Kim demişse demiş, aklında kalmıştı yaşlı adamın;

“Diş tedavisine gitmektense, hele hele diş çektirmektense, çocuk doğurmayı tercih ederim!” Bir kadına ait sözdü bu…

Melül(1), mahzun(1), düşünceli idi kendisine göre biraz daha genç görünen kadın. Aynı otobüsten, aynı durakta indiler. Ve tesadüftür ki aynı yöne yöneldiler, aynı kapıdan içeri girdiler ve yine tesadüftür ki, aynı salonda iki ayrı uçta oturdular.

Burası bir Diş Tedavi Merkeziydi. Büzülmüştü küçücük olmuştu genç kadın. Oysa hiç oralı değildi yaşlı adam. Saymamıştı, abone gibiydi, kim bilir kaçıncı tedavisi olacaktı bu. Diş çekimi, diş temizliği, dişeti tedavisi, kanal tedavisi, protez falan, filân…

İyi ki sosyal güvencesi vardı, yoksa ödemeler olarak o kadar iyileştirmenin üstesinden gelemezdi kendi gücüyle. “Allah, devletimden razı olsun!” diyordu, her ne kadar hükümetler yaşlı, emekli bir ihtiyar olmasına rağmen kendisi gibi olanlara zam denilen şeylerle destek olmuyor idiyse de. “Ahir ömrümde(2), sona çeyrek kalır gibi olsam da elimden tutuyor, bakıyor, güç veriyor devletim!” diyordu.

Ama ya karşısındaki? Büzülmeye devam ediyor, yaşayacaklarının tedirginliğini yaşıyordu, ayağının ucunu sektirerek sanki. Kim bilir, belki bir gün öncesinden, belki sabahından, belki de otobüse bindiği andan itibaren başlamıştı tedirginliği(3), yoksa korkusu mu demeliydi?

Bir isim anons edildi, adamın hayatta hiç duymadığı bir isimdi bu; “Tekine KARA!”

O hanım iki tarafına bakınarak doğruldu yerinden. Dünyada sanki bu isimde kendisi dışında bir başkasının olmasını umarcasına… Sesin geldiği tarafa yöneldi.

Sonra kendi ismi okundu adamın; “Ertekin TEKİNER!”

Yerinden doğruldu…

Bazen tesadüflerin önüne geçilemezdi. Bu da sabahtan beri kendisini, ya da onları takip eden o tesadüflerden biriydi. Davet edildiği odadaki iki koltuktan birinde o oturuyor, gözleri kapalı, akıbetini bekliyordu sanki. Diğer koltuğa da adam oturdu, hemşirenin “Hoş geldiniz!” seslenişinin ertesinde.

Alışkındı, çekinikliği yoktu. Gene ellerindeki makinelerin gırgır sesleriyle, “Aç ağzını, kapat ağzını, gülümse, ısır, gevşet!” gibi komutlarla ve yutkunmalarla geçecek servisten sonra gerekenleri yapacaktı, asistan arkadaş, üzerinde bilgi ve deneyimini gerçekleştirerek.

Ve “Şu gün için yeniden randevu alın, bir sonraki seferde de inşallah-maşallah şunları gerçekleştireceğiz” diyordu. Tıp öğrencileri için kadavra(4) gerekliydi, dişçiler için buna ihtiyaç yoktu, sağlamlar, daha doğrusu dişi sağlam olmayanlar yeterli oluyordu kendilerine. Her ne kadar bir keresinde, önündeki hastaya morfin yapıp(5) kendi dişini haldur-huldur çekmeğe kalkışmışlarsa da olacaktı o kadar. O kusur kadı kızında, kadı oğlunda bile vardı. Diş Tabibinde mi olmayacaktı ki?

Kendisine gene o pratisyen(6) veya dişçilik son sınıf öğrencisi rastlamıştı. Zaten rastlamıştı demek abes(7), onun sayılı hastalarından biriydi, hem her gelişinde.

O bayansa hocalardan birinin hastasıydı, tercihi olarak. Yan yana iki koltukta oturuyorlardı. Tedirginliği belli idi kadının daha başlangıçta, otururken. Adama bakan delikanlı gelmiş, ağzını açıp poşetten çıkardığı aletlerle işleme başlamıştı bile. Yanılmayı istemediği bir konuyla karşılaşmıştı ki, yandaki hastaya bakmak üzere gelen doktora sordu;

“Hocam bir bakar mısınız, ben şöyle düşünüyorum.” diye adamın açık ağzında bir yeri işaret etti. Uzman, yaka levhasından okuduğuna göre Doçent Doktordu ve yaptığını onaylarcasına; “Güzel! Yalnız fazla derine inme!” dedi, ne demekse anlamamıştı adam.

Doktor sonra kendi hastasına yöneldi. Merak ederek başını çevirdi tedavisini yaptıran adam, kendi Diş Tabibi adayının arkasındaki masada bir şeylerle uğraşmasından yararlanarak.

Doktor kadına ağzını açmasını rica etti. Kadın ağzını sımsıkı yumarken, kaşlarını kaldırarak ve gözlerindeki korku ile sanki “Hayır!” diye inatlaşıyordu doktorla. Doktor, bilen, anlayan biri idi, muhtemelen, ya da yaptığı işin gereklerini, gerekliliklerini sabırla çözümlemeyi amaçlayan. Çünkü öylesine uzun ve yalvarıcı telkinlerde(8) bulunuyordu ki. Kendi muayenesi pratisyen Diş Tabibi tarafından giderilen ve bir sonraki uygulamanın yapılması için randevu tarihi önerilirken, o kadın hâlâ masadaydı ve doktorun sabırla söylemlerine rağmen inatlaşmakta direniyor, ağzını açmıyordu.

Adam içinden; “Mademki inatlaşacaktın, niye geldin ki be birader, gençleri boşu boşuna meşgul ediyorsun ki!” dedi. Sonra “birader” olmadığını düşünerek, söyleminin yanlışlığını tamir etme gayretinde oldu: “Hanımefendi!” dedi.

Sonucu merak etmişti, belki kadının iticiliğinin de etkisi vardı bunda, anlayamadığı. Yok, yok, öyle çekicilik gibi saklanmağa çalışılan fesatça(9) şeyler değil. İkisi de unlarını eleyip eleklerini duvarlarına asmış iki duldular, biri “Tatlım, Kıymatlım!” dediğini, öteki “Erim, aslanım!” dediğini kaybetmişlerdi. Nasıl mı? Zaman geçip konuşmuşlar anlatmışlardı kendilerini birbirlerine, sadece zamanlama hatası olarak akıllara yanlış şeyler düşmesin diye, öyküyü anlatan öne almıştı söylenmesi gerekeni, o kadar.

Beklerken, aradan geçen süre zarfında cebinde daima taşıdığı bilmecelerden birini çözmekle uğraştı adam, özellikle merak etmişti çünkü. O hastanın akıbetini öğrenmek, destek olmak bâbında(10) kendisine bir iki öneride bulunmaktı düşüncesi.

Yarım saat, belki de bir saat kadar sonra alı-al, moru-mor bir şekilde bayılırcasına çöktü yanındaki koltuğa o kadın. Bu şanstan yararlanmalıydı yaşlı adam;

“Geçmiş olsun!” dedi.

“Size de! Darısı başınıza, geçmiş olması da benim başıma inşallah”

“Madem bu kadar çekiniyorsunuz, eş-evlât-torun gibi birisiyle gelseydiniz keşke!”

“Eşim öldü ve zamanında Allah iki hayırlı evlât verdi bana!”

Sözü sitem(11) ve aşırı bir kinaye(11) doluydu, iç çekişinde. Anlamıştı adam, ses çıkarmadı, sözünün sonunu bekledi.

“Biri kız, çok uzaklarda, okudu, büyüdü, oralara gitti, evlendi iki torunum var biri dokuz biri beş yaşında ve ben anneanne olarak hâlâ göremedim onları. Tabii kızımın gelin oluşunu da, yol uzaklığı nedeniyle. ‘Hayırlı evlât’ demekte haksız mıyım?”

“Ne diyebilirim ki? Allah’tan benimkiler uzakta değiller, ama yalnızlığımı sizin gibi ve sizin kadar ve sizin yaşadığınız boyutlarda yaşadığıma inanın.”

“Ötekini merak etmiyor musunuz, hayırlı evlâdın?!”

“Etmez olur muyum? Sormama fırsat vermediniz?”

“O da hayırlı evlât, daha yakın, dışarıda o da! Ara sıra hal-hatır sormak için telefon eder, Allah razı olsun! En son galiba üç yıl kadar evvel bir kız arkadaşıyla tatile gelmişken uğramıştı, şöyle ayaküstü. Kız arkadaşıyla anlaşamadılar, ayrıldılar, bir daha da ‘harç bitti-inşaat paydos’ kabilinden, o da aramaz-sormaz oldu. Herhalde öldüğümü komşulardan duyduklarında, ya gelirler, ya gelmezler, bilemem, yalnız, yapayalnız, tek başıma öleceğime inanırım. Ama başımda bir yudum su veren olsaydı, herhalde gözlerim açık gitmezdim.”

“Ölümü düşünmeniz için henüz erken değil mi? Gerçi kazık çakmayacağız dünyaya, ama ölümü bekler gibi davranışımız da Tanrı’nın hoşuna gitmeyecektir, diye düşünürüm. Gelin bu beyaz odalardan, beyaz önlüklerden ve en önemlisi çekincelerinizden kurtulup bir yerlere oturalım. Size bir çay ısmarlayayım, dertlerinizi dinleyip ortak olmaya çalışayım, sonra birbirimizin isimlerini bile öğrenmeden, ‘evli-evine, köylü-köyüne gider’ ne dersiniz?”

“Peki. Ben ısmarlarsam ama… “

“Karşınızda buna izin verecek biri gibi mi duruyorum? Centilmenliğimden şüphe ederseniz, üzülürüm!”

“Böyle bir şey düşünmedim. Çocuklarım birçok konunun sadece para ile hallolduğunu düşünüp sık sık para gönderiyorlar bana, oysa rahmetli kocamdan kalan emekli maaşı ve beraberce sahiplendiğimiz evim bana yetiyor. Sadece bir can dostu, gün aydınlığında abdest alırken havlumu tutacak, boğazım gidiştiğinde çay demleyecek, susadığımda su getirecek! O gerek bana.”

“Konu-komşu, hizmetli-hizmetçi yok mu çevrenizde?”

“Kime ve nasıl güvenebilirsiniz ki? Param olduğunu bilen herkes, ‘Anamın nikâhını değil, ama evimin tapusunu’ istiyor, ya da hizmetinin bedeli olarak kocamdan kalan emekli maaşımın iki-üç aylık tutarını istiyor. Oysa ben yardım etmeyi seviyorum, aldatılmayı değil. Birkaç hayır kurumuna üyeyim. Boş zamanlarımı, yani dişçiye gelmediğim zamanlarımı hep oralarda geçiriyor ve yardımcı oluyorum ve sonra gene yalnızlığıma dönüyorum!”

Bir taraftan çay içecekleri bir yerleri ararlarken, bir taraftan da yürüyerek konuşuyorlardı.

“Hah! Şurası nezih(12) bir yere benziyor, oturalım mı?”

“Olur!”

“Ve ben size uygun görürseniz, haftada en az bir gününü bana ayırmasını istediğim biri için teklifte bulunacağım!”

Otururlarken; “Ne gibi?” diye sormak gereğini hissetti, genç gibi görünen yaşlı kadın.

“Hele çaylarımızı ısmarlayayım da, anlatma gayretinde olacağım. Tabii, iki taraf da birbirine ısınır, düşünceleri örtüşürse. Bunun için önceliğin sizde olması gerektiğini düşünüyorum şu an. Ve başlangıçta tekrar etmeliyim, kafanız, gönlünüz, düşünceleriniz uyuşursa beraber olmayı düşünebilirsiniz. “

“Açık konuşun, demek istediğiniz ne?”

“Şöyle; sokağımda bir gecekonduda yaşayan anne ve babasını bir kış günü olmadık bir biçimde yokluktan ve soğuktan kaybeden Erin KARAİN(1) adında bir hanım kız var. Bana temizliğe, yemeğe falan gelir, korktuğu, çekindiği zamanlarda da ona ayırdığım odada kalır. Ben de sizin gibi ona bakmak için elimdeki her türlü imkânı kullanmaya çalışıyorum, evlâtlarımdan farkı yok, hatta onlardan bile ileri. Nüfusuma almak istedim, yasalar uygun değildi. Maaşa bağlamak istedim, elektrik-su-gecekondusunun ihtiyaçları dışındakileri kabul etmeyecek kadar da tok gözlü ve gururlu. Evimi rahatça temizleyip paklaması için uzaklaştığımda sadece temizlik yaptığı günlerde, el yüz lira alıyorsa, o bıraktığım paranın sadece yirmi beş lirasını alırdı. Kış günlerinde ise belki de anne-babasının kaybı nedeniyle devamlı evimin bekçisi olurdu, ben camiye gittiğimde, ya da torunlarımı özleyip de evden uzaklaştığımda. Lâf aramızda sırf rahat etsin, gönlünce dilediklerini yapsın, yaşasın diye kış günlerinde özellikle giderdim çocuklarımı, torunlarımı ziyarete.”

“Anlıyorum, devam edin. Demek istediğinizi düşünmek zorunda bırakmayın beni!”

“Bu kızla görüşün, o da sizinle görüşsün. İstediklerinizde, isteklerinizde uyuşursanız bir süre beraberce yaşayın. Üstelik para-pula da ihtiyacı olmayacaktır hanım kızımın. Ben zaten ne gerekirse, ne isterse karşılıyorum. Uyuşamazsınız, dünyanın sonu değil ya, birbirinizle aynı saygı ve sevgiyle kucaklaşır, ayrılırsınız. Ancak beraber yaşamaya karar verirseniz, haftada en az bir kere de bana uğramasına izin vermenizi isteyeceğim. Çünkü o olmazsa benim de yaşamım kısıtlanır.”

“Anlıyorum, o zaman adresimi ve telefon numaramı vereyim. Hanım kızımız ‘Peki!’ derse bekleyeceğim kendisini, sizi de tabii. Sonrasında her ne olursa olsun, dediğiniz gibi saygıyla vedalaşırız. Ama isterim ki, birlikteliğimizde sonuç ne olursa olsun, onunla da, sizinle de yakınlığımız, insanlığımız, arkadaşlığımız, dostluğumuz devam etsin.”

“Olur, düşüneceğim, şimdilik kaydıyla yarına kadar Allaha ısmarladık! Yoksa yarın, çok mu erken?”

“Hayır, bilakis gecikmeyin, sabah çayını birlikte içelim, birlikte kahvaltı yapalım!”

“Teklifinizi Erin’e ileteceğim! Sağlıcakla kalın!”

“Âmin! Siz de! Hanım kızımız da…”

Eve geldiğinde, Erin yemekleri ve sofrayı hazırlamış, ısıtılacak yemeği de ocağa koymuş, kapı önüne terliklerini bile çevirmiş, evden çıkmak üzereydi.

“Dur hele kızım!” dedi yaşlı adam. “Yemeği beraber yiyelim, anlatacaklarım, sana söylemek istediklerim var.”

“Hayırdır Amca?” dedi sorar gibi.

“Oturalım, öyle!”

Yemeği yerken bir taraftan da anlatıyordu yaşlı adam. Sözünü bitirdiğinde genç kızın duygu sömürüsü(13) başlamıştı;

“Benden sıkıldığını dürüstçe yüzüme karşı söyleyebilirdin amcam!”

“Kötü haberlerden iyi sonuçlar beklemek hata, biliyorum. Ama söylemem gerek ki, anne-babanı kaybettikten sonra sen bana Allah’ımın lütfuydun. Senden değil günlerce, bir an bile ayrı olmayı dilemem, kendimi yalnızlığıma hapsetmem, bunu dilemem, mümkün değil. Hele hele sitemini işitmeyi de hak ettiğimi sanmıyorum. Gideceğin, daha doğrusu gitmeni dilediğim kişi, iyi bir insan intibaını(14) verdi bana. Hem bir hanım olarak, ona daha çok yardımcı olabilirsin. Hem anlaşırsanız, birbirinize destek olacağınıza inanırsan, haftada bir gün yine benim olacaksın. Hatta sıkışırsam ki muhtemelen yarattığın dünyamdaki boşluğuna alışmam kolay olmayacak, o zaman üst üste ‘Gel!’ diyeceğim günler de olacak. İnanıyorsun değil mi?”

Yaşlı adam söyleyeceklerini toparlamak gayretindeydi. Eksik bırakmak istemiyordu.

“Telefonu var kadıncağızın, izin alıp da bana telefon edeceğin her an ben evde olup seni dinlemeğe çalışacağım. Eğer camide değilsem, dışarılardaysam o zaman sana doğum gününde hediye ettiğim cep telefonu ile ararsın beni, ben sana geri dönerim. Telefonunun kontörünü ben yükleyeceğim, hiç itiraz kabul etmiyorum, yoksa amcalık hakkımı helâl etmem, her gelişinde de harçlığını ben vereceğim.”

Durdu, düşünürcesine adam. “Ne kadar çok konuşuyorum yahu!” dedi kendi kendine. O ne kadar çok konuşursa genç kız da o kadar susuyor, saygıyla, itiraz etmeden, ağzını bile açmadan dinliyordu onu.

“Şimdilik evinle ilgili hiçbir tasarrufta bulunma, söylemek güç, ama ola ki anlaşamazsanız, ya da anlaşır ve beraber yaşamaya devam ederken o hanım için hak tecelli ederse evine dönersin gene beraber oluruz. Yok, ben önce göçersem ve bundan haberin olursa, vasiyetim televizyonun altındaki çekmecede. Çocuklarım başıma geldiklerinde beraberce açar okursunuz. Eğer herhangi bir itiraz gibi bir şeyle karşılaşırsan bir örneği noterde. Anlaştık mı?”

“Allah geciğinden versin amcam! O sözler ağzınıza hiç yakışmıyor. Mademki siz bir şeyler düşünmüşsünüz o şeyler benim için de hayırlıdır. Umarım teyze ile anlaşabiliriz. Anlaşamazsak da dert değil, nasıl olsa evim, beni kucaklayan amcamın olduğu bir yuvam var. Dönerim, hem hiç kimseye müdanam(15) olmadan!”

“Oldu o zaman sabah hazırlıklı gel, sadece giyinerek. Başka şeyler gerekirse döner alırız. İçim dönüp almamızın gerekmemesini diliyor, ama insan hayatında önüne çıkan fırsatlardan, kısmetlerden gereğince yararlanmalı diye düşünüyorum. Kısmet deyince de aklıma geldi, utandırmak için demiyorum. Bu kör, bu yoz(16) mahallede seni kimse görmez, bilemez, ama belki oralarda kısmetin açılır, belki de yuva kurma imkânın olur, kim bilir, kader diyelim işte!”

“Benim ailem sizsiniz. Ne kısmetimi beklerim, ne de böyle bir arzu var içimde. Sizi özleyeceğim, eğer teyze ‘Peki!’ derse.”

Beraberce gittiler. Yaşlı kadın “Kuş sütünün eksik olmadığı” bir masa hazırlamıştı ve enteresan olan şu ki, sanki yıllardır beklediği bir can dostuna kavuşmuşçasına sarılmıştı genç kıza, deyim yerindeyse sıkı sıkı. Ve hatta kahvaltıdan kalkar kalkmaz;

“Gitme! Hemen şu andan itibaren kalmağa başla!” demişti. Yaşlı kadını zor ikna etmişlerdi(17), çamaşırlarını, pijamalarını almak için dönmesinin gerekli olduğuna. Yaşlı adam;

“Yarın da böyle bir kahvaltı olursa ki, ben asla ‘Hayır!’ demem, beraberce geliriz ve onu huzurla teslim eder, dönerim yalnız dünyama. Yalnız söz verdiğiniz gibi hangi gün olursa olsun, haftanın en az bir günü benim olacak Erin kızımın.”

Şımarmıştı yaşlı kadın;

“Konuşalım, anlatalım, hiç olmazsa öğle yemeğini de beraber yiyelim, öyle dönün kendi gününüze!” dedi.

 Bu; ricadan öte bir yalvarma gibiydi. “Hayır!” diyemediler. Yaşlı adamı çay bardağıyla baş başa bırakıp, yalnızlığını yaşadığı evi, kendisinin olacak muhtemel odasını, dolapları, neyin nerede olduğunu anlattı yaşlı kadın Erin’e.

İlâçlarını gösterdi, hangi vakitlerde aldığının çizelgesini gösterdi. Bakkalı, marketi tarif etti ve de dahi daha “Bismillah” bile demeden paralarını koyduğu yeri gösterdi ve;

“Kredi kartım falan yok, her şeyi peşin parayla alırım, sen de öyle yap!” Manavdan benim için aldığını söyleyip tane tane seç, gönlün neyi istiyorsa. Bundan sonra sana tabiyim. Sen ne yaparsan, ne dersen, ne istersen soframız onunla donatılacak. Haydi, gel bu ilk gün, bakkalla, manavla tanıştırayım seni, marketi göstereyim sana. Bundan sonra senin ellerindeyim!” dedi ve masada yalnız bırakacak olmasının özrünü dilercesine yaşlı adama döndü;

“Çay ocakta kaynıyor, biz kızımla bir hava alıp geleceğiz Efendi bey. Bir isteğiniz varsa söyleyin, gelirken getirelim!” dedi.

Aklından geçen hiçbir dileği yoktu yaşlı adamın, sadece gözlerinden süzüleni saklamak gereğini hissetti. Bir yaşam kurtuluyordu, bir insan adına ve kendi yaşamı kısıtlanıyordu bir günle. “Ha! Ha! Hi! Hi!” derken kaygılanmak(18) aklının ucundan bile geçmemişti. Şimdiden yalnızlığını yaşamaya başlamış gibiydi…

Yaşlı kadın için, bir geceliğine de olsa “Güle güle!” demek zor olmuştu. Umudu ertesi günün, başlayacak yeni günün kendisine güzel günleri ardına kadar açacak bir gün olarak başlayacağı umudundaydı. Hayallerini süslemişti kendinden…

Yeni bir yaşama başladı yaşlı kadın. “Gak!” dedikçe istekleri, “Guk!” dedikçe dilekleri geliyordu hemen yanına, yanı başına.

Zaman ilerledikçe bütünleşmeğe başlamışlardı. Yaşlı kadın, yalnızlığını anlatırken, albümleri, çocuklarının küçüklükten kendisini terk ettikleri ana kadarki fotoğraflarını gösteriyordu. Sonra mektuplar içinde gelen soluk fotoğrafları. Öpüyor, sanki kokuları sinmişçesine kokluyordu fotoğrafları.

Özellikle de her yıl gönderildiğine inandığı arkalarında tarihleri yazılı torunlarının fotoğraflarını. Tüm zarfların üzerlerinde adresler vardı.

Oğlunun da fotoğrafları ayrı bir albümdeydi. Torunlarınınki gibi, kızınınki gibi, oğlunun da fotoğraflarını kokladı, öptü kerelerce, kerelerce ve hem her seferinde, haftada en az bir kere yaşlı kadın. Bazen “Rüya gördüm” deyip üst üste iki-üç gün arka arkaya albümleri yayıyordu gene masasının üzerine ve aynı duygularla sarılıyordu fotoğraflara hüzünle ve özlemle.

Bazı bazen, komşuları geliyordu. Doyuramadığı özlemini onlarla da paylaşıyordu, doymamışçasına, doyamamışçasına. Yaşlı kadının gün geçtikçe eridiğini, tükendiğini görüyor ve üzülüyordu Erin. Bir şeyler yapması gerektiğine inandı. Bir gece yaşlı kadın yatınca aynı anlamda iki mektup yazdı kendinden, çocuklarına.

Annelerinin özlemini, gün geçtikçe eridiğini yazdı, sonucunu “Ona bakmakta olan biri” diye tamamlayıp, bir vesile ile dışarı çıktığında atmak üzere cebine yerleştirdi. Yaptığının doğru olup olmadığını birine danışmak gereğini hissettiğinden atmamıştı. Amcasına danışmıştı, gittiğinde:

Amcası sadece içeriğini duymakla birlikte “Uygun!” demişti. Kimsenin senedi yoktu çünkü yarına ve genç kız, belki insafa gelirler, annelerini ziyaret ederler diye düşünüyordu, yaşlı kadının çocuklarının…

Bir gün yaşlı kadınla otururken telefon çaldı. Tek lüksleri oydu zaten, bir de televizyon. Telefonla her gün olmasa bile günaşırı, bazen her gün görüşüp konuşuyorlardı yaşlılar, bu arada kontenjandan(19) Erin’in sesini de duyuyorlardı, ister o tarafta olsun, ister bu tarafta. Genç kız her zamanki saygısıyla ahizeyi tutup yaşlı kadına uzattı;

“… Oğlum! Oğlum!... Sahi mi?.. Özlemle bekleyeceğim. İstediğin bir şey var mı? Gelinceye kadar hazırlasın kızım. Biliyor musun, artık bana bakan, her derdimle ilgilenen biri var evimde, Allah razı olsun ondan!... Biliyor musun? Nerden biliyorsun ki? Ben haber vermedim ki… Kuşlar mı söyledi? Kuşlar özlemimi niye senelerdir söylemedi ki sana, canım oğlum! Özledim, çok özledim seni, sizi, hepinizi, özleminiz kor yüreğimde, burnumda tütüyorsunuz. Hiç olmazsa sen gel, hemen çabucacık gel, ama ‘Ce!’ deyip de kaçma, geri dönme hemen!”

Telefonu kapattı yaşlı kadın, engel olamadığı özlem gözyaşları burnunun ucundan süzülüp teninden eteğine damladı, ama çekmedi burnunu.

Genç kız bir süre heyecanın dinmesini bekledi yaşlı kadının ve sonrasında sordu;

“Ağabey en çok ne sever, hazırlayayım. Ya da satın alayım hemen. Ne zaman burada olacakmış?”

“Öğlen yemeğine yetişirim inşallah!” dedi. Hiç yemek ayrımı yoktur, ama sen şöyle bir karnıyarık yap, ya da imambayıldı. Ispanak mevsimi değil, o halde şöyle bir tarafı bol peynirli, bir tarafı bol kıymalı kol böreği yap. Oralarda özlemiştir bunları oğlum. Hemen kasaba git kızım, markete git, maydanoz almana gerek yok, çünkü oldum olası sevmez maydanozu. Bir de ev tatlısı yap, aşure, ya da sütlâç olabilir. Gönlüne göre işte, istersen hazır baklava al. Ama fıstıklı olsun, onu sever çünkü hatırımda kaldığı kadarıyla. Sık sık gelseydi başka neleri sever, özlerdi, onları da anlatırdım, ama çoğu aklımda kalmamış, ihtiyarlık işte!”

“Öyle deme Tekine Anne! Sen sadece özlem yorgunluğundasın. Hele gelsin, ağabeye ne özlediyse, ne isterse yaparız. Yeter ki dediğiniz gibi; ‘Ce!’ deyip geri dönmesin!”

“İnşallah kızım, inşallah! Beş kuruş harçlık istemezsin, evdekilerle yetinirsin, özencin yok, ‘elbise-pabuç bir şey alalım’ desem. Hakkını nasıl ödeyeceğim senin, bilmem ki?”

“Gayet basit, hayır dualarınla.”

“O dualar hep senin için güzel kızım, hem Tanrı kabul ediyorsa beş vakit dualarımda. İnşallah gözüm kapanmadan hayırlı bir kısmetin çıkar, seni baş-göz ederim de gözlerim açık gitmem inşallah”

“Sen yeter ki sağlıklı ol, Tekine Anne, bırak hayırlı kısmet olmazsa olmasın, umurumda değil!..”

Ertesi gün öğleni biraz geçe çaldı kapının zili. Etekleri tutuşmuştu sanki yaşlı kadının.  Çelme yemişçesine sendeleyerek açtı kapıyı ve onun sesli ağlayışını salon kapısından duydu Erin. Teyzenin oğlunu karşılamaya o da istekliydi bilinmeyen bir kuvvetin iteklemesiyle ve teyzesini takip etmişti hemen arkasından.

Karşısındaki fotoğraflardaki o idi. Fotoğraflarda etkilendiğini düşünmüyor, aklının ucundan bile geçmiyordu böyle bir şey. Sesinin titremesine engel olmak istercesine; “Hoş geldiniz!” diyebildi ancak.

Sarıldığı annesini bir koluna alıp diğer koluyla da Erin’e sarıldı genç adam. Erin yüreğinin gümbürtüsünün hissedileceği korkusuyla titredi;

“Annemin hayat arkadaşı, yalnızlığını bitiren insan, nasıl kucaklamam ki seni de!” dedi. Genç kız duygularını saklamak istercesine;

“Yemek sofrası hazır salonda!” diyebildi ancak.

Mutfağa yakın masanın bir kenarına ilişti Erin. İstiyordu ki tüm hizmeti gerektikçe yapsın, annesi oğlu Tarkan’a doya doya sarılsın, sevsin, okşasın. Sonrasında da gerekli hazırlıkları yapıp onları baş başa bırakıp amcasının evine yönelsin.

Kaç günlüğüne geldiğini bilmiyor, öğrenmesinin de nasıl olacağını şekillendiremiyordu zihninde. Zeki sayılmazdı, aptal da değildi, ama akıllı olduğunu sanırdı, çok konuda. Her ne kadar liseden sonra büyüklerinin ölümleri nedeniyle okuyamamış olsa da amcasının her hafta hediye olarak aldığı kitaplarla beynini olgunlaştırmış, geliştirmişti.

Korkuyordu Erin karşısındakini gözlemlemekten ve ödü kopuyordu Tekine annesinin bir şeyler hissedecek oluşundan.

“Elhamdülillah!” deyip kalktı sofradan Tarkan. Sonra bavulunun başına geçti, annesine aldığı hediyeleri gösterdi. Ve Erin’e dönüp yalan söyledi;

“Küçük Abla senden haberdar değildim, sana bir şey alamadım maalesef, ama affettirmek için annemin iznini de alarak sana bir ayakkabı almak istiyorum, beni kırmazsan sevinirim.”

“Gerek yok abi. Siz sağlıkla geldiniz ve annenizi sevindirdiniz ya, bu her şeye değer!”

“Israr ediyorum. Anne, destekle beni de küçük abla beni kırmasın, söz yarım saat içinde döneriz. Hem sen sofusun, evde biran-miran da yoktur ve üstelik kızardın biraya, miraya, rakıya, şaraba buralardayken. Alayım, sana gözükmeden mutfakta, bir köşelerde söndürürüm hararetimi.”

Annesi ikisine de baktı, kaygılanmaması düşüncesindeydi, ateşle-barut örneği, ama biri diğerine abi, öbürü karşısındakine Küçük Abla diyordu. Endişelenecek bir şey yoktu, hem niye endişelenecekti ki? Yarım saat dediğin bir nefeslik yoldu, gider, gelirlerdi;

“Hadi kızım, madem ağabeyin arzulamış, onu kırma beraber gidin, ama çabuk dönmeye gayretli olun, emi?”

“Tamam Tekine anne, belirlediğin kadar kısa zamanda döneceğiz, merak etme!”

Kapıdan dışarı adım atar atmaz, daha merdivenin birinci basamağında;

“Annem için o etkili mektubu yazıp benim hemen gelmeme neden olanın bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim. Beni kırmadığın için teşekkür ederim.”

Sessizce dinledi Erin. O kadarcık iltifat bile kızarmasına neden olmuş gibiydi. Ayakkabıları, seçmek, beğenmek ve yarım saat içinde geri dönmek mümkün değildi.

“Taksiyle gidip dönsek bile yarım saat yeterli olmaz. ‘Aldım kabul etim!’ desem!”

“Olmaz. Anneme hesabını veremem!”

“O halde ayak numaram 36, siz beğendiğiniz bir şeyi seçin benim için, ricam; pahalı olmasın, uzun topuklu olmasın lütfen!”

“Yani, beni yalnız bırakıyorsun, tercihini göz ardı edip…”

“Sizi yalnız bırakacağım, ama annenizle olacağım, bu önemli benim için. Hem akşama da bir şeyler hazırlamalıyım, özel olarak istediğiniz bir şey var mı?”

“Var! Akşam yemeğinde hiç olmazsa biraz gülümsemeni, benimle de biraz ilgilenmeni isteyeceğim!”

“Tekine annenin biricik oğlusun, tabii ki ilgilenirim, gülümsemekse sanırım mecbur kalmam!”

“Gülümseyin ve bana annemin oğlu olarak değil, ben olarak bakmağa çalışın!”

“Çalışacağım!”

“O halde size bir sır vereceğim ve bunun için annemin hazırlıklı olmasını da sağlamaya çalışın, diyeceğim.”

“Ne gibi?”

“Ablam ve çocukları da Türkiye’de şimdi. Anneme sürpriz yapmağı düşünüyor ablam. Yazdığın mektup onu da çok etkilemiş ve pasaportları çıkartır-çıkartmaz ilk uçağa atlayıp gelmişler. Saat farkı nedeniyle özellikle çocuklar biraz yorgun olduklarından, otelde dinleniyorlar şimdi. Sabah ilk uçakla burada olacaklar. Eniştem gelememiş. Bu nedenle sabahki kahvaltı masasında üç tabak daha olması gerek. Bunu için annemi hazırlayabilirsin sanıyorum. Ablamı ve torunlarını görünce düşüp bayılmasını, kriz falan geçirmesini istemiyor, dilemiyorum.”

“Nasıl yaparım bunu, ufak bir ipucu bile veremeden?”

“O senin bileceğin iş, haydi sen gecikme eve dön, ben de alacaklarımı alır dönerim.”

“Peşinen teşekkür ederim, hediyeniz için!”

“Peşinen bir şey değil, dünyanın en iyi, en güzel kızı!”

Sırtını döndü Erin. Oysa dönmemek, geri-geri gidip gözlerini ayırmamak isterdi, o görüşünden, ufkundan kayboluncaya kadar. Değişik duygular içinde idi, yürürken kendine egemen olamadı, geriye döndü, Tarkan olduğu yerde duruyordu, sanki dönüp kendine bakmasını diler gibi.

Tarkan elini dudaklarına götürdü sadece, o ise sağ elini avuç şeklinde açıp kapadı, yalnız bir defa ve gereğini düşünüp hızla uzaklaştı eve doğru.

Hemen dönmesine hayret etmiş gibiydi, yaşlı kadın;

“Sizi sevinci yaşadığınız bu anınızda yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. İstediğim tip ayakkabının numarasını verdim. Abim de alıp getirecek, artık ne çıkarsa bahtıma, hediyenin iyisi-kötüsü olmaz değil mi?”

“Sağ ol kızım, beni düşünmene bir kere daha sevindim. Ama düşünceli duruyorsun, neden?”        

“Vallahi Tekine anne, oğlunuz geldi, ne güzel sürpriz oldu. İster misiniz kızınız da içinden gelip torunlarınızla birlikte kapıyı çalsınlar. Ama şimdi değil, meselâ sabah!”

“Ah, nerde o günler güzel kızım? Keşke Allah sana söyletiyor olsa ve öyle bir şey olursa kurban keserim. Ama umut etmekten de vazgeçemem!”

“Öyleyse sabah kahvaltısını üç kişilik fazla hazırlayayım, sanki onlar gelecekmiş gibi.”

“Ama onlar babalarıyla birlikte dört kişiler!”

“Farz edelim ki babalarının işi çıktı, gelemedi. Ben gene de her ihtimale karşı bir servisi de kenarda hazır tutarım!”

“Hayal etmekten yoruldum kızım, ben ilâcımı alayım ve biraz dinleneyim, olur mu?”

“Tabii anne! Ben ilâcınızı yatağınıza getiririm. Bu gece abi benim odamda kalır, ben de akşama amcama, ya da kendi evime giderim!”

“Deli deli konuşma. O gider salonda kıvrılır, yatar. Esasında senin odanda somya var, ama olmaz. Bu kadar yıl sonra geldiği için mükâfatlandırmam gerek, ama koskoca adamı annesi olarak yılların özlemiyle de olsa koynumda ısıtamam ki! O zaman salonda kanepe de yatar, asla bir ceza olduğunu düşünmeden. Hem aklında olsun, benim odamda bir çek yat ve ayrıca portatif bir açılır-kapanır yatak var, hani kız arkadaşın falan gelir de yatağını ona vermek zorunda kalırsan, çekinme, benim odamda benim yanımda yatarsın, dert etme!”

“Siz bilirsiniz anne!”

Onu yatırdıktan ve uyuklamasını bekleyip kapısını kapattıktan sonra diğer odaya geçip cep telefonunun tuşlarına bastı;

“Abi, yapmayı düşündüğünüz sürpriz size bir kurbanlık koyuna patladı. Anneniz; ‘Kızım-torunlarım gelirse bir kurban keserim!’ dedi. Ona göre ablanız geldiğinde adak olarak kurban nerede satılıyor, kesiliyorsa ve hangi yardım kurumuna vereceğinizi bir düşünün isterseniz!” dedi ve kapattı telefonu.

Tarkan geldiğinde annesi el’an(20) güzellik uykusuna(21) devam ediyordu. Elindeki paketleri masanın üzerine bıraktı.

“Şu ikisi Çin Malı ama aldım, sana. Saçlarını benden başkası görmesin diye bir başörtüsü, gözlerini benden başkası görmesin diye siyahı fazla bir gözlük ve ayakkabıların. İsterdim ki çaresi olsun, dudakların benden başkasının adını söylemesin, kulakların benden başka bir ses işitmesin ve benden başkasının kokusunu içine sindirme!”

“Şair misiniz yoksa daha öğle bir, öğle sonrası iki! Yarım gün bile olmadı karşılaşalı!”

“Bazı şeyler insanın ruhunda, gönlünde, kalbindedir. Karşılaşırsın ve ‘Hah! Tamam, işte aradığım, hayatımın ışığı bu!’ dersin ve ilerleyen zamanda yanılmadığına inanırsın! Benim için o sensin! İyi ki anneme can yoldaşı olmuşsun. Yoksa ben seni nerede arayıp bulabilirdim ki?”

“Beni tanımıyorsunuz bile, acele etmiyor musunuz?”

“Annemin evine aldığı biri onun namusu, şerefi, koruması, meleği, hatta evlâdıdır. O halde benim annemden farklı düşünmem mümkün olabilir mi?”

“Gene de atalarımızın dediği gibi; ‘Mülâhazat hanesini boş bırakmanızda(22) yarar var’, derim!”

“Hiç gerek yok, sadece dileğim annemi ikna etmeniz. Benim yapılıp tamamlanması gereken işlerim ve alışkanlıklarım dolaysıyla Türkiye’ye hemen dönmem zor. Ama ileride mutlaka. Ben bu toprakların çocuğuyum ve bedeli ne olursa olsun ülkeme hizmet için bir gün mutlaka geri döneceğim. O zamana kadar da annemle birlikte yanıma geleceğiniz günü iple çekeceğim. Ve eğer bana düşüncelerinin sonunda ‘Evet!’ dersen dünyada benden mutlu birinin olmayacağına inanmanı isteyeceğim!”

Salon kapısı açıldı, annesi göründü kapıda Tarkan’ın;

“Fısır fısır ne konuşuyorsunuz(2) bakayım?” dedi.

“Ayakkabı dışında başka hediyeler de almış oğlunuz,” Aç bak!’ diyordu, ben de ‘Siz uyanınca beraberce bakarız!’ dedim. İyi ki uyandınız. Bakalım neler almış oğlunuz? Hem ikindi kahvaltınız hazır, ama akşam yemeği için neler dilersiniz? Söyleyin, yetiştireyim!”

“Bence akşam yemeğine gerek yok, şöyle iyi bir yerde yemek ısmarlamak isterim size, hem kulağınızın pası da silinsin mi? Bir yerlere gider eğleniriz biraz!”

“Ben hayatta gitmedim öyle yerlere, hatta lokantada yemek yemek kültürüm bile yoktur, okuduklarımdan aklımda kalanlar neyse onlar sadece.”

“Beni de baban sağken, bir iki defa götürmüştü, yıllar yıllarca kadar önce. Sadece buruk hatıralar var kalbimde!”

“O halde denemekten ne çıkar ki, baktık olmadı, çıkar geliriz, sohbet ederiz, siz bensiz günlerinizi, ben sizsiz günlerimi anlatırım. Ve de ek olarak sizsiz geçecek günlerimi. Anlatabiliyorum değil mi anneciğim? Hemen pasaportunuzu çıkarttırayım ve hatta beraberce dönelim.”

“Dur oğlum. Daha ‘Peki!’ bile demedik. Hem Erin’in kendisi ve amcası razı olacak mı bakalım? Erin kızım beni tamamen tembelliğe alıştırdı. Ben onsuz yapamam artık, ölünceye kadar, ondan sonrası da sizlerin bileceği şey. Yalnız ben öldükten sonra tüm hatıralarımı yaşadığım bu evimi satmayın, hayır kurumlarına devredin, ya da dayalı-döşeli bir şekilde dürüst, çalışkan, terbiyeli, seçkin öğrencilere yatılı ve parasız olarak verin. Hatta ekonomik durumunuz müsait olursa burs gibi takviyelerde bile bulunun o gençlere.”

“Aman anne, bunları bugünden, bugünlerden düşünmek ve vasiyet etmek yakışıyor mu sana?”

“Yaşım ileri oğlum. Yarına senedim yok. Ablan gibi, senin de mürüvvetini(24) görsem, görebilseydim. Hoş onun ne mürüvvetini, ne de torunlarımı gördüm ya, o da ayrı konu!”

Buram buram sitemi ve özlemi gözleniyordu sözlerinde. Öyleyse “Yarın ki sürprizden çok, ama çok mutlu olacak!” diye düşündüler her ikisi de.

Tarkan düşüncelerindeki bir kısım şeyleri gerçekleştirmek düşüncesinde idi ve hınzırca(25) bir gülüş şekillenmişti gözlerinde. Bir kedi uysallığında sürünerek yaklaştı annesinin sandalyesine ve sırtını döndü;

“Uçağın kliması açıktı, herhalde sağ kuluncum kırılmak istiyor, çocukluğumdaki, gençliğimdeki gibi kırar mısın anne?”

“Ah, oğlum eski kuvvetim nerede? Bu kız geldikten sonra da iyice mızmız(26) oldum, bağışla beni.”

“İzniniz olursa ben yardımcı olayım mı abi?”

Takla atarcasına ve itirazsız Erin’in önüne gelip çevirdi sırtını ve mırıldanırcasına, annesinin duymasını istemez gibi;

“Bana ikide bir abi deme, Tarkan de!”

Aynı ses tonu ve aynı tavırla cevapladı Erin;

“Hem de annenin yanında, hem de daha henüz akşam olmadan!” Ve sesini yükseltti;

“Uf! Uf! Uf! Tahta gibi olmuş abi!” dedi, kızsın istercesine.

“Ay! Ay! Of! Of! Ne kuvvetli ellerin varmış yahu!” dedikten sonra gene fısıldadı: “Hâlâ abi demekle inatlaşıyorsun!”

Çekindi Erin, cevap vermedi. Masajı bazen okşama moduna kayıyordu, farkında değildi ve bundan zevk alan Tarkan da önünden hiç kalkmamak ister gibiydi. Masaj yaparcasına ovalamağa, yerel tabirle kuluncunu kırmağa devam etti yavaş yavaş.

Nihayetinde Tarkan insafa geldi, “Yoruldun, teşekkür ederim, sağ ol!” dediğinde mutluluktan gözleri parlıyor gibiydi.

Onları takip etmekten vazgeçmişti anneleri, belki de zihninde bir şeyleri kurguluyordu, ikisinin de anlaması mümkün olmayan, bilmedikleri, bilemeyecekleri.

“Akşamüzeri çayını demleyeyim mi Tekine anne?”

“İyi olur kızım, bir de her zaman adımı söylemeni istemiyorum, anne-evlât gibiyiz, sadece ‘Anne!’ dersen, bazı-bazen dediğin gibi çok daha çok mutlu olurum, benim sana sadece ‘Kızım!’ dediğim gibi!”

Sonra “Acaba açık mı verdim?” telâşını yaşadı, yaşlı kadın. Kurgusunda acele davrandığını düşünüyor olmalıydı.

“Erin mutfağa yöneldiğinde, Tarkan da peşinden seğirtti;

“Dur sana yardım edeyim!” dedi ve kapıdan girer girmez kolundan tutup kendine çevirdi;

“Duydun değil mi? Annem ‘Anne de’ dedi, fol yok, yumurta yoksa neden bunu demek gereğini hissetti ki? Gelini olursan buna en çok sevinecek o olacak, çünkü benim olduğun andan itibaren onun bakıcısı değil, evlâdı olarak ilgileneceksin onunla. Hem kim bilir, belki beraberce çalıştığım yere döner, beraber yaşarız ve sonra beraberce döneriz Yurduma. Gel inat etme, düşünme fazla, benim ol, bana ‘He!’ de”

“Makineli tüfek gibi üstelik anneciğinin duyacağını hiç umursamadan konuşuyorsun!” derken Tarkan sardı beline elini ve kucakladı, öptü, ama cevapsız bir öpüştü bu. Sıkıldı, üzüldü, boynunu büktü ve annesinin yanındaki koltuğa oturdu.

Ana yüreği nelere kadir değildi ki, bilmesin, anlamasın. Mümkün müydü ki? Gelişinin saatinin ertesinde anlamış, yakıştırmıştı bir şeyleri, üstelik mesajını da vermişti, “Bana Anne de!” diyerek. Ama bir müddet daha beklemenin zararı mı olurdu ki?

Akşam vazgeçtiler dışarılara çıkıp yemeğe gitmekten, çünkü; Tarkan’ın yorgunluk gibi bir mazereti vardı ve uyukladığı yerden kahvaltı için zorla kaldırılmıştı, kahvaltı olarak hazırlanan masaya.

Çünkü Erin akşam yemeği için gevşek davranmış, dışarıda yemek düşünüldüğü için hazırlık yapmamıştı. Tarkan uyur uyanık arası kahvaltısının sonunda kanepeye uzanmıştı. Annesini de yatıran Erin, sofrayı toplayıp, bulaşıkları yıkayıp, ertesi günün mutluluk dolu olacağına inandığı sofranın servisini yaptıktan sonra yatağına yatmadan önce, bir battaniye alarak Tarkan’ın üzerine örttü.

Uyuduğundan o kadar emindi ki; dudaklarına dokundu, dudaklarıyla usulca ve fısıldadı;

“Seni seviyorum Tarkan, hem de bir gün içinde, yılların isimsiz birikimiyle!” dedi.

Tarkan elini sıktı ve yalnızca “Ben de!” dedi belki de rüya gördüğünü sanıyordu.

Ertesi sabah Tarkan annesi uyanmadan evvel elindeki cep telefonu ile usul usul konuştu son cümlesi anlamlıydı;

“Peki, yarım saat sonra abla!” dedikten sonra annesinin başına gelip;

“Uykuda mısın sevgili annem, uyan, uyan, açtım pencereni, gördüm yüzünü uyan, uyan sevgili annem(27)” diye bir şarkı tutturdu. Hemen uyandı annesi, gerekenden sonraki zamanda kahvaltıya oturulduğunda, kapının zili çaldı;

“Hayırdır inşallah!” dedi oturduğu yerden. Erin ve Tarkan kapıya koştular bir arada, hatta koşarken çarpıştılar bile, belki heyecandan.

“Anne!” diye bağırdı ablası, çocuklar eşlik ettiler; “Anneanne!” diyerek koşarak.

Yaşlı kadın şok olmuş gibiydi, gözlerine inanamamanın verdiği bir sevinçle torunlardan birini bir dizinin, ötekini diğer dizinin üzerine oturtturarak kokladı, öptü, kucakladı, bıkmadan.

Kahvaltıdan vazgeçti, salona kanepenin üzerine oturdu, torunlarını bırakmadan, öpüyor, kokluyor, kokluyor, öpüyordu doymazcasına. Torunlarını dirsekleriyle destekleyerek kızına uzattı ellerini. Ağaç olmazsa meyvesi olmazdı, ağacı da kucakladı, içtenlikle, öpüp kokladı, torunlarının arasına onun başını da sıkıştırırken ağlıyordu. Sonra ellerini açtı semaya doğru;

“Çok şükür, çok şükür Tanrı’m, ahir ömrümde, ölmeden önce bana bu günleri gösterdin ya!” dedi. Oysa biliyordu ki “Ruhunu almakla vazifeli olan melek, eceli geldiğinde onu bırakıp da başkasına gitmezdi.(28) Bundan sonraki yaşam kendisine vız gelir-tırıs giderdi, kendini sonu için hazır hissediyordu şu anda. Çünkü yaşamda ne istediyse olmuştu, bir tek oğlunun mürüvvetini görmek dışında. O da ömrü sona ermeden olurdu inşallah, umuyordu!

Unutmadan söylemek gerekli ki; kızı Erkin, Tarkan gibi yalana sarılmamış, parfüm, şapka gibi eklentileri de olan bir kısım hediyeleri sakınmadan getirmişti Erin’e.

Anne gibi Erin de mutluydu beraber oldukları gün ve gecelerde. Ve sıraya bindirmişlerdi Defne ve Can(29), bir gece biri, bir gece diğeri yatıyordu salondaki yer yatağında onunla beraber, annelerinin itirazına ve;

“Bugüne kadar böyle bir şeyi değil yapmak, akıllarından bile geçirmişlikleri yoktur, herhalde” demesine rağmen. Birkaç kere yatağa iki kişi girip de, sabah üç kişi kalktıkları da oluyordu, çocukların ayakları bazen ağzında olarak! Yani çocuklar öylesine ısınmışlar, belki öylesine sevmişlerdi Erin’i.

Erin’in hoşuna da gitmiyor değildi bu. Haz alıyordu, belki bu, bilinçaltında anne olma özlemini yaşatıyordu kendisine.

Dayıları çocukları, çok zaman, hatta her zaman anneleri ve anneanneleri ile birlikte değişik yerlere götürüyordu kiraladığı araba ile. Bazen sabahtan akşama, bazen gecenin ilerleyen vaktine kadar gözükmüyorlardı ortalıklarda, öylesine sürüyordu herhalde maceraları ve dönüşlerinde mutlaka hepsi yorgun ve “Kurt gibi acıkmış!” oluyorlardı!

Bazen öğlenleri gelip yalap şalap(30) bir şeyleri ancak atıştırıyorlar, bazen dayı telefon ediyordu; “Gak-guk(31) hazırlayıver!” diye. Bu; çocuklar için kurabiye, poğaça ya da tost benzeri bir şeyleri hazırlaması gerektiğinin ifadesiydi.

Sadece çocuklar için mi? Kendileri için de tabii. Eee! Kuru kuruya gider miydi onlar? Bazen kutu meşrubat, bazen kutu süt, bazen de bardaklarını hazırlayarak şişe halinde hazırlardı meşrubatları ve tüm ısrarlarına rağmen katılmazdı onlara Erin.

Erin onlara ister kurt gibi acıkmış olarak, isterse yalnızca acıkmış olarak gelsinler, Türkiye’nin en muhteşem çorbalarını, yemeklerini, salatalarını ve cacıklarını hazırlıyordu. Çocuklar, ayranı da, cacığı da öğrenmişler, sadece kokan sarımsaktan haz etmemişlerdi! Bu nedenle cacığı süslemeyi ihmal etmeden sarımsaksız yapmağa gayret etmişti.

Bu; mantının da tatsız-tuzsuz olmasına sebep oluyordu, ama olacaktı o kadar. Tüm bunlara rağmen yapamadıkları, hazırlayamadıkları yok muydu, vardı tabii! Baklava örneğin. Onu da hazırdan alıp servis ediyordu. Olacaktı o kadar…

Bu arada unutulmadan söylenmeli ki, Tarkan annesinin kurban adağını da onlarla beraberken bir ara halletmiş, halledivermişti; “Allah kabul etsin!”

Ah! Bir de geri dönecekleri günü şöyle, ya da böyle öğrenebilseydi! Başlangıçta “Türk Lokumu” olmak üzere neler neler yüklemeyi arzuluyordu ki çantalarına, hem enişteyi de unutmadan, bol bol, taşıyabilecekleri kadar, yasaların izin verdiği kadar…

Onlarla beraber yaşarken tek üzüntüsü, bu telâş sırasında vaadi olduğu halde Ertekin amcasına gerekli vakti ayıramamasıydı, sayılı günün çabuk geçeceğine inanmasına rağmen. Ona da, özürler dileyerek anlatmıştı güç durumunu.

Karşısı; “Çok özledim kızım, çok özlüyorum!” demişti de, başka bir söz çıkmamıştı ağzından. Bu; sesler Erin’in asla hissetmediği boyutlardaydı. Merakı çaresizliği ile örtüşmüyordu, belki de çaresizliğinin endişesini yaşıyordu.

Sayılı zaman çabuk geçerdi, nasıl olduğunu anlamadan geçip bitivermişti. Kızı Erkin;

“Çocukların okulları var, o nedenle dönmemiz gerek, içimizden geldiği için geldik!” dedi, Erin’in mektubundan etkilendiğini hissettirmeden…

Uçağa yöneldiler ertesi gün, ailece hep beraber, anneanne torunlarını ve kızını uğurlamayı istemişti, neler olacağını bilmeden, bilemez, hatta hissedemezdi de zaten.

Vedalaştılar, çocuklar uçağa bindiler, gerekli anonslar yapıldı, uçak pistin başına geldi. Harekete hazırlanıp da yürümeğe başladığında, daha tekerlekler pistten kesilmeden, yaşlı kadın yığılıp kaldı olduğu yere, “Aman anne, ne oluyor?” demeye, tutmaya kalmadan.

Zaten o da tutunmayı istememiş gibiydi. Kucağına alıp havaalanının doktoruna yetiştirmeğe çalıştı Tarkan. Doktor nabzına, gözlerine baktı ve sadece; “Yapacak bir şey kalmamış, kalp krizi beyin ölümü de, beden ölümü de gerçekleşmiş, başınız sağ olsun!” demişti.

Nasıl derlerdi ki torunlara, ablasına; “Annemizi kaybettik, geri dön!” diye. Bir süre susmak sonra oluru ile konuyu iletmeyi düşündü genç adam. Tesellisi elini tutan, “Acını içtenlikle hissediyor ve paylaşıyorum!” diyen Erin’di.

Gerekenleri yaptılar, Tarkan’ın annesini yıllar önce alınmış, babasının yanındaki mezara gömdükten sonra amcasına, ya da evine yönelme gayretinde oldu Erin. Tarkan;

“Beni bırakma, sensiz yaşayamayacağımı biliyor, buna inanıyorum üstelik sen bana Tanrı’nın bağışı, annemin emanetisin!” dedi.

Kararsızdı Erin. “Düşüneyim” dedi. Amcasının evine yöneldi, kötü bir sürpriz bekliyordu kendisini. Amcası da ölmüştü, ölümüne koşuşan mirasçılar, vasiyetnameyi okumuşlar, kendisine haber verip-vermeme tereddüdünü yaşamışlardı (galiba). Notere gitmeyeceklerdi, yasal olarak da ne gerekiyorsa, vasiyetnamesiz halledeceklerdi. Ama onun gelmesi plânlarını bozmuştu.

“Başınız sağ olsun!” dedikten sonra evdeki birkaç parça eşyasını bavuluna koyup uzaklaşma gayretinde oldu Erin. Nedense ne tavırlarını, ne de duruşlarını hazmetmemişti. Kapıdan çıkmak üzereyken galiba çocuklardan biri;

“Dur bacım, nereye? Dedemin vasiyetini merak etmiyor musun?” diye seslendi.

“Yoo! Niye merak edeyim ki?”

“O mirasının yüzde yirmisini sana nakit olarak vermemizi tembihlemiş!”

“O gittikten sonra benim için paranın ne önemi var ki? Hepsi sizin olsun, aldım kabul ettim, iade ediyorum!”

Sırtını döndü, “Bir bir gidiyordu sevgililer! (32)

Ve “Birçok giden memnundu ki yerlerinden, dönen yoktu seferlerinden”; “Sessiz Gemi(33)” şiirindeki gibi.” Ve insanlar ne kadar nankördüler(34) ki, atalarının öldüğüne üzülmek yerine mirasının beşte birinin de kendilerine kalmasından sevinç duyuyordular.

Acaba kabul etmemekle nankörlük mü etmiş oluyordu kendisi de. Hayır, hak etmemişti ve hak etmediğini sahiplenmenin doğru olmadığına inanıyordu.

Evine döndü. Çok zaman olmasa dahi, örümcekler gidişini fırsat bilip doluşmuşlardı oralara buralara. Burnunu çekti, ağlıyordu her iki kaybı için de, ama ağlamak istemiyordu. Burnunu çekmesinden ürken azade birkaç hamam böceği; “Bu da nereden çıktı?” dercesine sokuldular birbirlerine sonra kuytu bir yere.

Cep telefonu çaldı isteksizce, istekli olsa ne olurdu ki sanki? Elini cebine bile atmadı. Israrla çalmaya devam etti telefonu, demek ki isteksiz olsa da istekli olan vardı.

Numaraya bakmadan kulağına götürdü telefonu; ”Alo!” diyesi yoktu. Bir gün arayla iki sevdiğinden ayılmak, yormuş, yıkmıştı onu. Karşısı;

“Erin, Allah rızası için cevap ver ne olur? Yoksa ölü sayısının artmasını mı istiyorsun? Sensiz olursam yaşayamam, intihar etmemi bekliyorsan, hemen kapat telefonu ve sonrasında kendin için ne yaparsan yap!”

“Hayır! Beni sensiz bırakma, sevdiklerimin, sevenlerimin bıraktığı gibi benim yalnızlığımı yaşamama izin verme, evimdeyim gel beni al, hem sonsuza kadar!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tekine KARA, Erin KARAİN, Ertekin TEKİNER, TARKAN ve ERKİN benim ismimin ve soy ismimin harflerinin yerlerini değiştirerek uydurduğum isimler. Tabiidir ki; Türkiye’mde tesadüfen oluşturduğum bu isimlerde yaşayanlar varsa (ki var, ancak ad soy ad olarak da var mı, bilemiyorum) isimlerini kullanmış olduğum için özür dilemek, boynumun borcu.

(1) Melül; Üzgün, boynu bükük.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.

(2) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(3) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.

(4) Kadavra; Tıp öğreniminde görerek, uygulayarak öğrenim amacıyla üzerinde çalışmalar yapılmak üzere hazırlanılmış, ölü insan, ya da hayvan vücudu.

(5) Morfin Vurmak (Yapmak); Dişçilerin yaptığı lokal anesteziye (sınırlı uyuşturma) halkın verdiği ad.

(6) Pratisyen; Mesleğini, sanatını uygulama yoluyla öğrenip uygulayan.

(7) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(8) Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

(9) Fesatça;  Ara bozuculuk, karıştırıcılık,  karışıklık, kargaşalık çıkarma dilek, istek ve arzusuyla. İyimserlik olmaksızın.  Kötülük amaçlı hile yaparak.

(10) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.

(11) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

(12) Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.

(13) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(14) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

(15) Müdana; Minnet.

(16) Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “Duygusuzca bakış” anlamındadır.

(17) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(18) Kaygılanmak; Kötü bir sonuç doğacak diye üzülmek, tasalanmak.

(19) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

(20) El’an; Şu anda, şimdi, hâlâ, henüz.

(21) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(22) Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

(23) Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.

(24) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

(25) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(26) Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olan.

(27) Uykuda mısın sevgili yârim… olarak dillenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(28) Ruhunu almakla vazifeli olan melek, eceli geldiğinde onu bırakıp da başkasına gitmezdi. Kaynağını bilemediğim bir söz. Ancak; Hazreti Osman’a ait olduğuna inandığım şu sözü de eklemekte yarar görüyorum; “Gafil olma, sen unutulmuş değilsin!”

(29) Yurt Dışında Doğan Türk Çocuklarına Genelde Konulan İsimler; Herhangi bir nedenle yurt dışındayken çocukları olan Türk aileler (ya da yabancılarla evli olan bay veya bayanlar) genelde çocuklarına Türkçede de kolayca söylenebilen, öyküde olduğu gibi Defne (Daphne), Can (John ) gibi isimleri koymaktadırlar. Bu konudaki diğer isimler; aklıma geldiği kadarıyla Yasemin (Jasmine), İbrahim (Abraham), Suzan (Susan[ne]), Kâmuran (Cameron), Davut (David), Dilan (Dylan), Bünyamin (Benjamin), Ayla (Aila) olabilir.

(30) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.

(31) Gak-Guk; Yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarındadır.

(32) Bir bir geçiyor sevgililer, gözleri yaşlı; Güftesi; Yusuf Ziya ORTAÇ’a, Bestesi; Şükrü TUNAR’a ait Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(33) Sessiz Gemi, Yahya Kemal BEYATLI’nın ölümü şekillendirdiği en muhteşem eserlerinden biri olup, bu şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.

(34) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.