Daha önceleri böylesine görkemli(1) hiç karşılanmamıştı genç siyah adam. Doğduğu, daha sonra basketbol oynadığı ülkesi Amerika ile yine basketbol oynarken (hatta oldukça iyi basketbol oynarken, çünkü yeteneklerini biliyordu ve inanıyordu) az veya çok sevildiğini düşündüğü İspanya ve İtalya’da bile böylesine, tasavvuru dahi güç bir olgu yaşamamıştı.

Türkiye denilen “Muhteşem” diye vasıflandıracağı bu ülkeye geldiğinin daha ilk günü, pasaport kontrolünü bile tamamlatamadan bir grup insan (bunlar doğaldı ki transfer olduğu kulübün taraftarıydılar), onu omuzlarının üstüne almışlardı.

Bir süre yere basmasına bile izin vermeden, bozuk aksanla da olsa; “Super Giant Man”, “Superman” diye İngilizce, bazen henüz anlayamadığı Türkçe kelimelerle bağırarak onu, transfer olduğu kulübün başkanının arabasına kadar götürmüşlerdi. Tabii ki yine omuzlar üstünde...

            Her ne kadar pasaportunda “Amerika” yazıyordu ve Amerika kökenli idiyse de kendisi sıcakkanlıydı, Akdeniz insanına has bir sıcakkanlılığı olduğu söylenebilinirdi. Abelardo olan ve çok zaman kısaca “Abel” diye çağırıldığı ismi dolayısıyla atalarının, belki de Amerigo Vespucci’nin(2) vapurunda gelmiş olabilirlerdi ata ailesi.

Belki de elli-altmış yıl önce bir vapurun miçosu(3), tayfası veya herhangi bir görevlisiymiş gibi çımaları(3) tutarak İspanya’dan Amerika’ya gelip sonra da göçmen statüsü ile Amerika’da yerleştiklerini düşünüyordu.

Geçmişini hiç merak etmemesinden dolayı şimdi utanıyordu. Evlerinde genellikle İspanyolca konuşulurdu. Bu nedenle aldığı cazip transfer tekliflerine “Hayır!” diyememiş, ailesinin de rızasını alarak önce İspanya’ya, sonra İtalya’ya transfer olmuştu.

Bu ülkelerde koçların (coach)(4) İngilizce bildikleri, maçlarda mola aldıklarında, herhangi bir sıkıntı duyduklarında, taktiklerini İngilizce olarak da verdikleri dikkate alınırsa ve de İspanyolca, İtalyanca, Portekizce lisanlarının genel yapı olarak biri birine oldukça yakın oldukları düşünülürse dil sıkıntısı hiç çekmemişti bu ülkelerde.

            Çok iyi koşullarla transfer olduğu bu ülkede dil sorununu nasıl çözümleyeceğini transferinden önce yöneticilerle konuşmuştu. Yöneticiler “Don’t worry! It’s easy!” (Dert etme! Kolay!) demişlerdi.

Sorunu uçakta, gelirken de düşünmüştü. Omuzlar üstünde taşınırken, taşıyanların; “Büyük Dev Adam!”, “Dev Adam!” gibi bağırışlarının yanı sıra; “Welcome!”, “Be Happy!”, “Deify!” (Hoş geldin! Mutlu Ol! İlah!) gibi duyduğu İngilizce kelimelerden dil sıkıntısının olmayacağını varsaymıştı siyahi adam.

Spora gönül verenlerin aynı lisanı; evrensel(5) spor lisanını konuşmaları kadar doğal ne olabilirdi ki başka? Biliyordu ki, aşk gibi sporun da dili yoktu. Veyahut da en azından kendi düşüncelerinde; “Sporda bir evrensel dil olduğu” doğruluğunu tasdikliyordu.

Amerika’da doğan ve bir süre Amerikalı kalan siyaha yakın beyaz adam boy olarak iki metrenin biraz üstünde, kilo olarak da cüsseliydi. Saçlarını galiba ustura ile kazıtmıştı. Benzerlerinin aksine ne dövmesi vardı orasında-burasında, ne bıyığı, ne de sakalı, şekilli veya şekilsiz.

Oldukça sade ve beyaz renkli olan takım elbiseleri altındaki spor ayakkabıları sırıtıyor gibiydi. Kendisini ilk omuza aldıklarında şaşırmış, bir taraftarın dengesiz hareketiyle ceketinin bir kolu koltuk altından biraz sökülmüştü. Bu sıkıntısına rağmen hoşgörülü(6) olması gerektiğini düşünmüştü o an.

            Bugüne ulaştığı ana kadar diğer yaşadıklarını sıraya koymağa çalıştı artık siyah diyeceğimiz adam, zihninde şekillendirdiği görüntülerde:

            Şimdi futbolda söz sahibi olan bir takımın basketbol takımına transfer olmuştu. Hem de oldukça iyi bir transfer bedeliyle. Futbolda olduğu gibi, basketbolda da söz sahibi olmak isteyen idareciler daha önce İtalya’da oynarken, Türkiye’ye transfer olan basketbolcu bir arkadaşının önerilerine uyarak kendisini Türkiye’ye transfer etmişlerdi.

Önceleri kısa bir süre için de olsa otelde kalmıştı. Bu devreyi hatırlamak bile istemiyordu Abel. Büyük bir uyumsuzluk yaşamış, oynadığı oyunlarda ne attığı toplar potaya ulaşmış, ne de doğru-dürüst maç kazanmışlardı. Yalnız bir tanesi hariç ki o; umutsuzluğunu silip atmış, ona umut, uyum ve huzur vermişti, gelecek günler, haftalar, aylar, hatta yıllar için.

            Bu maç; ya dördüncü, ya da beşinci maçtı ülkeye geldiğinden beri oynadığı. Karşılarındaki takım, futbolda da yıllardır rekabette (ezeli rakip) oldukları bir takımdı ve o maçta tüm takım iyi ve hırslı oynamış, maçı çok az farkla da olsa kazanmışlardı.

Bu ülkeye geldiğinden beri bir tek o maçta performansının belki de özlediği (çok az da olsa) bir miktarını gerçekleştirmiş, son saniyede attığı üç sayılık basketle de galibiyeti perçinlemişti.

Taraftarların tezahüratını unutamıyordu; “Superman!”, “Giant Man!”, “Super Giant Man!”, “Big Abel!”, “The Biggest Fifteen!” (Süper Adam-Süpermen, Süper Dev Adam, Büyük Abel, En Büyük On beş) gibi insanın aklına gelebilecek her türlü iyi slogan İngilizce ve Türkçe olarak söylenmişti.

Zaten bu ülkeye geldiğinden beri kendisi için kötü -veya belki de-  yanlış hiçbir söz veya tezahürat duymamıştı. Türkler duygusal insanlardı. Değer verdiklerini incitmeyi düşünmüyorlardı, hem de hiç...

            Kulüp yöneticileri daha sonra ona rakip takımların Amerikalı veya diğer yabancı oyuncularının da oturduğu semtte, dayalı-döşeli, hatta telefonlu bir apartman dairesini bulmuşlar ve kiralamışlardı onun için. Rahatı oldukça iyi idi. Rakip de olsalar spor; kardeşlik, arkadaşlık demekti, lisanı gibi evrensel bir yaşam biçimi idi.

Hele çocuklar da olunca... Kendisi bekârdı ama evli arkadaşlarının çocukları ona bir kısım özlemleri unutturuyordu, mutlu oluyordu. Çünkü insanın vücudunun değil, gönlünün açlığı önemli idi.

Birincisi bir bedelle satın alınabilirdi, ama ikincisi mutlaka sunulmalıydı, hem ne şekilde olursa olsun. Yaşadığı böylesine inançlı bir mutluluğun onu başarılara doğru yönlendireceğinin bilincindeydi.

            Eve taşındıktan sonra, basketbol yaşamında büyük değişiklikler olmuştu. O günden sonra yapılan tüm maçları kazanmışlar, hiçbir oyunda beş faul alarak oyun dışı kalmamıştı. Tüm faul atışlarının çoğunu, yüzde doksan ikilik bir performansla sayıya çevirdiği gibi, denediği üç sayılık atışların çoğunda da yüzde yüze yakın başarılı olmuştu.

Basın; çengel atış(7), smaç(7), ribaunt(7), fast break(7) hatta asistler(7) ve oyunla ilgili yüzde rakamları için oldukça övücü yazılar yazıyordu onun için. Bir gazete de, son üçlük atışından önceki oyunu kazanmaya neden olan asistinin yararını krokilerle göstermişti.

Takımda kolej mezunu, üniversite giriş imtihanlarına hazırlanan basketbolcu bir arkadaşı gazetelerden çevirileri yapmıştı. Yavaş yavaş; “Big Giant Man” liği benimsemeğe başladığını hissediyordu.

“Ah!” diye dillendirdi duygularını siyah adam. “Bir de yalnız olmasaydım, benim de yuvam, eşim, çocuklarım olsaydı?!”

İlk defa böylesine bir özlem duyuyordu. Bu özlemi şekillendiren yaşadığı atmosferdi belki de. Oysa bugüne değin tüm varlığına egemen olan basketbol, kendisini kendiyle bile paylaşmasına izin vermemişti kendine.

Play Off’lardan(8) önceki son maçtan sonraki izin günüydü o gün. Yandaki komşusu, yenilgiyi tadan takımdaki Amerikalı arkadaşı idi ve onun takımı da, hem de kendilerinin üstünde bir sırada Play Off’a kalmasına rağmen doğal olarak o günkü yenilginin küskünlüğünü yaşıyordu ailesiyle.

Abel, akşamki kutlamaların mahmurluğu içinde olmasını göz ardı edercesine, alışkanlığı gereği erkenden uyanmış ve kalkmıştı. Bu yaşam biçimine alışması için bir süre sıkıntı çekeceğini düşünüyordu. Çünkü daha önce oynadığı ülkelerde büyük maç-küçük maç kavramı yoktu. İkincisi, böylesine tatilleri ancak sezon sonlarında yaşarlardı.

Her gün, kesintisiz her gün çalışmak prensibi vardı, yoğunluğu ayarlanmış olarak, ama her gün. Oysa burada maçı kazandın mı, tatili de hak ediyordun! Bunu yanlış gibi yorumluyordu düşüncelerinde. Çalışmak; her zaman ve her başarının anahtarı idi. Verimliliğinin devamlı olamayacağını düşünüyordu bu yaşam biçimi ile.

Kendine göre kahvaltısını da yapan Abel, önce televizyonu açtı. Esmer, yarı çıplak, kendinden emin olma gayretinde olan bir kadın, eskilerden bir şarkıyı kötü bir İngilizce ile söylemeğe çalışıyor, arka tarafındaki fonda yine yarı çıplak denecek kızlı-erkekli bir grup dans ederek, daha doğrusu dans ettiklerini sandıkları ritmik(9) beden hareketleri ile ona eşlik etmeğe çalışıyorlardı.

Şarkıyı söyleyen, İngilizcesinin bozukluğu nedeniyle İngiliz veya Amerikalı olamazdı, ama doğrusu şarkı kendisini oldukça etkilemişti:

“You are the answer to my lonely prayer!..(10)

(Sen, yalnız dualarımın cevabısın!...)

Çok uzaklarda kaldığına inandığı bir anı şekillendi gözlerinde. Çocukluktan delikanlılığa adım attığı, tüm heveslerinin dorukta olduğu yıllar öncesinden kalan bir anı.

Cristina... Cristina Vives Lamarca...

Mahallenin, bölgenin, şehrin, ülkenin ve hatta dünyanın en güzel kızı idi o. Unutamadığını, hem hiç unutamadığını hissetti onu. “Keşke!” diye anlamsız bir ürperti canlandı içinde. Oysa ayrıldıkları o günden bu güne kadar hiç anımsamamıştı onu.

İspanya ve İtalya’daki kız arkadaşları geçti düşüncelerinden. Onların bazılarını en uç, en ince ayrıntılarına kadar anımsıyordu. Utandı düşüncelerinden kendi kendine. Cristina’nın yanında olmasını özlediğini hissetti. Zaman unutkanlık yaratmıştı. Belki de onu unutturanlar, kendisinin zamana egemenliğini de engellemişlerdi.

Çok genç sayılmazdı Abel. Gerçi otuz yaşına henüz gelmemişti ama basketbol ömür boyu oynanmıyordu ki. Önünde kısıtlı bir sürenin olduğunu, sonraları basketbolu amatörcesine, zevk almak için oynayabileceğini düşünüyordu. Çünkü kazandıkları yeterliydi, yatırımları için gereken birikimi sağladığını düşünüyordu. Ancak para, her şey demek değildi. Şu anki mutsuzluğunu para ile gideremezdi, bunun bilincindeydi.

Yalnızlığını kendi ile paylaştığı bu günün tümü, televizyon karşısında sandviç yemek ve kola içmekle tükenmek üzereydi. Gökte kararan bulutlar, gelecek sıkı bir yağmurun habercisi gibiydi. “Boş ver!” anlamında omuzlarını silkti, elini salladı yine o anlamda.

Ve sonra evden dışarıya çıktı, bir taksi çevirdi, akşam seanslarından biri için arkadaşlarının önerdiği bir filmi seyretmek üzere sinemaya gitme kararını pekiştirdi zihninde...

Sinemadan çıktığında; çılgıncasına, çılgınlığını hiç frenlemek istemezcesine bir yağmur yağdığını gördü. “Gökyüzü delinmişti sanki!”. “Bardaktan boşanırcasına” sözü yağmurun çılgınlığının tarifi için hiç de yeterli değildi. Oralarda, bir yerlerde yağmurun dinişini beklemek istemiyordu.

Yavaş bir ritimle koşmağa başladı kendisi için spor olacağını düşünerek. Çünkü çevrede hiç taksi gözükmediği gibi, caddeden tek-tük geçen taksiler de onun el işaretlerine aldırır gibi değillerdi. Esasında bu yağmurda, zorunluluk olmadıkça dışarıda olmak hiç de akıl kârı değildi.

Siyahi adamın yalnızlığı ve yalnızlığı ile yaşadığı duygusallığı, akılla ilgili davranışlarında ahenksizlik oluşturmuştu. Esasında geniş anlamda, yalnızlığını evinde kendiyle üleşmemek için çıktığı boşlukta apansız yakalamıştı onu bu gecikmiş Nisan yağmuru, özleminin duyulacağını anlatmak istercesine. Oysa Mayıs ayının ortaları yaşanıyordu bu yarı kürede.

Yalnızlığının ihtirasına set çekmek istercesine açık bulabildiği bir büfeden iki şişe bira almıştı. Seri, yine ritmik adımlarla, belki de farkında olmadan koşarcasına, hatta koşarak, yağmurun saçsız başından, ensesine ve oradan da boynunun her tarafından süzülerek omuzlarında, kulunçlarında, kürek kemiklerinde, sırtında duraksamasına boş verircesine, pabuçlarının, içlerine dolan sularla yenilenmesi gerekliliğini hiçe sayarcasına eve en kısa zamanda ulaşma gayretinde idi Büyük Abel.

Tüm yollar onundu. Yaya kaldırımında bu havada yaya olacağına olasılık tanımadan koşuyor, yanından son hızla geçerek ulaşacakları yerlere bir an evvel ulaşma gayretinde olan taşıtların sıçrattığı suları önemsemiyordu. Türklerin kullandığı deyimler vardı; “Battı balık yan gider!”, “İliklerine kadar sırılsıklam!” gibi...

Esasında durumunun bu havada uluorta, başıboş bırakılmış bir binek hayvanınkine eşdeğer gibi olduğunu düşünüyordu. “Sudan çıkmış sıpa” veya “sudan çıkmış sıçan” tariflerindeki gibi hissediyordu kendini.

Düşüncelerle adımlanan mesafenin yorgunluğunda birden göğsüne bir şeyin çarptığını hissetti siyahi adam. Karanlık ve başını eğişi dolayısıyla bir insanla çarpışmış olduğunu kesine yakın bir inançla itiraf etmeğe çalıştı kendi kendine. Torba içindeki bira şişeleri yere düşmüş, kırılmış ve kendisine çarpanın etkisi ile biralar, çöktüğü kaldırımda yanı başında köpükleşmekteydiler.

“Pardon! Affedersiniz! Özür dilerim. Çok özür dilerim!”

 

diyen güçsüz bir elin yardım etme amacına yönelik sıcaklığını hissetti avuçlarında. Kolunu tutan diğer el, onu kaldırma gayretinde idi.

Yağmurun sesi gibi çağlayan bu kadın sesinde bir ürkeklik vardı, korkusunu hissettirmemeğe çalışıyor gibiydi. Öyle ya, akşamın ilerleyen bir saatinde Abel gibi görünüşlü biri ile değil çarpışan, karşılaşan birinin bile duygularında korku dışında değişik bir duygu yaşanır mıydı ki? Hele hele bu atmosferde?... 

            Türkçe olarak söylenen bu sözleri çok duymuştu Amerikan kökenli İspanyol adam. Bu sözlerin manasını da biliyordu ama yeterli Türkçesinin olmamasına üzülmüştü. “Ne demeliyim? Ne yapmalıyım?” diye düşündü bir an ve bildiği, daha doğrusu öğrenme gayretinde olduğu iki-üç kelimeyi arka arkaya söylemeye çalıştı:

            “Dişeggür idirim, iyi günler, dişeggür idirim!”

            Adamın lehçesindeki bozukluğu ve olayla hiç ilgisi olmayan sözlerini ve siyahlığını fark eden genç kız, akıllıca davranıp İngilizce bilip bilmediğini sordu ona. Yağmur damlalarının yavaşlayan ritmi, sözlerini şiirleştirmişti sanki, cevabı;

“Yes!” oldu Abel’in.

Korkunun silindiği sesiyle, bir kere daha özür diledi genç kız. Bir yerinin incinip incinmediğini sordu, yardım edebileceğini söyledi kısa zaman dilimi içinde siyah adama, İngilizce olarak. Oysa geçen bu kısa zaman dilimi içinde yağmur şiddetini yavaşlatmış, yağmurun karanlığında siyah adamın genç kıza çarpmasını önleyen, genç kızı bu siyah adamdan esirgeyen Tanrı, genç adamın, yani basketbolcunun, yani siyah dev adamın cismine tatlı bir heyecan sarmıştı benliğinde. Hatta...

Hatta o ara, o kısacık süre içinde (sanki) yalnızlığını unutmasını sağlamıştı.

Gökteki hiddetin sönmeye yüz tutuşundan sonra Abel, belki de farkında olmadan genç kızın da kendi gittiği tarafa yöneldiğini ve o taraflarda bir sokak lâmbasının yakamozlanan(11) titrekliğinde genç kızın yüzüne dikkatle (ve belki de hayranlıkla) baktığını fark etti.

Islanmış saçları sarıydı genç kızın. Ağlamışçasına ıslak kirpikleri ile kaşlarının çerçevelediği gözlerinde bahar yeşilinin tüm koyulukları ahenkle dans ediyordu, sokak lâmbalarında. Zayıftı, uzun boylu sayılmazdı. Topuksuz ayakkabıları, kot pantolonu altında kaybolmuş gibiydi. Yürütmeğe çalışırcasına girdiği genç adamın kolunu yol boyu bırakmamıştı genç kız.

Düştükleri kaldırım kenarından uzaklaşıp, bir saçağın gizlemeğe aday dostluğuna kavuştuklarında genç kız bir kere daha iyi olup olmadığını sormuş, tekrar özür dilemişti mükemmele yakın bir İngilizce ile, titrerken. Belki belirli bir periyotta(12), ritmik sayılabilecek bir koşunun ardından ani bir çarpışma, bunun sebep olduğu zorunlu mola ve ardından oluşan kekememsi yürüyüş, vücudunun direncindeki esnekliği yitirip yenilgi oluşturmuştu.

“Üşüyorsunuz?” dedi sorarcasına basketbolcu.

Kısaca “Evet!” dedi Türklerin “çıtı-pıtı” diye tarif ettikleri bu ince yapılı genç kız.

 İki dakika, bu süre üç dakikaya taşmadan tekrar yola, genç adamın evine doğru yöneldiler her ikisi de bilinçsizce (belki).

Genç, siyahi adamın evinde bayan elbiseleri yoktu doğal olarak. Önce elektrik ocağını yaktı Abel ve kendi pijamalarından birini uzattı genç kıza giymesi için. Amacı genç kızın elbiselerinin kurumasını sağlamak, hırçınlığı geçen yağmurun dinmesini beklemekti.

Bu nedenle banyoda elbiselerini değiştiren kızın komik durumuna, değil gülmeyi, tebessüm etmeyi bile kendisine yasakladı Abel. Kendisi için böyle bir sorun yaşamadığının bilincindeydi, elektrik ocağını tamamen genç kıza bırakarak odasında elbiselerini değiştirmeye yöneldiğinde...

Sonra... Sonra... Belki üççeyrek saat, belki bir saat kadar sonra bir rüyanın sabahlanışı gibi, rüyanın bitmemesinin beklentisinde uyanmaktan sanki çekinerek, onun gidişini izledi, siyah dev adam.

Dinen yağmurun arta kalan damlalarının saçaklardan tek-tük düşme zahmetini yaşıyor gibi süzülüşlerine kahrediyordu bilinçsizce. Kahretmek uygun değildi tabii, zaman kuralların gerektirdiğini gerçekleştirecekti, hem mutlaka.

Genç kızın adı Gülsun’du. Abel’e kolay geleceğini söyleyerek; “Siz ‘Gül’ deyin kısaca” demişti. Üniversitede okuduğunu ve son sınıf öğrencisi olduğunu söylemişti ona. Basketbolcu komşu arkadaşlarından birinin eşine ve çocuklarına Türkçe dersi vermek için haftada bir-iki gün, kendi ders saatleri uygun oldukça geldiğini anlatmıştı.

Ders verip de dönerken yakalanmıştı tıpkı kendisi gibi yağmura. Son otobüsü kaçırmama telaşıyla koşarken yollarının kesişmesinin bir rastlantı olduğu inancını sergilemişti.

Biraların bedelini ödemeyeceğini, prensip olarak bira da olsa içkiye karşı olduğunu, ödeşmek için isterse onun yerine kola, meyve suyu cinsinden bir içecek alabileceğini, söylemişti genç kız, ilerleyen vakitte evine gitmek üzereyken.

Oysa Abel onu evine götürüp, evinin adresini öğrenmek arzusunu geçirmişti içinden. Genç kızın ısrarla karşı koymasına karşın, duraktan çağırdığı taksinin olası bedelini ödemiş, gerekip gerekmeyeceğini düşünmeden taksinin plaka numarasını zihnine resmetmişti.

Muhafazakâr(13) bir aileye sahip olduğunu hissetmişti Gül’ün. Daha yağmurdan ıslanan elbiselerinin kuruması için pijamalarını giymesi teklifini yaptığında, kendisi ile evde yalnız kalmak istememiş, komşunun kız çocuğu, yani onun öğrencisi, yani kısaca Liz dedikleri Elizabeth, o evden ayrılıncaya kadar onlara arkadaşlık etmişti çünkü. Müslümanlığı duymuştu, Müslüman kızların böyle davranmalarının gerektiğini düşündü zihninde genç siyah adam.

Abel galiba mutluydu. Onu tekrar görmek istiyordu. Hatta Cristina zihninden uzaklaşmış gibiydi, belki de kendisi öyle hissediyordu. Nedenine gelince Cristina’nın gözlerinin ve teninin rengini yadsırsa algıladıklarına göre karşısına çıkanın Cristina olduğuna yemin bile edebilirdi.

Ve bir düşünce, bir and şekillendi zihninde; Türkçe öğrenecekti. Öğretmen yan komşuya kadar geliyordu. Şu anki ruh hali onun da bu ayrıcalığa sahiplenmesini öğütlüyordu.

Sevgide kendini özgür bırakmayı deneyecekti genç adam. Yaşadığı kısa zaman dilimini kendi yönlendirilişi için yeterli görmüştü, ama yine de sevmeye veyahut da sevmemeye mecbur etmeyecekti hem kendisini hem de onu.

Gönlünü azat edecek, serbest bırakacaktı yani, inandığı kadar. Çünkü gönlünü zorunluluklara yönlendirmenin sadakatsizlik, hatta onursuzluk olacağını düşünüyordu, içinden. Hem sevgi bir bütündü. Azı veya çoğu olamazdı. Üleştirilemezdi, hem üleştirilmemeliydi de.

Aşk denildiğinde (ki şu anda hissettiklerini anlatmak için bu kelimeyi kullanmakta çok aceleci olduğunun farkındaydı genç adam) bunun farklılığını da zihninde belirli kavramlarla oluşturmaya çalışıyordu. Aşk, tüm sevgilerden farklı ve üstündü. Tarifi mümkün değildi. Büyüğü-küçüğü, azı-çoğu yoktu. Yalnızca vardı; yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak olan...

Günlerden bir gün, yani ertesi sabahlardan bir sabah, antrenman yapacağı salona yöneldiğinde, yaşadıklarını bir kere daha süzgeçten geçirir gibiydi Abel. Sabahları, bazen salon görevlileri bile gelmemişken antrenman yapmak için erkenden salona geldiği oluyordu genç adamın.

Kapı kapalı ise simitçilerle, salepçilerle Türkçesini ilerletmeye çalışıyordu. Örneğin; “ak-beyaz, siyah-kara, kırmızı-al-kızıl, birkaç kelime aynı, anlamıyor ben!” demişti sabahlardan birinde çakır gözlü simitçiye.

Bir sabah da günlerden Çarşamba olmasına rağmen; “I am going to Sunday!” diyen görevli memura anlamamış gibi bakmış, elindeki pazar torbalarını görünce İngilizcedeki ve Türkçedeki “Pazar” ların kargaşasını düzeltmek ve öğretmek istercesine; “Marketing” demişti bağırarak.

Lehçesindeki yanlışlıkları da düzeltir gibiydi. Öğretmeninin katkısını inkâr edemezdi bu konuda. Kendi isminin “Gül” olarak söylenmesindeki kolaylığı sergilediği gibi, zor kelimeler yerine kolay söylenenleri öğretiyordu öğretmeni.

O da öğreniyordu. Örneğin kısaca “Mersi!” diyordu çok zaman, teşekkür etmek için. “Elveda!” veya “Bay Bay!” diyordu, söylemekte oldukça zorlandığı “Allahaısmarladık!” yerine.

O gün de salonun kapısına ulaştığında, görevlilerin kendisinden önce gelerek salonun kapısını açmış olmalarını görmekten dolayı memnun olmuştu. Salona girer girmez eşofmanını değiştirdi ve ritmik bir şekilde koşmağa başladı, ter atmak için. Sonra antrenörlerin daha önce belirledikleri hareketleri tekrarlamağa çalıştı kendi başına, kendi ayak seslerinden ve nefesinden başka sesin duyulmadığı salonda. Görevliler odalarında sabah çaylarını içerek, günlük gazetelerini gözden geçiriyorlardı her zamanki gibi.

Bir ara sabahın erken vakti olmasına rağmen yalnız olmadığını hissetti salonda. Başını kaldırıp sağına-soluna baktı önce, sonra salonun diğer bölümlerine, özellikle de seyirci bölümlerinde dolaştırdı gözlerini. Hakem masalarının konulduğu yerin hemen arkasındaki koltuklardan birinde gördü onu. Oldukça cömert bir tavırla ayak ayak üstüne atarak oturmuş, kendisini izliyordu siyaha yakın esmer, simsiyah saçlı, sabahın ilk ışıklarında boyanmağa başlamış izlenimini veren oldukça makyajlı, otuz-otuz beş yaşlarında gözüken kadın.

Fark edildiğini hisseden kadın;

“Buenos Manaña Amigo!” (Günaydın Arkadaş) dedi İspanyolca.

Aynı lisanla cevapladı Abel onu;

“Buenos Manaña Senorita!” (Günaydın Genç Bayan)

Abel, ritmik sabah koşusuna devam ederek, cömertliği yanında, davet ediciliğini göz ardı edemediği genç kadının yanına geldi. Amacı belki de daha yakından görmek, tanımaktı onu. İspanyolca yerine, İngilizce olarak konuşmaya devam etti:

“Sabahın bu erken vaktinde de olsa bir vatandaşımla karşılaştığıma sevindim.”

“Amerikalı değil, İspanyol’um!” diye İspanyolca cevapladı Abel’i genç kadın.

“Benim de asıl köklerim İspanya’dan geliyor…” dedi Abel aynı dilde.

“Biliyorum.”

Sustu genç kadın hemen, hata yaptığını anlamıştı. Abelardo, henüz tanımadığı bu kadının, magazin dergilerinde yer alacak kadar meşhur olmayan kendisi hakkında bu kadar çok bilgi sahibi olmasını yadırgadı.

Şimdilik bu konunun üstünde durmamayı yeğledi. Çünkü takım arkadaşları da salona yavaş yavaş gelmeğe başlamışlardı. Genç kadın yanından ayrılmadan önce sordu Abel, yine İngilizce:

“Yine görüşelim mi? Adını söyle lütfen!”

“Olur! Akşam sekizde telefon ederim. Adım Nuria.”

 Yine hata yapmıştı Nuria. Telefon numarasını öğrenmeden nasıl bilebilirdi ki? Abelardo’nun şüpheyle bakmasını görmezden geldi Nuria. Hatalarından artık kendi de utanır olmuştu çünkü. Buna rağmen giderken fısıldadı:

“Buenos Diaz Querido Amigo!” (İyi Günler Değerli Arkadaş)

“Muchas Gracias! Buenos Diaz Nuria!” (Çok Teşekkürler. İyi Günler Nuria)

Günün bir çırpıda tükenişini düşünüyordu Abel akşamın sekizlerinin geçişinde. Telefon edilmemişti. Belki de Nuria’nın kendisi hakkında çok şey bilmesini merak ederek onun telefon edeceğini düşünmüştü.

Gerçektir ki bu merak yüzünden erken saatlerde evde olmuştu. Saatlerin onları gösterdiği anlarda gönlünde sıraya koyduğu sorunları yaşıyordu. Başlangıçta ülkesinde unuttuğu bir sevgili, yeni bir başlangıç olacağına inandığı bir Türk’e yaklaşımı ve şimdi de çok, çok uzak köklerinden biri...

Ancak paylaşmayı düşündüğü şeyler; her üçünde de farklı gibi geliyordu genç adama.

Nuria’dan beklediği cinsellikti, yani vücudunu paylaşmak arzusu. Bunu, onun da beklentisi gibi yorumluyordu cümlelerinde, cömertliğinde ve davranışlarında.

Cristina, bütün benliğini saran uzun bir titreyişti. Ona karşı duygularını kendine bile anlatmakta sıkıntı hissediyordu şu anda. Onunla paylaşmayı düşündüğü kalbiydi, gönlüydü, heyecanıydı, kısaca; geçmiş ve gelecekte kalan ömrüydü.

Ya Gül’le? Onunla da beynini paylaşmayı düşünüyordu galiba, muhafazakârlığının geçimsizliğinde yalnızlığından arta kalan.

Gecenin sessizliği tüm yaşamına egemen olmak üzereyken telefona uzandı. Bu mutsuz anında, her türlü riski göze alarak ve her şeye rağmen Cristina’yı aramak, sesini duymak istiyordu. Onsuz tükettiği yıllarla onu kaybetmiş olduğunu düşünüyordu. Cristina’nın ona karşı kayıtsız olmadığını biliyordu, ama kendisinin ona, onun kendisinden istediği ilgiyi esirgemiş olduğunu düşünüyordu, hem yıllar boyu.

Şimdi ise o olmadan geçen zamana hayıflanıyordu. Çünkü Amerika’dan ayrıldığından beri, hatta arada sırada ailesini ziyaret için gidişlerinde onu hiç aramadığı gibi, adedini hatırlayamadığı ondan gelen sayısız mektuplarını da saygısından beklenmeyecek şekilde yanıtsız bırakmış olmasının üzüntüsünü yaşıyordu şu anlar.

“Evlenmiştir, çoluk-çocuğa karışmıştır, öylesine güzel bir varlık sahipsiz bırakılamaz asla!” diye düşündü. Dalgınca başını salladı, eseflenmişti galiba.

Annesinin numarasını çevirdi telefonun tuşlarında. Annesi çıkmıştı telefona. Konuştukça rahatladığını hissediyordu. Uzun bir süre sonra ilk defa bu kadar ihtiyaç hissettiğini düşünüyordu annesine.

Ona en son sözü; “Bir uçağa bin, gel!” oldu. Teknolojinin ileri olmasından ilk defa bu kadar memnun görünüyordu Abel. Annesi; “Yarın değilse bile, ertesinden sonraki gün oradayım, mademki bana ihtiyacın olduğunu söylüyorsun!” demişti.

Ayrıntıları, örneğin uçak numarasını, geliş saatini falan eğer ev telefonu cevap vermezse annesi kulübe not olarak bildirecekti karşılanması için. Esasında annesinin buna ihtiyacı yoktu. O, nasıl ki daha önce İspanya ve İtalya’ya gelmişse Türkiye’ye de aynı rahatlıkla gelir, sorun olmadan ulaşacağı yere ulaşır, ulaşabilirdi. Kendine güveni olan bir kadındı çünkü o. Abel, bir kısım yeteneklerinin annesinden irsiyetle aktarılmış olmasından memnun gibiydi.

Telefonu kapattı. Abel’in bir sorununun anlaşılması için esasında karşısındakinin annesi olmasına ve “Hemen geliyorum!” demesine gerek yoktu. Çünkü Abel, aklına geldiği anda, ihtiyaç duyar duymaz, Amerika ile Türkiye arasındaki saat farkını, diğer bir deyişle Türkiye’de saatler akşamın ilerleyen bir vakti iken, Amerika’da sabahın henüz karanlığının yaşandığını düşünmeden aramıştı annesini. Annesi de hissetmiş, kısaca anlamıştı oğlunu.

Ellerini ensesinin altına koyarak düşünmek üzere bedenini ve ayaklarını kanepenin izin verdiği kadar uzatan Abel’in gözüne duvardaki dijital saat ilişmişti.

Saat; tam 11.11’di. “Şans işte!” diye söylendi kendi kendine. Hani bazı insanların garip huyları vardır, kaldırım taşlarının çizgilerine basmak istemezler, hatta yaşlı başlı adamlar bile sekerek yürürler. Veya bazı insanlar kendilerine yönelen arabaların plaka numaralarının veyahut da satın aldıkları herhangi bir biletin numaralarının başının, sonunun veya toplamının tek veya çift olmasını isterler ya, işte tıpkı onlar gibi Abel’in de dijital saat görüntülerinin aynada ters veya düz olarak aynen okunmasını arzulaması gibi bir huyu vardı.

Özellikle maçlarda skor kendi lehlerine veya aleyhlerine (her nasıl olursa olsun, dijtal görüntü aynada da aynen okunacaksa) örneğin 21-15 gibi olacaksa bunun için üç veya iki sayı atmak gerekiyorsa ve bunu gerçekleştirirse çok mutlu oluyordu ve o maçı kazanacaklarına kesinkes inanıyordu. Tabii ki eğer gerçekleşme smaçla olursa bir başka şenliği yaşıyordu kendinde.

Saçma düşüncelerinde duraklamasına telefonunun çalan sesi sebep olmuştu. Alışkanlıkla; “Hello?” dedi sorarcasına. Onu bu vakitte kimin arayacağını merak etmişti yaşadıklarını unutarak. O ses; yani Nuria, uzunca bir mazeret serüveninin hikâyesi ile mazeretlerini arka arkaya ıslıklamıştı. Yok, telefon numarasını istemeyi unutmuş da, yok kulüpten numarasını vermemişler de, yok kulübün sağlık memurunu birkaç dolarla satın alarak telefon numarasını öğrenebilmiş de... Filan falan...

Ama en sonunda “Geleyim mi?” demesi etkilemişti onu. Daha doğrusu, fiziksel açlığı nedeniyle istemişti onu. Aradan geçen zaman kısıtsızdı. Neredeyse komşulardan, belki de çok yakınlardaki bir telefon kulübesinden telefon etmişçesine bir zaman dilimi içinde kapısının zilinin çalınışına hayret etmişti genç adam.

Hele hele daha kapıyı açar açmaz kapı önü denmeden dudaklarına yapışan ıslaklıktan utanır gibi olmuştu.

Kapıyı soluklanmak istercesine, görünmemek arzusunu yaşayarak kapatırken fark etti Nuria’nın elindeki paketi. Soran bakışlarıyla, vücudunu kendinin ötesine iteklemek isterse onu inciteceğinden çekinerek paketi işaretledi. Omuzlarını silkti Nuria, “Hiç!” dercesine ve sonra ekledi;

“Beyaz şarap... Bir de Türklerin o enteresan pahalı çerezlerinden aldım birkaç avuç, bizim için…”

Genç adam, sanki daha önce içinde yaşadığı gizli bir kuvvetin desteğiyle;

“İçki ile aram yok, bira dışında içki kullanmıyorum, kullanamıyorum.” dedi

Hayret eder gibi baktı Nuria. Bir Müslüman’ın “Günah!” diye içki içmemesini anlayabilirdi belki, ama Abel’in (Amerika’da çok olmasına rağmen) Müslüman olabileceğini sanmıyordu. Yine de merak edercesine sordu:

“Müslüman mısın yoksa?”

“Yoo! Ama sanırım belki de olurum veya olacağım.” dedi Abel kısaca.

Sonra belirli bir sessizlik gidip geldi aralarında. Nuria, belki de sanal(14) görevini somut(15) olarak sonlandırmak için Abel’in elini tuttu kontrol etmek istercesine, elindeki çizgilerden yaşam çizgisinin uzunluğunu anlamak istiyor gibiydi.

İhtirasta odaklanmanın aşılanmasını yaşıyordu. Abel, hissediyor ve fakat engelleyemiyordu kendini. Açtı, acıkmıştı. Herkes her şeyi düşünmüş, bu ülkede diğer ülkelerde sıkıntısını çekmediği fiziksel acıkışını kimse duymamış, bu nedenle acıkışını duyuramamış, doyuramamıştı.

Elinde olmadan, yerinde saymayan zamanın zorunlu olarak ve cinsellikle tükenmeye devam ettiğini fark etti siyah adam...

Nuria, o günden sonra artık bir görevli personel, daha doğrusu hizmetçi gibi gidip gelmeye başlamıştı evine. Evin temizliğini yapıyor, çamaşırını yıkıyor, hatta bazen yemek yapıyor ve bırakıyordu buzdolabına, kendisi evde olsun-olmasın. Bir anahtarı vardı onun da, belki kendi kendine Abel’in sahipliğini üstlenmişti.

Çünkü Abel için ne gerekiyorsa o, onu sormadan veriyordu, cinsellik dâhil. Oysa Abel, ikisinin de boş vakitlerinin çakıştığı zamanlarda, Gül’den Türkçe öğrenirken Gül’le olan beraberliğinden daha fazla etkilendiğini, duygusal olarak daha fazla yüklendiğini düşünüyordu.

Gül’e yaklaşımı fiziksellikten öte idi ama yine de nefesinin serinliğini yanaklarında hissederken, konuşurken kısa kesilmiş saçlarının açıkta bıraktığı kulaklarının kıvrımlarında gözleriyle gezinmekten dolayı ona yaklaşma arzusunu duymuyor değildi.

Ancak Gül, aralarındaki mesafeyi devamlı korumak arzusunda idi. Belki doğru, belki yalan, belki yanlış bir ders sırasında, bir ara, bir erkek arkadaşının olduğunu söylemişti. Ulaşmak zordu ona, ama ulaşmayı özlediği menzilde böylesine zorluklarının olmasını da umursuyor değildi. İstediğine ulaşabileceğini sanıyordu...

Annesinin koşarcasına, uçarak gelmesinden mutlu olmuştu. Onun yanında olduğu günlerde Cristina’dan getirdiği ve verdiği haberlerle beyni yoğun bir düşünce yorgunluğu yaşamıştı. Cristina onu unutmamış, hep yaşamış, sadık kalmıştı ve onu bekliyordu hâlâ.

Duygularında aynı sıcaklık ve sevecenliğin devam ettiğini telefonundan da anlamıştı. Hem o açmıştı telefonu ta Amerika’lardan, evde olduğunu bilerek. Kesinlikle emindi ki, antrenman için dışarıda olduğu bir zaman annesi vermişti telefon numarasını ona, saatini bile belirleyerek (belki).

Cristina, Nuria olamazdı asla. Hatırında kalan tek cümle, hatta tek kelime; “Dön!” demesiydi, annesinin de arzularında yaşadığı, hissettirdiği, belirttiği, söylediği gibi. Oysa bir sözleşmesi vardı, bu takımı en az bir yıl sürüklemeliydi.

Hiç olmazsa Play Off’larda istenen başarı onun sayesinde yakalanmalıydı, gelecek sezonda öncelikle annesinin arzusu nedeniyle ülkesine geri dönse, buralarda kalmasa bile.

Düşünüyor, düşünüyordu Abel. Biri yatağında, biri gönlünde, biri beyninde... Üç dünyada yaşıyor, birini diğerinden kıskanıyor, birini öbüründen ayıramıyordu. Annesi bütün bunlara karşılık; “Deli çocuk! Aklını başına topla!” diyerek dönmüştü Amerika’ya, kendisinin de ülkesine dönmesini arzuladığını bir emir gibi hissettirerek.

Doğaldı ki; şu anda Cristina ile yaşamını birleştirmesine uzaklığın engel olduğunu, dönerse bunun mutlaka gerçekleşeceğini düşünüyordu. Hatta düşüncelerinde daha da ileriye giderek, bu gerçekleşmenin, yani Cristina’nın ona sahiplenmesinin çabuklaşmasını temin için annesinin Cristina’yı Türkiye’ye göndereceğine dahi inanıyordu.

Nitekim annesinin ayrılışının üzerinden bir hafta-on gün geçmemişti ki Cristina’yı Kulüp Başkanının odasında kendisini beklerken buldu. Cristina otelde yer ayırtmıştı, ama onun meraklarını anlamamak, arzularını hissetmemek, düşüncelerine değer vermemek mümkün değildi. Onu evine davet etti.

Yaşamları beraber geçmeye başlamıştı, doğalmışçasına. Nuria yoktu sanki (gibi). Nuria, elini, ayağını ve de bedenini çekmişti o; yani Cristina gelince.

Rastlantılar bazen kolaylık sağlamıyorlardı. Uzun sayılmayacak bir süre sonra Cristina’nın da seyrettiği bir maçta, son saniyelerde bir pivot olarak hücumda yaptığı bir faul ve sonucunda iki atışın da çemberden geçmesiyle bir sayı farkla kaybetmişlerdi maçı. Gerçi seride daha üç maçları vardı ama sonuç, gerçekten mutlu etmemişti onu, soyunma odasına yönelmek istediğinde.

Tribünde başkanın yanında oturan Cristina’nın ta uzaklardan fark edilen gözlerinden mutsuzluğunu görmemek, hissetmemek olanaksızdı.

Salonun biraz daha ortalarında, Cristina’nın çok çok arkalarında, hatta rakip takım taraftar bölümünde onu unutmayan, belki de fiziksel aşkından sonra gerçekleşmesini istediği reel aşkını itekleyerek sokağa attığı Nuria’nın hayret edercesine sallanan başını gördü.

Onun biraz ön uzaklarında ise Gül Öğretmen ayağa kalkmış, anlamsız bakışlarla sağa sola bakıyordu. Belki sonucu anlamamıştı, sallanan bayraklarla, sallanması gereken bayrakların, flâmaların farklılığının bilincinde değil gibiydi. Gözleriyle sorar gibiydi. Sol elini, avucunu yukarıya gelecek şekilde sağa-sola sallarken; sanki “Ne oldu?” diye soruyordu tribünden sahaya inen bakışlarında.

Bir uzun günün, bir uzun gecesinin başlangıcındaydı Abel, salonun kapısından dışarıya çıktığında. Öfkeli bir kalabalıkla karşılaşacağını düşünürken, geçen zaman içinde insanların belki de ümitlerinin devamı nedeniyle sakince evlerine döndüklerini ve fakat üç insanın, yani üç bayanın kendisini ısrarla beklediklerini gördü. Belki üç kadın da birbirini görmüş, hissetmiş, hatta bilmiş ve fakat anlamamakta direnmişlerdi. Salonun kapısından çıktığında, üçünün de bilinçsizce kendisine doğru yöneldiklerini görmüştü Abel kararsızca, kararlı gibi.

Zaman bazen kahırlı bir sabırsızlık içinde tükeniyordu. Abel’in yorgunluğunda, üçü de birbiri ile tanışmışlardı. Öncelikle Gül Öğretmen, bir an evvel uzaklaşma zorunluluğunu yaşarcasına, “Üzülme, öteki maçlarda başarılı olursun, derslere yine her zamanki gibi gelirim!” deyip ayrılmıştı gruptan, rastlantıyı olağan karşıladığını belirtmek istercesine.

Gruptan ayrılırken belki de ümit etmekte sıkıntı çektiği beklentilerinin sonuçsuzluğuna üzüldüğü gözlerinde fark ediliyordu. “Ummamalı, beklememeli, mesafe gerektiği gibi kalmalı!” diye düşünüyordu, adımlarının ahenginde.

Nuria sadece uzaktan bakmakla, kaybettiğinin tesellisini yaşamak istercesine, ama ona bir şeyleri vermiş olmanın sıkıntısı ve belki de üzüntüsü ile ona kenardan köşeden bakmış, fark edilmek istenmezcesine uzaklaşmıştı oradan. Abel, salon dışında fark etmemişti bile onu.

Kucakladı Cristina’yı Abel. Teselli ararcasına, istediği anlamda, tonda söz ve cümleler duymak istercesine. Ve öpüştüler tüm dünyaya teselli isteklerinde boş vermek istercesine. Ömrünün aydınlığının da, karanlığının da o olduğunu, diğerlerine boş vermişçesine inanç dolu olduğunu düşünüyordu.

Cinselliğinin ve beyninin önemi yokmuşçasına kol kola idi onunla veyahut da Cristina’dan sonrasına boş vermişti, belki de bugün bu boş vermişliği tekrar tekrar yaşamayı istiyordu onunla.

Galiba gizlemiş olduğu kararlarını gerçekleştirmeyi uygulama safhasına koymak düşüncesini bu mağlubiyet kazımıştı tüm hücrelerine. Bu akşam, bu mağlubiyete rağmen gökyüzü parlak, yıldızlar şen-şakraktı, ay sıkılganlığını hissetmiyordu, bölük-pörçük(16) çizgiselliğinde. Bulutların nimbus(17) veya kümülüs(17) olmalarında sadece kümelenişleri farklı olduğu için farklılık gözlemleniyordu.

Sokulganlığı, serin nefesi, boylarının farklılığı nedeniyle, koltuğunun altına sıkışmış başına rağmen sessizliği, unutturduğu yalnızlığı ve ulaştırdığı yaşamak arzusu nedeniyle Abel sevdiği ile daha da bütünleşmiş olduğunu sanıyordu.

Eve yaklaşmak üzereyken, insanların artık bugünü unutup yarına umutlarını hizaya koymaları sırasında, sokak lambalarının küreselliğini yitirdiği bir tanesini henüz geçmek üzereyken durdurdu Cristina’yı Abel; tek dizi üstüne çöktü, sol elini sağ eli ile tuttu, sahne ışıklarında bir tiyatro eserinden bir sahneyi sergilercesine;

“Karım olur musun, benimle evlenir misin Cristina?” dedi bağırırcasına. Oysa onu kimse duymamıştı ondan ve kendinden başka. Cristina, sevgide güçlülüğü kadar güçte güçsüzlüğünün reklâmını yaparcasına kaldırmağa çalıştı Abel’i, kaldırımlardan ve kısaca, ama kesin, tüm içtenliğini belirtircesine; ”Evet!” dedi ona.

Nikâh törenlerini Amerika’ya bırakmışlardı ama komşuları aralarında yaptıkları sade bir törenle onları karı-koca ilan etmişlerdi. Artık dünya Abel’indi.  Play Off’larda takımını şampiyon yapıp Amerika’ya dönmenin dışında hiçbir şey düşünemez olmuştu.

Kimse gözüne gözükmüyor, kimseyi görmüyordu. Hep aklı evindeydi, gidiyor ama hemen evine geri dönüyor ve boşa geçirdiği yıllara hayıflanıyordu (sanki). Türkçe öğrenmeyi bırakmıştı, artık gerekli gibi görmüyordu, nasılsa geri dönmeyi koymuştu kafasına. Hem artık beyni karısınındı. Onunla daha iyi, daha güzel düşündüğünü varsayıyordu.

Günlerden bir gün son antrenmana gelirken Nuria’yı gördü rakipleri olan takımın yöneticilerinden birinin arabasında sanki.

Öylesine ki yanılması olanaksızdı, o yönetici maçlarda hep en ön sıralarda oturur, çok zaman sporcular onun karşısına gelir “Oley! Oley!” yaparlardı, o da onlara alkışlayarak cevap verirdi, hatta o Play Off’larda ilk yenildikleri maçta da, ona doğru yumruğunu uzatıp sanki; “Biz adamı işte böyle yeneriz!” gibilerinden işaret bile yapmıştı.

“Dur bakayım!” diye düşündü Abel, “Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa yenildiğimiz o maçta da Nuria, bu adamın hemen arkasında idi galiba!” diye düşündü. Salonda idmanını tamamlarken, Nuria’nın salona girdiğini gördü.

Oldukça zayıflamış gibi göründü gözlerine. Söze önce o başladı, kısaca; “Nasılsın!” dedi İngilizce. Cevabı beklemeden devam etti; “Seni formdan düşürmek ve karşı takımın şampiyon olmasını sağlamak için tutulmuştum, ama işe yaramadı, yarınki maçta şampiyonluğunuzu ilan edersiniz artık!” dedi.

“Hem de nasıl?” dedi Abelardo. “Ondan sonra da Amerika’ya gidip evleneceğim.”

“Biliyorum.” dedi Nuria.

“Duydum. Ama acele etmesen, iyice düşünsen derim, gerçi artık çok geç ama.”  Sözlerine başka bir eklenti yapmadan, hatta vedalaşmadan sırtını döndü gitti Nuria.

İçine bir kurt düşmüştü. Ne demek istemişti? Niye sözlerini tamamlamak istememişti? Ona karşı yaptığı yanlış bir hareketi veya bir kötülüğü yüzüne vurmaktan mı çekinmişti yoksa? İdmanı nasıl tamamladığını fark edemedi Abelardo. Koşmuş, yorulmuş, kemiklerinin içindeki ilikleri bile ter içinde bırakmıştı.

Eve dönüşünde bir sürpriz bekliyordu onu; karısı gelişini gözlemiş, ta kapılarda karşılamıştı onu.

“Bebeğimiz olacak Abel!” deyip hissettiğini söylemişti.

“Doktora mı gittin? Doktor mu söyledi?” diye üsteledi Abel.

“Yoo!” dedi Cristina. “Ama geciktiğim için hissediyorum.”

“O zaman hemen otur!” deme ivecenliği(13) ile karısını kucakladı Abel. “Otur ki, rahat et! Bundan sonra ev işleri falan yapma. Yarın hemen maçtan sonra bizim doktora gidelim. Şöyle etraflıca muayene ol! Ondan sonra gidip Kulüp Başkanıyla görüşüp Sözleşmemi karşılıklı feshetme yolunu deneyeyim ve birkaç gün içinde Amerika’ya dönelim hemen.”

... Maç bitmiş ve şampiyon olmuşlardı. Kutlamalar, hediyeleri ve primleri almak doğal olarak birkaç gün sürmüş ve daha sonra Kulüp Başkanı ile karşılıklı konuşmuşlardı. Çok ısrarcı olmuştu Kulüp Başkanı, hatta diğerleri de. Hiç olmazsa Avrupa Kupası Maçlarını da bitirip öyle gitmesini rica etmişlerdi, sözleşmeyi uzatmayı teklif etmişlerdi.

O ise, karısı ile Amerika’da evlenmeyi, çocuğunun Amerika’da doğmasını istediğini söylemişti. Oysa daha doktorla bile görüşmeden gelecek planları yapmaktan utanır gibiydi. Anlayışlı olmak zorunda kalmıştı Kulüp yöneticileri, ona bundan sonraki hayatında başarılar dilemişlerdi.

İsterse jübile niteliğinde, “Güle güle!” maçı yapmasına olanak sağlayacaklarını anlatmışlardı ona.

O; her zamanki tevazuu(19) ile “Mersi! Dişiggür idirim!” demişti Türkçe ve ayrılmıştı, Türkler gibi her biri ile ayrı ayrı kucaklaşarak...

Önce uçak biletlerini almışlar, sonra arkadaşlarının önerisiyle Amerika’da ihtisas yaptığını ve çok iyi İngilizce konuştuğunu öğrendikleri doktora gitmişler, sanki bitmek tükenmek bilmeyen bir zamanı harcayarak, Cristina’nın kan, idrar tahlillerini de yaptırarak muayene olmuşlar ve daha sonra da komşuları ile vedalaşmışlardı...

Uçakta; doktordaki muayeneyi düşünüyordu Abel. Doktor endişeye benzer bir tavırla özellikle Kan Raporuna bakmış, “Bebek sahibi olmak için iyi düşünüp düşünmediklerini” sormuştu onlara.

Cristina, hiçbir art düşünceye yer bırakmaksızın; “Tabii!” diye yanıtlamıştı, tebrik edilmesini beklercesine ve kocasına gülümsemişti. O giyinirken Abel, doktorla konuşması gerektiğini düşünmüştü.

Doktora endişesini sordu. Doktor kaçamağa yakın;

“Şimdi aceleniz var, yola çıkmak, gitmek üzeresiniz, bebek sağlıklı, iki aylık, benim kendi düşüncelerimde mutlaka yanılgılarım olduğunu sanıyorum, Amerika’ya gittiğinizde Aile Doktorunuza bu raporu verin. Tıp dili her yerde aynıdır, umarım o size en güzel şeyleri söyler ve rahatlarsınız.” dedi.

Abel, raporun zarfa konuluşunu ve açılmamasının istendiğini belirtircesine doktor tarafından dikkatle zamklı yerinin kapatılışını izledi, daha başka şeyler sormasını, giyinen karısının doktorun kapısından içeriye girişi önlemişti.

Doktorla vedalaşmaları çok kısa sürmüştü, saklanan bir şeyler var gibi geldi Abel’e. Oysa kendi ülkesinde gerçek ne ise masaya yatırılırdı.

Belli belirsiz, kin tutarcasına başını salladı, doktora bakarken. Ceketinin iç cebine koyduğu raporu destekledi dirseği ile kontrol edercesine.

Havaalanına geldiklerinde aynı ateşin kalabalığı gördü, sinirleri gevşedi, heyecanlandı, omuzlara alınmasını istemediğini anlatmak istercesine; “Dur!” gibi işaret yaptı kalabalığa doğru. Öğrendiği Türkçe ile yine;

“Mersi! Mersi! Dişeggür idirim. Dişiggür idirim! Unutmaycam. Türkiye çok sevdim. Bay Bay!” dedi, karısına sarılarak, gidişinin sebebini anlatmak istercesine... 

Kalabalıktakiler bir ağızdan;

“Oley! Oley! Şampiyon Bizim Takım! En Büyük Abel! Başka Büyük Yok! En Büyük On beş Numara!” diye tempo tutuyordu, uçağa binene kadar. Öyle ki Abel, uçağın kalkışında bile seslerin yankılanışını duyuyordu sanki.

Eşi mutluydu, hem geçmişten, hem şu andan, belki de kim bilir gelecekten. Sadece gülümsüyor, belki de gülmek istiyordu. Oysa...

Uçağın Türkiye semalarındaki yükselişine zor tahammül etti Abel. Daha Türkiye sınırlarından çıkmadan, “Kemerlerinizi Bağlayınız!” ışıkları söner sönmez kalktı lâvaboya yöneldi.

Cebindeki, doktorun dikkatle yapıştırdığı zarfı eline aldı, hoyratça, parçalarcasına açtı ucundan.

Zarfta sadece karısına ait bir Kan Raporu vardı, çeşitli bulgular yazılmıştı, kiminde artı, kiminde eksi işareti vardı. Yalnız HIV yazılı yerdeki işaret karalanmış, ünlem işareti konmuş, raporun sonuna da büyükçe harflerle tırnak işareti içinde “AIDS” yazılıp soru işaretinden sonra doktorun kaşesi basılıp, mavi tükenmez kalemle tarih yazılmış ve imzaya benzer bir işaret yapılmıştı.

Anlamıştı, Nuria’nın beynindeki kalıntı sözlerinden, hareketlerinden ve görünen şekilde zayıflamasından.

Abelardo,  Büyük Abel yıkılmıştı!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Abelardo (Casado SAL); Öyküye uygun Türkiye’ye de gelen İspanyol arkadaşımdı. Azıcık farkı basketbolcu görünecek kadar uzun olmaması, bir de Sumo Güreşçisi sayılmasa da 90+ bilmem kaç kilo ağır sıklet güreşçi tipindeydi.

Soy ismini unuttuğum Nuria; Öyküye hiç uygun olmayacak şekilde hanımefendi bir kızdı, İspanyolca bir kısım kelimeleri ondan öğrendiğim.

Bana esas İspanyolcayı öğreten İspanya’da gezip-tozmama yardımcı ve karı-koca olarak Türkiye’ye de gelmiş olan gırtlak kanserinden yitirdiğim Ziraat Mühendisi olan Eugénio (Vıves ZURITA)’dır. Eşi; Mercedes (Merché). Cristina Vives LAMARCA; Eugénio ve Mercedes’in kızı.

(**) Her Kuşun Eti Yenmez; Herkes zorbalığa boyun eğmez, buna karşı olanlar da çıkar. Her umut edilen şey, umut edildiği gibi çıkmaz, olmayabilir.

(1) Görkemli; Muhteşem. (Türkiye’de uzun süre, kendisiyle beraber görev yaptığım Türkçeyi öğrenme gayretinde olan yabancı bir arkadaşımın sözü. (Aynı şekilde “korkunçlu” dediği de aklımdan çıkmış değil).

(2) Amerigo Vespucci; İtalyan tacir. Astronomi, kozmografya ve coğrafya konularında deneyimli denizci. Güney Amerika’nın Kristof Kolomb’un zannettiği gibi Asya’nın bir kısmı olarak değil, yeni bir kıta olduğunu keşfetmiştir.

(3) Miço; Gemilerde çalışan küçük yaştaki tayfa yamağı.

Çıma; Halat ucu.

(4) Koç (Coach); Antrenör, oyuncuları eğiten, takım lideri.

(5) Evrensel; Evrenle ilgili. Dünya ölçüsünde, dünya çapında. Bütün insanlığı ilgilendiren.

(6) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(7) Çengel Atış; Basketbolda çembere yan durarak tek elle baş üzerinden geçirilerek atılan şut.

Smaç; Basketbolda yakın mesafeden topu sertçe sepete geçirme. Voleybol ve teniste topu yukarıdan aşağıya doğru sertçe yere vurma, küt.

Ribaund  (Ribaunt); Basketbolda bir topun basketbol potasına çarpıp döndükten sonra basket olmadan havada tutulması. Hücum ve savunma ribaundu olarak ikiye ayrılır. Savunma ribaundu; sporcunun kendi potasından ribaund alması, hücum ribaundu sporcunun rakip potadan ribaund alması demektir.

Fast Break; Hızlı atak.

Asist; Yardımcı. Sayı ya da gol pası.

(8) Play Off; Bir Sistem olup şampiyonun belirlendiği normal sezonun ardından yapılan eleme usulü şampiyona.

(9) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.

(10) You Are The Answer To My Lonely Prayer; Adı üstünde, Roxanne D. Draughn şarkısı.

(11) Yakamozlanmak; Su içindeki ışık gibi parlamak. Gizlenilen yer belli olmak, görülmek.

(12) Periyot; Devir, dönem.

(13) Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

(14) Sanal; Gerçekte yeri olmayan, var olmayan, ancak zihinde tasarlanan.

(15) Somut; Doğada belirli olarak var olan, varlığı duyularla algılanabilen, elle tutulup gözle görülebilen, gerçekliği ve nesnelliği olan.

(16) Bölük-Pörçük; Bütünlüğü sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

(17) Nimbus; Karabulut.

Kümülüs; Küme bulut

(18) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.

(19) Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.