İÇTEN PAZARLIKLI

(Erol KARATEKİN)

 

Siyah- beyaz Türk filmlerinin çoğunda, belki her birinde, belki de hiçbirinde olduğu gibi üç kız kardeştiler: Aysu, Asu, Su. Belki anneleri, ya da babaları öncelerindeki anne-teyze-hala-babaanne-anneanne gibi kadınların isimlerini birer harf eksilterek de olsa; Ayşe’den Aysu, Asuman’dan Asu ve Sultan’dan Su olarak şekillendirmiş olabilirlerdi.

Sonra belki de istenilen gelmiş, ona da “Su” kelimesi eksik olmayan Suat ismini koymuşlardı. Yani “aslen” dört kardeştiler, en büyüğü Üniversite, en küçüğü Lise sonlarda.

Dördü de istenen çocuklardı, daha doğmadan isimleri belirlenmişti. Anne ve babaları oturup beraberce vermişlerdi isimler konusundaki kararlarını. Ve çocuklarının dördünün de kız olacağını varsayıp ona göre hazırlamışlardı isimlerini, eskilerden esinlenerek tabii, denildiği gibi. Sonuncusu oğlan da olsa en büyük babaannenin ismini ona vermişlerdi. Ümit, Günay, Ayhan, Hikmet, Deniz gibi isimler(1) hem oğlanlara, hem de kızlara yakışıyordu da Suat ismi oğullarına neden yakışmayacaktı ki? Yakışmıştı da zaten…

Anneleri ev kadınıydı. Evde bir babaanne, bir de teyze vardı, çocukların arka arkaya doğmaları ve bakımları sorun olmayacaktı, bu nedenle aralarında birer yaş, bilemedin, “süt koruması” nedeniyle on dört, on beş aylık farklar vardı. Hani bir söz vardı; çocukların sırası için; “biri eşikte, biri beşikte, biri memede, diğeri karında” gibi. Aynen öyle idi, anne-babanın özlemleri de, bebelerin sıralanışları da.

Babaanne ve teyze sayesinde bir çırpıda büyümüşlerdi zaten. Bu arada babaanne büyüyüp yetişmelerinin sonuna doğru “Benden bu kadar!” dercesine “Terk-i Hayat!” etmişti, ama çocukların bugünlere gelmesinde “Allah var!” çok emeği, çok katkısı olmuştu. Evlenememiş teyze, tabiri caizse çocuklar “Eşek kadar” olmalarına rağmen onlar, hâlâ ilk gün modunda, kucağında ve “bebeleri” idi.

Evleri büyük siteler, hatta gökdelenler arasında kalmış, yegâne bahçeli evdi, atadan kalan. Evin arsası için ne müteahhitler, ne vaatlerle gelmişti de, babaları da, anneleri de “Nuh demişler, Peygamber dememişlerdi!” Üstelik babası; “Ben yaşarken, asla!” deyip kestirip atmıştı. Oysa arsa payı için önce dört daire vermeyi taahhüt eden müteahhitler, sekiz daireye kadar çıkıp istedikleri kat, yön ve taraflardan vermeği bile taahhüt etmişlerdi. Anneleri biraz gevşer gibi olduysa da, babaları sözüne sadık kalmış ve sonunda; “Konu kapanmıştır, artık! Nokta!” diyerek tüm düşüncesinin özetini tek bir cümlede toparlamıştı.

Şu anda karınca-kararınca… Hayır, hayır onun biraz da olsa üstünde varlıklı bir şekilde yaşamlarına devam ediyorlardı. Allah’a şükür evlerinde yok, yoktu, hiçbir şeylerini de eksik etmiyordu ne anneleri, ne de babaları. Kazandıkları yetiyordu babalarının, onları iyi okullarda okutuyor, her şeye rağmen bir giydiklerini sekiz-on defa, hatta yirmi kere bile giyiyorlardı. Gene de her birinin ayrı odalarındaki gardıropları boş değildi. Zaten aralarındaki yaş farkına rağmen birinin elbisesi, bir diğerine de uyuyordu. Şöyle farkla ki; birinde normal olan bir giyim; diğerinde maksi, bir diğerinde mini olabiliyordu. Bu konuda en kazançlı olanın en küçük olduğunu söylemeğe gerek yok. Çünkü tüm küçülenler ona kalıyordu.

Elbise, çamaşır ve pabuçlar daha da giyilemeyecek kadar küçülünce, eğer temiz ve özürsüzse, anneleri yıkayıp, ütüleyip, boyattırıp güzelce poşetleyip, içine de bir miktar para koyarak hayır kurumuna veriyordu. “Kimden?” denilince de “Bir hayırseverden” deyip adını vermiyordu. Hatta hatta gerçek olarak itiraf etmeliydiler ki, anneleri hayır kurumuna sırf kendi bilinmesin diye ne arabalarıyla, ne de bir taksi ile giderdi. Dolmuşlar, ya da Halk Otobüsleri ne güne duruyordu ki? Belediye Otobüsüne binmek istememesinin mazereti ne olabilirdi? Çocuklar bilmiyordu bunu.

Oğlan?… Oğlan bu konuda ablalarına göre farklıydı tabii. Her şeyin iyisi, güzeli, hatta “acentesi” onundu. Ne de olsa isim ve nesil onunla devam edecekti, her ne kadar amcalarının oğulları da var idiyse de. Ancak onun da eskileri aynı koşullarla aynı kuruma gidiyordu.

Ailenin usul usul, uslu uslu devam ederken yaşamları, nereden geldilerse, yanlarındaki kendilerininkine benzer, ancak bahçesi olmayan, dev siteler arasındaki üç katlı mütevazı, ufak görünümlü apartman dairesine kiracı olarak iki genç adam, daha doğrusu biri adam, diğeri genç çocuk denilebilecek birileri taşınmıştı. Baba ortalarda gözükmemişti hiç, bir tek anne vardı, herhalde dul olsa gerekti.

Bir gün-iki gün selâmsız-sabahsız geçtikten sonra iki kardeş kızların ikisinin çekim alanlarına girmiştiler. Aniden, birden, görür görmez de denilebilirdi, boşa, boşuna geçen birkaç günü saymazlarsa. Karşı karşıya kaldıklarında en çok etkilenen büyük için Aysu, küçük için Su idi. Ortanca her zaman olduğu gibi ortada kalmıştı.

Taşınmalarını fark etmelerinin birkaç gün hemen sonrasında tanışmışlardı. O gün bir tatil günüydü büyük olan, koltuğunun altında kaykay, ayrıca iplerinden sarkan bir çift paten taşıyordu. Sanki ilk defa karşılaşıyormuşlar gibi;

“Merhaba kızlar, ben Muhlis(2)!” demişti elini uzatıp. “Tayin olduğum için geldik bu kente. Babamı kaybetmiştik, annem ve kardeşimle şurada oturuyoruz!” diye de eklemişti.

Sonra daha fazla konuşmaya gerek duymayıp yolunu-yordamını bilen bir kurnaz olarak, karşısındakilere hissettirmemeğe çalışarak onlardan ayrılmıştı. Kardeşleriyle birlikte spor yapmağa giden Aysu ondan normalin üstünde etkilenmiş gibiydi. Suat’ın başka programı olsa gerekti, onlarla beraber değildi.

Aysu o gün başarısızlığının daniskasının daniskasını yaşıyordu, yaşamıştı, daha ilk ciddi karşılaşışın, ilk sözlerin hemen sayılacak sonrasında. Ve Aysu o andan itibaren problemli biri idi. Tek başına olsa belki bu sadece onun problemi olup kalabilir, belki ilerilerde çözümü de düşünülebilirdi. Ama yok, o problemliyse, kardeşleri de aynı problemi yaşamak zorundaydılar, bu nedenle o, onları da kendi yanında sürüklüyordu.

İşe gidiş vaktini öğrenmişti Aysu, Muhlis’in ve her gün kendi gidiş vaktine göre 10-15 dakika erken olmasına rağmen kardeşlerini de ardına takarak onun çıkış vaktinde karşısında olmak için erken çıkar olmuştu evden. Karşılıklı merhabalaşmaktan zevk alıyor, neşeleniyor, ama doymuyordu. Göz göze olduğu gibi, el ele, diz dize olmayı da istiyordu. Muhlis?… Muhlis de ilgisiz değildi, ama belirli bir sınıra kadar ve o sınırı aşmak hiç de aklının ucundan bile geçmiyordu. Kardeşi Muhsin(2)?… Oh! Ho! O zaten tıfıldı, okusun, ders çalışsın, şiir yazsın, maçlara gitsin, dış dünya, yani karşı evdeki küçük kız umurunda bile değil gibiydi. Veyahut da umurunda olması için ona zaman ve yaş gerekti. Veyahut da umurunda olması mecburiyetini yaşaması gerekti.

Asorti zamane gençlerinden değildi Muhlis, tam bir devlet memuru idi. Neden mi? Ne uzun saçları, ne kulağında küpe, ne de güdük sakalı, uzun favorileri vardı. Hissedildiği veya gözlemlenildiği kadarıyla sigara da içmiyordu, artık nedense. Ve kızlar, sadece Aysu değil, hepsi hissediyorlardı ki, evin geçimini sağlayan Muhlis’ti. Galiba babadan, atadan kalan bir gelirleri de yok gibiydi, Muhlis’in kazancının dışında.

Ha! Boy-bos! Sanki Aysu ile O, tencere-kapak örneği gibi idiler. Hani tencere yuvarlanırsa meselâ, kapağını bulması zor olmayacaktı. Muhlis yakışıklı, Aysu, yüzüne hayranlıkla bakılacak bir genç kızdı. Ama Aysu düşünüyordu ki; zamanları uyuşuncaya kadar uzak durmalıydılar birbirinden. Muhlis gibi daha fazlasını düşünmek daha başlangıcında oldukları bugünler için çok erken ve yanlış gibiydi.

Muhlis’in tatil olarak bir tek Pazar günleri vardı, o günlerde de belirli yerlerde kaykay yapmak, patenle dolaşmak zevk aldığı bir hobiydi. Eğer birkaç güne uzayan tatil günleri olursa, meselâ bayram arifeleri, bayram sonları gibi uzayan günlerde, alırdı paraşütünü yamaç paraşütü yapardı veyahut trekking(3), rafting(3), triatlon(3) gibi yarışmalara katılırdı. Nasıl olsa annesinin başında duran kardeşi vardı. Ha! İstekli olsa bile bu etkinliklere kardeşinin katılmasını asla arzu etmez; “Allah muhafaza!” derdi.

Aradan ne kadar süre geçmişti bilinmez. İki kardeş evdeydiler, bir mesai sonu, bir yoğun ders temposunun olmadığı bir zamanda. İlerleyen zamanda çok yol almalarının karşılığı olarak konuşuyorlardı evde. Daha doğrusu Muhlis konuşuyor, Muhsin dinliyordu onu, başlangıçta ilgisizce, akşam yemeğinden çok sonra geceye ilerleyen saatlerde bile yataklarında:

“Bak oğlum, seneye Üniversiteyi bitiriyorsun. Yavşak-yavşak, salak-salak, şapşal-şapşal, aptal-aptal durma öyle. Hareketli ol, can yakıcı, can alıcı ol! Karşıdakilerden büyük benim. Küçük baygın bakışlarını uzaklaştıramıyor senden. Sahip ol, yaklaş, kendine âşık et onu, vazgeçmemecesine. Ortanca ile oğlan başlarının çaresine baksınlar, ne yapalım? Ya da teyze oğluyla teyzekızını da onlara doğru yönlendirirsek ‘ömrümüz kurtuldu!’ demektir. Bunlar çok zengin oğlum, çok! Hem biliyorsun, para ile imanın kimde olduğu bilinmez, ama ben varlıklı olmasalar bile, varlıklı olacaklarını bugünlerden biliyorum.”

Zihnini toparlamak, dudaklarını ıslatmak ve zihninden geçenleri sıraya koymak istercesine durakladı bir süre Muhlis:

“Bunların evlerinin arsaları bu gökdelenler arasında dünya kadar para eder. Buraya yanındakiler gibi bir gökdelen yapılırsa çocukların her birine en aşağı ikişer daire, belki daha fazlası düşer. Eh komşuda pişer, kızların kocalarına da düşer, değil mi? Aşkmış, sevgiymiş, muhabbetmiş olsa da olur, olmasa da. Önemli değil. “Paranın ne önemi var?” diyen halt etmiş. Napolyon bile “para!” demiş. Madem buraya bugüne kadar site yapılmamış, ya aile yadigârı, ya da anne-babadan biri, belki de ikisi de rıza göstermiyor olsa gerek! O zaman kızları avuçlarımıza aldıktan, yani evlenip, baş-göz olduktan sonra tek şansımız o itiraz edenin, karşı duranların göçüşünü beklemek, hatta imkânlarımızla göçüşlerini hazırlamak. Yok, yanlış anlama! Öyle silâhla, bıçakla falan değil demek istediğim. Kahırla, huzursuzlukla, onlara hayatı zehir ederek, falan. İlerde gene düşünürüz de, şimdilik ne dersin?”

“Neler söylediğinin farkında mısın? Yanlış düşünmüyor musun? Ciddi olamazsın Ağabey?”

“Neden? Ne yanlış düşünmesi oğlum? İtiraz eden ölünce kızları ve oğlanı ikna edip site yaptırmak ve dairelerine oturarak yaşama devam etmenin neresi yanlış düşünce olabilir ki? Adam başı iki daire olsa, birinde oturup diğerini kiraya verirsin. Adam başı üç daire olursa çalışmana bile gerek kalmaz, lüküs hayat, yan gel de keyfine bak!”

“Bu kadar duygusuz olamazsın diye düşünüyorum!”

“Bu dünya öyle bir dünya işte! Mal varsa, irat varsa çuvalını dolduracaksın! Gün, bugünden başlamalı ve kendi başına yürünmemeli, desteklenmeli. Kim tarafından mı? Kişi tarafından, kişiler tarafından, yani bizim tarafımızdan. Fazla gecikmeğe gerek yok, her geçen dakika aleyhimize. Bence acele etmeliyiz.”

“Nasıl?”

“Gelecek hafta kaykay gösterileri var. Anaları-danaları dâhil hepsini davet edeceğim, beni izlemeleri için.”

“Annemi?”

“Eh! O da kontenjandan gelip gelin adaylarını görebilir. Öyle değil mi? Ne eksiğim var ki, elden? Askerliğimi yaptım, gencim, eh çirkin de sayılmam, kötü alışkanlığım yok, işim gücüm var. Yani olay üç nalla bir at hazır, kaldı iş bir nala gibi. Bu arada bir ağabey tavsiyesi; sen de uzak durma küçük kızdan, durum-vaziyetini olgunlaştır. Şimdiden olaya el koyarsan, ben sonrasını senin için sevabıma hallederim. Hadi, ver elini, anlaştık mı?”

Muhsin ses çıkarmadan elini uzattı ve içinden mırıldandı kendi kendine: “Ona karşı içimdeki duyguları zaten zapt edemiyor, dizelerimle avutmağa çalışıyorum kendimi, bir de sen üstüme gelmesen Ağabey!” dedikten sonra çenesini açtı, demek istediğini öksürerek;

“Ağabey biliyorsun cama, bardağa ya da yumurtaya taşla vurursan, hangisi olursa olsun hepsi kırılır, camı, bardağı, ya da yumurtayı taşa vurursan, kırılan yine onlar olur. Şimdilik dikkatli ol, demek isterim. Hem biliyorsun boş hayaller asla karın doyurmaz! Sana kardeşin olarak tek söyleyeceğim bu, bugün için.”

“Adam sen de! Düşündüğün şeye bak! Boş ver! Su testisi suyolunda kırılır. Sen yaşamına bak, kısa zamanda Su’nun elinden tutmaya çalış.”

Konuşmaları daha uzun süreceğe, daha doğrusu, Muhsin’in dilinin ucuna kadar gelen itirafı sergilemesine az kala;

“Daha uyumuyor musunuz çocuklar, yarın gene uyandırmakta zorluk çekmemi isteğinizin göstergesi mi bu? Artık çekemeyeceğim, başınızın çaresine bakmayı öğrenin artık. Saat mi kurarsınız, cep telefonunuzu mu ayarlarsınız, artık neyse, benden paso!” sözleri, “İyi geceler!” dilemelerine neden oldu.

Ertesi gün iyi bir gün olacaktı, öyle hissediyorlardı ikisi de, öncesinde hayallerinde, sonrasında rüyalarında…

Yarın, yarın olmakta gecikmedi, hem yarının acelesi vardı galiba, kendilerince. Özellikle de Muhsin; “Vakit gelmiştir artık, söylemeliyim, elini tutmama izin vermesini, istemeli, dilemeli, hatta yalvarmalıyım!” diye düşünüyordu. Dizelerinin, düşüncelerinin son boyutlarına ulaşmış gibiydi, kendince.

Her zaman karşılaştıkları aynı saat ve dakika dilimlerinde karşılaştılar, olağandı bu:

“Gençler, meraklarımı biliyorsunuz, anlatmıştım bir ara. Gelecek hafta Kaykay Müsabakaları var, benim de katılacağım. Hepinizi davet ediyorum, hem anne ve babalarınızı da. Uzaktan uzağa merhabalaştık, ama ciddi anlamda tanışmadık, tanışmış oluruz bu vesileyle. Hatta ben annemi de getireceğim müsabakaya. Ne dersiniz?”

Muhsin Su’nun elinden tuttu yavaşça, gerilemesini bekler gibi. Uysaldı Su, çekmedi elini adımlarını yavaşlattı, oysa beklediği bir jest değildi bu.

Aysu cevap verdi, çünkü lider o idi, her zamanki gibi:

“Bizler geliriz, ama anne ve babamın geleceklerini hiç sanmam. Onlar böylesi etkinliklere hiç katılmazlar. Hatta evde Yaş Günü, Evlilik Yıldönümü gibi günler bile yapılmaz, hatırlanmaz bile. Biz üç kardeş aramızda nasıl eğlenebilirsek öyle eğleniriz işte, Doğum Günlerimizde. Biz de söz vermeyelim, ‘inşallah!’ diyelim!”

Su ve Muhsin sözlerin bitimini ancak duyabildiler, oldukça mesafe oluşturmuşlardı onlarla kendi aralarında, uzaktılar ve Su fısıldadı:

“İlgini çekmeyecek kadar çirkin miydim ki, bugüne kadar tutmadın elimden, hep uzak durdun?”

“Ne münasebet! Ablanlar dâhil, dünyada senden daha güzel birinin olduğunu sanmıyorum. Ama şu sözü bu hafta ikinci defa söyleyeceğim Su: ‘İnsan kendini boş hayallere, ulaşamayacağı güzelliklere kaptırmamalı!’

“Neden boş olsun ki hayaller? ‘İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!(4)’ diyen yanlış mı söylemiştir ki?”

“Ama bir başkası da; ‘Hayallerinin esiri olma!(4)’ demiş!”

“Hayallerine esir olmadan da hayal kuramaz mısın ki?”

“Tabii kurabilirsin. Ama yüksek tepelerde kartala da, yılana rastlayabilirsin, biri sürünerek, biri uçarak yükselmiştir. Bir yılanın bir kartal olmasını nasıl bekleyebilir, nasıl hayal edebilirsin ki? Veyahut şarkıda ki gibi; “Sen bir şahin, ben garip serçe(5) isem nasıl yoğunlaştırabilirim ki hayallerimi, ben başıma?”

Durmak, sesini kesmek zorunda kaldı Muhsin. Çünkü Aysu geriye dönmüş;

“Fısır-fısır ne konuşuyorsunuz bakim!” gibi sesini gürletti.

“Şey şundan-bundan Abla! Yetişiyoruz!”

“Anladım!” dedi Aysu kısaca, manidar mıydı deyişi, yoksa onlara mı öyle gelmişti? Son bir çaba sarf etti Muhsin fısıldayarak;

“Okulun kaçta tatil oluyor, tehlike yoksa bekleyeyim seni!”

Genç kız, sadece;

“16.30” dedi ve adımlarını sıklaştırarak ablasına yetişti, Muhsin’in arkada kalmasına aldırmamıştı Su, galiba aldırmaması da gerekti…

Saat her ikisi için de ilerlemek bilmemişti, ne dersler gördüklerinden haberleri vardı, ne de yazılı yoklamalarda neler yazdıklarından. O gün görüşecekleri Saat: 16.30’a kadar her şey fiyasko idi. Karşılaştılar, okulun uzakça bir köşesine kadar birbirlerini tanımadılar bile. Sonra… Sonrasında özlem doluydular, sanki kırk yıldır görüşmemişlercesine kucaklaştılar, sadece kucaklaştılar, yanaklarını birbirine değdirdiler, o bile yetmişti onlara, yılların özleminde geciktirmişler gibi bir duygu egemendi tüm varlıklarına. Tane tane konuştu Muhsin;

“Ulaşamayacağımı biliyorum sana. Ama seni sevmemi kim engelleyebilir ki? Yaşamına başladığın anda girmişsin dünyama, haberin olmadan. Şimdi haberdarsın ama. Kapında kul-köle olmak varsa kaderimde, razıyım kaderime. Çünkü seni ne kadar sevdiğimi yazmağa çalışsam kâğıtlara, ormanlardaki ağaçlar yetmez, duvarlara çentik atmağa kalksam Çin Seddi yetmez, sulara yazmağa kalkışsam tüm buzullar erir, denizler taşar, göğe yazsam, güneş-ay küser evrene!”

“Şair olduğunu söyleyen oldu mu, sana hiç? Bu sözleri ilk defa duyuyorum yaşamımda ve son defa olmasın dileğim!”

“İlk defa sen söyledin benim için şiir olduğunu, bundan böyle hep şiirim olarak kalacaksın, hep senin için oluşturacağım dizelerimi. Örneğin şöyle:

Gülen yüzün daima gülsün, hiç solmasın,
Gönlüne asla elem, keder, yas dolmasın,
Kapat avuçlarını! Hiç açık kalmasın,
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın
(6) !

Kalp, kalbe karşıdır derler, inanır mısın?(7)

“Ya sen kaç gece pencerede sabahı ettiğimden haberdar mısın(7)?”…

Muhsin’e göre daha hızlı olan Muhlis, enikonu iyice kuşatmıştı Aysu’yu. “Bana özel bir vakit ayır!” demişti. Cevabı “İmkânsız!” idi Aysu’nun ve devam etmişti; “Evden çıkış, eve dönüş saatlerimiz belli!”

“O zaman lisedeki gibi yapalım, okulu kır, beraber olalım kırlarda. Övünmek gibi olmasın, sesimin iyi olduğunu, şarkıları güzel söylediğimi söylerler…”

Muhlis, muhtelif cevapsız aramalarının bir anında telefonda yakaladıktan sonra söylemişti sözlerini, güya teklif etmişti ve en sonunda;

“Ya uygun olan vaktini söyle, ya da hemen şimdi gelip kaçıracağım seni demişti!”

Cevap vermemişti Aysu, herhalde telefonunu kapatması gerekiyordu, kapatmıştı, ama dakikalar sonrasında mesajı gelmişti;

“Peki, yarın öğleden sonra!” Muhlis şımarmıştı bu kere, hemen cevapladı mesajı;

“Öğle yemeğinde de ilk defa beraber, biz bize olalım. ‘Olmaz!’ deme!”

Cevap gelmemişti. Anlatmışlardı; “Bir genç kız ses çıkarmamış, ya da ‘Hayır!’ demişse bu ‘belki’ anlamına gelirmiş, belki derse de anlamı; ‘Evet!’ demekmiş. O halde hemen bir şarkı repertuarı hazırlamalı, hem de kardeşinden günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak bir-iki şiir istemeliydi. Düşündü vermezdi kardeşi, gizli-saklı, sadece kendisine aitti onlar. O halde kelimenin tam anlamıyla; çalmalıydı!

Şarkıları tamamlamak zor olmamıştı. Düşünüyordu; Parkta gezerken, yalnızsak, çevremizde bir başkası yoksa seslice, varsa sessizce önce; Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım(8)” diye başlarım şarkılara, sonra “Ellerini ellerimden ayırma hiç(8)” diye devam eder, zaman yeterli ise, “Aşkım güzel, cânânım güzel, sevince gönül her şey güzel!(8)” diye başlayan şarkıyı söylerim, sonrasında da başlangıç olarak öperim!” Yemekte ise; onun için karaladığıma inandıracağım şu dizeleri paylaşırım diye düşünüyordu. Bilemezdi ki kardeşi de aynı dizeleri sevdiğiyle paylaşmıştı:

“Goncalar dallarda, dallar yapraklı olsun,
Gönlüne hep neşe, sevinç, mutluluk dolsun,
Sen benim için Tanrı’ya ulaşan yolsun,
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!
(6)

Sonrası? … Sonrası Allah Kerimdi. Kızın Üniversitesi biter, Muhlis de annesiyle gider kızı isterdi. Umut işte…

Kaykay müsabakasının yapılacağı gün, gelmiş çatmıştı. İddialıydı. Üstelik kendini izlemeye gelenlere yeteneklerini göstermeli, alkışlarını hak etmeliydi.

Yarışmaya çok katılan vardı, çoğu da kendinden genç çocuklardı. Sinirlerinin gerilmesine neden 13. sırada yarışacak olmasıydı. Batıl itikatları(9) vardı zihninden def edemediği. Dün akşam da bir baykuşun sesini duymuştu, üç defa çığırmıştı sanki iyiye alâmet değildi. Sabah tıraş olurken de ayna kırılmıştı kendiliğinden; “Hayırdır inşallah!” demişti. Kendisini bekler gibiydi kara kedi önünden geçmek için. Adımlarını sıklaştırmasına rağmen, önüne atlamasına engel olamamış, o da geçmekte olan arabanın altına kalarak inatçılığının bedelini ödemiş gibiydi, ne de olsa. Oysa tüm fanilalarında ve atletlerinde kendisi gibi nazara inanan annesinin dikip iliştirdiği mavi nazar boncukları vardı. O boncukların kendisini neden, ya da nelerden, nasıl koruduğunu bilmezdi ama.

Sıra kendisine geldiğinde neşesiyle tedirginliğini saklama gayretindeydi. Kendine güveniyor, çok güveniyordu, bu nedenle kask takmaya gerek duymamıştı, hakemlerin ikazlarına rağmen, diskalifiye edilmeyi bile göze alarak. Bu, ona kaderin bir hatırlatması olabilirdi, belki hakem heyetinin uyarısı dışında.

Verilen süre içinde belirlenen hareketleri yapmalıydı. Belli ki etkilenmişti izleyenlerden, annesi, kardeşi ve onlardı, onlar. Onların alkışlarına karşılık gülümseyerek cevap vermeğe çalışırken nasıl olduğunu kimsenin anlayamadığı bir şekilde kaykay ayağından kaydı. Bir an havada asılı kaldıktan sonra, kafa üstü betona çakıldı. Hakem heyeti ve Doktorlar başına geldiklerinde yaşıyordu. Hemen hastaneye yetiştirdiler.

Bağırıp, çağıran, ağıtlar yakan anne ile kardeşin ve Aysu’nun aldığı haber hiç de iç açıcı değildi yapılan muayene sonucunda. Beyin ölümü(10) çoktan gerçekleşmiş, bedenin dayanıklılığının en fazla 24 saatinin kaldığını söylemişti doktorlar.

Bu haberlere hangi yürek dayanırdı ki, başata ana yüreği, sonra Muhsin’in ve sonra da Aysu’nun yüreği dayansın idi ki?

Doktorlar, organlarını istediler; “Muhlis organ bekleyen başka canlarda yaşasın!” diye.

Başlangıçta olumlu bakmayan anne de, bağrına taş basarak da olsa, küçük oğlunun telkinleriyle “Peki!” demişti. Acıya tahammül zordu. Aysu ve kardeşleri her gün okul dönüşlerinde ailesinin de rızası ile Muhlis’in evinde oluyorlar, çok zaman Muhsin’in de bulunduğu ortamda sessiz, sakin burunlarını çekerek dua ediyorlardı. İnançları gereği mevlitleri, tebarekeleri, Yasinleri okunmuş, hatta anneleri de okumaya katıldığı gibi bir mevlithan gibi okuyup üflemişti. Zaman ya geri geri gidiyor, ya da geçmek bilmiyor gibiydi. Yaşlı kadın her gün biraz daha eriyor, biraz daha çöküyor gibiydi. Elde-avuçta olanlar çoktan tükenmişti. Aysu’nun babası kol-kanat germişti, ama nasıl olsa devlet devletliğini yapacak diye düşünüyorlardı.

Bir gün… Muhlis’i kaybettiklerinin ne kadar sonrasıydı hatırlayamıyorlardı. Yine dualara gömülmüşlerdi. Kapının zili yerine kapı tıklatıldı. Kapıyı Su açtı en küçük olarak ve kelimenin tam anlamıyla dondu kaldı. Üç tane genç vardı kapıda. Gelenlerden birinin gözleri tıpatıp Muhlis’ti sanki. O;

“Merhaba küçük abla!” dedi. Biz üçümüz ve gelemeyen iki kardeşimiz daha hepimiz Muhlis’iz!” dedi. Geri zekâlı değildi Su. Anlamıştı hemen, kenara çekildi, şaşkınlığından; “Buyurun!” demeği bile unutmuştu.

Gençler içeri girdiklerinde “Muhlis’iz!” demelerine gerek kalmadan önce gördükleriyle hayrete düşen anne, “Oğlum!” diye koşarak gözleri oğlunun ki gibi olan gence sarılmıştı, bırakmak istemez gibiydi. Aysu onun da kollarının arasına sığışarak “Muhlis!” derken ağlama moduna girmişti.

Birden fark edilecek bir sessizliğin ardından iki kadın da yığıldı yere. Koştular, hemen ambulans çağırdılar, ambulans geldiğinde vaktin gecikmiş olmamasını umuyorlardı, ama vakit geçti, hem çok geçti.

Yaşlı kadın hemen evinde, Aysu kaldırıldığı hastanede kaybetmişti yaşamını kalp yetmezliğinden, yemeden-içmeden kesildikleri için dermansızlıklarından, zayıflıkların dolayı. Yahut da aşırı, doyumsuz sevgilerinin inkisarından dolayı.

Muhlis’in organları ile hayata döndüklerinin şükran ifadesi için sürpriz yapmayı plânlayan gençlerin sevinçleri de kursaklarında kalmıştı…

El ele tutuştular mezarlıktan dönüşlerinde Muhsin ve Su. Boş olan dünyasında Muhsin’in elinden tutan bir tek o, yani kulu kölesi olmayı dilediği Su vardı.

“Ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur!(11)” dedi” Muhsin. Su daha bir anlayışla sıktı elini. İkisi de varlıklarından birer parçasını, artısı olarak Muhsin hayatta tek dayanağı olacak annesini de kaybetmişti.

Hayat zalimdi, zulme nasıl katlanacaklarını bilmiyorlardı, ama el ele verirlerse her şeyin üstesinden geleceklerine inanıyorlardı. Bu hem gerekliydi, hem de şarttı. Onlar birbirine destek olacaklardı, Tanrı neyi, niçin, nasıl plânlamışsa o mutlaka gerçekleşiyordu, ne bir dakika öncesinde, ne bir dakika sonrasında.

Eve geldiklerinde, Su annesinin kendilerinden önce eve geldiğini gördü. Babası sedirin üstünde Kuran okuyordu. Önce annesi; “Hoş geldin oğlum, hoş geldin kızım!” dedi. Babası ezberinden okumağa çalıştığı Kuran’dan başını hafifçe kaldırıp, okumasına ara vermeden kafasını “Hoş geldiniz!” anlamında salladı.

Asu babasının yanı başındaydı. Su ve Muhsin çarçabuk abdest alıp Asu’nun yanına çömeldiler…

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Bu isimlere meselâ; Fikret, Muzaffer, Yaşar, İsmet, Servet, Şeref, Özgür, Özcan, Hidayet, Ömür gibi aklıma gelen isimleri de eklemeniz mümkündür.

(2) Muhlis; halis, katıksız, gerçek dost, Muhsin; iyilik eden, cömert anlamında Arapça kelimelerdir.

(3) TREKKING (Doğa ya da Dağ Yürüyüşü, anlamında İngilizce bir kelime), RAFTING (Raft adı verilen botlarla, akışı yüksek olan nehirler üzerinde yapılan spor), TRIATLON (Yüzme, koşu ve bisiklet yarışından oluşan spor dalı) kelimeleri Türkçemizde de yer almıştır.

(4) “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” Yahya Kemal BEYATLI’nın Deniz Türküsü isimli şiirinin son mısraıdır. “Hayallerinin esiri olma”, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...” şeklinde Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden alınmıştır.

(5) “Sen Bir Şahinsin” Bağdat Yolu diye bilinen ve “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” diye başlayan şarkının Beste ve Güftesi Cevat ULTANIR’a ait olup şarkı Rast makamındadır.

(6) “Başka Kim Bir Tanedir ki (sana ait olandan başka)” olarak 2007 de kaleme aldığım dizelerin ilk ve daha sonraki dörtlüklerden biri.

(7) “Kalp, kalbe karşıdır derler” Güftesi ve Bestesi Turhan TAŞAN’a ait şarkı, Hicaz makamındadır.

“Kaç gece pencerede sabahı ettim, inan!” Güftesi; Zeki SINDIRAN’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(8) “Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım” Güfte ve Bestesi Yesari Asım ARSOY’a ait Hüzzam makamında bir eserdir.

(9) Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Muhlis’in yaşadıklarının dışında; açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.

(10) Beyin Ölümü: Tam bir ölümü ifadelendiren ölümdür. Beyin ölümü; tüm beyin, beyincik ve hayati merkezlerin yer aldığı beyin sapı denilen özel beyin  bölgesinin fonksiyonlarının geri dönülmez şekilde kaybolduğu ve mutlak ölümle sonuçlanan bir süreçtir. Beyin ölümü tablosundaki hastanın sadece kalbi atmaktadır, bir başka deyişle sadece  nabzı ve kalp atımları alınabilmektedir. Dışarıdan izlenebilen tek yaşam işareti kalp atımlarıdır. Diğer yaşamsal fonksiyonları tıbbi destek ve solunum cihazıyla sağlanmaktadır.

(11) “Ellerini ellerimden ayırma…” diye başlayan şarkının Güftesi; Melek HİÇ’e, Bestesi Âmir ATEŞ’e ait olup eser Muhayyer Kürdi makamındadır.