Dikkatini daha Belediye Otobüsüne bindiğinde çekmişti genç kız. Sadece kendisi mi? Hayır! Omzuna astığı ve yıllardır ihtiyacı olduğu halde temin edemediği makinedeydi dikkati öncelikle, hem de özenerek hasetle(1). Öyle bir laptopa, yani dizüstü bilgisayarına sahip olmak için nelerden vazgeçmezdi ki?

Genç kız hiçbir şeyin farkında değildi. Ritmik bir şekilde yürüyor, ne sağına, ne soluna bakınıyor, ne de ilgileniyordu, sağı ile-solu ile. Belli ki bir düşüncesi vardı ve o düşüncesini gerçekleştirmek çaba, ya da arzusundaydı.

Genç kız, pek yüksek olmayan apartmanlardan birinin önünde adımlarını yavaşlattı, açık cümle kapısından içeri girdi. Genç adam sap gibi kalmıştı ortalıkta, ne ileri gidebiliyor, ne de gerileyebiliyordu. Belediyenin Çöp Konteynırının(2) yanında kalakalmıştı, kendisini engelleyen bir düşüncenin teması ile sanki.

Onun farkına varamayan genç kız, üstündeki ağırlıkları bırakmış olarak acele ile kapıdan çıkıp biraz ilerideki bakkala yönelmişti, her neye ihtiyacı vardıysa.

“Umut, fakirin ekmeği!” derler. Genç adam, umut ettiğine kavuşmak istercesine ve “İnşallah!” diyerek yöneldi apartmanın kapısına acele ile.

Duası kabul olmuştu, ikinci kattaki evin kapısı açıktı ve merdivenlere sessizlik egemendi. Genç kızın hem çantası, hem de laptopu “Al bizi” dercesine portmantonun(3) rafı üzerindeydi. Kaybedecek salise kadar bile zamanı yoktu, çantaya dokunmadı, laptopu alıp kimseye görünmeden ceketinin sırt tarafına yerleştirip ellerini arkasında kilitleyip, laptopa destek yaparak çıktı apartmandan.

Allah, hata yapanı affetmiyordu, affetmezdi de. Onu da bir bakıma affetmemiş, genç kızın yöneldiği bakkal tarafına doğru yöneltmişti onu. Durumu fark ettiğinde ise geç kalmıştı. Genç kız aldığı ekmek elinde tam karşısından geliyordu ve fakat dayı-dayı yürüyen veyahut da beli ağrıyormuş gibi sırtını-belini tutarak yanından geçen, yani dizüstü bilgisayarını çalan genç kişi dikkatini çekmemişti.

Deyim yerindeyse; “Burnunun doruğuna” doğru yürümüştü her ikisi de. Belli ki genç kızın zihninde çözümlemeyi bekleyen iş, güç, sorun, ya da problem vardı, acele ile dönerken evine. Genç adamın zihninde geçenler ise belliydi, zaten.

Genç kız eve gelip de ceketini çıkartırken dizüstü bilgisayarının yerinde olmadığını fark edince annesine seslendi;

“Anne! Laptopumu sen mi alıp bir yere koydun?”

“Yok kızım, ben senin makinelerine dokunmaktan bile korkarım! Hem, niye almış olayım ki?”

“Ekmek aldın mı, deyince buraya bırakıp gitmiştim bakkala.”

“Emin misin, okuldan gelirken alıp getirdiğine? Sıranda, ya da otobüste unutmuş olmayasın!”

“Yok, daha neler anne! O kadar dalgın olabilir miyim? Ayakkabılarımı bile çıkarmadan şuraya koydum, bakkala gidip-geldim. Taş çatlasa, iki-üç dakika, bilemedin beş dakika...”

Bir-iki dakika düşündü genç kız. Beli ağrıyormuş gibi yanından geçen, simasına hiç de dikkat etmediği biri dışında kimseyle karşılaşmamıştı sokakta. O kişiden de, genç mi, yaşlı mı, bir siluet(4), bir iz bile şekillenmiyordu zihninde. Apartmandan birilerinin almış olduğu ise, asla geçemezdi düşüncelerinden bile.

Odalara, mutfağa, salona, hole baktı, tekrar tekrar.

 Sonra çantasının yanına çöktü. Çantaya dokunulmamıştı, hem hiç, sadece laptopu yoktu. Ellerini yüzüne kapattı, ağlamaklıydı, hatta içini çekercesine ağlıyordu;

“Mahvoldum! Tüm bilgilerim, tüm belgelerim, tüm projelerim, bir-iki müsvedde dışında hepsi makinemde idi. Ayrıca internetten ve arkadaşlarımdan aldığım kopya CD(5)’lerim de vardı. Ne yapacağım ben şimdi? Bir üst sınıfa geçmem için bile hayallerimi çok zorlamam lâzım. Yeni bir laptop alıp arkadaşlarımdan bilgilerin bir kısmını kopyalamam mümkün, ama ya kendi notlarımı, projelerimi, taslaklarımı nasıl tekrarlayabilirim ki?”

Böyle durumlarda insanlar ne yaparlardı, nasıl yaparlardı ki? Bilmiyordu. Annesinin o odadan, öteki odaya “Tüh! Tüh! Tüh!” diyerek, ellerini birbirine vurarak dolaşması da aklını başına toplamasını geciktiriyordu. İyisi mi akşama babasına, ağabeyine danışmak için beklemesiydi. Onlar bir çözüm bulabilir, ya da yol gösterebilirlerdi.

Bunun için vakit geçirmek zorunda değildi. Akşamı beklemek yerine hemen ulaşmayı denemesinin daha yararlı olacağı düşüncesiyle cep telefonlarından ayrı ayrı aradı her ikisini de ve anlattı derdini. Babası;

“Üzülme kızım, yenisini, daha iyisini alırım ben sana!” deyip konuyu çözümlemişti kendince sanki. Derdinin ne olduğunu anlamamıştı bile. Kim bilir belki kendisini dinlememiş, belki de söylemek istediğini anlamamış, anlamak istememiş de olabilirdi. Ama ağabeyi öyle yapmamıştı. Anlatışından sonra uzunca bir süre sessiz kalmış, sonra;

“Düşüneyim bir, aklıma bir şey gelirse ararım seni, gelmezse akşama eve döndüğümde kafa kafaya veririz çözüm için!” demişti.

Akşam gelmek bilmemiş, ağabeyi de kendine yardımcı olabilecek bir çözüm üretememiş, bulamamış olsa gerek ki,  iletmemiş, gönderememişti.

Sonra düşünmüşlerdi kafa kafaya vererek;

“Derler ki; ‘Katiller kişiyi katlettikleri mekâna geri dönerlermiş, bir süre sonra, benden sonra ne oldu acaba?’ diye merak ettiklerinden. İster misin, senin hırsız da ‘N’oldu?’ diye merak edip dönsün?”

“Hiç sanmam ağabey. Çantama, cep telefonuma, cüzdanıma dokunmadığına göre, ihtiyacı olduğu için çalmıştır, diye düşünmekteyim. Ama nasıl olduğuna da hâlâ akıl-sır erdiremiyorum.”

“Acele ile ve sadece laptopunu aldığına göre çantanı karıştıracak yeterli vakti yoktu herhalde!”

“O zaman çantamı da alırdı, çalan bir bayansa onun için hiç de zor olmazdı bu. Bay ve yavuz hırsız ise, pardösüsüne, paltosuna, ceketinin altına saklardı, sanırım. Gene de şükretmemiz lâzım, çantamı da götürse telefonumu, kredi kartlarımı, notlarımı, çok şeyi yenilemem gerekirdi.”

Uzunca soluklandı sözlerini “Uf!  Uf!” şeklinde destekledikten sonra devam etti;

“Uf! Uf! Düşünmek bile istemiyorum sonuçlarını. Neyse verilmiş sadakamız varmış da laptopla kurtardık. Ya çalarken annem görseydi, bir şeyler yapsaydı annemize, zarar verseydi çalamayıp da. Daha mı iyi olurdu? İçimize dert olurdu, değil mi? Allah’a şükür diyorum, onun için, bunun özellikle bana ders olmasını diliyorum. Demek ki bir dakikalığına bile uzaklaşacak olsan evden, kapıyı kapatmayı ihmal etmeyeceksin ve kendine ait bilgileri mutlaka kopyalı olarak bir başka yerde muhafaza edeceksin.”

“Evet! Evet! Ama sen gene de hırsızın bir ara buralardan geçeceğini var say! Sahi otobüste, sokakta seni takip eden yahut da bakışlarından çekindiğin, tereddüt geçirdiğin birini hatırlayabiliyor musun?”

“Hatırlayamıyorum. Sadece beli ağrıyormuş gibi giden biriyle karşılaştım, o da fazla dikkatimi çekmedi, yüzüne bakmadım ki, hatırlayabileyim, işte o kadar. Sanırım laptopum onun ceketinin astarında, ya da arkasında saklıydı düşündüğüm gibi. Eee! Peki, senin önerin ne Ağabeyciğim?”

“Benim laptopla hazırlayıp yazıcıda yazdıracağımız, şöyle uzaktan da okunacak bir ilân asalım şuraya-buraya.”

“Peki! Ne yazalım o ilâna?”

“Bak şöyle yazalım ilâna; ‘Dizüstü bilgisayarımı ya da laptopumu kaybettim!’”

“Çaldırdım ama…”

“Sakin ol! Çaldırdım, dersen geri getiren olacak mı sanıyorsun ki? Hem benim fikrim başka. Üstelik bu ilânı okul panolarından bir kaçına ve kapılara da as, birkaç gün için. Hırsız, hırsız olduğuna göre, gazete okuyacağına pek kanaatim yok, ama bir de günlük bir gazeteye ilân verelim aynen!”

“Nasıl yani!”

“’Şu marka, şu tipteki laptopumu kaybettim. Laptop bulanın olsun. Bulan sadece içindeki derslerime ait not ve bilgileri bir CD veya benzerine yükleyerek bana iade ederse çok memnun olacak ve hayır duası edeceğim.’ Yazacağın şey bu olsun. Soyadını yazmadan, adım şu, adresim şu, makinenin açılış şifresi şu, cep telefonum ve mail adresim diye altına not yazıp şansımızı bir deneyelim bakalım. Bunun dışında notlarının iadesi için bir şans göremiyorum. Belki insaflı bir insandır. Bilgisayarı çaldığına göre muhtemelen kullanmayı da biliyordur. Şansımız varsa belki gazetedeki ilânı internetten de okuyabilir. İsteklerimizi, mail olarak veya CD olarak gönderirse belki parmak izlerinden, mail adresinden, IP(5) numarasından hırsızın hesabını görmemiz bile mümkün olabilir.”

“Yok! Yok Ağabey! O kadar zalim olmaya gerek yok, bana notlarımı iade etsin, ben ona; ‘Allah razı olsun!’ bile der, laptopu hediye bile ederim!”

“Emin misin?”

“Evet! Notlarıma, projelerime kavuşayım, makine ona helâl-hoş olsun!”

“Peki! Söylediğim gibi sen bir ilân metni hazırla. Benim laptopta hazırlayıp yazdıralım, giriş kapımıza, çöp konteynırının oradaki ağaca, caddenin öbür tarafındaki duvara, bakkalın camına asalım birkaç günlüğüne. Üniversite, dershane ve kantinlere de asalım birkaç tane. Yalnız iki-üç gün sonra toplayacakmış gibi, astığın yerleri aklında tut. Sittin sene(6) oralarda asılı kalmasına gerek yok. Ben de bir gazetenin İlân Servisini bulup ilânı yazdırayım. Bir şairin dediğine göre; ‘İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!(7) ve bir deyişe göre de; ‘Umut; fakirin ekmeği’ imiş, fakir olmayanların da umutlarını kim engelleyebilir ki, değil mi? Gereğini yaptıktan sonra şansımıza güvenmekten, umut etmekten başka yapacağımız bir şey kalmıyor. Bekleyeceğiz. İyi dileklerim senin için kardeşim.”

Onlar bu hazırlıklar içindeyken, genç adam da laptopun başında kan-ter içinde uğraşmakla meşguldü. Laptopun şifreli olacağı hiç aklına gelmemişti, şifreyi çözebilmek, ya da kırabilmek için uğraşıyordu. Ufacık bile bir bilgi kırıntısı yoktu ki laptoptan faydalanabilsin. Bu durumda bir tıraş makinesi bile bu dizüstü bilgisayardan daha fazla faydalı olabilirdi.

Yorulduğunu hissetti, kaldığı pansiyonda. Laptopu dolabının en alt gözlerinden birine, çamaşırlarının altına saklayarak, Fakültenin Çalışma Salonuna indi.

Aklını başına devşiremiyor(8), toplayamıyor, toparlayamıyordu. Hırsızlık yapmıştı, hırsızdı artık. Hırsızlığın haklısı-haksızı, küçüğü-büyüğü, güzeli-çirkini, ihtiyacı-ihtiyaç fazlası olmazdı. Çalmak-çalmaktı, bir suçtu ve bir anlık beğeni, bir anlık gafletle(9) gerçekleştirilmiş bir eylemdi.

Kendisi mutlu bile olamamıştı, ya karşısındakinin üzüntüsü? Düşünmek bile istemiyordu. Belki para biriktirip ancak alabilmişti. Belki taksitle almış, taksitlerini bile bitirememişti garip(10), kim bilir? Belki kendinden bile fakir olabilirdi.

O halde en mantıklı iş, dizüstü bilgisayarı kapısının önüne bırakıp bir miktar bekleyip aldığını görünce de,  oradan sıvışmak akıl kârı olacaktı. Ha bir başkası mı alacak, yoksa şifreyi çözemediği için iade etmek kendisini rahatlatacak bir çözüm mü olacaktı, o anda aklına getirmemişti bile. Tabii kapının önüne bıraktığının nasıl alındığını görüp-görmeyeceği de düşüncelerinde yer etmemişti. Ancak, laptopu iade etmeyi düşününce rahatlamıştı gönlü doğrusu. Derslerine yöneldi, aklına girmeğe başlamıştı çalıştıkları.

Ertesi gün, derslere vaktinde girmiş-çıkmış, pansiyona dönüp derslerine çalıştıktan ve havanın kararmasını bekledikten sonra, dizüstü bilgisayarı çantasının, sonra da kendi çantasının içine yerleştirerek dışarı çıktı hırsız öğrenci. Islık çalarak yöneldi genç kızın evine doğru.

Nasıl ki mezarlık yakınından, kenarından ya da köşesinden geçen insanlar korkularını bastırmak için ıslık çalarlarsa o da hatadan dönüşünün, daha doğrusu dönecek oluşunun neşesini ıslıkla pekiştirmeye(11) çalışıyordu, adımlarının sıklığında.

Bakkalın önüne aynı ritimle ulaştığında camdaki; “Bilgisayarımı kaybettim!” yazısı dikkatini çekmişti. Tarif edilen, çantasında gizlediği, iade etmeyi düşündüğü laptoptu.  Bakkala fark ettirmeden yazılı bilgileri, özellikle de açılış şifresini zihnine not etmeğe çalıştı. Şeytan dürtüklemişti(12) kendisini bir kez daha.

“Dizüstü bilgisayar senin olsun, yeter ki bilgilerimi ulaştır bana!” deniyordu ilânda. Öylesine ihtiyacı vardı ki bu makineye, zamanında mezun olabilmesi için.

Sokak lâmbasının altında, edindiği bilgileri not etmeğe çalışırken, duvardaki aynı ilân dikkatini çekti. Sağa-sola bakıp kimsenin görmediğinden emin olunca kâğıdı usulca olduğu yerden söküp cebine koydu, heyecanla, koşarcasına, otobüs beklemeden pansiyonun yolunu tuttu.

Göğsü kalkıp kalkıp iniyordu, heyecandan. Çalmış, ama çaldıranın rızası ile dizüstü bilgisayarı olmuştu. Bundan sonra daha rahat çalışacak, kimselere yük olmadan okulun internetinden edineceği bilgilerle ve çok çalışıp çabucak mezun olacaktı.

Şifreyle makineyi çözüp bilgilere ulaşmıştı. Ancak okulun internetinden faydalanmak istemesi hırsız olarak yakalanmasına neden olabilirdi.

Cep telefonu zaten yoktu. Cep telefonu olsa ve dahi numarasını gizlese de karşısındaki kişilerin zeki olması dolaysıyla kendisini IMEI(5) numarasından mutlaka tespit edebileceklerini biliyordu.

Ailesinden para isteyemezdi, çünkü paraları yoktu, geçimleri ancak kendilerine kadardı. Bu nedenle cep telefonunun olmaması normal sayılmalıydı. İletişim için komşularına not bırakırdı çok zaman; “İyiyim!” diye.

Aile içinde okumaya meyilli bir tek kendisi çıkmıştı, burs da kazandığı için. Diğer ağabeyler, ablalar ve bacısı hem de hepsi bekâr, aynı evde, iratla-malla ancak doyunabiliyor, geçinebiliyorlardı. Dolaysıyla tüm aile kendisinin okuyup “Adam olmasını” dört gözle bekliyordular. Bursundan artırıp da gönderdiği üç-beş kuruş da ailesinin sevinci oluyordu, hissediyordu bunu.

Uzak yerlerinden birine gitti şehrin bir ucu sayılabilecek ve internet kâffede umutla bastı klavyenin tuşlarına;

 “Orada mısınız? Ben laptopunuzu buldum!!!” diye yazdı ve bekledi. Sözünün sonuna koyduğu ünlemlerin fazlalığının anlamını kendisi kadar karşısındakinin de anlayacağından emindi. Çünkü daha önce de söylemişti ya, karşısındaki insanlar mutlaka zeki idiler…

Ağabeyinin laptopunda böyle bir umudu yaşıyordu ki genç kız, hemen cevapladı;

“Merhaba!”

“Küfretmek yerine merhaba mı?”

“Neden küfredeyim ki, bana yakışır mı?”

“Çünkü çaldım!”

“Hayır, ben izin verdim, siz de aldınız!”

“Neyse. Burası şehrin bir ucundaki internet kâffelerden biri. IP numarasından buraya ulaşsanız da bana ulaşmanızın oldukça zor olacağına inanın. Üstelik üzgünüm gizli, ya da açık kameraları da yok buranın, görüntülenebileceğim. Ama notlarınızı çok acilse internetten mail olarak göndereyim diyeceğim, ama takdir edersiniz ki bu, benim için bugünlerde sakıncalı. Ama notlarınızı başarılarınız için dua ederek hafta sonuna kadar, yani en geç iki gün içinde ulaştırmağa çalışacağım size. Laptopunuzu da en geç sene sonunda bizzat getireceğim evinize, hiçbir bilginizi kaybetmeden ve bana ait hiçbir bilgi kırığı ve kirliliği olmadan. O zaman polise teslim etseniz de umurumda olmayacak, ama beni bağışladığınız takdirde…”

“Evet?”

“Gerek yok devamını yazmama. Bir hata yaptım kabul edilmeyecek, bugün için ihtiyacım olan bir hata ve ceremesini(13) de kul huzurunda değilse bile Tanrı huzurunda mutlaka çekmem gerekecek!”

“Hatasız insan olmaz. Üzülmeyin. Her şey cereme karşılığında olmaz, olamaz, olmamalı. İyi niyetinize karşılık bilgisayarı gerçekten size hediye ediyorum. Yeter ki en kısa zamanda notlarımı bana ulaştırın! Ve mümkünse acelesi yok, ama ön gözdeki fotoğraflarla, yine onun yanındaki hüviyetimi de muhafaza eder, ya da gönderirseniz sevinirim. Arka gözde de CD’ler var, birkaç tanesi boş, sanırım kopyalamanız için gerekebilir.”

“Peki, istediğiniz bilgiler ve teslim edilmesini arzuladığınız emanetler en kısa zamanda elinizde olacak efendim.”

“Sağ olun, içtenlikle teşekkür ederim. O notlar benim bu sene mezun olmam için çok önemli.”

“Allah gönlünüze göre versin efendim!”

“Sizin de…”

Bu kadarla bitti yazışma. O uzak internet kâffeden pansiyonuna dönüşü çok zor, çok güç ve çok geç olmuştu genç öğrencinin.

Onun CD’lerinden yararlanmayı düşünmedi. Çalışma odasındaki arkadaşlarından birkaç CD alıp genç kızın istediği dosyaları onlara yükledi.

Gece gecikmişti. Bu vakitte sokağa çıkıp da araç bulamamak riski(14) yanında polislerle, bekçilerle becelleşmeye(15) de hiç niyeti yoktu. Hem “Sabahın şerri, akşamın hayrından iyidir!” demezler miydi? CD’lerde parmak izinin kalmasına dikkat etmesine de gerek yoktu. İlânda; “Laptop bulanın olsun!” denmişti, çalanın değil. Ama genç kız “Hediye” demişti ki bunun önemi yoktu, mezun olunca makineyi iade etmeyi kafasına koymuştu nasıl olsa, hem kesinlikle.

Sabah ilk saatlerde dersinin olmaması memnuniyeti idi. Sonraki derslere ait kitap ve notlarıyla CD’leri ve birini kendisine saklayarak fotoğrafları ve gözlerine hapsettiği hüviyeti koyduğu poşetleri alıp genç kızın evinin önüne geldi. Bir gece önceki bakkalın camındaki ve ağaçtaki ilânlar kaldırılmıştı. Duvardaki ilânı zaten kendisi almıştı ve kendi çantasının ön gözünde duruyordu. Demek oluyordu ki internette verdiği sözüne güvenilmişti.

Bir müddet gidip-geldi karşı caddelerde. Genç kızın evden çıktığını görememişti, genç bir adamla, yaşlı bir bey evden çıkıp arabaya binip uzaklaşmışlar, kendisini fark etmişler miydi, bilemiyordu. Sonra biri yürüyerek, diğeri koşar adımlarla iki öğrenci çıkmıştı apartmandan. Hatta o koşan biri yanından geçerken az kaldı genç adama çarpacaktı. Sonra sessizliğe büründü apartman.

Damacana ile su servisi yapan bir araç apartman önünde durunca suyu getiren çocukla birlikte girdi apartmana. Sucu üst katlara tırmanırken elindeki poşeti kapının koluna asıp hızla sokak kapısına yöneldi. Kapı kolundaki numaranın zilini çalıp günün aydınlığında kaybettirdi kendini genç adam. Bütün mesele jetonlu bir kulübe, ya da ankesörlü bir telefon bulmaktı. On-on beş dakika sonra ona da ulaştı. Numaraları çevirdi usulca, yakalanacağı tehdidini yaşıyordu, tüm suçlular gibi. Telefon açılır-açılmaz;

“Emanetlerinizi kapınızın koluna asmıştım. Kontrol edin lütfen, eksiklerim varsa bir-iki saat sonra tekrar telefon edip öğrenmeye çalışırım. Yanlışım için lütfen özürlerimi kabul edin!”

Cevap almayı beklemeden kapatmayı istemiştim. Oysa;

“Bir saniye… Su dağıtan çocukla mı gönderdiniz?”

“Hayır, bizzat kendim getirip astım.”

“Teşekkür ederim. Kontrol edeceğim. Eksiğim varsa telefon ettiğinizde size söylerim, ama tanıyamayacak mıyım sizi?”

“Tanımasanız hırsız olarak nefret edeceğiniz kişiyi, daha iyi değil mi?”

“Unutsanız, o kelimeyi desem!”

“Demeyin. O bir leke ve laptopunuzu iade edeceğim gün belki affınızla…”

“O, sizin demiştim.”

“O, benim değil ve Allahaısmarladık!”

Fazla sözün gereği yoktu ve arkamda telefon için sıra bekleyen hanım da konuştuklarımı merakla dinleme çabasındaydı sanki.

Ve günüm bereketli geçmiş gibiydi. Telefonda karşımdaki sesin mutluluğu vardı sabahtan gönlümde ama bereketli demem şunun içindi, açıklanan vize notlarımın hepsi geçerli ve oldukça yüksekti.

Ve yaptığım hata, fakülteye yakın, öğrencilerin genellikle buluştuğu bir kâffenin kumbaralı telefonu idi. Bilmezdim, daha doğrusu aklıma gelememişti o numaranın genç kızın cep telefonunda tanıdık görüneceğini ve onun da beni iyimser bir tahminle merak ederek görme, ama gerçekte yakalama çabasını yaşayacağını.

“Eksiğiniz var mı efendim?”

“Yok, teşekkür ederim. Makinenin hafızası sizin için gerekli ise bana ait tüm bilgileri silebilirsiniz!”

“Gene de lâzım olur belki, makinenizi iade ettiğimde kullanırsınız.”

“Son bir kere daha söylüyorum, o makine kesin olarak sizin artık. Çünkü babam bana yenisini aldı. Ve izninizle bir şey sorabilir miyim?”

“İzin istemenize bile gerek yok!”

“Öğrenci misiniz?”

“Evet, dememin önemi var mı?”

“Var. İhtiyacınız olmasa ve durumunuz kötü olmasa böyle bir şeye girişmez ve bir diğer öğrencinin öğrenme çabasını böylesine desteklemez, ona onun için önemli olan bilgileri ulaştırmak için gayret etmez ve fedakârlıklarınızla riske girmezdiniz!”

“Her şeye rağmen, her şeyin ötesinde insan olduğumu iddia etsem…”

“İnsansınız söylediğiniz anlamda, biliyorum. Ve siz beni, evimi, telefon numaramı ve ismimi, bana ait çok şeyi biliyorsunuz. Bense insafınıza kalan hiçbir şeyi bilmiyorum. Haksızlık değil mi bu? ”

Sesini kıstı;

“Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hırsız, hiçbir zaman, yani asla haklı olmamıştır! İzninizle…”

“Dur bir saniye, hiç olmazsa ismini söyle!”

“Tekin!”

Teşekkür etmesini beklemeden kapattı telefonu. Doğruydu. Onu görmüş, tanımış, hatta hoşlanmış, beğenmiş ve belki de sevmiş, belki de sevmeğe başlamıştı. İşin garabeti(16) buradaydı. Sevgide ilerlemek duygusallığını da beraberinde getirebilirdi ki buna asla ve asla hakkı yoktu, o mükemmel varlığa karşı, düşüncelerinde yer eden.

Günler geçiyordu. Son sınavlar için beynine yüklendikçe yükleniyordu. İnternetten alabildiklerini bazen pansiyonda yatağının üstünde, bazen çalışma salonunda imtihana hazır hale getiriyordu, hafızasında. “Allah razı olsun!” diyordu, “Hediye” denilmişti ama gerçekte çaldığı dizüstü bilgisayardan da o kadar çok fayda görüyordu ki…

Bir gün arkadaşlarıyla devamlı olarak takıldıkları kâffeye gitmişti. Bilgisayarını merak eden arkadaşlarına “Emanet olarak kiraladığını” söylüyordu. Dizüstü bilgisayarının ön cebi kitapları ve notları ile oldukça dolu olduğundan ağırdı, dolaysıyla taşımakta az da olsa zorlanıyordu Tekin. Bu zorlanmayla masasının kenarından geçmeye çalıştığı öğrenci arkadaşına çarpmaktan son anda esirgemişti kendisini.

Olamazdı. O; o idi çünkü, dizüstü bilgisayarını çaldığı, her yönüyle kesinkes tanıdığı genç kız. O da dikkatle bakmıştı, ama Tekin’e değil, sırtındaki çantaya. Sonra yerinden kalktı, çantanın kenarındaki kırmızı oje lekesini başparmağı ile silercesine kontrol ettikten sonra, bakışlarını çevirdi genç adama;

“Tekin?” dedi sorarcasına.

“Evet efendim, mezun oluncaya kadar izin verecek misiniz bana? Yoksa…”

“Hâlâ aynı kararda mı yaşıyorsunuz?”

Arkadaşları, her ikisininkiler de, ayakta ve anlamsızca konuştuklarından anlam çıkartmaya çalışıyorlardı. Böyle olmayacaktı, Tekin açık vermemeğe, o Tekin’i incitmemeğe dikkat ediyordu. Gene de başarılı olan genç kız idi.

“Uzun zamandır görüşmemiştik, karşılaştığımız iyi oldu. Burada o kadar çok meraklı bakış var ki. Hadi gel, şuradaki masada oturup eskilerden anlatalım biraz, deyip koluna girmişti. Şaşırmıştı Tekin, sürüklenircesine yönlendirilirken.

Başına nelerin, ne zaman ve nasıl geleceğini düşünüyordu. Bütün silâhlar ve kozlar genç kızın elindeydi çünkü.

Usulca, ilişir gibi, ürkekçe oturdu, ne yapacağının, nasıl yapacağının, niçin yapacağının kurgusunu yapmaya çalışıyor, bilmiyor, bilemiyordu, ilk hamleyi beklerken.

“Makul ve mantıklı değildi hareketiniz ama Tanrı edinmeniz için yardımcı oldu size. Ha! ‘Bana dizüstü bilgisayar al!’, ya da ‘Onu bana ver, siz yenisini alın!’ deseydiniz de olmazdı tabii bu, gerçekten. Ama insan olarak yardımcı oldunuz bana, emeklerimin ve birikimlerimin heba olmasına izin vermediniz, yakalanacağınız riskini hiçe sayarak. Sağ olun. Teşekkür ederim. Şimdi sizden isteğim şunlar…”

Nefes alır gibi yapıp devam etti;

“Birincisi; o sık sık kullandığınız kelimeyi unutacaksınız, tekrar ediyorum bu birincisi. İkincisi ne yapıp edip msn de, ya da telefonda dediğiniz gibi mezun olmayı başaracaksınız. Sonuncusu, madem iade etmekte ısrarcısınız benim laptopumu bana geri iade edeceksiniz. Tamam mı, anlaştık mı?”

Suskundu genç adam. Genç kız ona cesaret vermek istercesine elini elinin üstüne koydu;

“Tamam mı, dedim!”

Devam ediyordu suskunluğu Tekin’in. Üstelik üsteledi;

“Burada biliyorsun, çaylar self servis. Bari iki çay al, giderken de, gelirken de ne diyeceğini düşün, olur mu?

Genç adam Çay Ocağına doğru yönelirken içinden diyordu ki;

“Genç kızların, kısaca diyeyim ki onun medeni cesareti mi yüksekti, yoksa hata yaptığına inanan genç erkekler mi cesur değillerdi? Ya da özelleştireyim konuyu; kısaca ben! Koluma girmişti, avucunu elimin üstüne koymuştu, sıcaklığını hissetmiştim ve ben yalnızca susmuştum, susuyordum. Beni yıldıran, ya da çekimser kılan, suskunlaştıran hırsızlığım mı, onun varlıklı, benim fakir olmam mı, yoksa daha önce sadece kendime itiraf edebildiğim güzelliği miydi? Peki, bu yakınlaşmadan beklentim, ya da beklentilerim mi vardı?”

“Düşün!” demişti genç kız, çayları getirinceye kadar düşünmüş, çayları masaya koyduğu halde, ne düşündüğünü bilmeden, düşünmeyi devam ettiriyordu düşüncelerinde.

“Herkes sevebilirdi aslında. Ölmeyi düşünen bile olabilirdi sevdiği uğrunda. Ben de sevgide üstünlüğü yaşadım, onun sayesinde. Ama ben; ‘Onun için ölebilirim!’ diyemem, bu ihtimalli bir söz olurdu. Ben onun için ölürüm. Bu; daha gerçekçi bir söylemdi, gerçekten. Onun bana verdiklerini inkâr olurdu, düşüncelerimde başka bir söyleyiş. Neleri mi vermişti? Vermediklerini saymak daha kolay gelirdi bana…

“Hâlâ düşünüyor musun, neden, hem neyi?”

İlk defa başını kaldırıp gözlerine baktı genç adam, genç kızın. Işıl ışıldı gözleri. Bu gözlere bakıp da eksikliğini hissetmemesi, söyleyeceğini şaşırmaması mümkün değildi Tekin’in. O, bu hakkını kullanmış ve ne anlama geldiğini bilmeden;

“Sizi!” demişti kısaca. Bu, neyin cevabı idi, bilemiyordu.

Genç kız gözlerini kaldırdı, elini göğsüne doğru bastırıp gülümserken;

“Beni mi?” dedi sadece ve tekrarladı bir ikinci kez;

“Beni mi?...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküyü kaleme almamın nedeni gerçekten peşinatını verip de satın aldığım laptopun daha ambalajı ile portmantodan saniyeler içinde çalınmasıdır. Öyle bakkala gitmek gibi hareketim de yoktu. Sadece tuvalete yetişmek gibi bir sıkıntım vardı. Kapıyı ya ben açık bırakmıştım, ya da hırsız oldukçanın ötesinde profesyoneldi. Tuvaletten çıktığımda daha ambalajını açmadığım, garanti belgesine bile bakamadığım laptop yoktu. Hırsız portmantodaki bozuk paraları almaya tenezzül etmemişti. Belki de ses etmelerinden çekinmiş olsa gerekti.

(1) Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek

(2) Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.

(3) Portmanto; Evlerde palto, manto, şapka gibi şeyler asılan, bir bölümü aynalı, askı aracı.

(4) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(5) CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).

IP (Internet Protokol); İnternette her bilgisayarın sahip olduğu adres numarasıdır.

IMEI Numarası; International Mobile Equipment Identfy. Cihazların kimlik numarası, tek ve benzersiz olup 15 haneden oluşur, #06#  tuşlanarak tespit edilmesi mümkündür.

(6) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.

(7) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(8) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

(9) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

(10) Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.

(11) Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

(12) Dürtüklemek; Birini uyarmak, ya da kışkırtmak. Üst üste birkaç kez dürtmek.

(13) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(14) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(15) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

(16) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.