Yaşadığı sürece çekmediği kalmamıştı kızlardan ve de kadınlardan Hakan’ın.
Daha doğduğunda, yani hayata henüz başladığında, hadi canım iki-üç adım daha ilerleyip henüz kırkı çıktığında, yani hani hep öyle derler ya; doğumundan sonraki kırkıncı günü takip eden günlerde, yan taraftaki komşunun küçük, ama kendisinden en az üç-dört yaş büyük kızı onunla ilgilenmişti.
Belki ailesinin; “Hayatında ilk defa bir erkek öp!” diye aşırı ısrarı ve de tezahüratı ile sıkı sıkı sımsıkı öperken yanağından ısırıvermişti Hakan’ı.
Söylemek gereksiz, herkes kızın hareketine gülümsediğinde, hatta doğal olarak kahkahasına “Dur!” dememe gayretini yaşadığında o, inlemişti. Hatta ağlamıştı belki de.
Daha sonraları “Aman ne şeker şey!” diyen ablalardan, teyzelerden biri bırakıp diğeri alıp kucaklayarak orasını-burasını hunharca(1) çimdiklemişler, poposuna vurmuşlar, ısırırcasına çok yerlerini öpmüşler, gözlerinden akan yaşlara değer vermeden dur-durak bilmeyen kahkahalar atmışlardı.
Bazıları daha da ileri giderek, “Aman ne erkek adam! Şeyi de varmış!” diyerek bir yerlerini kurcalamışlar, erkek olduğunu Nüfus Kâğıdı dışında da tasdiklemişlerdi! Kendisine karşı yapılan tüm hareketlerden utanmış, çok zaman sıkılmış, gücü yetmediğinden sadece ağlamakla hırsına, utangaçlığına, sıkılganlığına gem vurabilmişti(2).
İnsanlar onun utangaçlığında ve ağlayışında, gizli kalmış, saklamakla kısırlaştırdıklarını sandıkları tatmin olamama duygularını doyurmuşlardı sanki.
Sonra azıcık büyür gibi olmuştu Hakan. Bu devrede o; kızların her seferinde evcilik oyunlarında baba rollerine çıkardıkları bir çocuk adamdı. Özellikle düğün-derneksiz, bir koşuda-bir çırpıda, ekonomik durumlarının elverişsizliği nedeniyle kimselere haber vermeden bir hastanede sünnet olduktan sonra daima ve her koşulda kızların dedikleri gibi davranmak zorunda idi.
“Sigara iç!” mi dediler, sigara içiyordu, daireden yorgun gelmesi mi emrediliyordu, yorgun oluyordu. Pazardan mı gelecek, alışveriş mi yapacak, geliyordu, yapıyordu. Sıkı mıydı yapmaması? Çünkü o, hepsinin, yani tüm kızların görüşüne göre aranan bir erkekti, kendisi o şekilde aranmasını hiç istememesine rağmen.
Bunda belki doğmadan önce geçirdiği evrelerin de etkisi olsa gerekti. Annesi daha hamileliğinin ilk dönemlerinde yani, ilk aşermesinde önce çilek, sonra böğürtlen, en sonra da nereden aklına geldiyse karpuz istemişmiş kışın ortalarında babasından, Mayısta doğumunu beklerken.
Babası; “La havle!” çekip(3) bulmak için çaba göstermiş, ancak o zamanki koşullar elvermediği için karısının isteklerini temin edememiş olmanın sıkıntısını yaşarken ayva ve mandalina ile günlerini geçirmesinin önerisini ve de gayretini yaşatmışmış annesine.
Hatta annesinin hamileliğinin daha ilerilerini görmeden, yaşamadan; “Bir çocuk yeter de artar bile!” diye geçirmişmiş beyninin en uçlarına, en ücra(4) köşelerine ulaşan birikimlerle babası.
Annesi ise oldukça zor bir hamileliğin ardından bir ebe doğumu ile hem de evde doğurunca kendisini;
“Tövbe(5)!” demişmiş, “Bir daha mı, bir daha çocuk doğurmak mı, tövbe, tövbe estağfurullah!(6)”
Bağırışını, iki apartman öteden duymuşmuş komşuları, ebe annenin yardımcılığını yapan komşu anne eliyle ağzını kapatmak istedikçe, o ısırmış, ebe annenin “Ikın kızım!” sözlerini duymamış da duymamışmış!
Normale göre azıcıktan biraz fazla kilolu doğması Hakan’a pahalıya patlamış, olanaksızlıklar veya doğmadan önce yaratılışının yarattığı haksızlık(!) onun bir kardeşinin olmasına imkân sağlamamıştı!
Doğal olarak bu yaratılış ve onu takip eden yaşam biçimi, onun “Al bebek-gül bebek” büyümesinde lokal bir etken olmuş, aile içinde tek isteğinin bile karşılanmadan geçilmemesini sağlamıştı yaşantısında.
Daha sonra ilköğretimin ilk yıllarında öğretmeni, tutmuş sıradaki kavgacı iki kızın arasına oturtmuştu onu. Sadece sınıfta değil, Milli Marş okunurken, jimnastik yaparken, bayram törenlerinde de hep aralarında kalmıştı o ikisinin.
Çok zaman bacaklarında çimdik izleriyle, bazen gözünde morluk, kafasında şişlikle, önlüğü sökük, yakası kopuk eve geldiğinde ise şikâyetlerine kimsenin kulak asmamasının üzüntüsünü yaşamıştı. Sadece, mahalleden, apartmandan, okuldan arkadaşı Uğur’un hınzırca(7) gülüşlerine rağmen tesellisini yaşamıştı.
“Kızlardan hareket ha! Kızlardan sopa ha! Hoh! Hoh! Hoh! Ho!” Herkes “Hah! Hah! Hah! Ha!” diye gülerdi, onun gülüşü böylesine yabanice gibiydi nedense...
Bu evrede de, kendisinden sonra dünyaya gelen, babası çok zengin olan teyzesinin kızına ağabeylik yapmanın yanında, annesinin onu bir ara, hem de hiç gereği yokken, belki de anlamsız art düşüncelerle teyzekızıyla “Beşik Kertmesi(8)” olarak yakınlaştırmak istemesi kendisinin ondan uzaklaşması için bir başka neden yaratmıştı.
Bir diğer neden de; teyzekızı Arzu’nun annesinin kendisini “Hıh!” deyip aşağılaması, dileğinin kızını mühendislerle, doktorlarla evlendirmek olduğunu söylemesiydi. Arzu’nun annenin arzusu; Hakan’ın hissettiği kadarıyla o yaşlardaki kızının arzularına rağmen yadsınacak aşırı bir arzu değildi tabii.
Lisede de durumu farklı değildi Hakan’ın, tıpkı ötekiler gibi. Ancak babası ondaki çekingenliği görüp onu Erkek Lisesine kaydettirmişti. Ancak burada da kızlardan yana nasibi(9) açıktı.
Mahallede, kızını kimselere emanet etmeyen Muttalip Bey, Erkek Lisesinin hemen yakınlarındaki Kız Lisesine devam eden kızını okula gidiş-gelişleri için ona emanet etmişti. Bu kız, Muttalip Beyin ikinci kızıydı.
Büyük olan Gözde okumayıp okulu yarım bırakmış ve de daha sonra sevgilisiyle evlendirilmişti!
Gözde, hani doğduğu günlerin yakınlarında onun yanağını ısıran kızdı. Kendisine emanet edilen ise onun küçüğü Özge idi, akran sayılırlardı ama Özge bir sene sınıfta kaldığı için aynı sınıfa devam ediyor gibi durumdaydılar. Özge okudukları dersler konusunda ona ne kadar yakınlaşırsa yakınlaşsın o, o kadar uzaklaşıyor, uzaklaşma gayreti yaşıyordu ondan.
Özge kitaplardan, şiirlerden, hatta kuşlardan, mevsimlerden bahsediyordu çok zaman. O, ya işine gelmediğinden, ya karşı cinsteki iticilikten, ya anlamak istemediğinden ya da hakikaten anlamadığından ne sözlere, ne konuşmalara katılıyor, ne de katılmak istediğine dair bir işaret veriyordu. Belki de kendinden uzaklaşmasını istiyordu Özge’nin.
“Homongolos” adını da işte bu sıralarda yine Uğur’un destek(!) ve de dahi özel teşvikleri(!), daha doğrusu tertip ve düzenbazlığı(10) ile almıştı. Uğur bu adda bir hikâye veya roman okumuşmuş da, oradaki kahraman da aynı Hakan gibi kızlardan uzak dururmuş, hatta korkarmış(mış)...
Okulda tanıyan-tanımayan herkes, anlamını bilsin-bilmesin, neden, nereden kaynaklandığını anlasın-anlamasın ona “Homongolos” diyordu, Uğur’un ilk seslenişinden sonra. Asıl adı neredeyse unutulmuştu. Oysa bir büyük Müslüman, olası ki bu Hazreti Ömer idi; kardeşlik sevgisinin en büyük üç unsurundan birisinin insanı sevdiği isim ile çağırmak olduğunu söylemiş bir söyleşide.
Bu nedenle kendisine takılan bu isim için çevresini ayıplamak içinden geliyordu Hakan’ın. Umudu; ilerdeki yıllarda, hiç olmazsa liseyi bitirdiğinde, söylenildiğinde kızdığını herkesin hissettiği bu ismin unutulmasıydı. Yine de tereddütlerini arkasına, unutulması gereken yönlere atamıyordu.
Bu, belki de yaratılışının ilk günlerinde, Gözde’nin yanağını ısırışıyla, çevresinin etkileriyle oluşan karmaşık bir ruh hali belki de kendisine egemen olan fiziksel bir bütünlük, rahatsızlık veya korku veya başka ne ad altında söylenirse söylensin öylesine bir başıbozukluktu(11).
Üniversiteye başladığında, lisedeki arkadaşlarından birinin de aynı fakülteyi kazanması, takılmış isminin devamlılığını sağlamıştı. Bu evrede bir arkadaşının diğer bir arkadaşına bir ara; “stupid şeftali!” diye küfredercesine seslenişini anlamamış olmak, ne anlama geldiğini sormakla “Toy!” lakabı da almış, Homongolos’un unutulacağı düşüncesiyle bu şekilde isimlendirilişini neredeyse beğenmişti.
İngilizce ve Türkçenin ters birleşiminden oluşan “Aptal piç!” diye tercüme edilebilecek küfür şeklini kırk yıl düşünse bulamayacağını geçirmişti zihninden. Stupid; “Aptal, ahmak” demekti İngilizcede, şeftalinin karşılığı ise “Peach”ti ve kısa ünlenirse o malum kelime oluyordu.
Allah’ım ne komikti, öğrenciler küfür için beyinlerini bu kadar zorlayıncaya kadar, derslerine güç verselerdi, daha başarılı olmazlar mıydı ki? Ve de dahi kendine takılan ismi unutsalardı, bu arada örneğin.
Yine bir aralar, bir arkadaşı soğuk, yani bilinen, yani galiba bayat bir espri yapmış, belki de fıkra anlatmıştı. Bu kere sataşmak sırası Hakan’daydı. O da esprinin (veya fıkranın) anlamsızlığını belirtmek için nereden aklına geldiyse, avuçlarını eklem yerlerinden birleştirip açıp kapatarak “Vak! Vak!” diye ses çıkartmıştı.
Bu kere de; “Ördek!” diye çağırılır olmuştu. Ördekliği, o şekilde çağırılmayı da benimsemişti ama o da Homongolos’u unutturmamıştı.
Gerçek şu idi ki Hakan, Üniversitede sınıfındaki kız öğrenci sayısı çok az olmasına rağmen, devamlı herhangi biri ile bırakın beraber aynı sıraya oturmayı, bir ders hakkında konuşmayı, selâmlaşmayı bile uygunsuz karşılıyor gibiydi.
Aynı durum otobüste, dolmuşta, trende, vapurda da geçerliydi. Hem sadece kız öğrenci arkadaşları için değil, herhangi bir karşı cins için de geçerli idi düşünceleri. Yanına oturan bir bayan endişelendiriyordu onu. Bir kadınla yani karşı cinsten biri ile ikinci defa karşılaşsa aynı mekânda, rastlasa bir ikinci defa aynı kişiye düşüncelerinde bile, içinde çeşitli şüpheler yer ediyordu.
Çekingenliğine mazeretler arama çabası içinde oluyordu Hakan. Kendisini kendisinin yönlendirişindeki çarpıklığa bazen isyan etmiyor da değildi. Okulda, daha Üniversite yıllarının başlangıcında kız arkadaşlarıyla ilerisi için sağlam adımlar atma çaba ve arzusundaki arkadaşlarını imrenmesinin gerektiğini düşünüyordu, kendi kendisiyle baş başa kaldığı ender zamanlarda.
Üniversite yılları umulana göre yavaş, düşünülene göre de hızlı bir şekilde geçmiş, Homongolos, Homongolos ismini kayıtlarda bazen gizli, bazen açık kendi kendine büyümeden yaşlanmadan yaşamıştı.
İnsanlar, yaşları ilerledikçe bazı konularda daha ılımlı, daha olgun, daha sevecen, daha duygusal ve mantıklı oluyorlardı besbelli. Yıllar ilerledikçe arkadaşları onun tepkilerine çözüm bularak o istemediği ismi daha az tekrar ederek unutmasını sağlamışlar, ama yaşam biçimini değiştirmekte başarılı olamamışlardı.
İnsanlar galiba öyle doğmuyor, ama doğuştan sonraki yaşadıkları bölümleri belki çeşitli etkilerle istenilmeyenlere uygun şekilleniyordu. Arkadaşlarından, aileleri varlıklı olanlardan ikisi, askerlikmiş, ev-barkmış dert etmeden daha Üniversite yıllarında iken, galiba üçüncü veyahut da dördüncü sınıfı okurlarken evlenmişlerdi. Onların düğünlerinde neler gelmemişti ki başına Hakan’ın, yani Homongolos’un.
Gerçek şu; mutlaka ve muhakkak ki onun çekimserlik olarak kendi aralarında yorumladıkları sorununa gerçekçi çözüm araştıran arkadaşları ona çeşitli komplolar hazırlamışlardı, uzaklıklarına yakınlaştırma ile çözüm bulmak, yardımcı olmak için.
Tüm olasılıkları şartlandırmışlar, kazalar yaratmışlar, içki içirerek acaba çözüm bulabilir miyiz çabası içine girmişler, sevdikleri akrabalarını dans için ona doğru yönlendirmişler amma ve lâkin başarılı olamamışlardı.
Kazalarda kızarmış, bozarmış, bir kaza için belki de kırk defa özür dilemiş, dans bilmediğini söyleyerek yemin-billâh etmiş, hiç kimse ile dans etmeden, hatta oyun havası bile oynamayarak kendini korumayı bilmişti!
Üniversiteyi bitirdiğinde Homongolos sınırlarının sonuna ulaşmıştı Hakan. İnsanların ona yönelik aşırı ısrarları onu karşı cinse karşı olağanın dışında çekimserleştirmişti. Öylesine ki, değil dokunmak, onları görmek bile itiyordu kendisini onlardan.
Çok sevdiği halde tiyatroya, sinemaya gidemez olmuştu. Hatta yemeklerde kadınbudu köfte, Ayşekadın fasulye gibi yemekleri, dilberdudağı, kadıngöbeği gibi tatlıları bile yiyeceklerinin listesinden çıkarmıştı.
Üniversiteyi bitirmek üzereyken babasını kaybettiğinden, inandığı tek varlık olarak annesi kalmıştı yaşamında. Biliyordu ki ana gibi yâr olmazdı, cennet anaların ayağının altında idi, ağlarsa ana ağlardı...
Hem çok şeyde ana adı geçmiyor muydu ki; Anadolu, Anayasa, anadil, anayurt... gibi? Yaslandığı tek dayanak, güç aldığı, kendini bulduğu, her şeyden çok insan olan; annesi idi.
Bu; Hakan’ı bir yanlışlığa daha iteklemişti. Homongolos olmasının bunda etkisini göz ardı etmemek gerek!
Yanlışı şu idi Homongolos’un; annesi için artık yakınlaşmak istiyordu karşı cinse. Ama sırf annesi için. Yemek yapsın, evi temizlesin, çamaşır yıkasın, bulaşık yıkasın, yapsın efendim yapsın.
Kalbinin boşluğunu dolduracağını, gönlünün hoş olmasını, çoluk-çocuk sahibi olmayı hiç mi hiç düşünmüyordu. Belki de evleri için şöyle akça-pakça, eli-yüzü düzgün, temiz-tertipli, ev kızı gibi vasıfları olan bir hizmetçi arıyordu sanki.
Hani kendisini şöyle anası ile birlikte kabul edecek, itirazlara kapalı, azıcık “İç Güveyi(12)” yerine “İç Gelini” gibi biriydi yani kısaca düşündüğü. Ara ki bulasın öyle birini, eğer yeryüzünde vardıysa!
Düşüncelerinin sınırlarını zorladığında, inancı katmerli olmasa bile Allah’ına da sığınmayı ihmal etmiyordu. Çünkü kutsal kitabımız Kuran’ın bir yerlerinde Allah’ımız (hatırlayabildiği kadarıyla, Nur Suresinin otuz ikinci ayetinde); “İçinizden evli olmayanları evlendirin” diye emir var, diye hatırlıyordu.
Bu düşüncelerine özellikle askerlik görevini yaparken sahiplenmişti. Çünkü hem o annesini bırakmak istememiş, hem de annesi ondan ayrılışı hazmedememişti. Bir yorgan-bir kilim, iki sandalye-bir masa gurbet ellerde askerliği beraber yapmışlardı.
Ama nasıl? Neredeyse nöbetleri, içtimaları(13), yürüyüşleri bile beraber yapacaklardı ana-oğul. Bir düşkünlük ki, birbirine karşı, anlatarak anlatmak olanaksızdı, o zamanlar.
Dile kolay sayılmayacak bir süre sonra doğal olarak evlerine döndüklerinde, öncelikle ekonomik sıkıntıların kol gezdiği ülkenin göz ardı edilmemesi gereklerine uygun bir iş bulma çabasına girdiler. Eh! Ne de olsa zamanında rey verdikleri biri vardı. Hele o biri, bir iş bulmasındı?
Kısa-öz olarak söylenmesi gerekli ki; iş bulundu ve işe yerleşti Hakan. Abartı değil saysan saysan en çok yirmi-yirmi beş, bilemedin otuz gün içinde masasının başına geçivermişti.
Ekmek elden, su gölden değildi ama devamlı bulmaca-bilmece çözerek hiç iş yapmadan zaman geçirmek de hoşuna gitmiyordu. Üretken olmak istiyordu. Bunun için gecikmediğine inanarak önce bir lisan kursuna kaydoldu. Zamanı elveriyordu nasılsa.
Sonra okulda çat-pat olarak öğrendiklerine ek olarak bilgisayar kurslarına devam etmeğe başladı. Bu çabalarının karşılığını almayı ya umuyor, ya da bekliyordu. Arkası vardı ama kuvvetli değildi. Biraz da kendisinin çaba göstermesinin gerektiğine inanmıştı.
Yüksek yerlerde yılana da, kartala da rastlanıyordu(14). Biri uçarak, biri sürünerek yükselmişti ama ya helikopterle oralara ulaşanlara ne demeliydi? Bunu sadece tekniğin verdiği bir olanak olarak düşünmek safdillik(15) olurdu. Uzatılan bir el veya helikopteri satın alan, kullanan veya yönlendiren bir girişimin desteği yadsınabilir miydi ki?
Hakan; işte bu yüksek yerlere kendi çabaları ile ulaşmasının gerekliliğine inandığı için lisan ve bilgisayar öğrenme konusunda her iki ilerleyişi bir arada yürütme arzusunu desteklemişte beyninde. Çünkü bakıyordu ki eli arkasında dolaşan bir kısım insanlar, yeteneklerinin dışında, beyinlerindeki gri hücreleri kuvvetlendirecek kurs ve eğitim seminerlerine katılıyorlar, yurt dışlarına gidiyorlardı.
Bu seminer veya yurt dışlarına gidişleri kıskanmıyor değildi. Ama gücüne giden, gidenlerin dönüşte kurum adına bilgi-belge olarak hiçbir şey getirmemeleri idi. Yanlış anlaşılmasın söylemek istediği; sadece bu kişilerin edindikleri bilgilerini, belgelerini, görgülerini kendileri dışındakilere veya gidemeyen ilgililere aktarmalarını görememenin yarattığı teessürdü sadece.
Günlerden birinde, sonbahar akşamlarının ilerleyen, kuru yaprakların asfalt üzerinde sancılı şarkılar mırıldanmaya ve yağmur damlalarının ona eşlik etmeğe çalıştığı bir vaktinde, kurslardan birine gecikmemek için yolunu hızlı bir ritimle kısaltma çabasındayken, Üniversiteden bir arkadaşıyla karşılaştı Hakan.
Daha doğrusu aynı hızla gitmekte olan iki insan hızlı bir manevra ile biri birine çarpışmaktan son anda kurtulmuşlardı. Arkadaşı alışkanlıkla önce; “Ho...” diye başlar gibiydi eski ismini hatırlatmak istercesine. Sonra bundan utandı galiba, hemen kendini toparladı ve “Hakan!” dedi.
Hoşbeş kısa sürdü, çünkü aceleleri vardı ikisinin de. Önlerindeki Salı günü için lokallerinde(16) bulaşmaya ve kapsamlı bir görüşme yapmaya sözleştiler ayaküstü. Salı ertesi gündü ve hemen gelecekti.
Nedense içindeki bir ses, yarını özlemle beklemesini istiyor gibisine geliyordu. Askerlik, iş-güç derken yaklaşık dört yıldan fazla bir zamandır ne bir arkadaşını aramış, görmüş, ne eskilerden kalan alışkanlıklarına boş verircesine arkadaşlarıyla mektuplaşmış, ne yıllığından faydalanarak veya ne de kendinde kalan bilgilere göre telefonlaşmıştı.
Yanlışını bu rastlantı kanıtlamıştı kendine. Hatadan dönmek erdemdi. Bu erdemi görüntü ile yaşamak için Salıyı daha arkadaşından ayrıldığında iple çeker olmuştu. Bu nedenledir ki gittiği kursta düşünce bulutları içinde yüzüyor olmaktan dolayı pek bir verim almamış, alamamıştı.
Salı gelmekte gecikmemişti. Çünkü zamanın su gibi akmasına “Dur!” diyecek bir yiğit henüz gelmemişti yeryüzüne! Doğanın kanunları, dünyanın dönüşü üstüne yazılmış, çizilmişti, engellemek olanaksızdı.
Tüm benliğine egemen olan bir heyecan duyuyor, kendisine hatırlatılacak ismi için bile vurdumduymazlık talimleri yapıyordu kendi kendine. Aradığı lokali bulması pek kolay olmadı. Garipsediği; oldukça kalabalık bir şekilde toplanan arkadaşlarının, kendisinin onları merak ettiği gibi, onların da kendisini merakla bekliyor olmalarıydı.
Özellikle daha Üniversite yıllarında evlenen sınıf arkadaşları hemen masadan kalkarak kapıda karşıladılar onu. “Özlemişiz!” dediler, karı-koca sarılırlarken, öperlerken onu. Bir garipseme daha yaşadı Hakan. Çekimserlik duymamış, uzaklaşmamıştı, tam tersine o da sarılmıştı arkadaşlarına. Üniversitede iken evlenen diğer evli arkadaşları yoktu grupta.
U şeklindeki masanın etrafını dolaşarak herkese “Merhaba!” deme arzusunu yaşadı Hakan içtenlikle. Herkes yerinden kalkıp “Merhaba!” diyor kucaklıyordu onu yılların birikmiş özlemiyle.
Özellikle arkadaşlarının hanımları bir başka yakınlıkla “Merhaba!” diyorlar gibi geldi kendisine. Belli ki, erken gelenler, kendi aralarında birilerini(!) anlatmışlardı birbirlerine. Sonra gruba diğer katılanlar oldu. Herkes birbirine içtenlikle “Merhaba” diyordu.
En duygusal yaklaşım, eşini trafik kazasında kaybeden ve bir çocuğu ile dul kalan bir kız arkadaşlarından idi. Diğerlerine olduğu gibi Hakan’a da içtenlikle sarılmıştı, teselli verecek sözlerini duymak istercesine. Hakan, yanında oturan Üniversitedeyken evlenen arkadaşının özet fısıldamasıyla durumu anlamış, “Başın sağ olsun kardeşim!” demişti içtenlikle.
Gece; eski hatıraların derlenmesiyle, “Ne var, ne yok?” sözleri ile ve kendisine ait eski hiçbir iz hatırlatılmadan bir ay sonraki Salı için buluşulmak ve mezuniyetin beşinci yıl kutlamasının yapılması için getirilecek önerilerin değerlendirilmesi dilekleriyle bitti.
Hakan geceden memnundu. Kendine gelmeye başladığını, değersiz kavramlardan uzaklaştığını, hatıralarla yorulmamasının gerektiğini düşünüyordu, hafif çakırkeyif(17) olarak eve yöneldiğinde.
Eskilerden kendi yapısal şekli ile ilgili olarak hiçbir şeyin hatırlatılmaması, tüm gece boyunca kendisinden yalnız “Hakan” diye söz edilmesinden hoşnuttu. Bu şekilde tertiplenen toplantılara bundan sonra da ve devamlı katılmasının gerektiğini, bu gece uzun zamandan beri ilk defa, belki de hayatında ilk defa mutlu olduğunu hissediyordu, yatağına uzandığında gözlerinin yorgunlukla kapanma çabalarına engel olmaya çalışırken...
Bir ay sonraki Salı geldiğinde daha özenle hazırlanarak gitti toplantıya Hakan. Gerek fiziksel, gerek ruhsal ve gerekse beyinsel olarak birlikteliği yaşamak istiyordu arkadaşlarıyla bu ikinci beraberlikte.
Görünüm, davranışlar bir öncekinden, daha doğrusu ilkinden farklı değildi. Farklı olan belki de lokale kendisinin ilk gelenlerden biri oluşuydu. Kendinden önce gelenler sadece Üniversitede iken evlenen, oldukça atak ve bu şekilde tertiplenen toplantı ve gecelerin organizatörü olan arkadaşları; Füsun ve Turan idi.
Heyecanlıydı önerilerini anlatmak için, daha ordövr(18) tabakları geldiğinde;
“Bir deniz kıyısına gidelim, örneğin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramının üç günlük tatilinden yararlanarak…” dedi. Sonra;
“İsterseniz turistik bir belde dağına çıkalım, Uludağ gibi, Ilgaz Dağı gibi, Nemrut Dağı gibi. Veyahut da isterseniz doğa güzelliklerini adımlayalım; Kapadokya gibi, Edirne hatta Van gibi.” dedi Hakan.
Fikirlerinin güzel olduğuna öylesine inandırmıştı ki kendisini; arkadaşlarının “Hele önce içelim, kendimize gelelim, eskilerden bir iki şarkı dinleyelim, gece konuşmak için daha oldukça uzun, haydi şerefe!” deyip kadeh kaldırmalarına ancak yetişebilmişti.
Gecenin tükenmemekte direnen sonlarına ulaştıklarında Hakan kendisini oldukça mutlu hissediyordu. Önerilerinden 29 Ekim ve bir deniz kıyısında beraber olmak fikri tutulmuştu. Organizatörlük de kendisine verilmişti. Turan da ona yardımcı olacaktı.
Bir sonraki ayın başındaki ilk Salı günü toplanıldığında herkes adam başı belirli bir miktar parayı avans olarak getirecek, Hakan’a verecek, ulaşılacak diğer arkadaşlara da bilgi verilip onların da bu heyecana katılımları sağlanacaktı.
Yirmi küsurların doruğundayken, yani otuzlara gelirken kendine gelmekten mutluydu Hakan. Bunun çok zaman özlemekte olduğu yaşam için ilk adım olduğunun inancıyla baştan beri hazırlıklıymış da bu yaşamı sanki geciktiriyormuş gibi geliyordu kendisine. Çünkü arkadaşıyla ilk karşılaşmasından beri anne kuzusu olmaktan çıktığını, karşı cinsi ayrıcalıklı, daha doğrusu kusurlu görmekten sıyrıldığını hissediyordu.
Annesinin devamlı başında taç olamayacağının bilincine varmıştı. Artık annesi için değil, kendisi için de özlem yaşıyordu.
Otobüslerde, trenlerde, dolmuşlarda korkulu dolaşmaz olmuştu gözleri. Yaşlı veya genç fark etmiyordu bayanlara yer verebiliyordu, dolmuşta bozuk paraları verirken bayanlarla ellerinin temasından irkilmiyordu.
Bu özlemini destekleyen olaylardan biri de hiç şüphesiz teyzekızı Arzu’nun kızının; bir akşam iş dönüşü kapı önünde rastladığı Hakan’a, doğduğu günden beri tanıyormuşçasına, yabancılık çekmeden önce; “Senin adın kim?” deyip sarılmasının da etkisi yok değildi.
Annesi; “Dayday kızım, Dayday! Hakan Dayı!” demişti soran bakışlarını zapt etmek isteyerek.
Nikâh törenine katılıp da evlendiği günden beri görmediği Arzu’nun mutlu olmadığına dair duyumları olmuştu, hatta doktor kocasından ayrılmak üzere olduğunu da söylemişti annesi bir aralar.
Demek ki mutluluk arzulamakla, istemekle sahip olunan bir şey değildi. Satın da alınmıyordu. Mutluluğun verilmesi gerekiyordu. Paylaşmak her şeydi, hiçbir şey olması demek tükenmişlik başlangıcıydı ve bu son oluyordu.
Kapı önünde teyzesini ziyaretten dönen, daha doğrusu geçerken uğradığı evden ayrılan Arzu’nun gözlerinde gördükleri bunlardı, alelusul(19) selâmlaşmanın ötesinde. Ama Arzu’nun kızı Gülnur; dünyalar tatlısı bir bebekti, güzel, sevecen, temiz, saf, dupduru...
Bir çocuk sahibi olmak, hele bir kız çocuk sahibi olmak çok güzel bir duygu olmalıydı herhalde. “Baba” olarak seslenilmek, çağırılmak, bilinmek, hatta özlenmek güzel olmalıydı.
Renklendirdiği düşüncelerine ters yaklaşan teyzekızının durumuna üzülmeyi, bir çocuk sahibi olmak özlemini bir kenara bırakarak yaşantısının, hülyalarının ve rüyalarının son bölümlerini kendiyle üleşmekteydi Hakan.
Artık akın ak, alın al, pembenin pembe olduğunu biliyordu. İddialaşmıyordu kendi kendisiyle. İş yerinde boş olan zamanını turizmle ilgili bilgilerle destekliyor, bilgi ve belgeler topluyordu. Neresi, hangi oteller, hangi vasıta, kaç lira bedel, opsiyon(20), tenzilat, süre gibi bilmesi ve arkadaşlarına bilgi olarak aktarması gereken her şey için çaba harcıyordu hem oldukça yoğun bir şekilde.
Perşembenin gelişi nasıl Çarşambadan belli ise, Salının gelişi de öylesine belli idi hafta sonunda. Özellikle Turan ve bir diğer eski sınıf arkadaşı ile telefonlaşarak Cumartesi akşamı için sözleşmiş, lokalde buluşmuşlar ve Hakan’ın hazırladığı bilgilere göre arkadaşlarına anlatacakları taslakları hazırlamışlardı Salı için.
Buluştuklarında Akdeniz kıyılarına otobüs kiralayarak gitmeyi, orada hiç olmazsa mavi yolculuk biçiminde bir günü, hatta gecesini de denizde geçirmeyi planladılar.
Tüm hazırlıklar yapılıp bitip de Akdeniz’e doğru yola çıktıklarında içi içine sığmıyordu Hakan’ın. Bu seyahatin kendi yaşamı için belki de bir başlangıç olacağını düşünüyordu. “Canına tak deme!”nin boyutlarının kısaldığını, yalnızlığıyla barışacağını, özellikle uzun ve yalnız kış gecelerini artık yalnız geçirmemesinin gerekliliğini düşünüyordu.
İnsanların bir şeyi yapıp yapmamalarının istekleri doğrultusunda ellerinde olduğuna inanıyordu ama insan hiçbir zaman buz üstüne yazı yazamazdı, denize de dikiş tutturmak mümkün değildi. Bir kümülüs bulutu üzerine bağdaş kurup sigara tüttürmek ne kadar gerçek dışı ise, güneşe ulaşıp soğuk bir kola içmek de o kadar hayaldi.
O halde bunları denememek gerekti, denemeyecekti de. Ancak ulaşılacak gerçeklere ulaşmak hiç de o kadar zor değildi. Denemeliydi. Örneğin sevebilirdi, mutlu olmak için sevmeli, âşık olmalı, düzensiz hayatı için bir pembe dünya oluşturmalıydı. Kimi sevebilirdi? Bu; şimdilik o kadar önemli gözükmüyordu ve sevmenin, sevgiyi üleşmenin o kadar da zor olmayacağını hissediyordu.
Gece yolculuğu yormasına rağmen, soğuğu yüklenmiş kent havasından uzaklaşıp bu şirin, soğumayı unutmuş, iklimin bu tavrına “Hele bir dur!” diyen Akdeniz beldesinde herkes mayolarıyla denizi kucaklamaya koşmuştu.
Hakan, bir eksikliğine daha şahit olmuştu. Sıcak yaz günlerinde bile denize girdiğinde üşüdüğünden denize girmekten ziyade sadece deniz havası alacağı varsayımıyla mayo getirmemişti.
Üzülmek gereksizdi, dünya nimetlerinden faydalanmalıydı. Bunun için bir mağazaya gitmesi yeterli olacaktı. Otel şehirden biraz uzakça olduğundan arkadaşlarından birine nerede olacağını söyleyerek bir dolmuşa binip şehre gitti Hakan, duş alıp yolculuk yorgunluğunu üstünden atmadan.
Biraz da müşkülpesentti(21) galiba. Bir mayo almak için neredeyse altı-yedi dükkân dolaşmış, mayosunu almış, yoluna çıkan postaneden annesine önce telefon etmiş, sonra bir kart atmış ve ancak bu işlerden sonra yorgun olduğunu hissederek dalgaların sesini dinlemek için bir banka oturmuştu.
Dalgaların sesini dinliyordu Hakan gözlerini kapatmış, elindeki paketin lâstiğini ritmik bir şekilde gerip bırakarak dalgalara tempo tutar gibiydi.
Yanına birinin oturduğunu hissetti bankın tahtalarının gıcırtısında. Gözlerini araladı ve inanamadı gördüğüne. Taş çatlasa yirmi beş yaşını geçmemiş, neredeyse yarı çıplak, sarışın bir hanım oturmuştu yanına.
Gözlerini başka yöne çeviremiyordu. Sanki Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği Afroditlerden biri idi o. Yutkundu. Yanlışlığı; ilk hareketi hep karşıdan beklemesi idi. Yutkunurken yere eğdiği bakışlarını kaldırınca gülümsediğini gördü bayanın.
Sarışın kadın, “Merhaba!” dedi onun tepkisindeki acemiliği hissetmişçesine. Bu tatil beldesinde, yalnızlığını yazdan kalan son sıcak birikimlerle kendisi ile üleşirken yanına gelip oturan bu sarışın bayanı hayatında ilk defa cesaretini toplayarak “Merhaba!” diyerek cevaplaması yüreğinin çarpıntısını olağanın üstünde bir ritme ulaştırmıştı.
“Düp! Düp!” veya “Fış! Fış!” eden kayıkçının küreği gibi, annesinin bebekliğinde söylediği ninnilerindeki gibi bir ritimdi bu. Karşılıklı sustular bir süre. Bu evrede sadece sabah dalgalarının dinlenme arzusundaki sesi egemendi sessizliğe.
Sonra sarışın bayan, kısa ve öz konuşmasının gerekliliği ile ve profesyonelce; “Yüz dolar!” dedi ve ekledi; “Otel masraflarını da siz karşılarsınız!” Hayatta ilk defa beğeneceğine inandığı biriyle karşılaştığını sanmış, bir çırpıda gönlünün doldurulacağına inanmıştı. Fakat karşısındaki, bedeli karşılığında cismini doyurmak isteyen bir fahişe çıkmıştı. Lanet okuyarak, “Bunu hiç de hak etmemiştim!” diyerek kalktı banktan, kadının şaşkın bakışlarını görmezden gelerek.
Küskün, başına geleni ihanet sayarcasına, hem hiç arkasına bakmadan, bakarsa midesinin bulanacağından çekinerek, ritmik adımlardan ziyade koşar adımlarla vardı dolmuş durağına. Otele ulaştığında düşüncelerini yalnız kendisi ile paylaşmak, ılık duşun altında kendi kendine söyleşerek rahatlamak arzusundaydı.
Homongolos’u kovaladı öncelikle zihninden. O; bu beldeye hiç yakışmıyordu çünkü. Daha doğrusu değiştirdiğine inandığı düşünceleri nedeniyle hiçbir beldeye yakışmıyordu. Yaşadığından etkilenmişçesine onun tapusuz hücrelerinden şöyle bir bakma çabasını elinin tersi ile itekleyiverdi Hakan, yatağına uzandığında.
Uyandığında, güneşin akşamı getirmek için dalgaların desteği ile çekilmek çabasında olduğunu gördü. Üstü açık yatmaktan boynu tutulmuş gibiydi. “Boş ver!” dedi, unutmak ve yaşamak istediklerini ayrı ayrı yönlendirme isteğiyle.
Acıkmıştı, hem oldukça susamıştı da! Üstelik tam Orhan Veli’nin “İçmeyip de ne halt edeceksin arkadaş!” diyeceği bir ruh halindeydi. Güftesini tam olarak bilmediği bir şarkının; “İçelim a dostlar, bu akşam sermest olalım!” diye bir bölümünü “nın nırı nın nın, nın nın!” diye tempo tutarak söylemeğe çalışırken merdivenleri adımladı yavaş yavaş.
Bahçeye kurulmuş masalarda akşamı onun gibi erkenden getirmişlerdi arkadaşları, hatta bir kısmı uvertür(22) olarak bira, şarap gibi hafif içkilerle yol almaya bile başlamışlardı saz çalmasını bilen bir arkadaşlarının sazı, bir diğerinin akordeonu eşliğinde, akşam için. Hemen katıldı onlara, unutmak istercesine.
Ve gecenin sonuna ulaştığının farkına bile varmadı. Tabiidir ki eskilerin deyişiyle; “hafıza-i beşer nisyan ile maluldü.” Yani; insan hafızası unutmaya mahkûmdu. O da unutacaktı, nitekim unuttu da.
Deniz-güneş, mehtap-yakamoz, gündüz-gece, oksijen-iyot. Kedersiz-üzüntüsüz, tasasız-gamsız. Sadece neşe ve kahkaha... Sayılı günler çabuk geçiyordu. Ve geçmişti.
Bu seyahatten kalan tek anı; sahilde yaşadığı şoktu.
Dönüş, yalnızlık günlerine yeniden başlayış ve devamı idi. Arada bir Turan, bazen Füsun telefon ediyor, yine yarattıkları rastlantılarla arkadaş olmasını istediklerini gösteriyorlardı ona. Tatil beldesinde yaşadığı ve kimselere anlatamadığı şok veya gönlünde yatan şekil veyahut da hayalinde yaşattığı cisim nedeniyle kendine gösterilenlerin hiçbirini beğenmiyor, beğenemiyordu.
O, hani daha önce tarif ettiği gibi; akça-pakça olması yanında, sarışın veya kumral, boyu boyuna, huyu huyuna denk, elâ veya yeşil gözlü, eh biraz da düzgün fizikli...
Hayır, hayır bunlar hep görünen istenecek özelliklerin tarifi idi. Hakan sadece gönlünün sultanı olacak birini arıyor ve bekliyordu. İlk girişimde yanılgıya düşmüş olmak önemsizdi. Onu mutlaka bulacak veyahut da o kendisini bulacaktı, onunla mutlaka bir gün karşılaşacaktı, inanıyordu.
Aslında onun gelmesini beklemek yerine kendisinin ona gitmesinin gerektiğinin inancındaydı. Arkadaşlarının rastlantı olarak kendisiyle karşılaştırdıklarını beğenmemek değil, hayalindekini bekletmemek arzusunu yaşıyordu düşüncelerinde.
Günlerden bir başka bir gün, iş yerinin müdürü çağırdı Hakan’ı. Göz ardı edilemeyecek performansı(23) nedeniyle onu; tarım konusundaki bilgilerini geliştirmek, pekiştirmek ve öğrendiklerini bir seminerle bilgilenmeleri gereken ilgililere aktarmak üzere iki farklı ülkeye; Macaristan ve Hollanda’ya göndereceklerini söyledi.
Bir grup halinde yapılacak seyahate çeşitli illerden katılacak kendi dışındaki on kişiye başkanlık yapacaktı seyahat süresince. Bunun için hazırlanan yazının bir örneğini masanın üzerine koyarken;
“Başarılar, hemen pasaport ve vize işlemlerine başla!” emrini vermeyi de unutmadı.
Yaşamında ilk defa yurt dışına çıkacak ve yeni ülkeler görecek olmanın heyecanını yaşamaya başladı. Annesinin sulu gözlerle nasıl Hayır Duası edeceğini düşünmek dışında aklından başka şeyler geçmiyordu masasına otururken o anda Hakan’ın.
Bir aya yakın süren bir hazırlık döneminin sonunda, heyecanını yenerek, umutlarına çeki-düzen verme isteğiyle ve grubuna hâkim olma dileğiyle ve tabiidir ki her şeyden önemlisi annesinin dualarıyla çıktı yola.
Uçak yolculuklarına alışkındı öncelerinden, ancak alışkın olmayanları teskin etmek gerekmişti başlangıçta ve bu görev ona düşmüştü. Sonra her şey rayına oturmuş, sanki bilinene doğru bir gelişimin rahatlığını duyar olmuştu.
Önce Macaristan, Budapeşte, Buda ve Peşte olarak tıpkı bizim Anadolu İstanbul’u ve Trakya İstanbul’u gibi iki bölümü ve Tuna Nehri, daha sonra Güneyden Kuzeye, Batıdan Doğuya tüm Macaristan’ın tarımsal etkinlikleri...
Oldukça rahat bir on beş günün nasıl geçtiğinin farkına bile varmamıştı tüm grup. Bazen meyve rakılarının tadına bakarken, bazen güzel Macar kızlarının gözlerinde hayale dalarken, bazen özellikle Atilla isimli Macar delikanlılarının isimlerinde Mohaç Savaşını, Murat Hüdavendigar’ı ve Katil Miloş’u anarken, bazen mönüyü şaşırıp aşırı bir şekilde kaz eti yiyerek hazımsızlık çekenler olduysa da genelde Macaristan seyahatinden oldukça hoşnut kalındığını söylemek mümkündü.
Sonra Hollanda’ya geçildi. Amsterdam’ın başkent olmadığını öğrenince coğrafya bilgilerinde eksiklikten dolayı kendini ayıplayanlar oldu bir miktar. Denizden kazanılan araziler, deniz ortasındaki yollar, “Tanrı dünyayı, Hollandalı Hollanda’yı yarattı!” deyişindeki gerçekleri tam anlamıyla görmeye çalıştı tüm grup yorgunluklarına boş verircesine.
Günler, bir önceki ülkeden edinilen bilgiler ışığında çabuk geçmiyor gibi geliyordu kendilerine. Bilgide doyuma ulaşma arzusu vardı sanki tüm bireylerde. Beyinlerinin gerekli tüm hücrelerini doldurmak istiyor gibiydiler tümü de.
Burada da bir miktar boş zaman ayrılmıştı kendilerine. Gezmek-tozmak, görmek, özellikle yakınlarına armağan almak için. Cumartesi-Pazar iki tam gün ilk haftanın sonunda alışveriş için gruba aitti. Lisanla ilgili sorunu kimse düşünmüyor, düşünmek istemiyordu. Gerek Macaristan ve gerekse Hollanda’da Türk elçiliklerince sağlanan tercümanların yardımları yadsınamazdı.
Alışveriş için düşünülen gerçek, bu ülkede yaşayan Türklerin çok olmasıydı. Herkes Türklere rastlayacağından emindi, ayrı ayrı yerlere yönelirlerken.
Hakan da kendi yönünü çizmişti. Bir anneciğine, bir daire müdürüne, birkaç arkadaşına, özellikle de okul arkadaşlarına Salı Toplantıları için hediye götürmeyi istiyordu. Hediyelerin neler olması gerektiğini hiç düşünmemişti.
“Önce gezmeli, görmeliyim” dedi. “Önümde son haftanın Cumartesi-Pazarı var, alışverişi, hediye faslını o zaman düşünürüm.”
Hızlı Trene bindiğinde, arkadaşlarının geçen Salı toplantıya gelmeyişi dolayısıyla kendisini merak edip etmediklerini düşündü, bu seyahate çıkacağını Turan’a ve birkaç arkadaşına söylemiş olmasına rağmen. Trenden iner-inmez adreslerine ayrı ayrı kartpostal atmaya söz verdi kendine. Hatta Macaristan’dan göndermeği akıl etmediği için de hayıflandı azıcık.
Aldığı kartları yazmak ve postalamak için postaneye girdi. Ne kadar bir süreyi orada tükettiğinin farkında değildi. Galiba acıkmıştı da biraz. Saatine bakmak üzereyken ince bir sesin, biraz da aksanında kokan yabancılıkla; “Kaleminizi az-biraz alabilir miyim, zahmet vermezsem?” deyişiyle yapmak istediğini unuttu, cebine koymakta olduğu kalemi vermek üzere sese yöneldi.
Olamazdı. Bu; Allah’ın geciken ve gökte ararken yerde bulduğu bir lütfuydu sanki, hayallerinde şekillendirdiği biçim tam karşısında idi, ışıl ışıl gözleriyle gülerken elini uzatmıştı kalemi almak için.
Bir an Türkçe konuşmasından ziyade, kendisinin Türk olduğunu nereden anladığını düşündü. Yakasındaki Türk Bayrağı rozetini hatırlayınca gülümsedi kendi kendine. Gruptaki diğer arkadaşlarının da bu rozet sayesinde rahat alış-veriş yapabileceklerini düşündü beyninin kendisine lâzım olmayan bölümüyle.
Çünkü beyni şu anda kendisinden kalemi alan genç kızla meşguldü. O yazarken usul usul, hissedilmek istenmezcesine onu izliyordu. O; daha önce zihninde portresini bir ressam gibi zihnine kazıdığı, yazdığı, çizdiği insandı. Hatta ne fazlalık, ne de eksiklik var gibi geliyordu kendine. Hani memlekette rastlayamadığı, bulamadığı istikbalini, diyarı gurbette mi bulmuştu acaba?
Şansını deneyecekti, acıktığına göre, yemeğe davet edebilir, ismini öğrenebilir, hatta aklına gelmeyen, gelemeyen çılgınlıklara bile kalkışabilirdi eğer o, aradığı, bulmak istediği o idiyse
Zaman tükenmesini durdurmuştu. Nefes alışını duyuyor gibiydi, tüm kalabalığa, gürültüye rağmen. Hatta kokusunu bile hissediyordu, kartlarını postalayıp da tekrar yanına gittiğinde. Genç kız da yazdığını bitirmişti galiba. Kime, ne yazdığını merak etmiyor, mektup mu, kart mı, her ne ise elindekine bakmayı bile düşünmüyordu, gözlerine, içinde devamlı kalacakmış gibi gözlerine bakarken. Cesaretini topladı;
“Görevli gelmiştim, lokanta bilmiyorum, bana yardımcı olup bir lokanta tarif eder misiniz? Hatta siz de bana katılmayı ister misiniz?” diye sordu. Kız;
“Tabii, neden olmasın? Benim bey de birazdan burada olacak, o da Türk sizin gibi.” dedi.
Hakan, hayatının ikinci kâbus(24) diye nitelendireceği şokunu atlatmağa çalışırken genç kızın (daha doğrusu şimdiden sonra genç kadının demek gerekti) ellerine baktı ve yüzük parmağında parlayan alyansla gerçek dünyasına dönerken, bir şeyleri hayal etmeden önce neden parmaklarına bakmayı akıl etmediği için kendisine kızdı.
Artık dönüş yoktu, zorunlu olarak kocasını bekleyecek ve tanışacaktı. Aksi ise kaçmak olurdu. Oysa bugüne değin, doğal olarak böylesine bir durumla karşılaşmamış, kaçmanın ne olduğuna dair bilgi edinmemiş, hiç edinememişti.
Tahammülü zor, anlatılması hiç de gerekli olmayan iki saate yakın bir zamanı onlarla nasıl geçirebildiğinden dolayı kendisine hayret ediyordu Hakan. Sahte gülüşlerle neler anlatıldığının ve konuşulduğunun farkında bile değildi hayatında yaşadığı ve “İkinci” dediği bu şokta.
Ne ummuştu, ne bulmuştu, gecikmek suçtu veya gecikmiş olmakla kaybettiğini düşünüyordu. Kader de denilebilir miydi yaşadığı zulüm için? Belki...
O gece bitmek bilmedi. Tıpkı o eski Hint şarkısındaki gibi; “Avare mu!” diyerek avarece(25) gezindi caddelerde. Bir pub’da(26) masasına konan koca bir viski şişesinin dibinde ne kadar bıraktığını hatırlayamayacak kadar içmişti akşamın karanlığı henüz bu yabancı şehrin sokaklarına inerken.
Dilinin dönmesini kontrol edemiyordu hızlı trene binmek istediğinde. Arkadaşlarının kendisini öyle görmelerinin uygun olmayacağını düşündü. Belki de düşünceleri vücudunu taşıyamayacak kadar bıkkın ve çökmüştü, bir otele doğru yöneldiğinde.
Sabah kalktığında başlayan günün unutmak için başladığını umduğunu söyledi kendine. Dünü yaşanmamış kabul etmek istiyordu. Tıraş olacaktı, sakallı durmaya hiç alışkın değildi ama yanında hiçbir şeyi yoktu ki.
Otelden dönmek üzere çıkmış ancak dönmemişti. Cebindeki kartlardan otelin telefon numarasını bulup arkadaşlarına bir arkadaşıyla karşılaşıp onlarda kaldığı yalanını ulaştırdı ve kısa süre içinde kendilerine katılacağını söyledi.
Sonra otelin berberine gidip bir sandalyeye oturdu. İngilizce olarak saçlarının kısaltılmasını istedi, Hollandalı berberlerin İngilizce bilmeleri zorunluymuşçasına. Berberin; “Nasıl kesmemi isterdiniz efendim?” deyişiyle bir kere daha hatırladı yakasındaki rozeti.
Aklına dün geldi, o adam, hani genç kadının Türk kocası, “Bir otelde berber olduğunu söylemişti” aklında kaldığı kadarıyla. “O; olmasın sakın!” diye kaldırdı kafasını. Allah’a şükür o değildi;
“Nasıl kesersen kes, Türk gibi!” dedi, içki sarhoşluğuyla uyuduğunu zannederek dinlenemeyen gözlerinin kapanmasına hâkim olmaya çalışırken.
“Sıhhatler olsun!” sözleriyle kendine gelir gibiyken talihin garip bir oyunu olsa gerek, yan sandalyede de dünkü kadının kocasını bir Hollandalıyı tıraş ederken gördü. Kendisinin mutlaka görüldüğüne inanıyordu.
“Talihinin kendisine yaptığının bu kadarı da fazla” diye düşündü, oradan kaçarcasına uzaklaşırken.
Yaşanmışlarla yaşanacakları, yaşanması istenenlerle yaşanmaması gerekenleri bir arada düşünmek, sonra yorumlamak zordu. Hele hızlı trene binmek isteyip de kaçarcasına uzaklaşmak için önüne ilk gelen ve yavaşça Sütçü Beygiri gibi giden bir trene binmek ve dolayısıyla düşünmek için oldukça fazla bir zamana sahip olmak gibi...
Berbat bir şeydi, hem de nasıl? Tükenmesini isteyip de daha tüketmesi gereken bir haftadan fazla bir zamanı nasıl tüketeceğinin hesabını yapıyordu Hakan. Yılmamak elde değildi. Bazen “Ben nerde yanlış yaptım(27)?” diye sorası geliyordu kendine. Amacı gerektiğinde yanlıştan zamanında dönmekti, ama bilmiyordu ve işin kötü tarafı ona bunu kim öğretecekti, onu da bilmiyordu...
Dönüş yolculuğunda içi sevinç dolu olanların en önünde kendisinin geldiğini hatta bu konuda birinci olduğunu düşünüyordu. Yorgun, bunalım dolu bir haftayı daha her ne şekilde olursa olsun bitirip dönüş yolculuğuna başlamak güzellik olsa gerekti.
Ama yine de unutması gereken düşünceler nedeniyle hostesin; “Ne alırdınız?” sorusunu kısaca; “Viski, sek!” diye yanıtlamıştı. Umudu, unutmayı adımlamaya başlamak içindi. Oysa unutmak iki-üç saat içinde bitecek bir yolculukla tükenmeyecek kadar istenmeyen bir bencillikti, bilmediği. Hem her şey o kadar çabuk ve kolay mıydı ki?
Sürpriz yapmayı severdi Hakan. Türkiye’ye geleceği vakti annesine üstünkörü, tam vaktini bildirmeden söylemişti, onun “Özledim!” sözlerinin arasına sıkıştırarak. Plânlar yapıyordu, “Kapıyı tıklatarak mı girsem eve, çocukluğumdaki gibi, anahtarla açıp, annem namaz kılarken veya televizyon izlemeye dalıp da uyukladığını görerek ‘Ce!’ mi yapsam?“
Oysa annesi, teyzekızı Arzu’ya söyleyerek ve onun yardımlarıyla uçağın kalkış-varış numaralarını, yolcu listesinde ismini kontrol ettirerek terminale karşılamağa gelmişti onu.
Sürprizinin suya düşmesinden ziyade, yurt dışından getirmesi gerekli hediye konusunda Arzu’yu ve kızı Gülnur’u düşünmemiş olmaktan dolayı kendisini ayıplamıştı. Arzu’nun ayrıldığı kocasından kendisine kalan bir arabası olduğunu o an öğrendi. Annesinin onun öğrenmesini istediği bir kısım şeyler için sabırsız olduğunu ise daha arabada iken hissetmişti.
Eve ulaşıp da teşekkür ve karşılıklı vedalaşmanın sonunda; “Özlemişim!” diye sarılıp kendisini öpen annesinin bir şeyler demek istemesine yol vermek için soran gözlerle “Hayırdır!” dedi Hakan sadece.
Annesinin baklayı ağzından kısa süre içinde çıkaracağının bilincindeydi. Suskun, sessiz birkaç dakika geçti aralarında gereksiz tüketilen. Annesi;
“Arzu ayrıldığından beri sessiz. Gülnur da seni pek sevmiş, düşündüm ki...”
“İyi düşünmemişsin anne!” diye sözünü kesti annesinin. Sözün nereye ulaşacağını kestirmiş, anlamıştı.
“Böylesi konular için hazır değilim. Üstelik yorgunum da... Bu; düşüneceğim anlamında, sonradan ‘He!’ diyeceğim anlamda da değil, hatta yanlış bile. Seni gelir gelmez kırmak düşüncem yok. Ama kısa ve öz söylemem gerekirse bu olmayacak duaya ‘Âmin!’ demek gibi bir şey!” dedi yorgunluğunu atmak, belki de az-biraz düşünmek için duş yapmak üzere banyoya doğru yönelmek istediğinde. Annesi önüne geçer gibi yaptı;
“Ama oğlum, Gülnur sana ‘Baba!’ demeye çok istekli, Arzu da nafakadan, paradan-puldan vazgeçecek senin için...”
Belki söylemek, eklemek istediği başka şeyler de vardı. Ama sustu birden annesi.
Bir şeylerin plânlandığını ve sonucun kendisinin “Evet!” demesine göre şekilleneceğini hissetmişti Hakan. Kısadan, kestirmeden gitmek istercesine;
“Biz kardeşiz, böyle şeylerin düşünülmesi hata!” dedi, rahatlamak istercesine ve annesine son mesajını gerçeğe yakın anlamda söylemek istercesine. Gerçeğe yakın dediğinde söylemek istediği; belki bir başkası ile yani annesinin istediği o doktorla evlenmeden önce, kendisi küçük görülmeden önce, yani aşağılanmadan önce bu birliktelik düşünülseydi anlamında idi.
Belki o zaman yaşadığı şokları bile yaşamamış olur muydu ki? Bir yuvası ve kendisini bekleyen biri olsaydı, hayallerinden bile vazgeçebilirdi, en basit haliyle dışarıda değil, evinde-yuvasında olurdu bakışları.
Görmek istemez, sadece gördüğüyle yetinirdi Tanrı’nın ona uygun gördüğü, verdiği ile. Hatta oldukça uzun bir zaman hatırlamadığı, hatırlatılmayan Homongolos’u bile unutabilirdi. Hayallerinin ötesinde hayallere dalmaktan yorulmuştu Hakan. Hem de nasıl?
Türkiye’de güneş diğer ülkelere göre bir başka doğuyordu. Gökyüzünün mavisi, ağacın yeşili bir başkaydı. Bambaşkaydı memleketinin taşı, toprağı, insanı, ekmeği, tuzu, tadı. Bunu iş yerine gittiğinin sabahında ilk defa anlamış, daha doğrusu fark etmişti.
İnsan sevdiklerinden, her anlamda sevdiklerinden uzak olmadan sahip olduklarının kıymetini bilmiyordu. Masasına oturduğunda, kâğıtlarını, kalemlerini, sandalyesini, masasını bile özlediğini hissediyordu.
Ya arkadaşlarına duyduğu özlem? Hep Salı günleri mi bir arada olacaklardı? Gerçi önünde harcaması gereken bir-iki gün kalmıştı ama sabırsızlıkla Turan’ı aradı, görevli olduğunu söylediler. Füsun’la konuştular eskilerden azıcık.
Yaşadığı şoklara ek olarak, Üniversitede okurken evlenen diğer arkadaşlarının hem de arkalarında ilköğretime devam eden bir çocuğu hiçe sayarak ayrıldıklarını öğrenmesi üzüntüsü olmuştu.
Doğal olarak yaşanacak ilk Salıda onlarla birlikte olamama olasılığının üzüntüsünü yaşadı erkenden. Demek ki özendiği yaşam, onun kafasında yorumladığı gibi değildi. Aşk vardıysa bile, karşılaştığı kadarıyla gereksiz harcanırsa tükeniyordu (galiba). Aksi takdirde arkadaşlarının ayrılığına bir anlam vermekte kendisini güçsüz hissediyordu ki bu da yaşadığı şoklara ek bir şok sayılabilirdi.
Kader bazen ağlarını örüyor, bazen de insan kaderin kendi yolu üzerine dizdiği ağların içine dalıveriyordu ister-istemez. Gelen ve arkadaşlarıyla beraber olduğu Salı’da, belki birikmiş özlemleri, belki de son zamanlarda yaşadıklarına üzülmesi sebebiyle Orhan Veli’yi yine şaşırarak anmıştı Hakan.
Arkadaşlarının, evine bırakma dileklerine belki de utanarak “Hayır!” demiş, demek zorunda kalmıştı, bir dost eli aramasına, istemesine karşın. Aslında sarhoş değildi, sarhoş olmak istemesine, bunu arzulamasına rağmen. Sadece çakırkeyiften azıcık da olsa ötede idi. Temiz havayı ciğerlerine sindire sindire doldurarak yürüyerek gitmeyi istiyordu evine.
Uzun zamandan beri ilk defa yıldızların da, ayın da ülkesinde farklı olduğunu düşündü, bulutlara ek olarak.
Sonra yürüme kararından vazgeçip son otobüslerden birine bindi. Son yolcularını taşıdığı kanısında olan şoför, duraklardaki tüm yolcuları almak istercesine bakınarak kullanıyordu aracını. Duraklardan birinde inanası gelmeyen bir yolcunun binmesi ile alkolle bıkkınlık yaşamış gözlerini kısarak dikkatlice baktı Hakan.
Hayallerinde yaşattığı ile karşılaştığını düşündü yine. Yanındaki kanepenin cam kenarına oturan kişi, hemen hemen kendi yaşlarında, yani yirmi sekiz bilemedin otuz yaşlarında bakışları davetkâr bir bayandı. Biraz zorlanarak da olsa gösterdiği çaba sonunda parmaklarında yüzük olmadığını görmesi onu rahatlattı. Alkolün de verdiği cesaretle onu takip etmek, peşinden gitmek, tanışmak arzusunu yaşadı.
Genç bayan bakışlarından rahatsız olmuşçasına bir-iki defa onun tarafına bakıp “Üf! Püf!” şeklinde sesler çıkarttı. Fark edilmekten utanmış gibiydi. Hakan bakışlarını başka yöne çevirmek istemesine rağmen başarılı olamıyordu.
“Belki!” diyordu, “Belki bu gece kaderimin değişeceği bir gece!” Oysa bedeni alkolle yüklü bir insanın kaderi şekillenebilir miydi ki?..
.
“Anladım. Arkadaş olmak, belki de yakın olmak istiyorsunuz ama evim hemen şurada, yarın öğleye doğru Merkez Pastanesinde bekleyin beni, geleceğim!” dedi otobüsten inişinde Hakan’ın ısrarlı yönelişine “Dur!” demek isteyerek genç kadın. Ne adını söylemişti, ne de kısa sözlerine ekleyecek başka bir davranış sergilemişti.
“Öğleye doğru” sözünü tam olarak yorumlayamadı ama kuralların ona “Dur!” diye emrettiğini, geceyi bu sözlerle bitirmesi gerekliliğine inanarak bir taksi çevirdi ve evine yöneldi Hakan.
İçindeki sıkıntıya boş veremiyordu, ya bunda da (yani yaşantısında üçüncü kez olacak bu rastlantıda da ve tuhaftı ki hep atılımlar karşıdan gelmişti her seferinde) bir yanlışlıkla karşılaşırsa ne yapardı ki? Bu adımları sadece kendi çabası olarak yorumluyordu. Yoksa özellikle Turan’ların gösterdiklerini ve annesinin önceleri çıtlatarak söylediklerini sonra gösterdiklerini ve hele son önerisini de düşünseydi karşı adım rakamı çok yukarılara doğru çıkardı.
İçinden; “Ama bu son! İnanıyorum bu son!” diyordu kendi kendine.
Gece bitmek, öğle gelmek bilmedi düşüncelerinde. Öğle vakti saat onda da başlayabilirdi, saat on dörtte de bitebilirdi, hatta bu aralığı on bir ile on yedi arası bile düşünmek mümkündü, arzularımıza göre. O nedenle olasılıkları düşünmeliydi. İşine başlaması ile izin alıp işyerinden ayrılması neredeyse aynı saat dilimi içinde gerçekleşmişti.
Pastanenin önüne geldiğinde gecikmiş memurlardan gecikme dilimi içinde iş yerine ulaşma çabasında olanlarını gördü yaşamında ilk defa. Çünkü o güne kadar bir kere bile iş yerine geç kaldığını hatırlamıyordu. Pastanenin önünde önceleri ufak-seri adımlar, sonra uzun-yavaş adımlarla yukarıdan-aşağıya, aşağıdan-yukarıya yürüdü.
Ne kadar süre yalnız yaşadığının farkında değildi, ta ki onu görüp ona yönelinceye kadar. Yine frapan(28) giysilerle donatmıştı kendini genç bayan. Yaklaştı ve ona elini uzattı:
“Merhaba! Ben Kadriye!” dedi, tebessüm ederken gözlerini kısmaya, dişlerini göstermeye, toka tutturmadığı uzun saçlarını arkaya atma gayretini sergilemeye çalışır gibiydi. Hakan anlamsıza yakın bakışlarla kekeleyerek, “Hakan!” dedi sadece.
Ellerinin ayrılışını takip eden saniyeler içinde Kadriye pastaneye yöneldi, içeride dipteki masalardan birine alışık bir şekilde otururdu. Hakan’ın oturmasını bile beklemeden “Anlatın!” derken, bir taraftan da eliyle garsona “Gel!” anlamında işaret etti.
Hakan sandalyeye oturmaya çalışırken Kadriye’nin daha başlangıçtaki bu davranışlarından şaşkın gibiydi. Yaptıkları gayet doğalmışçasına hareket ediyordu Kadriye, garsona;
“Ben neskafe içeceğim, siz ne alacaktınız Hakan Bey!” dedi resmiye yakın bir ses tonuyla. Hakan belli belirsiz bir ses tonuyla; “Sade kahve!” dedi akşamdan kalmışlığının ezikliğini belirtir gibi. Garson; “Sütü ılık ve neskafenin yanında getireyim, değil mi efendim?” diye sordu genç bayana.
Bazı şeyleri anlamakta zorlanıyordu Hakan. Umdukları, daha doğrusu düşündükleri ile yaşadıkları farklı idi, anlatacağının ne olduğunu bile düşünemiyor, sadece yutkunuyordu. Özellikle bacak bacak üstüne attığında çeki-düzen tanımayan umursamazlığı ile çantasına uzanırken göğsünün dekoltesinin(29) ayıbı neredeyse kendini bile utandırmıştı daha başlangıçta. Oysa karşısındakinin umurunda olan bir şey yok gibiydi.
Söze bir yerlerden başlamasının gerekliliğini düşünürken Kadriye çantasını açtı, içinden sigarasını alırken mavi bir Nüfus Kâğıdı masanın üstünden kayıp Hakan’ın dizlerine çarparak ayaklarının önüne düştü. Nüfus Kâğıdındaki fotoğraf karşısındaki bayana benzeyen bir erkeğe aitti.
İsim yerinde “Kadri” yazılıydı. Kadriye hiçbir şey olmamışçasına Nüfus Kâğıdını elinden alarak çantasına koyarken; “Henüz değiştiremedim, benim Nüfus Kâğıdım!” dedi doğal bir yaşam biçiminden bahsedermişçesine.
Hakan, midesinin bulandığını hissederek kaçarcasına kalktı masadan. Pastaneden dışarıya doğru yönelirken yaşadığı şokun bilincinde değildi. Bir kere daha, evet bir kere daha yanlışla, bu kere de bir dönme ile yani bir transseksüelle karşılaşmıştı.
Tükenen sabrına “Dur!” demek gayretini kendinden esirgemedi Hakan. Yanlışlar hep kendisini buluyor veyahut da o hep yanlışlara yöneliyordu ömrünün geride bırakmak istediği yaşamıyla inatlaşırcasına.
Artık direnmeyecekti. Hakan. Hayatının bundan sonraki bölümünü “Homongolos” olarak yaşamaya devam etmeye karar verdi...
YAZANIN NOTLARI:
Yaptığım araştırmalara göre Homongolos;
* Lügate göre; “Kadın Sevmeyen” demek,
* Genel anlamda; “Kadın Düşmanı” demek,
* Tıpta; “Cüce” demek,
* Aslında çirkin bir kayabalığı türü,
* Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli Romanındaki başkahraman,
* Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS),
* Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS MANİFESTO),
* M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı (HOMONGOLOS’UN SONU),
* Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir.
(1) Hunharca; Kana susamış, kan dökücü gibi.
(2) Gem Vurmak; Birinin taşkınlığına engel olmak. Hayvanın ağzına gem takmak. (Bu vesile ile Namdar Rahmi KARATAY’ın “EŞEĞE GEM VURMAYIN” dizelerini hatırlamamak mümkün mü? “Benim ağzım pek yandı, ama siz dikkat edin, / Yalnız lâyık olan adama hürmet edin, / Haddini kim bilmezse ona hakaret edin, / Ele alçak durmayın, onu hakikat sanır, / Eşeğe gem vurmayın, kendini at sanır.”
(3) Lâhavle; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim” şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).
(4) Ücra; Çok uzakta, en uçta bulunan.
(5) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.
(6) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(7) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.
(8) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
(9) Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.
(10) Düzenbazlık; Hile yoluyla aldatmak. Hile yapmak.
(11) Başıbozukluk; Karışıklık, içinden çıkılamamak durumu. Düzensizlik, böyle bir toplum yapısı.
(12) İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(13) İçtima; Birden çok kimsenin belirli bir amaç için bir araya gelmesi.
(14) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN
(15) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(16) Lokal; Bir dernek ya da kuruluşun, üyelerinin buluşması için ayrılmış yer. Belli bir bölgeye, bir yerle ilgili, bölgesel. Hekimlikte belli bir vücut bölgesiyle sınırlı kalan.
(17) Çakırkeyf; Yarı sarhoş.
(18) Ordövr; Yemekten önce masaya gelen soğuk yiyecekler, meze, çerez. Ön yemek, yemekaltı.
(19) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(20) Opsiyon. Bir alışverişin karara bağlanması için genellikle satıcının alıcıya tanıdığı süre. ; Bekleme Hakkı. Seçme Yetkisi. Belli bir tarih için vapur, uçak, otel vb. önceden ödeme yapılmadan şarta bağlı yer ayırtma. Bankacılık işlemlerinde süre tanıma.
(21) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
(22) Uvertür; Başlangıç, açıklık. Poker oyununda açılış, operada perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parça.
(23) Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.
(24) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(25) Avarece (Avaraca); İşe yaramazca, işsiz-güçsüz gibi, başıboşça, aylakça.
(26) Pub; Meyhane, birahane, içki evi, içki içilen yer.
(27) Ben Nerde Yanlış Yaptım; “Allah’ım neydi günahım…” diye başlayan Kayahan AÇAR şarkısının bir mısraı.
(28) Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.
(29) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.