecektir. Bundan sonrası sizlere ve polise aittir, bildiğiniz gibi.”
Annenin çığlığı hastane koridorlarında çınlamış, yankılanmıştı;
“Hayır! Gidin gugukçuklar gidin!”
Söylediği son sözlerdi bunlar, gözleri derinlere dalmış, çenesi kilitlenmiş, ne işitir, ne de söyler olmuştu o andan sonra.
Gözlerinde yaş yoktu, oturduğu sandalyeden kalkası yoktu. Sadece omzuna dokunulduğunda, eli tutulduğunda tepki verircesine o yöne doğru başını çeviriyordu, o kadar.
Doktor, ettiği Hipokrat yeminine sadık kalarak görevini yapmalıydı. Ama bunun için ateşin düştüğü anda eyleme girişmek de kendine uygun gelmiyordu. Beklemenin ne kadar sürmesi gerektiği zamanı biliyordu.
Uygun zamanın geldiğine inandığı anda teklifini yapacaktı. Çünkü bir ölüm, ölümü bekleyen ya da ihtiyacı olanlara daha ileri bir yaşam olabilirdi, kısaca; “Organ bağışı” istemek olarak düşünebilirse söylemek istedikleri.
Annenin bir koluna kocası, diğer koluna bir komşusu girdi. Bilmiyor, anlamıyor ama kanepeden kalkmamakta direniyordu. Zorla kaldırdılar kanepeden, ayakları gitmiyordu, yürümüyor, belki de yürüyemiyordu.
Tekerlekli sandalyeye zorlukla oturtturulurken; “ı-ıh! uh! ı-ı!” gibi sesler çıkartarak bir şeyler anlatmak gayretindeydi, kafasını devamlı sağa-sola sallayarak.
“Geçer!” dedi doktorlar; “Şokta(6) şimdi!”
Geçmedi ama. Polis soruşturma için çok bekledi yanında. Çok defa soru yöneltti kendisine, tepkisizdi. Sadece omzuna dokunulunca tepki veriyordu. Yemiyordu, içmiyordu, serumla besleniyordu, yerinden kalkmıyor, bir gün bir komşu, diğer bir gün bir başka komşu geliyordu altını bağlamaya. Çok darda kalırsam, kendim de gerçekleştiriyordum aynı işleri.
Düzeni bozulmuştu evin. Sadece mutfak camına doluşan gugukçuklara bakışları değişiyordu karımın, bazen sevgiyle, bazen nefretle, o kadar işte… Bazen başka bir hareketlilik göstermeden, nereye konulursa. Tekerlekli Sandalyesinin üstünde, orada saatlerce, hareketsiz, bazen mutfak camının sessizliğinde mihaniki(7) olarak kuşları ve ben…
Polisler genç kızın odasında ve arkadaşları ile yaptıkları soruşturmalardan herhangi bir sonuç alamamışlardı. Tek çözüm yazılı nota göre annenin ifadesinde bulunabilirdi, ama çözüme ulaşmak için önce anneyi çözmek gerekiyordu ki, bu da doktorlara göre imkânsız gözükmekteydi.
Genç kız, beyinsiz olarak bedeniyle yaşamaya devam ediyordu. Doktor, babayı davet etti hastaneye;
“Gelemezseniz, ben geleyim!” demeyi unutmayarak.
“Gelirim!” dedi baba, “Bugün öğleden sonra!...”
“Çocuğunuzun beyin ölümü gerçekleşmiş durumda. Çaresiz bir durumdaki anne-baba için bunu istemek belki haksızlık, belki düşünülmesi bile zor bir olay amma, kızınızın sağlam öğelerinin diğer vücutlarda yaşama devam etmesini düşünmez misiniz? İsterseniz hemen cevap vermeyin, bir-iki gün düşünün, ondan sonra verin cevabınızı. Ne dersiniz?”
Izdırap çeken bir adam, aklı başında değil, bilincinin kapalı olduğunu düşünmesine rağmen, karısına danışmak gereğini düşündü.
Eve geldi, işi-gücü bırakmış, yıllık iznini almıştı. Karısını devamlı olarak o halde bırakamazdı. Komşularının bakımını devamlı olarak sağlamayı istemek, hem komşularına karşı haksızlıktı, hem de kesin olarak bir çözüm konusu değildi. Ne bahtsız bir adamdı ki, ne kızı, ne de karısı için bir şeyler yapmak elinden gelmiyordu.
Kader her zaman kendini kesin çizgilerle belli etmiyordu. Belli bile etmiyordu şöyle, ya da böyle gelişmeleri. Vaktinden önce yaşlanan adamın yaşayacağı çok şey vardı daha, düşüncelerinde var olmayan. Çünkü “İki adımcık yer! İki saat içinde gider-dönerim!” diye karısını komşularına emanet etmeden, yalnız bırakıp gitmişti hastaneye.
Üstelik gidişinde bir umut vardı gönlünde, sanki “Kızlarının iyileştiği” haberini vereceklermiş gibi. Oysa organ nakli teklifi ile karşılaşmıştı.
Eve döndüğünde usulca açtı kapıyı. Gördüklerine ne anlam vermesinin bilincinde değildi.
Karısı, yürüyen sandalyesinin tekerlekleri havada ve birlikte yıkılmış olarak yerde yatıyordu, kendinde hiçbir yaşam emaresi(8) görülmüyordu. Cansız gibiydi. Serum şişesi, olası ki düşerken kırılmış, etraf cam kırıkları ve serum artıklarıyla doluydu.
Kızının başına gelenleri hatırlayınca hemen şah damarını ve nabzını kontrol etti karısının. Sonra kulağını dayayıp sırtından kalbini dinledi, hiçbir hareket yoktu.
Yüzükoyun yatan karısına başkaca dokunmadan, önce komşulardan birkaçını; “Hiçbir şeye dokunmayın!” önerisi ile evine çağırdıktan sonra, önce karakola, sonra da belediyenin doktoruna telefon etti, kızının intiharı sonrası aldığı notlara bakarak.
Gelen polisler de, hükümet (belediye) doktoru da yapacakları bir şey kalmadığını, ecelin erken geldiğini söylemişlerdi. Kalp krizi mi, düşüp kafasını çarpmıştı da beyin kanaması mı geçirmişti, ölüm sebebini kesin bilmiyorlardı, netice itibariyle yalnız başına ölmüştü kadın, yani karısı.
Ölüm, ölümdü netice itibariyle, her ne şekilde olursa olsun. “Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra.(9)” Yapılacak şeylerden ilki, Şehir Mezarlığında yan yana iki mezar yeri almak ve ana-kızı yan yana defnetmekti. Çünkü o kısa süre içinde düşünmüş, kızının organlarını, bir başka bedende yaşamaları için “Bağış yapmağa” karar vermişti.
Doktora telefon etti; “Kabul ediyorum!” dedi. Doktor, bazı belgeleri imzalamasının gerektiğini söyleyince de;
“Kızımdan sonra, karımı da kaybettim, gelmem mümkün değil, ne gerekiyorsa yapın, yazın ve belgeleri evime gönderin, okumadan imzalayacağım ve gereğini yapın lütfen. Kızım öldü, ama başkaları yaşasın. Kim olursa, olsun, “İster mecusi, ister putperest”.(10) Aynı acıyı bekleyip arka arkaya yaşamak beni de vaktinden önce götürür. Bu nedenle kızımın naaşını ne zaman veririsiniz bana? Annesiyle beraber defnedeyim ve sonra bükeyim boynumu yalnızlığıma, ölünceye dek…”
İki gün geçti aradan, “Velbasübadelmevt!(11)” deyip de onları topraklarına saklamam için. Ve bundan sonra yalnızlığımı, yalnızlığım ile paylaşmam için.
Düşünmek için o kadar çok zamanım vardı ki…
Görücü usulü evlenmiştik karımla, “Sevgi birlikteliği evlendikten sonra oluşur!” diye beklemiştim, ama olmamıştı, olamamıştı belki de. Hata bende miydi? Yoo! Bir ilk göz ağrım(12) bile olmamıştı yaşamımda. Ayrı, ya da aykırı bir gözle bakmamıştım asla çevreme bile. Karımı görmüş, karım dışında gördüğüm bir başkası da olmamıştı yaşamımda, hem asla!
Mutlu olmayı bilmemiş, bilememiştik. Ama çocuk sahibi olmayı bilmiştik. Biricik kızımız vardı. “Bir daha doğurmak mı, asla!” demiş, sormadan, danışmadan kendi tedbirini kendisi, kendi başına almıştı karım.
Ne de olsa kendisini asla beğenmemiş olan şehirli bir kızdı karısı. Ölünün arkasından pek konuşulmaz, ama gerçek şu ki karım beni beğenmezdi, hem de hiç. “Köylü!” derdi çok zaman.
Bir şey sorsam, kinayeli ve hiddetli; “Efendim, söyle!” derdi.
Bazen kendinden geçercesine, hak etmediğim, yakıştıramadığım bir şekilde; “Lâf söyledi balkabağı!” derdi, kırıldığımı, incindiği, üzüldüğümü hissetmeksizin.
Yaptıklarımı, jestlerimi, ikramlarımı ve hediyelerimi asla beğenmezdi, hem hiç bir koşulda. Doğum gününü, nişanlandığımız, evlendiğimiz günü hatırlar, hediyelerle dönerdim, ama bir tek gün bile doğum günümü hatırlayıp da bir ikramda bulunmazdı karım. Bulunmamıştı, doğrusu.
Aklına eserdi karımın, iki satırcık bile bir not bırakmadan, kızım ile beni baş başa bırakıp ailesinin, akrabalarının yanına gider, günlerce geri dönmezdi, iki adımlık mesafeden. Ya annesi, ya babası, ya kardeşleri hasta olurdu genelde, ya da bayram temizliği, misafir günü, ya da altın günü falan, yalnızca kendisinin üstesinden geldiği ailesinde.
Gerçek nedenlerden ötürü, baba-kız bağlantımız güçlüydü, ana-kız bağlantısına göre, gözlemlediğim. Ama karım bir anaydı ve bağlılığı daha fazla görünürdü. Daha doğrusu daha fazla gözükürdü ki, bu nedenle çenesi kilitlenmiş, kendini kaybetmişti.
Kim bilir belki de kalmadığına inandığımız bilinçaltı duygularla, beyninde kalan son kırıntılarla o da ölmek istemiş, intihar etmiş de olabilirdi. Bilemem, ama o ana kadar aklıma gelmemişti, bu şüphe.
Olabilir miydi? Olabilirdi tabii. Hem neden olmasındı ki? Gerçek sebep kızımızın ölümü mü, yoksa kızımın ölümüne sebep olan başka bir neden mi vardı? Kızımın son notlarını düşündüm. Tekrar okumam mümkün değildi, çünkü polisler almıştı, birçok defter, kitap ve notları ile o notu. Hatırlamaya çalıştım;
“Tek güvendiğim, ya da inandığım annemdi, babam dışında.” Ya da buna benzeyen bir şeyler, beynimde yer eden. Bir şeyler çağrıştırıyordu bu sözler zihnimde.
Neden öyle yazmıştı kızım? Bir nedeni olmalıydı, benim bilmediğim, kızımın bildiği ve annesine güvenini, ya da inancını, ya da sevgisini yitirmesine neden olan!
Çok mu ağır konuştum, bir ölü arkasından? İftira(13) etmiyordum, gıybet(13) etmiyordum, şikâyet, ya da nefret de etmiyordum. Sadece merak ediyordum. Neden?
Yalnızlığımda o kadar çok vaktim vardı ki araştırma yapacak? Polis olmaya karar verdim, kendimce. Evim, benim yalnızlığımı paylaşıyordu
Kızımın intiharı için bir sebep varsa bu; bu evin içinde bir yerlerde olmalıydı, belki belge, belki bilgi, belki işaret olarak ve bu, mutlaka elime geçmeliydi, şükran için, belki de nefret için.
İznim henüz bitmemişti. Daha günler vardı bitmesi için. Ölüm izinleri, bir evvelki yıldan kalan izinlerim vardı. Tüm bu izinleri birleştirmek arzusundaydım ve bu dertli durumumda bana yardımcı olmak herkesin düşüncesiydi (sanırım).
Yemek-içmek; hiç düşüncelerimde yoktu. Cep telefonuma gelen taziye(14) haber ve masajlarından bıktığım için cep telefonumu kapatmıştım. Gazete almıyordum. Evde televizyonu hiç açmıyordum, hiçbir türlü haber beni hiç ilgilendirmiyordu.
Kızımın aklımda kalan notundan başka ilgilendiğim hiçbir şey kalmamıştı, yaşamımda.
Kızımın yatağına oturdum. Yastığını kokladım, defalarca. Yatağının üstüne, altına, yastıklarının aralarına baktım. Gardırobundaki tüm elbise ve çamaşırlarının ceplerini bile karıştırdım, kimini koklayıp ağladım, kimini ağlayıp kokladım. Ziynet kutularının, ayakkabı kutularının içlerini araştırdım.
Hiçbir şeye rastlamadım, rastlayamadım.
Ziynet kutusundaki, üzerine tükenmez kalemle; “Kızımın göbek bağı” diye yazdığım dört köşe karton küçük bir kutu ile “Kızımın kestiğim ilk saçları” diye yazdığım plâstik bir kutu dikkatimi çekti.
İplerini çözüp kutuları açtım. Bana, ilk günkü kokularını muhafaza ediyorlarmış gibi geldi.
Hepsini özenle kapatıp bağlamaya çalıştım, yapamadım, ağlıyordum, paket lâstikleri ile bağlayıp televizyonun önündeki sehpanın üzerine koyarken, televizyonun altından eser miktarı gözüken bir beyazlık dikkatimi çekti.
Televizyonu hafifçe kaldırıp altındaki beyazlığı çektim. Bir fotoğraftı, sanırım karımın “Kuzenim” dediği, birkaç defa da evimize gelen bir akrabası ile kol kola girerek çektirdiği bir fotoğraftı. Herhangi bir yerde ve yeni de olabilirdi, ama karım neden saklama gayretini göstermişti ki, anlayamamıştım.
Şüphe mi etmeliydim? Ama neden? Doğal değil miydi akrabası ile beraber olup fotoğraf çektirmesi? Zaten iki adım ötede, oturuyorlardı kuzeni ve ailesi. Tabiidir ki ölümüne üzülen ve o günden beri kendisini bir kere dahi “Başın sağ olsun!” diye aramayan ailesi de oralardaydı.
Sehpaya fotoğrafı da bırakıp kızımın odasına yöneldim tekrar. Çantalarını, bütün çekmece ve dolaplarını aradım. Onu intihara sürükleyen sebep ne olabilir diye? Defterlerini, kitaplarını, sayfa-sayfa araştırdım.
Tüm notlardan anlam çıkarmağa çalıştım. Sadece bir defterin son sayfasındaki soru işaretli “Acaba?” kelimesi dikkatimi çekti. Ve aklıma kızımın defter ve kitaplarının kaplarını açmak ve içlerine bakmak düşüncesi geçti aklımdan.
Bir tanesinin içinden saklanmış bir kâğıt parçası çıktı:
“Yanılmak istiyorum, ama gördüklerim yanılmış olmamı engelliyor. Yaşayanlar hak ediyor mu yanılmak istediklerimi?”
Şifre gibi bir deyiş ve imzasızdı.
Bu kâğıdı da sehpanın üstüne diğerlerinin yanına koydum.
Yorulmuştum, fiziksel olarak değil, düşünmekten. Kızım ve karım, ikisi de sırlarıyla birlikte göçmüşlerdi ve çözüm için kendi beynime güvenmek ve araştırmalarımla ipucu, ya da ipuçları bulmak dışında yapacağım bir şey yoktu.
Kızımın odasındaki araştırmalarım bitmişti kendimce.
Devam ettim araştırmalara salonda. Telefon fihristine baktım öncelikle. Hepsi tanıdık akraba-arkadaş gruplarına ait telefon numaraları idi. Acil lâzım olacak, doğal gaz, elektrik, sucu telefon numaraları da vardı.
Sadece kuzenin ismi bir-iki defa yazılmış, bir kısmının üstü çizilerek telefon numaraları yenilenmişti. Telefon Fihristini de o sayfa açık olarak sehpanın üzerine koydum; “Belki…” düşüncesi ile.
Her şey şüphe alanım içindeydi çünkü. Sehpa artık dar gelmeğe başlamıştı. Hepsini bu sefer masanın üstüne sıraladım. Zihnimdeki düşünceleri, yanlarına not ederek ufak kâğıt parçalarıyla ve hepsinin de sonunda soru işaretleriyle.
Kütüphanedeki ansiklopediler dikkatimi çekti bu arada. Hepsinin tüm sayfalarına ayrı ayrı bakmak, belki de günlerce vaktimi alacaktı. İlk, son, kızımın, karımın ve kuzenin isimlerinin olduğu fasiküllere baktım öncelikle. Vakit ayırıp diğerlerine de bakmayı düşünüyordum.
Yanılmamıştım. İlk fasikülün ilk kapağında eski bir para, kullanılmış olarak saklanmıştı. Sonra doğa manzaralı bir kartpostal ve kızımın bebeklik resimlerinden biri vardı.
Kartın arkasında; “Sen güzeldin ve her zaman güzelsin!” yazılıydı. Tereddüdüm oluşmuştu, acaba para, kızıma verdiğim ilk harçlık, kartı yazan da yakınlık duyduğu arkadaşından olabilir miydi? Onları da masanın üstüne sıraladım.
Kuzenin isminin geçtiği fasikülde hem de o sayfada bir tek yaprağı olan mor bir menekşe kurusu vardı, dokunsan pul pul dökülecek gibi. Elimi dokundurmadan masa üstüne silkeledim onu.
Kendime kızıyor hatta şu an kendimden nefret ediyordum. At gözlüğü ile mi yaşamıştım şu ana kadar, bilmediğim. Ama bilmeyi istediğim konuda bir adım bile ilerleyememiştim.
Delil, ya da ipuçları masanın üstünde, bana bakıyor, ben de onlara bakıyordum öylece, kayıtlıca, ama birbirine bağlayamıyordum nedense. Eksik olan bir şey vardı, ama ne? Çözüm belki gözlerime bakıyor ve fakat ben onu göremiyordum.
Yoruldum. Hiç alışkanlığım olmadığı halde tabladan bir sigara alarak yakmak istedim. Ben dâhil evimizde sigara içen yoktu. Bayram-seyran da olmamıştı, cenazeler için taziyeye gelenler de rica üzerine sigara içmemişlerdi, lâkin paketlerin çoğunda sigara eksikti ve bir kısmında da hiç yoktu, bu güne kadar asla dikkat etmediğim.
Sigaraların arasında bulduğum çakmak da kendimize ait olamazdı, çünkü gerekirse diye mutfakta masa üstü çakmağımız vardı. Mutfakta çok zaman mutfak çakmağı ya da kibrit kullanırdık. Ara sıra evde sigara dumanı kokusunu duymamın sebebi bu sigaraların tükenişi olabilirdi.
Karım da, kızım da sigara içmezlerdi. İçseler; kucaklaştığımızda, ya da yatağı paylaştığımızda mutlaka anlardım.
Çakmağı ve içmeden yarım solukta bıraktığım sigarayla boş paketlerden birini de masaya bıraktım.
Akşam olmuştu. Caminin hocası çağırıyordu cemaati. Bu, aklıma mevlit falan okunması gerekliliğini getirdi. Gitmeli, karımın ailesine danışmalı ve hatta geri dönerken; “Kuzen Beye de şöyle bir uğramalı, görünmeli!” diye düşündüm.
Ve her ihtimale karşı yarım sigara paketlerinden birini ve çakmağı da aklıma bir şeyler gelmişçesine cebime koydum. Aklıma gelenin, başıma gelmemesi arzumdu, ama masa üstüne yerleştirip birbirine bağladığım sonuçlar ve kızımın hatırımda kalan sözleri çıkmıyordu aklımdan...
Ayakkabılarımı giyerken düşünmekle geçirdiğim zaman sonunda yatsı ezanı da okunmaya başlamıştı…
Aile yasta gözüküyor ve evde Kuran okunmaktaydı, birileri bana kapıyı açarken. Usulca, sessizce büzüldüm bir kenara, hocanın okuması bitinceye kadar.
Sonra nohutlu pilâv ve helva ikram edildi, bana da bir tabak verdiler, soran bakışlarla. Bekledikleri bir davranış değildi, benimkisi herhalde. Belki de ziyaretimin yanlış olduğunu düşünüyorlardı.
“Dualarını yapıyorsunuz, kızınızın ve torununuzun. Benim yapacağım bir şey var mı, diye sormaya gelmiştim. Yedi, kırk mevlitlerini evde mi, camide mi okutturmak istersiniz?”
“Senin dini inançların, senin dini bilgilerin var mı?” dercesine bakmışlardı yüzüme. Anlamıştım, gerçekten dini inanç ve düşüncelerim tartışılabilirdi. Ateist(15) değildim. Ama benim inancım tartışılsa bile, düşüncem; benim dışımdakilerin, yani kendini inançlı sayanların benim düşünce, fikir ve inançlarıma saygı göstermesi üzerineydi.
“Biz, inançlarımıza göre ne gerekiyorsa yapacağız, sen rahat ol!” demişlerdi, kısaca.
Sözlerini öyle bir sitemle ve kin dolu bir şekilde söylemişlerdi ki, sonunda kapıyı göstermemişler, ama göstermekten beter etmişlerdi, davranışlarıyla. Anadolu’da bununla ilgili bir deyiş vardı, o gelmişti aklıma; “İtin bilmem neresine sokup çıkarmak”(16) gibi. Tam o durumdaydım. Belki de vaktinden önce çökmüş gibi…
Kuzenin evine yöneldim, çöküntümle. Kuzenin ailesi mevlit evinde olduğu için, açmıştı şişeyi, gözünde yaşlarla demleniyordu, hem de oldukça tutmuştu yükünü (galiba), kapıyı açtığında sokağa doğru ilerleyip taşan kokudan anladığım kadarıyla.
“Gel enişte! Otur! İstersen sana da ikram edeyim!”
“Sağ ol! Bir yerde ibadet, bir yerde içki, bir yerde ibret(17), diğerinde işret(17) gibi. Nasıl bir iştir bu? Anlayamadım.”
Bam teline(18) basmıştım galiba, kendini kaybetti ağzından çıkanları duymaz gibi;
“Kızımı kaybettim, kolay mı bu?”
Anlamamış, anlayamamıştım; “Kızımı kaybettim!” mi demişti, yoksa “Kızını kaybettin!” mi?
Sarhoş olmasına, pepelemesine(19) rağmen söylediğini doğru anladım gibi geldi bana. O da şaşkınlığında, kime karşı ve nasıl bir yanlışlık yaptığının farkına varmış gibiydi. Pepeleyerek devam etti, belki de farkındalığı ile düzeltmeğe çalıştı sözlerini;
“Kızını çok severdim, tabii kuzenimi de…”
Bir sigara çıkarttı cebinden, yakmak için ceplerini karıştırırken çakmağı uzattım. Çakmağa baktı, tanımış gibiydi ve nerede unuttuğunu düşünüyor olmalıydı, belki de sigara içmediğim halde çakmak taşımama hayret etmiş gibiydi.
Birden düşündüm, aklıma gelenleri, evde masamın üstündekilerle birleştirerek. Ani hatta hemen karar vermeliydim. Hiçbir şey anlamamışçasına yanına yaklaştım kuzenin;
Saçlarına elledim:
“Yav Kuzen, yaşlanıyorsun galiba! İki-üç tel beyaz saçın olmuş, dur koparayım da yakışıklılığına halel gelmesin(20)!”
Uzanıp araştırıyormuş gibi yapıp üç-beş saç telini “Uf!” demesini dikkate almadan kopardım, cebime koydum fark ettirmeden ve;
“Kuzen bana doyum olmaz, sana afiyet olsun, ama annenler de gelmek üzeredir, dikkatli ol!” dedim.
Beni kapıya kadar geçirmek istemiş, ama kalkmakta başarılı olamamış, yerine çöker gibi oturmuştu, ağlamaklı.
Artık bir kısım kozlar, bir kısım deliller elimde sayılırdı, inanmak istemediğim, inanmakta zorlanacağım. Araştırmalarımdan ve onların sonuçlarından adım gibi emindim.
Düşüncelerimde haklı isem dediğim gibi, sonuca oldukça yaklaşmıştım. Ama haklı olmak da içimden gelmiyordu.
Sabaha kadar bekleyecek ve tahlil sonuçlarını bilmem benim için yeterli olacaktı.
Kızımın göbek bağı ve saçlarının olduğu kutularla, kuzenin saçlarını koyduğum zarfı alıp ilgili kuruma gittim. Kendi saçlarımdan bir-iki örneği de orada verdim ilgililere ve dua ettim, aslında inancım olmamasına rağmen;
“Sonuçlar düşüncelerimdeki gibi gerçekleşmesin Tanrı’m!” diye. Yaşamımda ilk defa “Tanrı’m!” sözü çıkmıştı ağzımdan…
Sonuçları öğrenmek için kaç sıkıntılı gün geçirmiştim bilemiyorum. Sonuçları, telefonla bildirmişlerdi, cep telefonumdan. Karşımdaki uzman;
“% 99.9 haklısınız!” demişti.
Yıkılmıştım.
Yıllarca “Kızım!” deyip bağrıma bastığım benim değil, kuzenindi. Ve zannederim ki, kızım dediğim kızım, bunu öğrenmiş, hazmedememişti ve “Böyle yaşamaktansa” deyip canına kıymayı yeğ tutmuştu.
Kendi kızının katili idi o anne. Kızının gerçeği öğrendiğini bilmese de, ihanetini onun indinde sorgulayamıyor, çözümsüzlüklerle uğraşıyordu belki de yıllarca.
Belki çok şeyi bilmiyordum, ihtimallerle gerçekleri yoğuruyordum, ama bildiğim; “Koynumda yıllarca bir yılan beslemiş”(21) olduğumdu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İhanet; Hıyanet. Sevgide aldatma, vefasızlık. Güveni kötüye kullanma. Kötülük etme. Hainlik, vefasızlık.
(1) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
(2) Gugukçuk; Kendi başına bir kuştur. Ancak ötüşündeki ahenk dolaysıyla özellikle kumrular, genelde yaban güvercinleri için kullanılan bir sözdür.
(3) Doktor Değilim; Doktorlukla ilgili hiçbir bilgim de yok. Gördüklerime, duyduklarıma, gözlemlediklerime ve okuduklarıma göre konuyu özetlemeğe çalıştım. İntiharda belki beyine kan gitmeme olayı, bir iki saatlik bir olgudur, bilemem. İntihar eden bir kimsenin organlarının alınmasından sonra ne gibi işlemler yapıldığı, ya da yapılması gerektiği konusunda uzman bir görüşüm olmayacağı tabiidir.
(4) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(5) Naaş; Ölen kimsenin vücudu.
(6) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(7) Mihaniki; Mekanik. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla, hiç düşünmeksizin, kendiliğinden, yalnızca devinimiyle yapılan iş.
(8) Emare; Belirti, ipucu, iz.
(9) Her nefis ölümü tadacaktır. (Al-i İmran Suresi, 185. Ayet)
Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır. (Al-i İmran Suresi, 145. Ayet) ve
Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp buluşacaktır. (Cuma Suresi, 8. Ayet)
Öyküdeki cümleler, bu ayetler dikkate alınarak şekillendirilmiştir. Belki cümle tamamen doğru olarak kendisi de Kur’an’da asıl olarak vardır, ama şu anda aklıma gelmiyor.
(10) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.
(11) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.
(12) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(13) İftira Etmek; Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yükleme, kara çalma.
Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(14) Taziye; Başsağlığı dileme.
(15) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).
Ateizm; Tüm Tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yolu ile kabul etmeyen, felsefi bir düşünce akımı. Din ile değil, Tanrı ile ilgili bir kavram.
(16) İtin Bilmem Neresine Sokup-Çıkarmak; Deyim ayıp olduğu için kelimesi özellikle yazılmamıştır. Anlamı; Birini olabilecek en berbat bir şekilde aşağılamak, bunu çokçasın toplum içinde yaparak karşısındakini rezil etmek, içinden güç çıkılacak badirelere iteklemek.
(17) İbret; Acayip, çirkin, kötü, yanlış düşüncelerden sakınmayı sağlayan olgu, ya da bu gibi olgulardan, olaylardan alınması gereken ders.
İşret; İçki içme.
(18) Bam Teli; Bazı sazlarda kalın ses veren tel veya kiriş. Genelde “Bam Teline Basmak” şeklinde söz dizisi kullanılır.
(19) Pepe Konuşmak (Pepelemek); Dudak sesleriyle başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek.
(20) Halel Gelmek; Zarara uğramak, bozulmak.
(21) Koynunda Yılan Beslemek; İyilik yaptığı birinden kötülük görmek, ihanetle karşılaşmak, vefasızlıkla ödüllendirilmek.