Her genç kız gibi onun da rüyaları, hayalleri vardı, genç bir kız olduğunu hissettiği ilk andan, yani her genç kadının yaşadığı gibi yaşamaya başlamasından beri…

Seyretmesine izin verilen filmlerden, okumasına izin verilmese de okuyabildiği kitaplardan etkileniyordu.

“Şöyle eli-yüzü düzgün bir kocası, özürsüz çocukları olaydı!” diye istiyordu. Sonra kocasının elinin-yüzünün düzgün olması da önemsizleşmiş, zihninde böyle birini şekillendirmez olmuştu. Zengin olsun, mühendis-doktor, evi-arabası olsun gibi hiç bir isteği, dileği de yoktu, asla.

Konu sadece; “Bebeklerim olsun, onlara kavuşayım, onları büyüteyim, bu mutluluğu ben de her anne gibi yaşayayım!” olmuştu. Yani bir değil, birden çok bebeği olsun istiyordu, Allah ne verirse, ne kadar verirse!

Mutaassıptı(1) ailesi, okumamışlardı zamanında mahalle mektebinin ötesinde, hatta mutaassıplığın, muhafazakârlığın(1) ötesinde, sanki kör cahil(1) idiler. Belki “sofuluk(1) derecesinin bir üst kademesi, yobazlığın minimumun ortası(2)” olarak da yorumlanabilirdi, düşünce, davranış ve tahakkümleri(3). “Oğlanlarla fingirdeşiyor!(4)” diye ilköğretimi bile bitirmesine ancak tahammül(5) edebilip ilköğretiminin bitiminin ertesi gününde de tabiri caizse(6) eve hapsetmişlerdi onu, neredeyse gün yüzüne, güneşe hasretti.

Bu arada söylemek gerek, okula türbanla(7) gitmişti tüm kendisine benzer arkadaşları gibi, okulda gereğine uygun olarak başını açmış, dönüşte yine türbanını bağlamıştı. Hafazanallah(8) böyle yapmasa, okuldan dönüşünü gözleyen annesi, itin bilmem neresine sokar-çıkarır, dinlenir bir süre, aynı işlemi tekrarlar ve demediğini ertelemez, hemen kusardı yüzüne, akşamına babasına demesinden, şikâyet etmesinden önce...

Çok gerekirse, anne-babası bir yerlere beraber gidiyorlarsa evde yalnız kalıp yanlış şeylerle meşgul olmasın(!) diye onu da yanlarında götürüyorlardı. Oysa bir cep telefonu bile yoktu, “Ayıp şeylere el uzatıp çet-met(9) yapmasın!” diye dizüstü bilgisayarını da komşunun oğluna vermişlerdi, okulu bitirişinin hemen sonunda.

Televizyondan mı öğrenecekti ayıp şeyleri? Umurunda değildi. Görüp görebildiği ve gerçekten görebileceği gün yüzü, mutluluk hissettiği o günler idi ve o günlerde günü izlemekten “Hayırlı bir nasibe” gözleri erişmiyordu, erişemezdi de zaten.

“Sağa bakma, sola bakma! Neden bu kız bize çekmemiş ki? Gözleri hep edecekte-delecekte(10), aşna-fişnede(10). Allah şükür!” deyip, sakalını sıvazlar, sokak ortasında işlemeli takkesini düzeltirdi babası. Annesinin ondan arta kalan bir yana yoktu;

“Poponu sallayarak, kırıtarak yürüme kız! Türbanının kenarından saçın gözüküyor, sıkıla!” der kolunu morartacak gibi sıkardı.

Öylesine bir yaşamdı işte genç kızın kısıtlı, hatta sınırları çizilmiş, kilitli olarak tükettiği yaşamı. Bazen anne-babasının;

“Hayırlı bir kısmeti çıksa da hayırlısıyla bir baş-göz edebilseydik gözü kör olasıca, adı batasıca şu mendeburu(11)!” şeklindeki sözlerini “Ah keşke!” diyerek özlemle dinliyor, diliyordu.

“Evlât” değil “Mendebur” idi. “İnsan evindeki bir beslemeye(12), hizmetçiye bile böyle davranmaz, böyle söylemez!” diye düşünüyordu.

Ama “Doğurtulmuş olanın anne ve babasını seçmek” gibi bir şansı yoktu ki! Üstüne üstlük yaşamının şu anki son günlerine kadarki hiç bir döneminde de “Gönlümün sultanı şu olsa!” diye de bir sevgili özenci olmamıştı…

Genç kız; “Sana görücü geliyor!” denilince bunları düşünmüştü, yaşamının tümünü değil, hemen hemen birazını, hatta çok az birazcığını.

Kimdi, neyin nesiydi ve nasıldı o, önemsizdi? Çünkü babaları hem kendi adına, hem de karşıdaki damat adayı adına cami çıkışında görüşmüş, birkaç gün içinde de gereğini kararlaştırmışlardı. Gerisi teferruattı. Anaların bile söz hakkı yoktu ki, kendisinin ve damat adayının böyle bir söz hakkı olaydı.

Genç kızın tek düşüncesi vardı. Evlenirse bebeleri olacaktı. Onları asla kendisinin yetiştirildiği gibi yetiştirmeyi düşünmüyordu. Onların kendi dünyaları olacak, kendi dünyalarında yaşayacak, okuyacaklar, her şeyden önce insan, çok şeyden önce adam olacaklardı.

Kız-oğlan ayrımı yoktu düşüncelerinde, sadece “Sağlıklı bebeler olsunlar!” diye diliyor, bunun için de onlara mutlaka bir babanın gerekli olduğunu biliyordu! Bu nedenle de adayı merak etmiyordu, acaba ömür boyu denilen şey birlikte olabilirler miydi?

Sever miydi, yoksa döver miydi kendini? Cismen değilse de, annesi-babası gibi sözle bile dövse tahammül edemez, alır bohçasını dönerdi ana-baba evine. Ya onlar kabul etmeyip; “Kocana dön!” derlerse idi, bunu düşünmek bile istemiyordu.

Endişesi yoktu evlilik yaşamından. Annesi gibi sümsük(13), kişiliksiz(13), ataerkil(13) bir yaşamı düşünmüyordu, olamazdı, kabul edemezdi de. Neticede yuvayı yapan dişi kuştu. Yuvasını kendi yapacaktı, hele ki eri kendisini severse bunun çok daha kolay olacağını düşünüyordu.

Babası ailesinin talip olduğu oğlanın aile resmini getirmişti, annesine; “Aha bu oğlan!” diye gösterirken göz ucuyla nasıl biri olduğunu görmüştü. Babasının parmakları diğer aile bireylerini kapatmış mıydı, yoksa görmemesi için özellikle mi kapatmıştı, bilemiyordu.

Damat adayını gözü tutmamış, içini asla bir sıcaklık, gönül rahatlığı denilecek bir düşünce, his, ya da duygu kaplamamıştı.

“Büyüğün niyeti yokmuş, evlenmeye, ev-bark kurmaya. Küçük de ailenin zoruyla da olsa bizimkine talip işte. Bakalım bir karşılaşsınlar…” deyip durakladı babası, sonunu da kendisi dinlemedi zaten.

Genç kız; “Kaderimse rıza göstermem gerek!” diye düşünüyordu o an.

Akşama sadece tanışmak için geleceklerdi ailece, âdeti veçhile(14) kahve içilip hoşbeş edilecekti(15)

Genç kızın damat adayına âdet olduğu üzere tuzlu kahve(16) yapmak içinden gelmiyordu. Anne-baba, ağabey, küçük kız kardeş ve o gelmişlerdi. İzlenmek, baştan-aşağı süzülmek ne kadar zor bir şeydi?

Herkese orta kahve yaptı sormadan, cezve küçüktü, iki seferde ancak halledebilmiş, ilk seferde misafirlere, ikinci seferde de anne ve babasına yapmış, küçük kıza da meyve suyu getirmiş, kapı eşiğine yakın bir kenara oturmuş, incelenmenin bitirilmesi moduna girmişti.

Genç kız, taliplisine(17) bakmıyor, bakamıyor, hatta göz göze gelmeye çekiniyordu. Çünkü o değil, ağabeyi etkilemişti kendisini. Zannınca onun da gözlerinde daha önce hiç kimsede görmediği bir bakış vardı. Heyecanlanmıştı.

Kendine neler olduğunu anlayamıyordu. Başı hep eğikti. Oysa o taliplinin ağabeyinin gözlerine bakmayı diliyordu içinden, doyasıya. Yaşamında ilk defa böyle bir duyguyu yaşadığına inanıyordu. Ve inancından dolayı da içinde asla herhangi bir pişmanlık duymuyordu.

Her zaman yönetimde olan genç kızın babası bu kere de;

“Gençlere izin verelim, birbiriyle bir nebze(18) de olsa konuşup birbirini tanısınlar, küçük abla da yanlarına otursun yan odada. Biz de bu arada sohbeti koyulaştırır, ilerisi için konuşuruz. Ne dersiniz?” dedi.

Daha “Olur!” bile denmeden her üçü de böyle bir teklifi bekliyormuşçasına ayağa kalkmışlardı. Oysa plânlıydı her şey, kız anası kızının, oğlan anası oğlunun ve kızının kulaklarını çekmiş, ya da fısıldamışlardı, onlar haklıymış, kendileri de hazırlıklıymış gibiydiler. Yan odaya geçer geçmez, daha nefes almadan ailesince talip olduğu belirtilen damat adayı genç konuşmaya başladı;

“Bu dileğin babamın, babalarımızın kararı olduğunu sen de, ben de biliyoruz. Söyleyeceğim şey şu; ben sizi sevemem. Ben sizinle evlenip beraber olamam, çocuğumuzun olmasını düşünemem. Çünkü sevdiğim, benim eşim ve çocuklarımın anası olmasını gönülden istediğim bir sevdiğim var. Güçlü olalım, beraberce direnelim. Kız kardeşim sevdiğimin kim olduğunu biliyor. Ona kavuşmazsam babamın arzusunu dinlemektense intihar ederim, bir yol bulur, bulmaya çalışır, kaçarım her şeyden, herkesten. Siz de, eğer varsa sevdiğiniz, istediğiniz, dilediğiniz, benim gibi düşünün.  Allah inşallah ikimize de hayırlı kısmetler verir!”

“Bunu söylemek belki zor! Benim ne bir sevdiğim, ne de gönlümün dilediği var. Bu görücülük sonucunda sizinle ömür boyu bir beraberliği düşünmek bana da yanlış gibi geliyor. Yıldızlarımızın aynı yörüngede olmadığına ben de inanıyorum. Ben sesimi yükseltemem, direnemem, ama bu konuda sizi desteklemek dışında elimden de bir şey gelmez. Allah ikimizin de yardımcısı olsun...”

Çok kısa bir an sonunda odaya döndüklerinde hayret dolu bakışlar ikisinin de üzerlerindeydi, oysa birbirine isimlerini bile söylememişlerdi. Sadece göz ucuyla aileye ve özellikle ağabeye baktı genç kız.

Etkilediği inancını yaşıyordu onu, çünkü etkilenmişti o da kendisinden. Kişinin kendine yalan söylemek gibi bir lüksü yoktu. Ona isteselerdi kendini, koşarak mı giderdi acaba, yoksa gene de naza mı çekerdi kendini? Bilemiyordu, bilemezdi de zaten. Hem nasıl bilebilirdi ki?

Tekrar eğik başında yoğunlaştırdı düşüncelerini;

“Bebelerim olmayacaksa, bir kocaya niye tahammül edeyim ki? Evde kalırım daha iyi. Dünyada evde kalan tek kişi yalnız ben olmayacağım ki? İsyanım hoş görülmese de, tahammül ederek evde oturmam, tahammülsüz yaşamamdan daha yeğdir. Hem babam ısrarcı olursa çocuklarım olmayacağı için ben de intihar etsem, acaba Allah’a isyan etmiş mi olurdum ki? Anne-babam bir mendeburdan kurtulduklarına sevinirlerdi herhalde”.

İnancı nedeniyle; “İntihar çözüm değil!” diye düşündü. O genci de sevgilisiyle evlenemediği takdirde ki bunun sebebi her ne şekilde olursa olsun kendisi olmayacaktı asla, intihar etme düşüncesinden vazgeçirmesi gerekecekti. Ama nasıl, nerede, ne zaman, ne cesaretle ve neye güvenerek?”

Zamanında Kur’an Kursuna da gitmiş, Kur’an’ı makamı ve tecvidiyle(19) birlikte öğrenmiş, babasının; “Öyle roman-şiir okuyacağına, ilmihal(20) oku, hadislere(20) yönel!” demesi ile dini bilgilerini zenginleştirmişti. Gerçekten bazen komşuların mevlitlerine giderdi annesiyle, babasının yüksek müsaadeleriyle(!), tuhaftır ki o evlerde gördüğü aile resimlerinin hiçbirindeki gençler kendisini etkilemezdi.

Gönlünün sultanı gerçekten bir yerlerdeydi. O; acaba, damat adayının ağabeyi olabilir miydi? Onun da kendisine bakışlarını sezmiş, beğenmiş ve unutamıyordu.

“Boş dönmeyelim, küçüğe olmadı, ama büyük için isteriz kızınızı!” diye gelebilirler miydi ki tekrar? Heyhat! Olamazdı. Babalar karar vermişlerdi bir kere.

Sonra anneleri zorlamışlardı kendisini. Öyle ya damat adayının anası gelini görmeli, yumalı(2), keselemeli, kusurunu-gediğini görmeli, varsa ondan vazgeçmeliydi. “Gelin Hamamı(21)” diye tutturmuşlardı daha fol yokken, yumurta yokken.

Onlara uydu ailesi. Uymalıydı da değil mi? Mendebur’dan kurtulmaları an meselesi değilse bile, “Hayırlı bir nasip” bugün-yarın gerçekleşecek bir düşünce idi. Varlıklıydı oğlanın ailesi. Belki bir bakıma da bunun içindi babasının “He!” demesinin sebebi.

Hamamı kendileri için özel olarak kapattı karşısı. Gelin Yengesi(21) denilen teyze, kendi annesi, damat adayının annesi ve kız kardeşi. Önce güzelce yuğdular kendisini. Damat anası memelerini yokladı, kurcaladı genç kızın. Öyle kaza ile gibi değil, bile bile. Tenine, boyuna-bosuna, endamına, bacaklarına, düztaban olup olmadığına baktılar hep beraber.

Sanki gelin adayı değil, davar içinden seçilmeye çalışılan kurbanlık bir koyundu!

Damat adayının annesinin daha da merak ettiği başka şeyler vardı, ama genç kız; “Bu kadarı da yeter artık!” deyip diğer merak ettiği şeylere bakmasına, incelemesine(!) izin vermedi. Mahremiyet(22) denilen bir şey olduğuna inanıyordu. O arada türkü de çınlamıştı hamamın göbek taşında türkü çığırmışlardı hep beraber;

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…(23)

Ve o arada ağlamasını istemişlerdi, damat tarafının kadınları; “Yoksa kocada gönlü varmış!” anlaşılırmış da, mış mış da, miş miş miş filân.

Aslında isyan etmemesi gerekiyordu. Belki inkisarla(24) söylenen bir deyiş olacaktı, ama ha kendi evi, ha el evi, karabasan(25) her yerde aynı olacaktı. O halde ele minnet(26) duymaktansa anne ve babasına minnet duyması daha doğru olacaktı. Bu düşüncesini, muaheze(27) edilse bile babasına-annesine açık açık söylemesinin doğru olacağı inancını yaşıyordu.

Üstüne üstlük, damat adayının annesi beğenmemiş tavrını üstün tutar gibi olsa da açık vermemişti, ya da o kanaatte olduğunu kendisi görememiş, bilememişti.

Hamam sonunda evde kına yakılması(28) gelmişti gündeme. Her ne kadar saçları kınalanmış olsa da, ayaklarının, ellerinin parmakları ve avuçları da türkü ile âdeti veçhile kınalanmalıydı. Bu; âdetti, gelenekti ve buna da karşı koymak imkânsızdı.

Kader zalimdi. “40 yılın başında bir” derler ya hani, değil, “20 yılın başında” bir kere güler gibi olmuştu kader, onda da yanlışça güler gibi olmuştu, sevebileceği biri karşısına çıkmış, o da kendisini isteyen ailenin büyük oğlu, damat adayının ağabeyi çıkmıştı. “Kader… Kime şikâyet edeyim seni, bilemem(29)” diye mırıldandı, makamıyla…

Oğlan anasına, kendisi de annesine, hem de aynı anda; “Olmaz bu iş, kanımız ısınmadı!” demişlerdi. Analar, babalara söylemişlerdi usulca, direnmişti babalar:

“Hapırsa da köpürse(30) de olacak bu iş!” demişlerdi…

Camiden dönüşlerinde iki babanın da suratları asıktı. Muhtemel ki, namaz sonrası dakikalar-dakikalarca, belki de bir saate yakın, belki de bir saati geçkin konuşmuşlardı. Onların da dillerinde; “kader” sözü şekillenmişti.

Sonuçta; “Bir süreliğine dinlenip, olayı akışına bırakalım, dinlendirelim” düşüncesi egemen olmuştu kendilerine. Gene de hiçbir şey olmamış gibi davranacaklardı. Zamanın bazı şeyleri kendi düşünceleri yönüne döndüreceğini inanır gibiydiler, belki de zamanın buna zorunlu olduğunu düşünüyorlardı, kim bilir?

Zaman, kendisinin geçmesini bekleyince geçmez. İki evde de gecikmesi her an mümkün birer bekleyiş vardı. Bir tarafta bebek sahibi olma umutlarını ertelemiş bir genç kız, diğer tarafta sevdiğine kavuşamamanın ızdırabını yaşayan bir genç.

Kaderin bu yaptığına ne ad verilirdi, ikisi de bilinçlerini yoklamalarına rağmen cevap alamıyorlardı düşüncelerine. Genç kız; “Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyül Aziym(31) dedi, gerçek anlamını ve hikmetini bilerek.

Hayat mücadele ile devam ediyordu, ancak insanın mücadele için bir gayesi olması gerekmez miydi? Genç kızın, yani Hatça’nın yoktu böyle bir gayesi. Yok! Yok! Vardı da yok! Bebeleri olsun istiyordu ya, kendini sevdiği için isteyecek biri için değil, kendisi için istiyordu baş-göz olmayı(32), ya da evlenmeyi. Ama o biri olmazsa bebeleri leylekler getirmezdi ki!

Hatça’nın ismi de; “Köyden indik şehire, şaşırdık birden bire!” demenin bir görüntüsü gibiydi. Köydeyken onu ebe doğurtmuş, annesi kendi annesinin adını Hatice diye düşünüp Hatça olarak söylemişti. Muhtar da Doğum Kâğıdına öyle yazmış, Nüfus Memuru da öyle kaydetmişti pembe kâğıda. Çokçasına “Gel Hatça! Git Hatça!” denilmesiyle ismini kendisi de benimsemişti.

Evlerinde babasının odasına da paralele bağlı bir telefonları vardı, nadiren çalardı, ama iş görürdü. Televizyonun malûm kanallarından birini “Silâh zoruyla(33)” denilebilecek bir şekilde seyrederlerken ev telefonları çaldı.

Babası kalkıp cevaplamak istedi; “Belki dünürlerden(34) olsa gerek!” diye “Alo!” dedi…

“Yok oğlum, ben Ahmet Amca değilim, Hamdi’yim, Hamdi. Hem teyzenin ismi de Ayşe değil, yanlış aradın herhalde. Sen aradığın numarayı tekrar bir kontrol et, istersen!” dedi ve kapattı telefonu, yerine otururken;

“Tövbe Estağfurullah Emine! Aradığı yeri bilmeyen ne dalgın çocuklar var yahu!” diye mırıldandı. Oysa ne karısının, ne de Hatça’nın ilgisini çekmişti telefonla konuşması.

Günler, daha doğrusu birkaç gün daha geçti aradan. Telefon tekrar çaldı. Bu kere annesi yetişti telefona. “Alo!” demesinin sessizliğinin ardından;

“Sen kimi aradın oğlum?” demiş ve karşısındakinin cevabını beklemeden kapatmıştı telefonu.

Birkaç gün arayla da olsa iki yanlış telefon dikkatini çekmişti Hatça’nın. Arayan numarayı gösteren telefon tuşlarına geriye dönük olarak bastı, annesi odadan çıkıp mutfağa yöneldiğinde. İki telefon numarası da aynıydı ve cep telefonu idi. Not etti beynine ve numaraları sildi, annesi fark edinceye kadar.

Annesinin kendi deyişiyle “Komşuculuk oynamaya(35) gittiği” diğer bir deyişle komşu ziyaretine gittiği bir gün komşu kardeşin verdiği Türkiye tarafından yasaklanmamış, ama anne-babasının yasakladığı kitaplardan birini okurken telefon çaldı. Mutat(36) telefon değildi. Herkes bilirdi ki annesi de, babası da sadece akşamüzerleri aranırdı;

“Gene yanlış arama ve adım gibi biliyorum ki aynı numara!” diye düşünerek yöneldi telefona, numarayı gördü, yanılmamıştı, ancak açıp açmamak tereddüdünü yaşıyordu. Merakı direncine üstün geldi ve “Alo?” dedi sorarcasına.

“Hatça Hanım?”

“Siz kimsiniz ki?”

“Ben Sürat’in ağabeyi Murat!”

“Murat?”

“Evet, hatırlayabildiniz mi?”

“Hatırlayamadım, desem?”

“Birkaç gün önce kardeşim Sürat için size gelmiştik…”

Hani bir söz vardı; “Domuz gibi bilmek, ya da hatırlamak(37)!” gibi. Daha ilk “Hatça Hanım!” dediğinde hatırlamıştı onu, görmese de sesinden. Ama neye yarardı ki? Gönlü olsa da, cismini edinemeyecekti ki. Bu nedenle tanımaması daha iyi olacak düşüncesindeydi;

“Peki, hatırladım desem?”

“Ben sizi hiç unutmadım. Ailemin ısrarı ile kardeşim için gelmiş olsak bile!”

“Neden?”

“Anlatabilsem, vaktiniz müsait mi? Değilse bile müsait olduğunuzda bu telefon numarasını çaldırın, iki elim kanda olsa bile ben hemen döner sizi ararım.”

“Müsait olmazsam; ‘Yanlış numara!’ der, kapatırım.

Niyetini, maksadını, düşüncesini, dileğini iletmiş gibi mi olmuştu acaba? Sesi kısıldı, soluğu durgunlaştı, çekindi, yakalanacakmış gibi kapattı telefonu.

Tekrar çaldı telefon, bir an açıp-açmamakta gene tereddüt geçirdi genç kız. Merakını yenemedi, daha doğrusu hislerine engel olamadı. Ses çıkarmadan açtı telefonu.

“Ne olur kapatmayın! İki kelime daha, lütfen!”

“Peki, dinliyorum, ama annem-babam yakalarlarsa bu benim sonum olur, hem bir daha asla duyamazsın sesimi.”

“Şu anda evinizin önündeyim. Arabam bozulmuş gibi duruyorum. Bir saniye pencereden bakın lütfen, göreyim sizi, sevaba gireyim(38), işlerim rast gitsin!”

Boş bulundu genç kız. Telefonu öyle bırakıp önce perde arkasından baktı. Gerçekten siluet halinde bir genç motor kapağını açtığı arabasıyla meşgul oluyormuş gibiydi. Dikkatli olarak bakmasına rağmen tam olarak göremeyince perdeyi araladı. Genç adam sağ elini kalbinin üzerine koydu, motor tarafından bir şeyi alıp cebine koydu, bu; muhtemelen cep telefonu olsa gerekti, motor kapağını kapattı, arabayı çalıştırırken son bir defa pencereye baktı, belki de tekrar görürüm umuduyla.

Genç kız merdivendeki ayak seslerini duymuş, alelacele telefonu kapatırken, arayan numaraları da silmeyi unutmamıştı.

Neden sonra, perdeyi yarı açık unuttuğunu, ev kıyafeti ile türbanı olmadan kendini arayan ona, annesinin istemediği şekilde göründüğünü hatırlamıştı. Annesi gelip de perdeyi aralık görünce hışımla bağırmıştı;

“Sokağa mı baktın yoksa deli kız? Hem de saçın-başın açık. Sana kaçıncı defa söyleyeceğim; Başımıza taş yağacak taş…”

Annesinin sitemi(27), tenkidi(27), azarından çok yaşadığı ikilem(39) meşgul ediyordu zihnini. Bir tarafta ailelerin istediği, kendisini istemeyen ve kendinin de istemediği Sürat, diğer tarafta kendini isteyen, kendisinin de istediğini inkâr edemeyeceği ve fakat ailelerin hiçbir şeyin farkında olmadığı Murat.

Bu bir Türk Filmi olsa nasıl sonuçlanırdı acaba? Sürat sevdiğine kavuşsun istiyordu bencilce. Belki bu, kendinin de yolunu açık edebilirdi (mi?)

İkilem, ikilem…

Sonuçsuz bir ikilem yaşıyordu genç kız. Olursa… Ya da olmazsa… Eş adayı olarak gelen genç “İstemem!” diyordu, ağabeyi “İsterim!” diyordu kendini. Ve “isterim” diyenle aynı idi düşüncesi.

Teslim ederdi bedenini bebelerinin olması için. Eğer bu; sevgi, aşk idi ise, sevgi yok idi ve değil idiyse ilerde bebeleri olunca severdi, belki de âşık olurdu bebelerinin babasına. Şimdilik ya da şu anda duygularının ne olduğunu bilemiyordu.

Beğeni mi? Haz mı? Hoşlanma mı? Yoksa gerçekten, belirleyemediği o duygu mu? Bu heyecan, ya da istek aşk olmasa gerekti her hal! Bildiği, bebe için bir er gerekmesiydi. Er önemsizdi düşüncesinde. Bebenin ona “Anne!” diyecek olması önemliydi.

Onun da sevip koklayıp, kucaklayacağı bir bebeğe sahip olmasıydı. Bu; yaşamını yönlendirmek istediği her şey için yeterliydi…

İnsan ömrü çok kısaydı. “Bir varmış-bir yokmuş, bir günaydın-bir tünaydın, bir selâmünaleyküm-elveda bir merhaba-allahaısmarladık!” arasında. Ve tükeniyordu. Ah şu belirsizlikler de olmasaydı. Hem cevaplanmayacak, hem sonucu kestirilemeyecek belirsizlikler. Eza(40), cefa(40), dert, gam(40) her ne denirse, hem hepsi de bir arada olan belki de…

Genç kızın kulağı telefon sesinde idi, hem her bakımdan. “Geliyoruz!” mu diyeceklerdi Sürat için, yoksa Murat kendisini arayacak mıydı tekrar? Hem ne için?

Genç kızın gözleri yaşlıydı, ne yapsa, ne etse zihninden kovalayamadığı, ama istediği bir hayal, beynini zonklandıran(41) bir düşünce vardı. Yaşamı bir kâbusa, ıstıraba dönmüştü. Hayallerini bırakıp ölse daha mı iyi olurdu acaba? Oysa Kutsal Kitap ortada idi; “Her canlı ölümü tadacaktı, hem ne bir saniye önce, ne de bir saniye sonra(42).”

Öyleyse isyanına sebep neydi? Yaşamda ölümden başka her şeyin çaresi vardı. Genç kızın da derdinin çaresi vardı, ama bu çare ne idi?

Önceleri belki de yalnızlığını hissetmezdi. O gün, bugün yalnızlığını içtenlikle hissediyordu. Bir görücülük arkasından bu telefon tüm yaşamını alt-üst etmişti. Kendine soruyordu:

“Aşk dedikleri bu mu olsa gerekti?”

Düşleri, hayalleri hep o cisim ile meşguldü. Yanlış diyemeyeceği telefon çalsaydı keşke yeniden. Tek kelime bile etmeden dakikalarca, belki hatta saatlerce dinleseydi onu. Zordu böyle bir dileğin gerçekleşmesi, onun vakti öylesine çok olabilir miydi ki? Kendine bağışlanabilecek zaman o kadar geniş olabilir miydi ki?

Tanrı; “İsteyin veririm!(43)” demişti. Abdest aldı, kendince “Huzur Namazı” kıldı iki rekât. Kaza-Şükür-Ziyaret Namazları oluyordu da, neden Huzur Namazı, Dilek Namazı olmasın idi ki? Dua için Allah’ın huzuruna çıkmıştı yalnızlığında ve;

“İstiyorum, diliyorum Allah’ım!” dedi içten.

Tanrı içten dilekleri kabul eder, açılan elleri boş çevirmezdi. Annesi erişte-tarhana için komşuda, babası “Camiye yardım toplamak için” kim bilir nerelerde idi? Çok zaman öğlenleri bile gelmezdi babası. Bu nedenle “homini gırtlak(44)” pehlivan gibi göbekliydi. Boyu da kısa olduğu için yürürken zorluk çekerdi sanki.

Bir oturuşta bir tavuğu tek başına hallederdi. Genç kız annesine çekmişti, zayıf, fidan boylu, kara saçlı, karakaşlı, ama çakır gözlü. Neyse…

Babası akşamları anlatırdı annesine; nerede olduğunu, ne yaptığını, ne kadar yardım topladığını övünerek. Kendisi de kulak misafiri olurdu anlatılanlara…

Telefon çaldı bunları düşünürken. Biliyordu ki o idi. Özlemini saklamamalıydı. İsteğini, dileğini belirtmeliydi. İşte tam bu anda iliklerine kadar işleyen bir inkisar; “Hayır!” diyerek titretti kendisini.

Usulca açtı telefonu, aynı kararsızlık ve durgunlukla “Evet!” dedi sorarcasına.

“Unutmadınız umarım, ben Murat. Bu kere süt-yumurta arabasıyla geldim, komşumdan alarak. Birazdan mikrofondan bağıracağım. Lâzım mı? Ne olur yakından göreyim sizi, yakından duyayım. Çağırın pencerenizden beni, n’olur?”

Kararsızlık geçirdi genç kız.

“Bir dakika!” deyip telefonu kapattı, annesini aradı komşusundan;

“Süt, yumurta lâzım mı? Kapı önünden geçiyor da…”

“Herhalde al! Sıkı ört kendini!” demiş olsa gerekti ki annesi, “Süt, yumurta” diye bağırışın ardından bu kere başını örtüp pencereyi açtı;

“Bir viyol(45) yumurta lütfen!” dedi.

Genç adam ayakları birbirine dolaşarak yöneldi kapıya ve bu telâşla yumurtaların bir kaçını düşürüp kırdı, kırıkları araçtan tamamlayıp geri döndüğünde otomatik kapı kapanmıştı. Kapıya gelince zile bastı. Bu kere de neredeyse tüm viyolu düşürecek gibi oldu. Onu kapıda karşılayan genç kız atik davrandı, gene de çekindi. Ya karşı hanedeki komşu gözetleme deliğinden bakıyorduysa.

“Çabuk gidin! Gören olmasın lütfen! Telefon edin lütfen!”

“Dünya gözümle gördüm, işittim ya sesini, ölsem de gam yemem artık. Mektup yazabilir miyim?”

“Evet, ama nasıl…”

“Benim çözüm üretmekte üstüme yoktur!”

Yeterli idi bu kadar konuşmak. “Güle güle!” dedi genç kız.

İkisi de yumurtanın bedelini unutmuşlardı. Genç kız için bu, affedilmeyecek bir suç olurdu, eğer fark edilirse. “Kaça aldın?” denirse ne cevap verirdi? Bilmezdi ki ekmeğin, yumurtanın fiyatını. Telefonun tuşlarına bastı ve hemen kapattı. Telefon çalar çalmaz açtı;

“Yumurta bedelini ödemedim, ne kadar?”

“Valla bilemiyorum!”

“Hemen öğrenin lütfen. Yoksa annem beni keser! Bir daha hiç yalnız bırakmaz. Telefonlarınız da cevapsız kalır, ister misiniz?”

“Hemen geri döneceğim!” dedi Murat.

Annesinin merdivenlerde sesini duyduğunda;

“Mahvoldum!” diye düşündü Hatça.

Telefon çaldı, hemen açtı;

“Tanesi 25 Kuruş!”

Ve cevapladı Hatça, telefon numarasını silerken; “Yanlış numara efendim. Burda böyle biri oturmuyor.”

“Kimmiş kızım?”

“Gene yanlış numara. Telefonda bir arıza var herhalde. İki de bir yanlış numara düşüyor. Babam gelince bir baktırsa. Üstelik numara da görünmüyor, makinenin pili bitti herhalde” diyerek yalan söylemek zorunda kaldı genç kız.

“Yumurtayı kaçtan aldın? Ooo! İri-iri imiş! Yumurtacı gelirken galiba bir iki tanesini kırmış, iyi de temizleyememiş, sen bir ara sokak kapısına bakıver kızım!”

“Olur, anne! Yumurtanın tanesi 25 kuruş.”

“Keşke bir viyol daha alaydın!”

“Keşke!” diye içinden geçirdi Hatça. Farklı boyutta, farklı anlamdaydı bu “Keşke!”

Ve üstüne üstlük, hatta üstelik; “Gelin Hamamı” dan sonra hiç bir haber yoktu, ya da kendisine ulaşan bir haber. Acaba aile; “Sürat’i mi razı edemiyordu?” Sürat mi öteliyordu gelişmeleri, ya da gelişmemeleri?

Gerçekten aşk vardıysa ki, inanıyordu buna, âşıktı. Evet, âşıktı, ama çözüm? Hiçbir şey üretemiyordu beyninde. Keşke Murat kendi yerine düşünseydi, ya da düşünebilseydi. Farkında olmadan ismiyle konuşur olmuştu. Bu; ne samimiyetti? Daha dün bir, bugün iki…

En fazla bir ay geçmişti aradan. Ama yaşamında babası dâhil kimse saçının bir telini bile görmemişken o tümünü görmüştü. Bu samimiyetin ifadesi değil miydi ki?

Aramalıydı onu, hem de ilk boş anında, annesinin komşuya, pazara,  markete gitmesini dört gözle bekleyerek. Mevlit falan çıkarsa da mazereti hazırdı; “Hastayım!” diyecekti, özel günleri de takip edilecek değildi ya hani! Annesi;

“Komşuya gidiyorum, oradan da markete uğrarım, eksiğimiz var mı?” deyince “Yumurta” demek geçmişti içinden, neşesinden, sevincinden, espri olsun dileğindeydi. Ama annesi anlamaz, anlamak istemez ayaküstü haşlardı(46) hemen. Vazgeçti;

“Zannımca yok. Kahve kalmamıştı sanırsam!” demişti.

“Aman! Babanın da, benim de öyle bir lüksümüz yok! Gerekirse o zaman alırız!”

“Gerekirse” sözü üzerinde durdu ve durakladı genç kız. Bilinip de kendinden gizlenen, söylenmeyen bir şeyler mi vardı acaba? Gerçekse, Sürat için kendisinden vazgeçilmiş olması birinci olasılık olarak memnuniyeti idi, mutluluğu idi hatta peki ya ikinci olasılık?

Annesinin iki katlı evlerinin kapısından çıktığını duyar duymaz telefonun tuşlarına bastı, kapattı. Anında çaldı telefon.

“Bana acilen vereceğin bir haber mi var?”

Kendisi, içinden geçenleri söyleyecekken karşısı, yani Murat cevap gibi ekledi söyleyeceklerini;

“Öncelikle şunu söyleyeyim, bizim için belki de mutluluk taşıyacak bir haber. Murat evi terk etti, içgüveyi olarak sevdiğinin evine yerleşti bil. Tabii nikâhını da kıydı. Bizden bir tek ben vardım nikâhında, hatta Nikâh Şahidi olarak. Annem-babam ve karşı tarafın tümü küsmüşlerdi onlara.”

“Yih hu!” diye bir çığlık atmak geçti içinden genç kızın, kendisini zor zapt etti. Kalan sözlerini dinlemedi bile, dalgınlaşmıştı, telefon elinde asılı öyle duruyordu, kulaklıktan;

“Alo! Alo Hatça! Duyuyor musun beni?” sesi ekolaşıyordu(47), yankılanıyordu. Ne cevap vereceğini bilemiyordu Hatça.

“Evet!” dedi. Tamamlıyormuşçasına “Peki!” diye ekledi.

“Bir an endişelendim.”

“Niye?”

“Suskunluğun Sürat’e ilgin nedeniyle midir diye?”

“Düşündün yani?”

“Kardeşimden bile kıskanmam, seni sevmem suç mu?”

Durakladı Hatça. Yaşamında böyle bir sözü ilk kez duyuyordu. Suskunlaştı, dalgınlaştı. Devam etti Murat;

“Ne olur, surat asma! Ne olur hiç olmazsa uzaktan da olsa seni sevmeme izin ver. Seni seviyorum, canımdan çok hem. Dile, senin yoluna kendimi asmazsam namerdim(48). Bunu yapmadan yaşarsam, yüzüme bakmazsan bu zaten yaşarken ölümümdür. İnan!”

“Ölümden bahsetmek yerine yaşamdan bahsetsek daha iyi olmaz mı?”

“Ama seninle beraber…”

Suskunlaştı gene genç kız.

“Suskunluğun ‘Hayır!’ anlamında mı?”

“Şaşkınlığımdan. ‘Hayır’ diyecek kadar cesur ve hain değilim. Bana mektup yaz. Kendini ve duygularını alelacele değil, tartarak anlat. Bu bana, senin olmak için verilmiş süre olsun, istersen ben de sana beni anlatayım.”

“Seni biliyorum daha ilk günden. Bundan sonraki telefonda sadece duygularını anlat benim için. Sadece sesini duymak bile yeterli, sağlıcakla kal, benim için!”

“İki gönül bir olunca, gönüllerin tabuları(49) da yıkması da kolay olur diye düşünüyorum!”

“Bu sadece bir düşünce mi, vaat mi diye yorumlamak istesem?”

“Peki. Kapının sesini duydum, annem geliyor, kapatmam gerek! Sağlıcakla kal!”

“Sen de sağlıcakla kal sevgilim!”

Telefonu ancak kapatabildi genç kız, şarkı söyleme modunda.

“Gene ben yoğum diye, açık-saçık şarkılar mı söylüyorsun kendi kendine?”

“Aman anne! Bu marş, Gençlik Marşı! ‘Dağ başı duman almış!’ dedim, duymadın mı hiç?”

Annesinin telefonu duymamasına ve Murat’ın telefonu kapatırken “Sevgilim” diye bitirişine memnun olmuştu…

Ertesi gün gene mutat telefonun dışında çalmıştı ev telefonu. Annesinden önce yetişip açtı telefonu genç kız.

“Çöp konteynırının(50) başındayım, ya gelip çöpünüzü at, ya da çöpü ne zaman atıyorsan bana söyle, o vakitte geleyim buraya!” dedi genç adam.

“Sekiz, sekiz buçuk arası.”

“Senin için o vakitlerde burada olup belki de bir saat çöp karıştıracağım!”

“Allah iyiliğini versin, ne diyeyim!”

Sözünü hemen bitirdi Hatça ve duyulsun istercesine sesini yükseltti;

“Alo! Alo?... Efendim?...Yanlış numara efendim! Kontrol edin, bu sıralarda hep yanlış numara düşüyor efendim!”

Annesi herhalde kanmış olmalıydı, bu sıralarda hep yanlış numaralar çalıyordu ya hani! Genç kızın akşamın olmasını dört gözle beklediği söylense hata yapılmış olmazdı.

Zaman geldi, çöp poşetini mutfaktan alırken, her zamanki gibi annesinin ikazını duydu, duymamış gibi olması gelmesi imkânsızdı;

“Altından pis su sızmasın, merdivenleri lekeleme, gerekiyorsa ikinci bir poşete koy! Başını sıkıca örtmeyi unutma, ha!”

Deli gönlü özlemle belki de çarparak indi merdivenleri. Komşularının pencerelerine baktı ve çöp konteynırının yanına geldi. Eğilmiş, bir şeyler arıyormuş modunda idi Murat;

“Gelmeseydin ölürdüm, geldin şimdi öleceğim!”

“Ölmek için erken değil mi?”

“Sana kavuşacaksam niye ölmeyi isteyeyim ki? İki satır bir şeyler yazdım. Kabul edersen ıslık çalarak ayrılırım buradan!” deyip elindekini uzattı Murat. Görülecek korkusuyla avucunda sıkıştırdı kâğıdı Hatça.

O arada eli değdi eline, cereyan çarpmış, ya da ateşle dağlanmış(51) gibi geldi Murat’ın elinin sıcaklığı, koşarcasına geriye yöneldi, merdivenleri çıkarken buruşmuş kâğıdı göğsüne sakladı. Lâvabo da ellerini yıkadı, esneyerek “Allah rahatlık versin!” dedi büyüklerine, “İyi geceler!” demek âdetten değildi çünkü.

Odasına geçip, kapıyı kapatıp soyunup dökünürken, satırlara yöneldi;

Başlangıç daha önce kendisine hiç söylenmemiş olan bir sözdü: “Bir tanem, sevgilim,” ondan sonra ki kelimenin baş harfi okunamaz gibiydi; “ar çiçeğim” “Kar çiçeğim” de olabilirdi, “Nar çiçeğim” de. Sonraki satırlar sevgi cümleleri, vaat cümleleri idi ve sona doğru “Seni ailenden istemeğe geleceğim! Ya da verilecek cevap yetersiz olursa seni kaçıracağım! Nüfus Kâğıdın cebinde olsun yalnız. Murat’ın” diye bitiyordu satırlar.

Muhteşem bir duygu tadıyordu, kendinden bile esirgediği, düşüncelerini örtbas etmek istercesine; “Bebelerim olacak!” diye mırıldandı, kendi kendine.

Ertesi akşama kadar çalmadı telefonu. Öylesine doluydu ki içi, o da aramayı düşünmedi. Akşam yemeğini yedikten biraz sonra kapı zili çaldı, daha çöpü atmamıştı Hatça. Kapıyı annesi açtı ve;

“Buyur oğlum, hayırdır!” dediğini duydu. Merak edip kapı karşısındaki aynaya baktı; “Kim?” diye. Olamazdı, dün yazmış, bugün gelmişti, elinde bir demet çiçek ve bir kutu vardı. Babası da merak edip, kalkmış gelmişti kapıya; “Bayram değil, seyran değil, bu vakitte habersiz kim gelmiş olabilir?” diye.

O da, düşüncesindeki gibi; “Buyur, buyur oğlum, hayırdır!” dedi. Hatça çıkamadı mutfaktan, açık vermekten çekiniyordu belki de.

Murat daha yerine oturur oturmaz, sanki gecikecekmiş gibi; “Nasılsınız?” ve takip eden söylemleri alelacele geçmişti. Zaten karşısındakiler de bir paketlere, bir ağzına bakıyorlardı merakla. Murat boğazını temizledi;

“İyi niyetle ve kimseyi dinlemeden geldim efendim. Kardeşim için geldiğimizde, kardeşimin arkadaşının olduğunu bildiğimden, kızınızı ben beğendim, kendime eş olmasını için izninizi istiyorum. Yahut da şöyle diyeyim; ‘Kızınızı Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle bana eş olması için diliyorum’ efendim.”

Babası her zaman olduğu gibi önce “Allah şükür!” deyip takkesini düzelti, sakalını sıvazladı ve usul usul;

“Bak evlât böyle işlerin bir yolu yordamı vardır. Evet, aileni tanıyorum ama pattadak(52) gelip böyle kendi başına dünürlük oynanmaz ki! Tamam, sen kızımızı beğenmişsin, bakalım onun da sende gönlü var mı? Gerçi olmasa da ben ‘Olur!’ dedikten sonra, olacaksa olur. Amma…”

Biraz durakladı Hatça’nın babası, tekrar sakalını sıvazlarken düşünür gibiydi;

“Peki, ailen ne diyecek senin bu hareketine? Böyle paldır-küldür(53) kızımızı istemeğe geldiğine göre onlarla ilgili bir sıkıntın, ya da bize söylemek istemediğin bir şey mi var?”

“Kardeşim sevdiğine kaçtı, içgüveysi(54) olarak. Ben de olabilirim. Belki çekinmeleri bundandır. İsteğimi geri çevirmediler, ama ‘Hemen gidelim, yaşım ilerliyor!’ düşüncemi de onaylamadılar, alkışlamadılar desem yeri. Bu nedenle ben kendi başıma deneyeyim istedim şansımı. Lütfen bana olumlu yanıt verir misiniz, elinizi öpeyim.”

“Dediğim gibi oğlum, ani talebin beni, bizi şaşırttı. Hemen cevap vermemiz hiç mi hiç uygun değil. Ama iyi bir ailenin çocuğu olduğunu biliyoruz. Hayırlı olacaksa da, hayırsız olacaksa da bize düşünmek için bir sürse gerek!”

“Ne kadar efendim düşünmek istediğiniz bu süre?”

“Süre pazarlığı mı yapacaksın yoksa?”

“Estağfurullah efendim, o ne demek? Olumlu düşüncenizi alırsam, ailemle beraber rahatsız etmek için söylemiş bulundum.”

Hatça çıkmamıştı mutfaktan, oturmuştu sandalyeye, konuşulanların kendisine ulaşan bölümlerini dinliyor, duymağa gayret ediyordu.

“Peki oğlum, düşünelim bir bakalım. Babanlara selâm götürmeyi unutma!”

Bu “Güle güle!” deyip kovmanın bir başka türlüsü olsa gerekti, demek ki düşünmek için bile niyetleri yoktu.

“Baş üstüne efendim!” dedi, kapıya yöneldi.

Hemen akşamına iş dönüşü düşüncelerini yoğunlaştırmaya çalışırken akşam namazının oldukça sonrasında gelen babası;

“Tek başına dünür gitmişsin?” dedi sorarcasına.

“Evet?”

“Sen bu meseleyi unut!”

Bir çırpıda, bir iki kelime ile tüm konu konuşulmuş, sonuç anlaşılmıştı. Odasının kapısını kapatıp ne yapması gerektiğini düşünmeye çalıştı. Saatine baktı, geçen zaman sonunda. İki satır karaladı. İki satır daha karaladı.

Bir poşete temiz bir gömlek, gerekli olacağını düşündüğü birkaç parça bir şeyler koydu. Hazırdı. Kendi parasıyla aldığı arabasını çalıştırıp çöp konteynırının başına gelip, çöp atılmasını beklemeğe başladı.

“Beni bugünlere ulaştırdınız. Teşekkür ederim. Murat.”  Bu kadardı ilk yazdığı.

“Sen bana yazıldığın halde seni bana lâyık görmüyorlar. Benim olmanı istiyorum. Razıysan bohçanı bile almana gerek yok, kapı önünde ömrümün sonuna kadar bekleyeceğim seni, kaçalım! Murat.”

Neden sonra gözüktü Hatça. Koşup çöp poşetini atarken eline sıkıştırdı yazdığını ve çevresini umursamazca arabasına binip kapıyı kapattı.

Çöpü atan Hatça, heyecanla ancak yıkadı ellerini ve odasına geçip okudu satırları. Heyecanı doruktaydı genç kızın, sessizce de olsa;

“Yih hu!” diye bastırmaya çalıştı heyecanını bir kez daha. Bir bohçaya bir-iki parça bir şeyler koydu, ilk ve son mektubu da aynı yere iliştirdi.

“Bebelerim olacak!” diye bir ninniyi dudaklarında mırıldanarak anne ve babasının kendini azat edecekleri(55) an için uyumalarını beklemeye başladı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yöresel olarak kız çocuklarına verilen “Hatice” isimleri Nüfus Kâğıtlarına doğru yazılmış olsa bile “Hatça! Hatca!” ya da “Hatçe, Hatce!” şeklinde ünlenir!

(1) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.

Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

Kör Cahil (Zır Cahil); Çok cahil. Hiç öğrenimi olmayan, yeterli bilgisi olmayan, bir bakııma odundan farkı olmayan.

Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.

Yobazlık; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlılık. Dinde bağnazlığı aşırıya vardırma.

(2) Minimum Ortası; Maksimum en fazla, minimum en az olduğuna göre, söylenmek istenen yobazlıkta da minimumun çok uzağında demek olsa gerek, sanırım. ALINTI

(3) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(4) 4Fingirdemek; Dikkati çekecek denli oynak ve cilveli davranmak (kadınlar için)

Fingirdeşmek; Kadın ve erkek karşılıklı olarak oynak ve cilveli davranışlar içinde olmak.

(5) Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.

(6) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.

(7) Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı.

(8) Hafazanallah; “Tanrı bizi krosun!” anlamında söylenen bir söz.

(9) Chat (Çet) Yapmak; Bir bilgisayar terimi olup “Muhabbet etmek, hasbıhal etmek, lâfa tutmak, hoşbeş etmek, çene çalmak, gevezelik etmek, söyleşmek, lâklâk etmek” gibi muhtelif anlamlara gelir.

(10) Edecekte-Delecekte; Böyle bir söz yok. Herhalde kör cahil yaşlı adamın söylemek istediği Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim) olsa gerek. Yani; iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).

Aşna Fişne; Gizli dostluk.

(11) Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.

(12) Besleme; Evlâtlık olarak alınarak ev işlerinde çalıştırılan kız. Yanaşma. Birinin yanında çalışan hizmetli, tutma.  Herhangi bir kuruluşu, onun maddi yardımları dolaysıyla körü körüne destekleyen. Beslenme olayı.

(13) Sümsük; Aslı bir kuş cinsi olmakla beraber halk dilinde yöresel olarak uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.

Kişiliksiz; Kişiliği olmayan, kişiliği oluşmamış olan,  nereye sürüklenirse oraya yönelen, nereye yönlendirilirse o yöne giden, inisiyatifini aklını kullanamayan basit insan.

(14) Âdeti Veçhile; Âdet olmuş şekil, yol ve tarz şeklinde.

(15) Hoşbeş Etmek; Şundan bundan konuşarak sohbet etmek.

(16) Tuzlu Kahve; Genelde Trakya ve Marmara yörelerinde uygulanan bir âdet olup amaç; kız için damat adayının nelere katlanabileceğinin işaretidir. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.

(17) Talip; İstekli, isteyen. Evlenmek isteyen ve bu isteğini evlenmek istediği kimseye, ya da o kimsenin yakınlarına bildiren kimse.

(18) Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

(19) Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

(20) 20İlmihal; İslâm dininin belli başlı ilkelerini kurallarını öğreten kitap.

Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).

(21) Yumak, Yunmak, Yuğmak;  Yıkanmak. Yıkanıp temizlenmek, tertemiz olmak.

Gelin Hamamı, Damat Tıraşı: Eskiden Anadolu’da yaygın olan geleneklerdendi. Gelin, kaynana ve varsa görümceleriyle yıkanır, tüm temizlikleri yapılırmış, ayrıca kusurları varsa görülürmüş oğlan tarafı tarafından, dolmalı-börekli, tefli-çalgılı bir eğlence. Damat tıraşı meydanda damat giydirilir davul-zurna eşliğinde, kusuru-ayıbı var mı gözlendiği gibi sinekkaydı tıraşı da yapılırmış. Güzel âdetlermiş vesselâm.

Gelin Yengesi; Düğünde geline yardım eden kimse anlamındadır.

(22) Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik.

(23) Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar… Hüseyni Makamında bir Malkara Türküsü.

(24) İnkisâr; Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

(25) Karabasan; Kâbus.  Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(26) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(27) Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.

Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.

(28) Kına Yakmak; Sünnet-i kavli olduğunu Peygamberimiz söylemiş (miş).

(29) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(30) Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

(31) Lâ Havle Velâ Kuvvete İlla Billâhil Aliyyül Aziym: Güç ve kuvvet Yüce Allah’tandır, diye tefsir edilen Arapça bir söz. Tefsir edenlere göre; bu söz söylenirse 99 derde deva olurmuş, en basitinden hüzne ve kedere engel olurmuş. Bu sözü 100 kere söyleyen ise fakirlik yüzü görmezmiş.

(32) Baş Göz Olmak; Evlenmek.

(33) Silâh Zoruyla; (Mecazi olarak) Sanki elinde silâh varmışçasına zorla, metazori, ister istemez.

(34) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.

(35) Komşuculuk Oynamak; Bir bakıma tribünlere oynamak sözü ile eşdeğer sayılabilirse de, genelde, iki ev, üç ev ya da daha fazlası kadınların birbirine sohbete gitmeleri olarak yorumlanabilecek yerel bir deyimdir.

(36) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

(37) Domuz Gibi Bilmek, Hatırlamak; Hınzırca. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(38) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(39) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(40) Eza; Sıkıntı verme, sıkıntı çektirme, üzme, üzgü.

Cefa; Büyük sıkıntı, üzgü, eziyet.

Gam; Kaygı, tasa, üzüntü.

(41) Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.

(42) Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette  (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.

Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(43) Dua edin, İsteyin veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Olsa olsa Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir.

(44) Homini gırtlak … Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(45) Viyol; Satış sırasında yumurtayı korumayı amaçlayan, atık malzemeden yapılmış özel kap.

(46) Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak, Dalamak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

(47) Ekolaşmak; Karşılıklı aynı sesleri, aynı ritimde, aynı makamda söylemek olsa gerek.

(48) Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.

(49) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(50) Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.

(51) Dağlanmak; Kızgın bir demirle hayvanlara damga vurulması. Hastalığı yenecek etkenleri  ve bu etkinliklerin kullanılma yöntemlerini bularak hastanın sıkıntılarını metal bir araçla yakarak giderilme işlemi.

(52) Pattadak (Pattadanak); Birdenbire, ansızın.

(53) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

(54) İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” anlamında kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir

(55) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.