Gayet mutlu bir yaşantım vardı, bu derdi taşımaya başlamadan önce. Annem, babam, kız kardeşlerim ve ben. Sonra ne olduysa, oldu…
O gün gecikmiş olarak çıktım evden. Neden okullarına giden kız kardeşlerim Filiz ve Tekne Kazıntısı(1) Yeliz, beni uyandırmamışlardı ki, anlayamadım. “Görevden gece döndü, herhalde bugün izinli, ya da işe gitmeyecek, bu kadar derin bir şekilde uyuduğuna göre!” demişler ve bu nedenle uyandırmamışlardı beni herhalde.
Sabah Namazına kalkan ve sabah yürüyüşlerini beraberce yapıp “Güzellik Uykularına(2)” devam eden annem-babam da horultulu uyuyuşuma ses çıkartmamışlarmış!
Gerçekten il dışında uzun ve yorucu bir çalışmadan dönmüştüm, her ne kadar arabayı kullanan şoför, bana da destek olan bir arkadaşım ve destek olduğum müdürüm vardıysa da gerçekten hepimiz oldukça, hatta çok yorulmuştuk.
İznimiz yoktu ve hemen servisimizin başında olmalıydık. Yorgun oluşumdan dolayı erken yattığımdan, sabah işbaşı yapmam gerektiğini söylememiştim evdekilere.
Evde en erken ben kalkardım her zaman, sabah namazı nöbetçileri hariç. Bu nedenle hem kardeşlerime, hem de güzellik uykularını bölmediğim babamlara ben hazırlardım kahvaltı masalarını, mevsimine göre portakal suyu, meyve, ya da domates-biber-salatalık ile. Bazen Filiz’in zevkine uygun olarak yumurta haşlardım, bazen Yeliz’in zevkine uygun olarak sahanda yumurta.
Bir kısım baharatlı şeyleri bazen Cumartesi-Pazar günleri tüketirdik. O günler Bayram Sabahı Kahvaltısı gibi olurdu. Zira annem, ya hazır yufkadan mevsimine göre ıspanaklı kol böreği, ya da gözleme yapardı peynirli.
Bazı bazı poğaça, kurabiye de yapardı, ama üçümüzün de, babamı da katarsak dördümüzün de favorisi; ıspanaklı kol böreği idi. Patateslisi, kıymalısı da olurdu bazen, ama ille de ıspanaklı… Bir gün önceden ıspanaklar yıkanmış ve hatta kavrulmuş ise Cumartesi-Pazar dinlemez erkenden kalkar ağızlarımızı şapırdatarak beklerdik fırından tepsinin çıkışını.
Bu Cumartesi-Pazar, ben yokken ne olmuştu, soramamıştım bile yorgunluktan ve kardeşlerim yalap-şalap(3) sallama çayla ne yiyip içtilerse öyle gitmişlerdi okullarına, aylardan sonra ilk defa.
“Üf!” dedim, kendi kendime. “On dakika yatak sefasından sonra, on dakika tıraş ve giyinme, kahvaltıya boş ver, bir saat otobüs bekleme ve gidiş, en az bir buçuk saat geciktim, demektir!”
Kumandanlara, yani Müdür ve Başkana tekmil vermemde yarar vardı, vermeliydim de mutlaka. Bugüne kadar hiç böyle bir şey olmamış, yaşamamıştım, ya da aklımda kalmamıştı. Acaba; “Harp oldu, darp oldu!” mu deseydim? “Elektrikler kesikti, derslerime çalışamadım!” mı deseydim? Yoksa “Otobüsün lâstiği patladı, bozuldu!” mu?
Diyemezdim. “Geciktim!” demek uygun gibi geliyordu bana, elbiselerimi giyerken.
Dışarı çıktım, henüz yağmurlar ve soğuklar başlamamıştı. Cep telefonumu açarken saate baktığımda, yaşadığım bu an itibariyle tahminimde yanılmadığımı bir saat otobüs bekleme ve gitme vaktim olduğunu gördüm.
Aklıma geldi: “Bir devlet büyüğü normal tarifeli uçağa yetişecekmiş, gecikmiş. Uçak yolcularına anons edilip ‘Zorunlu nedenlerle’ ya da ‘Teknik Nedenlerle’ deyip uçağın bir saat sonra kalkacağını söylemiş yetkililer. Millet uçağın içinde, VIP(4) mi neyse oranın yolcuları gelecek(miş)!
Neyse devlet büyüğü uçağın tehirinin bitmesine on dakika kala gelmiş, uçağa yetişmiş. ‘On dakika sonra uçağın kalkacağı’ söylenmiş ve anons edilmiş yolculara. Devlet büyüğü; ‘Desenize on dakika erken geldik, daha dokuz dakika konuşabilir, sohbet edebilirmişim!’ demiş!” Ben, bana anlatanın yalancısıyım.
Zamanında gerçekten böyle devlet büyükleri vardı. Kravatındaki gizli notu okuyamayıp, “Hoş geldin!” yerine “Trevira” diyenini mi ararsın, asansöre binmek için “4 Kişiliktir” yazısını görünce diğer üç kişinin gelmesini bekleyeni mi? Örnek çok, ama neyse!
“Özür dileyerek, gecikeceğimi söyledim, hiç “Uyuyakalmışım!” der miyim? Hadi bu sefer amirlerim için değişik başka bir ad söyleyeyim; Patronlarıma!
Otobüs Durağında otobüs bekleyerek siftinirken(5) karşı durakta bekleyen, giyimi iyi de, boyası biraz fazla kaçmış bir genç kız dikkatimi çekti. Hem bir hayli dikkatimi çekmiş olmalı, hem öyle dikkatimi ayıramamıştım ki, genç kız hızlı bir şekilde caddeyi geçerek yanıma geldi.
Bilenler vardır mutlaka. Bazı otobüsler “Ring(6)” diye seferler yaparlar. Bazen durakta bekleyenler, hele ki hava yağmurlu, karlı, soğuk ise, otobüsün gelme durumuna, ayakta kalmamak arzularına göre otobüsü görünce kendi duraklarından karşı durağa geçerlerdi. Genç kızın aynı şeyi yaptığını düşündüm, onun benim bulunduğum Otobüs Durağına gelmesi üzerine.
Bir şeyler demek gayreti içindeydi sanki. Ama otobüs geldi, karşı duraktan birkaç kişi daha aktarma yaptı bulunduğum Otobüs Durağına. Genç kız yol verince mecburen önce bindim, niyetini anlamayarak. Otobüsün son ikili koltuklarından birine oturdum. O da sanki başka yer kalmamış gibi gelip yanıma oturdu…
“Niçin öyle dik dik baktınız bana?”
“Hiç farkında değilim, öyle bir intiba(7) bıraktıysam, özür dilerim.”
“Yok, bir sebebi olmalı!”
“Ne olsun ki? Doğduğumdan beri askerlik sürem haricinde hep buralarda idim çevremin çoğunu, hatta gelip-giden kiracıları bile tanırım simalarından. Farkında değilim ama sizi birine benzetmiş olabilirim. Ama şimdi dikkatle bakınca fark ediyorum ki; sizi ilk defa görüyorum. Bir yanlış anlama olduysa gerçekten özür dilerim, hiç bir kastım yok, çünkü.”
“Evet, babam ve annem emekli öğretmenler, ben de Üniversiteyi kazanınca kazadaki evi kapattılar, buraya taşındık, kiracı olarak. Derslerim ağır olmadığı zamanlarda kazaya gideriz birkaç günlüğüne de olsa.”
Sohbet koyulaşır gibiydi, ama can alıcı soruyu bir defa daha sordu;
“Maksadım birbirimizi tanımanın yollarını araştırmak değil. Kör ve aptal da değilim. Bakışlarınızdan belki yaşım gereği çok şeyi anlamasam da bazı şeyleri anladığımı sanıyorum. Dudağınıza ve kaşlarınıza sinen, gamzelerinizde oluşan müstehzi(8) bakışlar uzaktan hissedilir gibiydi. Ama yanınıza gelince kesinlikle gördüm. Farkında değilsiniz belki ama şakaklarınızdaki damarların zonklamasını bile görüyordum yakınınızda, üstüne üstlük yaban mersini(9) gibi pembe ötesi kızarıktınız, belki de bana öyle gelmiş olabilir uzun solukluydunuz. Tekrar ediyorum, nedir beni incelemekteki maksadınız, sebebiniz veyahut? Sadece yabancı görünmem mi, yani köyden şehre gelmem gibi…”
“Tekrar ve bir kere daha özür dilerim. Hiç aklımın ucundan bile geçmedi, köylü-şehirli, fakir-zengin, uslu-haylaz, ya da okumuş-cahil gibi hiç ayırım yapmam, benim için insan olmak önemlidir çünkü.”
Otobüse binenler, inenler oluyordu. Seslerimizi kısarak iki yabancıdan ziyade tanıdık iki kişiymiş gibi sessizce konuşuyorduk. Aslında öyle de olması gerekliydi, bence.
“Öyleyse ta karşıki duraktan fark ettiğim kin gibi, garez(10) gibi, dövecekmiş gibi bakışlarınızın sebebi ne? Hiç de ilgi çekmek için değildi, bakışlarınız!”
“Çok ısrarcısınız!”
“Çok da okurum!”
“Neyi meselâ?”
“İnsanların bakışlarının anlamını desem? Mutlaka biliyorsunuzdur. Beden dili diye bir şey var. Bakışların ne cins olduğunu anlarsınız; hayranlık mı, saldırganlık mıdır diye örneğin. Bakışlarınızın uzun süre sürmesinden ve gözlerinizden okudum bunu.”
“O halde niye soruyorsunuz ki? Anlayın bakışlarımın anlamını?”
“Şöyle diyeyim; birincisi merak ki, söylediniz biraz evvel taşralı(11) olduğumu!”
“Asla! Sadece buraya yeni gelmiş olabileceğinizi söyledim!”
“Ne fark eder ‘Ha Hasan Kel, Ha Kel Hasan’? İkisi de aynı, olsa olsa deyim farklı belki. İkincisi ise…”
“Evet?”
“Hayranlık bakışlarınız olmadığına göre, bende olmamasını istediğiniz bir şey var gibime geliyor. Çizmelerim, elbiselerim mi uygun değil? Ekonomik durumumuz ancak buna müsait. Çantam, kitaplarımı tutuş şeklim, saçlarımın şekli? Uzaktan herhalde başka kusur görmemişsinizdir gibime geliyor. Ama bende kusur olarak gördüğünüz, beğenmediğiniz bir şey varsa, söyleyin ki, düzelteyim, ya da yapmamağa gayret edeyim.”
“Hiçbiri sizin gibi cici bir kız için tenkit edilecek şeyler değil! Yalnız bu kadar şeyi nasıl bildiğinize hayret ediyorum. Sanırım küçük yaşta çok şey öğrenmişsiniz. Davranışsal Bilimler(12) mi okuyorsunuz yoksa? Antropolog(12) , karakterolog(12), ya da ırabilimci(12)? Yoksa psikanalist(12), psikiyatr(12), psikolog(12) musunuz? Belki de pedagog?(12) ”
“Olabilir, belki, siz yanlışım ne, onu söyleyin lütfen?”
“Yanlış değil!”
“O halde söylemenizde sakınca olan bir şey mi? Bacaklarım mı çarpık yoksa? Oturmuyordum, bacak bacak üstüne atmış olmam da olası değil ki bunlara da kusur bulmuş olasınız. Yoksa otobüs beklememde mi bir hatam vardı? Söyleyin, lütfen!”
“Çok ısrar ettiniz, belki yapmazsınız, ama ısrar ettiğiniz için söylüyorum; bu kadar boyanmak yakışmamış size.”
“Ha! Makyajımdan bahsediyorsunuz. Ama erkek arkadaşım böyle beğeniyor beni.”
“Erkek arkadaşına söyle, dünya gözüyle değil, gönül gözüyle görmeğe çalışsın seni. Yok, ısrarcı olursa dünya gözüyle görmeye, bir ağabey gibi beni dinle, o seni sevmiyor, varlığını istiyor demektir ki, ondan sana yâr olmaz. Hem üzülmeni istemem, hem de dilemem. Anlatabilmişimdir umarım.”
“Bu durakta inmem gerek, anladım ve sizi dinleyeceğim, en basitinden dinlemeğe çalışacağım sizi. Bir dahaki karşılaşmamızda, umarım bunu söyleyebilirim size.”
“Başarılar… Ben bugün işyerime yaklaşık iki saat kadar gecikmiş olarak gidiyorum. Siz ise, bugün ilk defa karşılaştığımıza göre bu vakitlerde yöneliyorsunuz okulunuza. O zaman bir kere daha ne zaman görüşürüz, bilemem. Biliyorsunuz “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür!” Unutursunuz, belki ‘Bir ağabeyin nasihatleridir!’ der, geçersiniz. Bilin ki arkadaşlığınız devam ederse o arkadaşınızla mutluluklar dilediğimi de biliniz.”
“Sağ olun! Çok teşekkür ederim. Dediklerinizi unutmayacağım, hafıza ile ilgili sözünüzü de. Benim de sizin o sözünüze karşılık olarak söyleyeceğim ise şu: ‘Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur!’ derler.”
“Umarım, tekrar başarılar…”
Otobüsten inerken etkilendiğimi itiraf etmem gereken bakışlarını tekrar görebilmek için arkasından baktım, hissetmiş gibi döndü ve elini salladı.
Olsa olsa on yedi, bilemedin on sekiz, ya da yirmi yaşlarındaydı. Ben ise otuz. “Kendine gel Deniz!” dedim. “Bekârlık başına vurdu herhalde! Bu ne ilgi, üstelik senin akranın genç bir kız arkadaşın var. Ayıp olmuyor mu? Bir de neredeyse; ‘Arkadaşını bırak, boyanmadan bana gel!’ gibi duygu sömürüsü; ‘Hafıza-i bilmem ne?’ diye”
Yakıştıramamıştım kendime. Hem iki kız kardeşim vardı. Ve aklıma neler geliyordu, tövbe, tövbe! Yalnızca el salladım.
Vazgeçtim düşünmekten, rutin(13) yaşamıma dönme gayretini yaşadım ve döndüm de.
Sabahları tüm gereklilikleri yapıyor, kardeşlerimi okullarına uğurladıktan sonra Otobüs Durağına geliyordum. İtiraf etmeliyim ki, bakışlarım çok zaman karşı durakta oluyordu, beklercesine hem, o boyası fazla genç kızı özlemiş gibi bir kere daha görmek istiyordum onu. Bir kere daha mı? Saklamayacağım gerçeği, kendimden sakınmak istesem bile; “Çok kere görmek istiyordum onu, hem çok çok kereler…”
Ve beynimdeki davulun sesi ulaşıyordu kulaklarıma; “Dengi dengine, dengi dengine!”
Aradan günler geçti. Tepkisizliğim bazı şeylere, ya da bazı şeylere tepkim ailemin gözünden kaçmıyordu.
“Oğlum, bir sorunun mu var?” diyordu babam.
“Oğlum, işlerinde bir sıkıntın mı var?” diye soruyordu annem.
En çok da kız kardeşlerim ve de özellikle tekne kazıntısı Yeliz;
“Sakın ağabeyimiz âşık-mâşık olmasın? Eee! Ne de olsa uzun zamandır arkadaşıyla arkadaşlıktan vazgeçmiş gibi, ne o onu, ne de ağabeyim onu arıyor, dikkat ettiğimiz kadarıyla. Eee! Yaşı da geçti, geçiyor. O bulacaksa bulsun, ya da eldekini kaçırmasın ki, düğün-dernek derken bizim de önümüz açılır!” derken Filiz de pozisyonu kaçırmamak düşüncesiyle;
“Artık bize de hayırlı kısmetler çıkar inşallah!” dedi.
Tek silâhım vardı elimde: Gıdıklamak. Ya da “Davul mu, tokmak mı?” deyip yakaladığımda kulunçlarını kırmak, ya da bıyıklarımla yanaklarını kaşındırmak. Tabiidir ki yakalayabilirsem, sokak dâhil kaçacakları her yer serbestti onlar için. Ama daha uzaktan niyetimi anlıyorlar, fiskosla(14) haber ulaştırıyorlardı birbirine;
“Gene bıyıkları titriyor, bir hainlik plânlıyor! Doğru odamıza, ya da sokağa!”
Odalarına girseler kapıyı içerden, sokağa çıksalar kapıyı dışarıdan mutlaka kilitliyorlardı. “Söz almadan” da açmamak gibi huyları vardı. Sözümü tutardım.
Annem, çok kızardı böyle bağırıp-çağırmalarımıza;
“Koca-koca, eşşek kadar insanlar oldunuz, hâlâ çocukluk günlerinizi yaşıyorsunuz!” ya da “Çocukluktan kurtulamadınız, birbirinize sataşmasanız, olmaz mı? Kavgayı bile beceremiyorsunuz!”
Artık o anda aklına başka ne gelirse sıra sıra dizeliyordu. En çok hoşlandığı da o malûm hayvanın adını şeddeli(15) söylemekti.
Kız kardeşlerimin aklımın alamadığı haşarılıklarından biri de, yanaklarına eziyet verdiğim bıyıklarımı uyurken falan kırpmaları-kesmeleri, benim de bir süre bıyıksız kalmamdı.
Günlerden bir gün utanmamışlar, tepkimden çekinmemişler, bıyığıma ağda yapıştırmışlardı. Çeksen bir türlü, çekmesen başka türlü! Ne sıcak sular, ne kolonyalar, ne de eter kâr etti. Üstelik eterle bayılır gibi de olmuştum.
Bürodaki arkadaşlarım ara sıra yaşadığım, ama hiç açık vermediğim bu değişikliğe alışmışlar; “Yine bıyıklarını dinlendiriyor!” derlerdi, ne demekse…
İşte o ağda olayının ertesi günü idi. Kayıtsız, ama her günkü kayıtlılığımla otobüs beklerken, yine koşuşuna şahit oldum onun karşı duraktan, bulunduğum durağa doğru. Otobüs henüz ufukta bile yoktu, ama yanıma gelmeyi istemiş ve yanıma gelir-gelmez de ağzını kapatarak gülmesini gizlemeğe çalışırken;
“Affedersin! Affedersiniz!” dedi, “Sizi böyle tanımamış olduğumu hatırladım birden!”
Oysa benim de kendinde, daha önceki karşılaşmamıza göre göremediğim o kadar çok şey vardı ki. Meselâ evvel emirde, siyah gözlükler takmıştı, sanki gözlerini saklarcasına. Meselâ saçları öyle alacalı-bulacalı değildi, düz apaçık siyah değil, eğer söylenmesi doğru olursa düz siyah renk ve kısa, hatta alabros(16) tıraşı gibiydi.
Dudaklarında, parmaklarında da boyanın izi yoktu, belki gözlerinde de. Çizme yerine pabuçları vardı ayağında. Bunların hiçbiri önemli değil, hepsi teferruattı aslında.
Dudağı şişmiş patlamış, bir yanağında da morumsu bir kızarıklık… Gözlerini görememiştim, siyah gözlük takmasının bir sebebi bu olsa gerekti. Bu menfiliklere karşın beni bıyıksız görünce gülmüştü, gülümsemişti değil, gülümsese zaten fark edemezdim, gözlüklerinden, düpedüz gülmüştü.
“Trafik kazası mı geçirdin yoksa? Ne oldu? Hem şu gözlüklerini kaldırırsan bir gözlerini görmüş olurum, seni görmemin sevincine ortak olması için gönlümün!”
Tüm tersliklere karşın, bayağı edebi cümle kurmuştum, farkında olmadan, ama meraklanarak, hem de “Günaydın!” demeyi bile akıl edemeden.
“Düştüm!” dedi. “Önce günaydın!”
“Pek öyle görünmüyor!”
“İnanmak zorunda değilsiniz!”
“Peki!”
“Bu kadar çabuk ‘Peki!’ demek?”
“Üzülmeyesin istedim. Anlatmak istememen senin en doğal hakkın!”
“Boya dediğin çıkar, dövme geçicidir, silinir, ben de öyle yaptım, bir dost önerisine göre. Ve bu haldeyim. Tıpkı sizin dediğiniz gibi gönülden sevmek yokmuş, sahiplenilmek ve sahibinin emirlerine harfiyen uyarak yaşamakmış mecburiyetim. Bir bakıma kadına zulüm. Ben buna lâyık değildim. Gereğini yapmak isteyince de bu hale geldim ve bitmesi çabuklaşmış oldu. Şikâyetçi olmadım. Çünkü hem beraber güzel diyebileceğim günlerimiz oldu, hem de öğrenciliğinin aksamamasını düşündüm. ‘Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez!’ Atasözünde belirtildiği gibi. Dayak yemenin acısı da geçer. Canım, bedenim yanmadı, ama gönlüm çok acıdı. Şimdi hastaneye gidiyorum, hem son bir pansuman, hem de raporumu almak için, çünkü evimde birkaç gün istirahat etmem gerekti, sonra da okuluma yetişme gayreti içinde olacağım.”
“Yardımcı olmamı ister misin?”
“Hem de çok isterim. Gerçekten gerçek birine ihtiyacım var, ama nasıl isterim bunu sizden? Daha isminizi bile bilmiyorum, hem dairenize gecikmek sorun olmaz mı sizin için?”
“Bir insana yardımcı olmaktan kim alıkoyabilir ki beni? Madem istiyorsunuz, ben de ‘Hayır!’ demiyorum. İsmime gelince, ismim; Deniz!
“Memnun oldum. Eğer öneri, nasihat ve atasözlerinizle arkadaşlığınıza devam ederseniz memnun olurum. Ben Güniz. Ve söylememe izin verin lütfen; ‘Hafıza-i beşer nisyan ile malul değilmiş’ ve üstelik ‘İnsan insana kavuşabilirmiş’ değil mi?”
“Yanlıştan dönmek hem erdem, hem de hünerdir. Ben de; ‘Haklısınız!’ diyorum, hem o deyimdeki gibi ‘Yerden göğe kadar!”
“Hastaneye burada inip gideceğiz.”
“Burası sizin okulunuz değil mi?”
“Evet! Ve yardım eder gibi koluma girerseniz, ben de bize rastlayan arkadaşlarım olursa onlara hava atmış olurum.”
“Özellikle de seni bu hâle getiren yanlış insana, değil mi?”
“Eğer rastlarsak neden olmasın?”
“Yani beni kullanmak dileğindesin!”
“Aklımdan bile geçmedi, sadece elinizde yüzük görmeyince yakınlaşmak için mazeret uydurmak çabasında oldum!”
“Ne gibi, neden?”
“Bu yaşımda, bunun için ben mi yol göstermeliyim?”
“Daha dün bir, bugün iki. Hem yaş farkımızın yakınlaşmaya da, arkadaş olmaya da engel olduğunu unutuyorsun.”
“Bunlar için de ne atasözleri, ne deyimler, ne özdeyişler vardır, kim bilir? Düşününce onları da sıra sıra aktaracağına eminim. ‘Dün bir, bugün iki’ diyorsun. Çoğaltmayı denemez misin? İçinden geçirdiğini denemek istemez misin?”
Sen-ben diye konuşmağa başlamıştı.
“Ne geçiriyormuşum ki içimden?”
“Hiçbir şey mi?”
“Yanlış düşündüğünü söylesem!”
“Bu sorumun cevabı değil. Gerçekten bana karşı hiçbir şey mi hissetmiyorsun?”
“Gerçekten hayır!”
“İnanmıyorum, çünkü yanına geldiğimde gözlerin ışıldadı. Beni bu halde görünce hüzünlendin aşırı derecede ve beni bu hale getirene nefretini hissettirdin. En önemlisi ise; kolun hâlâ kolumda ve mecburiyetin olmamasına rağmen sıcaklığını hissediyorum.”
Kolumu telâşla çekmek istedim hemen. Sıktı kolu ve dirseği ile;
“Hep böyle kalsın, sen de benim sıcaklığımı duymağa çalış ve mutlu olmaya gayret et!”
“Aklım karıştı küçük kız! Otuzuma karşı ancak yirmi yaşındasın. Ve benden çok, her şeye hâkimsin!”
“Biz kadınlar sizin göğüs kafesinizden yaratıldık, sizden bir parçayız yani. Sizden önce, siz gelişmeden yaşımızdan ilerisini görürüz. Haydi, itiraf et artık, ilgisiz değildin, ilgisiz değilsin ve ilk beraber oluşumuzdan beri de ilgilisin benimle, yanılmıyorum, değil mi?”
“Bir saniye! Pardon! Affedersin! Müdürüme haber vermeliyim!”
“Neyi?”
“Bildiğini!”
Telefonumu açtım, daha hastaneye ulaşmadan;
“Alo Müdürüm. Ben Deniz. Önemli bir işim çıktı, bugün gelemesem… Teşekkür ederim Müdürüm!”
Döndüm Güniz’e ve sordum;
“Nerde kalmıştık, devam edelim!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(1) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
(2) Güzellik (Kestirmesi) Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(3) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(4) VIP; Aslında kısaca; “Sıralama” anlamına gelmektedir. İngilizce “Very Important Person” kelimelerinin baş harfleri olup protokolde “Çok Önemli Kişi” anlamına gelmektedir. Türkçede bayağılaştırılmış olarak ÇÖK (Çok Önemli Kişi) olarak söylenmektedir.
(5) Siftinmek: Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(6) Ring; Çok anlamı olan genelde halka, daire anlamında kullanılan kelime, belediye ya da halk otobüslerinin kalktıkları yerden geniş ya da büyük bir daire çizerek aynı durağa dönmeleri şeklinde Ring Sefer olarak isimlendirilebilir. Yüzük, halka, çember, hale, pist, boks yapılan yer, muhtelif çalma sesleri, yüzük takmak, daire-çember içine almak, çalmak, çınlatmak gibi anlamları da vardır.
(7) İntiba; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(8) Müstehzi; Alay eden, alaycı.
(9) Yaban Mersini; Keçi yemişi. Fundagillerden, yaprakları taneli, çiçekleri genelde pembe, ya da beyaz olan çalı görünüşünde bir bitki.
(10) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.
(11) Taşralı; Taşrada yaşayan, taşra halkından olan kimse. Dışarlıklı.
(12) Davranışsal Bilimler; Doğal dünyadaki organizmalar arasındaki etkileşimleri ve aktiviteleri keşfetmeyi amaçlayan bilimler. İnsan ve hayvanların davranışlarını inceleyen bilim dalı.
Antropolog; İnsanbilimci.
Karakterolog; Bu kelimeyi sanırım ki karakterolojiden uydurdum, Karakteroloji; Irabilimci demek ve Google’dan tercümesi; Tıp ve mizaç sınıflandırmaya varmak için bireysel karakterlerin oluşumunun belirlediği varsayılan nedenlerle psikolojik incelemesini yapan kişiler. Kısa bir tarifle; “Bireylerde karakterlerin oluşum, gelişim ve ayrımlarını konu alan bilim dalını inceleyen kişiler”.
Karakteroloji; Irabilim. Bireylerde ıranın oluşum, gelişim ve ayrımlarını konu alan bilim.
Irabilimci; Karakter, yapı, öz yapı, yüz, çehre, görünüşlerini inceleyen.
Psikanalist: Karakterin dinamik yönünü kanıtlayan ve karakterin yapısını belirleyen kişiler.
Psikiyatr; Psikiyatri uzmanı. Ruh bilimci. Ruh hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisiyle uğraşan uzman kişi.
Psikolog; Ruh Bilimi ile uğraşan, ruh bilimci.
(13) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(14) Fiskos; İki ya da daha çok kişi arasında geçen, başkalarının yanında ama onların duyamayacağı bir gizli ve alçak sesle konuşma.
(15) Şedde; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret (Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse).
(16) Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.