Koşmaktan yorulmuştu genç adam. Sığınacak bir köşe, bir kuytu, bir dam arayışı içindeydi. Suçluydu. Belki de suçlu olarak anlatılmış, anlaşılmıştı.

Bir tepsi baklavadan üç-beş dike(1) (ç)alan birkaç çocuğun hapsedildiği, suçlarının ne olduğu belirtilmeden insanların günlerce hapishane köşelerinde çürütüldükleri ortamda, kendisinin de yakalanması halinde ne kadar süre içeride misafir(!) kalacağı belli değildi.

Yiyeceğini düşündüğü sopa ya da dayak da caba(2) olarak yanına kâr olarak kalacaktı, bedenine de tabiidir ki…

Bu heyecanla sokuldu penceresinden titrek bir ışığın soluklandığı evin kapısına doğru. Çaldı kapıyı, umut dolu bir umutsuzlukla;

“Kim o?” dedi bir kadın sesi kapı arkasından, korkulu, ürkek, endişe dolu.

“Aç bacım! Allah’ını seversen aç, yalvarırım aç, lütfen aç, lütfen!”

Yalvarıyordu.

Kapı arkasındaki ses, endişeliydi yine:

“Neden?”

“N’olur aç!”

“Açamam!”

“O zaman çekilin kapının arkasından, kapınızı kıracağım, size zarar gelsin istemem!”

Kapıyı kırmasının kurtuluşu olamayacağının farkında değildi.

“Kırmayın kapıyı! Açıyorum!”

Anahtar döndü yuvasında, kapı açıldı, soluk soluğa içeri giren genç adam, elini dudaklarına götürerek; “Sus!” işareti yaptıktan sonra kapının arkasında yere çöktü, dinlenircesine.

Karşısındaki genç kız, korkunun tüm azameti(3) ile ayakta titriyordu.

Sokaktaki ayak sesleri koştu, coştu, çoğaldı ve kesildi gitgide.

Genç adam çaresizdi, ne silâhı vardı elinde, ne de herhangi bir şey;

“Su!” dedi sadece, çaresizce, bayılırcasına göğsünün inip-kalkması yanında, kapanır gibiydi gözleri de.

Genç kız, genç adamın tepkisizliğinde döndü ve bir bardak suyla gelerek bardağı uzattı genç adama doğru. Genç adamın soluğu durulmuş, gözleri kapanmış, bayılmış, ya da kendinden geçmişti.

Genç adamın eli uzanmayınca su bardağına doğru, diz çöktü genç kız karşısına. Hafifçe başını kaldırıp göğsüne dayadı ve suyu içirmeye çalıştı. Genç adam gözlerini açma çabasını yaşadı, başaramadı, suyun bir kısmını yutkundu ve tamamen uzaklaştı yaşam dünyasından, kaykıldı kapının pervazına(4) doğru, durgun soluklanmasına devam etti.

Genç kız ne yapacağını kestiremiyordu, akşamın-geceye çağrısında ceset gibi bir yük kapının pervazında kendi kendisinin yalnızlığını yaşıyordu.

Genç kız çaresizdi. Cep telefonunu eline aldı. Özetin özeti bile uygun değildi, ama çaresizliğini paylaşmalıydı biriyle. O biri yalnız ve yalnız, ancak ve ancak ağabeyi olabilirdi. Anne ve babasının yokluğunda, onların bıraktıkları evde yaşamlarını devam ettirdiği ağabeyi.

Genç kızın ağabeyi, Güvenlik Görevlisiydi bir sitede. On beşte-ayda bir zorunlu olarak gece nöbetleri de oluyordu bugünkü gibi ağabeyinin. Genç kız bu gecelerde, geceleri kendisi kendisini kendisiyle paylaşıyordu.

Evde kalmamıştı, gençti, ama kısmeti de çıkmamıştı henüz. Bu nedenle ağabeyi de özel bir arkadaşı olmasına rağmen, onun kısmetinin çıkmasını bekliyor, uzanmak istemiyordu mutluluğuna, çok istemesine rağmen. Telefonu tuşladı;

“Korkuyorum!” dedi. “Yarım saatliğine de olsa gel ağabey!”

Nöbeti az-biraz evvel teslim alan ağabey, henüz nöbet yerini terk etmeyen bir önceki görevliye rica etti, Yöneticiye de haber verip biraz daha nöbete devam etmesi için, kardeşine çağırmasının sebebini sormadan. Arkadaşı kısaca;

“Olur kardeşim! Sen işine bak İsmet Abi!” dediğinde o, motosikletini çalıştırıp evine doğru yönelmişti bile.

Genç kız, genç adamı kapı önünden çekmeğe çalıştı. Gücü yetmedi, üstelik genç adam bu kez uzanmıştı kapı önüne boylu boyunca. Kapı ancak aralanabilirdi ki, bu da ağabeyinin oluşan aralıktan içeri girmesine yetecekti.

İsmet eve geldiğinde sorular dolu bir hayret içindeydi. Kısaca sordu;

“Polise de haber verdin mi Kısmet?”

“Hayır! Zaten birilerinden belki de polisten kaçıyordu, bayılmadan evvel. O nedenle yalnız ve öncelikle sen bil istedim.”

İsmet kapı aralığının ötesinde dinledi olanı-biteni. Sonra bardakta yarım kalan suyu fiskeledi yerde yatan genç adamın yüzüne doğru.

Korkuyla kendine geldi, yerde yatan genç adam. Doğrulmaya çalıştı. İsmet eline aldığı silâhı ile “Yavaş! Usulca! Yavaş! Yavaş!” dedi ve onu mutfağa doğru yönlendirdi.

Genç adam usulca oturdu sandalyeye kendini yönlendirenin kıyafetinden esinlenerek “Bir dakika” der gibi işaret yaptı. İsmet’in başını sallaması üzerine, cebinden cüzdanını, hüviyetini ve bir kısım kâğıtları çıkardı. Çünkü o da bir başka sitede Güvenlik Görevlisiydi. Tesadüfün bu kadarı olur muydu? Olurdu tabii. Hem neden olmasındı ki?

İsmet;

“Haydi kardeşim, ocaktaki suyu ısıt ve acele bir çay demle! Bir şeyler de koymağa çalış masaya, neler varsa. Biraz vakit almamız gerekecek bu geceden. Sanırım arkadaşımızın da anlatacağı bir şeyler ya da çok şeyler olsa gerek. Anlat bakalım kardeşim! Önce isminden başla. Biz iki kardeşiz İsmet ve Kısmet. Sen kimsin? Nesin? Neden? Anlat bakalım!” derken silâhını da yerine yerleştirmişti.

“Adım Hakan. Bir baltaya sap olamayıp Güvenlik Görevlisi olarak çalışıyordum Kimliğimde yazılı olan sitede. Annemin vefatını öğrenince alelacele(5) izin alıp görevimi arkadaşıma devredip annemin cenazesini köyde defnettim. O sırada sitede hırsızlık olmuş ve aceleciliğimden şüphelenip beni zanlı olarak belirlemişler. Arkadaşlarım yoldayken cep telefonumdan ‘Arandığımı, dikkatli olmamı’ önerdiler.”

Soluklanmak istedi, düşünürcesine ve devam etti Hakan;

“Buna rağmen evime gelmeyi denedim. Evime yaklaştığımda sivil birkaç kişiyi gördüm evimin etrafında. Beni fark edince peşimden koştular, ancak sığınabildim evinize. Olay bu. Şimdi kendimi ispat etmem gerek, zamana bağlı olarak. Ve hiçbir şey bilmediğim gibi tamamen de yalnızım. Hiç kimse, ispat edilinceye kadar suçlu değilmiş kanun karşısında(6), ama yargılanmışım bile. Neyle, nasıl bilmiyorum. Bu günlük hürüm, ama yarına Allah kerim!”

“Önce şunu söyleyeyim Hakan. Ben Üniversiteyi bitirdim, kardeşim de öyle. Ama artık iş aslanın ağzında değil, midesinde. Bu güvenlik işini ancak bulabildim ben de şimdilik. Kısmet hâlâ kendisine kısmet olacak bir iş aramakla meşgul. Bu bir. Bugün bu gecelik istirahat et bakalım. Hem gönül acın var anneni kaybetmişsin, hem de bir leke vurulmağa çalışılmış, ‘Çamur at, izi kalır!’ cinsinden diye düşündüğüm. Kardeşim sana yer hazırlasın. Sen de bana kimliğinle birlikte, sitede görüşebileceğim yakın arkadaş ya da kişilerin, hatta biliyorsan yöneticilerin adlarını ver. Ben bir bakayım, kurcalayayım, ne, nedir?”

Tekrar aklına gelmişçesine düşüncelerini sıralamaya çalıştı İsmet;

“Sen bana cep telefonunun numarasını da ver. Annenin Ölüm Kâğıdı, Defin Kâğıdı, cenazeyi köye götürmek için taşıt kiraladıysan onun makbuzunu, hatta şoförün, Köy Muhtarının, definde hazır bulunanların adlarını bul-buluştur. Sor-soruştur, bir liste yap. Zaman önemli. Hem de çok. Sitedeki görevden ayrılış zamanınla hırsızlık ve cenaze zamanları arasında bir uyumsuzluk yakalarsak bu senin kurtuluşun, beraatın olur. Olmazsa da dert etme. Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var!

Durdu bir süre. Gidecekken geri döndü, hatırına yeni bir şeyler gelmişçesine;

“Ben şimdi nöbetime gidiyorum. Söylediklerim yanında, benim aklıma gelmeyip de senin hazırlığımıza yeterli olacak dediğin bilgiler varsa onları da ekle, listene. Kısmet önce Allah’a, sonra sana emanet. Sana inanıyorum. İnancımın karşılıksız kalmayacağı düşüncem. Nedense belki de aynı işi yapıyor olmaktan dolayı olsa gerek sana kanım kaynadı birden. Güvendim. Sabaha vakitli gelmeğe çalışırım. Hazırlayacağın notlara göre kendimce bir mantık derlemesi yapmağa çalışacağım. Belki eve gelmeden önce, senin sitene de şöyle bir uğramaya çalışırım, iş arıyormuş gibi, olayı merak ediyormuş gibi.”

Çayın demlenmesini beklemedi İsmet. Soyunmamıştı da. Hemen döndü. Zihni meşguldü;

“İyi mi yapmıştı acaba? İnancında fanatik(7) miydi? Aynı mesleği paylaşmak tarafgirlik miydi, doğru muydu? Yoksa karşısında annesini kaybetmiş olmanın üzüntüsünü doyasıya yaşamadan bir yanlışlıkla karşılaşan insana yardım mıydı amacı? Hem bilmediği, tanımadığı bir insanı evde kız kardeşiyle yalnız bırakması? Kız kardeşine güveniyordu ama… İşte bu ‘Ama’ denilen şeye bir cevap yönlendiremiyordu.”

Bilemezdi Hakan’ın dürüstlüğünü İsmet. O; asla emanete hıyanet(8) etmezdi.

Hakan ve Kısmet yalnız kalmışlardı. İkramı öylesine bekledi Hakan ve doymayacakmış gibi saldırdı ekmeğe, peynire, zeytine.

Lâvaboya yöneldiğinde yüzündeki sarılık pembeye dönmüştü, ama endişe, korku, merak ve cevapsız “Nedenler” cirit atıyorlardı(9) bu pembelikte.

Genç kız, koltuğu ve televizyonun kumanda aletini gösterdi, ses çıkarmadan. Başını eğdi Hakan koltuğa oturdu. Kısmet mutfağa yöneldikten biraz sonra eğilen başı ve nefesinden başka hiçbir şey duyulmaz oldu.

Hakan soluklarında sızarcasına uyuklamağa başlamıştı, yorgunluktan. Beynindeki sorumluluk, vücudunun sorumsuzluğuna mağlup olmuştu.

Kısmet’in cep telefonu çaldığında o, ne o sesi, ne de konuşulanları duyacak, merak edecek konumda değildi. Ağabeyiyle konuşan Kısmet mutfak kapısından başını uzatarak Hakan’a bakıp konuşmasına devam etti.

Daha sonra da bir battaniyeyi Hakan’ın göğsünü ve ayaklarını kapatacak şekilde örttü.

Bir insanın gönül ve vücut yorgunluğu bu kadar üst üste binmiş olamazdı. Kısmet Hakan’ın uyuduğundan şüphelenmiş; “Ölmüş olmasın yoksa!” diye burnuna bir ayna tutarak solumasını kontrol etmişti, göğsünün inip-kalkmamasından çekinerek. Akıllı kadındı çünkü.

Sabahın oldukça erken bir vaktinde görevden dönen İsmet, Kısmet’in söylediği gibi onu o halde uyur bulmuştu. O gün, nöbete geç başlamış olması dolaysıyla, Hakan için onun sitesi ve sorumluluğuyla ilgili herhangi bir şekilde meşgul olamamıştı.

Ayrıca bir Güvenlik Görevlisi olmasına rağmen sanki bir zanlıyı, olası bir suçluyu saklıyormuş endişesini yaşamaya başlamıştı. Olasıydı ki, koşarak onu takip edenler, onun kaybolduğu yeri sınayarak belki de bulunduğu yeri tespit edebilirlerdi. Bu da başının, başlarının ağrıması anlamına gelirdi ki, istemezdi bunu İsmet.

Hakan ise sızmış oluşumuyla doğal olarak hiçbir şey düşünmemiş, zihninden hiçbir şey geçirmemiş, hiçbir şeyi not etmemişti. Uyanması da İsmet’in;

“Hadi hemşerim, kalk bakalım, bizim köyde sabah oldu!” sözleriyle olmuştu.

Başından geçenleri, teker teker anlattı yine Hakan. Kısmet’in kontrolünde ve eklentilerinde not aldı İsmet tüm söylenilenleri. Didiklemesi gereken en ufak bir ayrıntıyı bile notlarının arasına ok işareti ya da (x) işareti koyarak sayfanın sol tarafına defteri yan çevirerek ayrı ayrı bir şeyler yazıyordu. Emeli bir hayatı kurtarmaktı, hem kim olursa olsun. Oysa…

İlerleyen vakit de olsa, sanki yarım bir iş varmış gibi;

“Hazırlan Kısmet!” dedi kardeşine.

“Evde belki bunalmışsındır. Hava aldırayım sana. Belki arzuladığın bir şeyler varsa alırız. Maaşımı aldım. Geçerken oralardan, ev sahibimize de kiramızı öderiz.”

Hakan’a döndü;

“Bir isteğin var mı arkadaşım? Sana da teklif ederdim, ama şu sıralar tedbirli ol. Daha sonraları inşallah beraber çıkarız.”

Bu bir bakıma;

“Ev sana emanet! Yanlışlık yapma!” anlamındaydı belki de, özellikle kendileri dışarıya çıkarken, kapı üstünden kilitlendiğinde.

Motosikletini garaja kilitledi İsmet.

İsmet’in Hakan’ın anlattıklarına karşın zihnine takılan sorular vardı. En önemlisi de annesinin ölümüne koştuğunda suçlanmış olmasıydı ki, havsalası(10) almıyordu bunu. Bir bit yeniği(11), bir yanlışlık vardı, ama nerede?

Güneş bugün yüzünü göstermemeğe niyetliydi herhalde. Serin havada zihni açılmış gibiydi İsmet’in.

Kısmet sessizce yürüyordu yanında, başı eğik, kaldırım çizgilerine basmamak gayreti yaşayarak, sadece topuklarının sesiyle. Yaşama ilişkin bir biçim yoktu nefesinde bile. Kendi yanında bedeni, kendi yanında olmayan statik düşünceleri(12) vardı.

Yaşamı, yaşam değildi Kısmet’in. Elle tutulmasa, gözle görülmese bile, “Yok!” denilmesi imkânsız bir gönül sıkıntısı içindeydi, İsmet’in yorumladığı, yorumlayabildiği kadar. Şu an, bunu düşünüp irdeleme(13) anı değildi. Önce, evde kilitli olanın sıkıntısını sonuçlandırmak için beynindeki sorulara cevap bulması gerekti.

Dolaştıklarında vaktin o kadar çabuk nasıl geçtiğini hissetmemişlerdi, hele arkadaşıyla arkadaşlıklarında ağabey-kardeşin.

Yöneticiler gitmişler, ya da evlerine çekilmişlerdi. Konu zaten Üst Yöneticide bitiyordu, o da yoktu, diğerlerini evlerinde rahatsız etmeye gerek görmedi İsmet. O gün nöbette beraber olduğunu söylediği arkadaşı akşama nöbete girecekti.

Söz konusu evdeki bayan ise; “Bir hırsızın arkadaşı ile görüşmeyeceğini” söylemişti hakaret içeren cümlelerle, “Kim o?” dedikten sonra kapıyı açma zahmetine bile girmeyerek.

Elleri boş dönmüşlerdi. Pek de boş sayılmazdı esasında. Hemen yakındaki kebapçıdan etli pide ve ayran almışlardı, ev yemeğine katkı olması için. Ne de olsa ve bir bakıma misafirleri vardı, beklenmeyen. Misafir de ikram edilene kanaat edecekti, ister-istemez. Oysa eve vardıklarında evdekilerle salata ve ayran yaptığını gördüler Hakan’ın.

Masa da hazırlanmıştı, hem üç kişilik. Dolaptaki yemekler dışarıya tezgâha çıkarıldığı gibi bir de onların “Yoğurtlu çorba” dediği, kendisinin ısrarla “Yayla çorbası” dediği bir çorba yapmıştı henüz dumanları üstünde tüten. Mazereti, pul biberi ve de naneyi bulamamış olmaktan dolayı idi Hakan’ın.

Hayret etmek, şaşmakla eşdeğerdi, ama çabuk atlatmıştı şaşkınlıklarını kardeşler. Hakan’ın elinden iş gelmesinin ötesinde, zamanını boş geçirmek istememesi, zamanını yalnızca mutfakta harcaması, ayağına bir terlik bile geçirmemesi, özellikle Kısmet’in hoşuna gitmişti, masaya pideleri soğutmadan yemek için oturduklarında.

Ne aldıkları ayranlara, ne tezgâh üzerine sıralanmış tencerelere dokunmamışlardı suskunluklarında. Sadece çorba, pide ve ev ayranı ile köreltmeye(14) başlamışlardı nefislerini.

Televizyon bile açılmamıştı. Sadece çatal-bıçak sesleri duyuluyordu, bir de masaya konulan sürahideki ayranın bardaklara boşaltılırken çıkarttığı ses. Sessizlik egemendi tümünün suskunluklarında.

Yemekten kalktıktan sonra sadece sessizlikle yetinen Hakan;

“İstediklerinizi not halinde yazdım. Adresimi, telefon numaramı, vs. bence her şeyi. Artık sizleri daha fazla rahatsız etmeden başımın çaresine bakmaya çalışayım, izninizle!” dedi.

“Evine gidemezsin. Akraban falan varsa, çoktan araştırmışlardır oraları. Otele falan gidersen anında ihbar edileceğin garanti. O halde? Yapmak istediğin ne? Hemen yakalanmak mı? Bir gün daha seni hapsetmeme izin ver, lütfen! Bugün şu andan sonra ve yarın en geç akşama kadar sorununun üstesinden geleceğime inanıyorum. Eksik taşı mutlaka bulup yerine yerleştirecek ve seni temize çıkaracağım. Çünkü masum olduğuna gerçekten inanıyorum!”

“Üzdüm sizi ve kötü bir rahatsızlık verdim. Benim yüzümden lekelenmenizi, iyi niyetinizi boşa çıkarmayı istemem. Bırakın kaderimde ne varsa onu yaşayayım, çıkayım hayatınızdan üzmeden, üzülmeden de hem…”

“Bir gün daha sabretmeye gücün yoksa peki. Ama isterim ki kal. Yarın akşam her ne hal olursa olsun serbestsin. Tamam mı?”

Boynunu büktü Hakan; “Olur!” dercesine.

Yattıklarında bir süre uyku tutmadı Hakan’ı. Kalktı usulca. Lâvaboda abdest aldı. Yastıklardan birini seccade gibi kıble yönüne koydu ve namaz kılmağa başladı. Niyeti beş vaktin farzını kılmak, içinden geldiğince dua etmekti.

Lâvabo kapısının gıcırdayan sesini, dış kapının sesi ile karıştıran Kısmet, odasının kapısını açıp da Hakan’ın ibadet ettiğini görünce seccadeyi getirmek arzusunu yaşamasına rağmen onu Rabb’ıyla baş başa bırakmayı yeğledi, yatağına tekrar döndüğünde. Ve artık onu da uyku tutmaz olmuştu. Böyle bir insan, Hakk’ı, hukuku bilen birinde yanlışlık olamazdı, o insan yanlışlık yapamazdı.

Peki, kendini onun doğrusu olarak düşünebilir miydi? Neden olmasındı? Aşk, sonradan doğamaz mıydı? Sevemez miydi insan sonradan veya baştan talihin yönlendirdiğini? Aşkı yaşamak için icazet(15) mi alınmalıydı? Tapulu mu olmalıydı aşk?

Sahiplenmek kolaydı, hem de çok kolay, ama ya sahiplenilmek? Nasıl olurdu ki? Üniversiteyi bitirmişti ama bu konuda okuma yazması olmayan bir ümmi(16) idi.

Sabah olmak bilmedi.

Sabah nihayet olduğunda Kısmet, engelleyemediği düşünceler nedeniyle Hakan’la aynı evde birlikte kalmak istemiyordu.

İzin almıştı ya ağabeyi, o da katılmak istedi ağabeyinin gerçekleştirmeyi düşündüğü soruşturmaya, ya da araştırmaya, her ne denirse densin yapılacak olan işlemin adına.

Kısmet kahvaltı masasını topladı alelusul(17). Lâvaboya yığdı şöylesine, üstünkörü(18) ve çıktı ağabeyi ile sabahın temiz havasına, bir ilköğretim çocuğu gibi, heyecan üstüne heyecanla, ağabeyinin elinden tutarak. Motosikletini gene almamıştı İsmet, yalnız değildi çünkü.

Hakan’ın görev yaptığı siteye gittiklerinde, olayın olduğu gün beraber nöbet tuttukları arkadaşının elindeki anahtarla oynayarak kulübeye geldiğini gördüler. Anahtarı görmesi, İsmet’in aklına nöbet devir teslimlerinde ve belirli yerlerdeki kutulara yarım saatte, saatte bir tekmil vermelerinin(19) gerektiğini düşündürdü. Bunu daha önce neden akıl etmediğine eseflendi(20).

Bekleyen yabancıları gören Güvenlik Görevlisi sorarcasına;

“He gardaş?” dedi.

Olaya damardan girmek gerekti;

“Hakan’ın akrabasıyız. ‘Hırsızlık yapmış. Hapse girmiş!’ dediler. “Hangi Hapishanede diye bir bilen var mı?’ diye sormaya geldik.”

“Yok ya gardaşlar! Hakan yakalanmadı henüz, daha. Yok ortalıklarda kendisi. Hem ben adım gibi biliyom, yapmaz Hakan öle bi şeyler! Nemrut(21) Garı, gıcığı(22) var diye Hakan’ın üstüne çamur attı. Töbe! Töbe! Mübarek günde insanı günaha sokuyo bu insancıkları, bu gibinler. Oğlan anasını yitirmiş. Telâş içinde, yörümüş, gitmiş, hırsızlığa nerden akıl erdire?”

“Hakan kaçta öğrenip gitti annesinin ölümüne?”

“Şurdaki Nöbet Saatine tekmil vermiş, geri dönüyodu, cep telefonu çaldığında. Acele izin aldı ve hemen çıktı.”

“Peki, dikkatini çeken başka bir şey oldu mu?”

“Valla bilmem ki! O şikâyet eden gadının misafiri gelmişti. Hakan’ın arkasından onlar çıktılar. O gadın beş-on dakka sonra geri geldi. ‘N’aber?’ gibi lâf etti, sağa-sola baktı, şöyle bir. Eve gidip tekrar dışarı çıktı, on dakka gader sonra geri döndü ve evinden dönmesi ile birlikte ‘Hırsız çalmış!’ diye bağırmaya başladı. Yöneticiler geldiler. Tutanak duttular. Gadının bir bileziği kulübe arkasında bulundu. Üstelik kendi gördü bileziği. Hayret ettim. Bildiğim bu gader. Ama Hakan’ın böyle bi şey yaptığına zerre gader inanmiyom. Ama o gadın polise; ‘O beni hiç sevmiyodu, ısınmamıştı, hiç gülmezdi, hep zıttı’ gibi aklına ne gelirse sıraladı ve suçlu haline getidi masum(23) oğlanı. Polis hâlâ onu arıyo sanırım.”

“Bir saniye. Hakan’ın en son saati kurduğunu gösteren Gösterge Çizelgesi burada mı?”

“Evet! Yöneticidedir.”

“Peki! O Nemrut Garı dediğin hanım Hakan’dan ne kadar sonra çıktı kapıdan hatırlıyor musun? Bak burası çok önemli. Hatırlamak için zorla kendini.”

“Hatırlamama gerek yok ki, bilader. Misafirlerin giriş-çıkışları Misafir Defterinde kayıtlıdır.”

“Ben gidip yöneticiden şu Gösterge Çizelgesini alayım. Belki çıkışını ve izninin başladığı saati de not etmiştir yönetici.”

İsmet yöneticinin bürosuna gitti hemen. Gösterge Çizelgesinde saatin son kontrolü 15.00 olarak gözüküyordu. Yönetici; “Hemen” dedi, “Hemen o saatlerde geldi Hakan da, belki bir-iki dakika sonra. ‘Annem ölmüş!’ dedi, izin istedi. İzin verdim, hemen gitti! Ben de diğer arkadaşı göreve çağırdım. O da Gösterge Çizelgesine giriş olarak 15.20’yi işaretlemiş, burada görüldüğü gibi…” derken elindeki Gösterge Çizelgelerini gösteriyordu, masanın üstünde.

Bu bilgiler yeterliydi şimdilik İsmet için. Kulübeye hemen Kısmet’in yanına geldi. Kısmet Misafir Defterini inceliyordu. Hırsızlığı iddia eden kadının misafiri siteye 14.45’de gelmiş, 15.15’de gitmişti. Bu, “Nemrut Garı”nın da aynı saatlerde evinden çıktığı anlamını taşıyordu. Dolaysıyla da o ana kadar hırsızlıkla ilgili en ufak bir belirti bile yoktu.

Kadının söylediklerinin tümünün ve hırsızlığı beyan etmesinin hiç önemi yoktu artık. Çünkü o vakitlerde Hakan sitede yoktu ki.

Üstelik parantez içinde söylemek gerekirse çalındığını söylediği kendi ziynet eşyasını kendisinin bulması da ilginç bir rastlantıydı ki, bu ileride kendi sorunu olarak bile ortaya çıkabilecek bir şüphe olabilirdi. Demek oluyordu ki Hakan hırsız değildi. Olamazdı da.

Hırsızlık, eğer varsa ki inanmıyordu içinden, saatlerin yönelişine göre Hakan’ın ayrılışından sonraki vakitlerde olmuştu.

Bundan sonrası ne İsmet’in, ne Hikmet’in, ne de Hakan’ın konusu olabilirdi. Artık Nemrut Garının kini-garazı(24) mı, alacak-verecek gibi bir sigorta olayı mı, hiç ilgilenecek bir konu değildi. Bilinmesi ve hepsinin bilmesi gereken Hakan’ın temiz olduğu idi. Hakan temizdi. Tertemiz. İsmet kardeşine sarıldı, sevinçle evlerine yöneldiler.

Hakan bulaşıkları yıkamış, bulduğu elektrik süpürgesiyle süpürmeğe çalışıyordu evi, can sıkıntısından. Öyle ki kapıyı açıp da içeri girdiklerini duymamıştı bile. Buna rağmen karşısında onları görünce şaşırmadı da. Belki biraz mahcubiyeti(25) olmuştu, ev işlerini bildiğini belirtmesinden dolayı.

Hakan’ın omzuna koydu elini İsmet:

“Haydi, gözün aydın! Temizsin!”

Hakan inanmaz gözlerle bakıyordu Kısmet’e doğru. Kısmet başını salladı; “İnan!” dercesine. Ve ip koptu, Hakan İsmet’e sarılırken, gözlerinden gelenlere egemen değildi, ellerini öpmeğe çalışıyordu bir taraftan da;

“Sağ olun! Sağ olun! Nasıl öderim hakkınızı?” diyordu.

Ne geçebilirdi ki içlerinden?

“Ceketini giy, hazırlan hemen. Tüm belgeler kanıtlar ve şahitler yerlerindeler. Kimsenin seni lekelemeye gücü yetmedi, yetmeyecek de. Anne acını bile yeterince yaşamana izin vermeyenleri Allah mutlaka ve bir şekilde kahredecek, buna inan…”

Aradan geçen iki-üç gün içinde eski görevine başlayacaktı Hakan. Ama uygun görmedi. Onu şikâyet edene ne mi olmuştu? Hiç de umurunda değildi. Dönmeyecekti o siteye. İsmet’in kendi sitesinin yöneticilerine ricası ile onun görevli olduğu sitede başladı göreve.

Bir bakıma, çalıştığı siteye yakın oturan diğer bir Güvenlik Görevlisi ile değiş-tokuş yapmışlardı görevlerini…

Günler bir kez daha geçti aradan, aralardan. Hakan kendine gelmişti, yaralarını sarmıştı az da olsa. Susuzluğunda su sunan eller geliyordu çok zaman aklına.

“İnan!” der gibi kafasını sallayışı ve gözlerindeki memnuniyet, hatta sevinç gitmiyordu gözlerinin önünden çok zaman.

Evindeki yalnızlık; “Tak!” ediyordu canına. Ama edepliydi, kendine bugünleri sağlayanlara karşı art düşünceleri olamazdı Hakan’ın. Bu nedenle Kısmet için tek kelime bile soramıyordu İsmet Ağabeyine.

Özgürlüğüne kavuşalı beri İsmet, İsmet Ağabeyiydi onun için çünkü. Bir gün içinden geçenleri saklayıp, tüm cesaretini topladı Hakan;

“Elimden gelenleri biliyorsun Ağabey! Bir gün, hangi gün derseniz o gün, fakirhanemde sizi yemek ve çay ikram ederek ağırlamak istiyorum. Sadece bir jest(26), sadece bir teşekkür için. Bana bugünleri bağışladığınız, bugünlere beni lekesiz olarak ulaştırdığınız için. ‘Olmaz!’ derseniz, lokanta, ya da kebapçıya da davet edebilirim. Nasıl arzu edersiniz?”

“Hey delikanlı! Ne demekmiş o, bağış falan? Unut gitsin! Biz; ‘Seni davet edelim!’ derken, sen baskın çıktın. Peki yarın, nöbetten sonra doğru sendeyiz. Fazla masrafa girme. Tatlı da alma, ya da yapma, her ne hal ise, Kısmet yapar, tatlıyı biz getiririz.”

“Özel isteğiniz olur mu?”

“Ne hacet(27)! Güler yüzün, tatlı dilin yeter bize…”

Ne olurdu insanlar, hele hele ağabeyler, biraz anlayışlı olsalardı da; “Senin bir isteğin var mı?” diye sorsaydılar, o da; “Evet, var!” deyip çekinmeden isteğini, istediğini söyleseydi, olmaz mıydı?

Hakan’ın İsmet Ağabeyiyle bazen nöbetleri çakışırdı. Bazen gündüz-gece değişimi de olurdu, yöneticinin bilgisi tahtında. Bu seferki böyleydi, ama bundan sonrası olmayacaktı. Müjde gibi o gün söylemişti. Belki de o söylediği için Hakan şansını denemek arzusu duyup davet etmişti onları evine.

Çünkü İsmet Ağabeyinin daha iyi bir iş için, mesleği ile ilgili iş başvurusu kabul edilmişti, bir kuruluşça. Buradakine göre neredeyse iki misli maaş alacaktı, başlangıç olarak. Bir önceliği de ilerleyen zamanda yine Üniversite Mezunu olan, “Benim olsun istediği” Kısmet’e iş bulabilecek oluşuydu.

İlk defa koşullar ne olursa olsun, liseden sonra okuyamamış olmasına isyan etmek geçti içinden Hakan’ın. Eee! Bu durumda; davul bile dengi dengine çalarken, Kaf Dağının arkasını umut etmenin yararı olmayacağını düşünmeliydi!

Gerçekten düşünmek yoruyordu insanı. Salata için patatesleri haşlarken yakmıştı. Tarhana çorbası, topak-topak olmuştu kendi haline bırakılmaktan. Lâvaboya düşen domatesler de ızgarayı tıkamış, su ile dolan lâvabo taşmıştı dışarıya bir miktar.

“Behey adam!” dedi kendi kendine. “Nene gerekti yemeğe davet etmek, nene gerekti hayal kurmak, kurduğun hayali hayata geçirmeği düşünmek? Elinden bir tutan olsaydı, haydi neyse!”

 Uzaktan bile yoktu akrabası Hakan’ın. Elde yoktu, avuçta yoktu. Gönlü vardı boşluğa mahkûm. Bir tek evi vardı, anadan-babadan kalan, başını soktuğu. Onun da peşinde müteahhitler aport(28) bekliyorlardı, annesini kaybetmeden önce de, şimdi de… 

İsraf haram(29) ama yananı, topaklananı yenisi için tekrarlamak gerekti. Allah’tan kasabın bonfilesini tarif üzere ocağa koymamıştı henüz. Gerekeni yapmak zorundaydı ve “Allah’ım affetsin!” diyerek yaptı da…

İsmet Ağabey sigara içmiyordu, ama içki içer miydi, hiç düşünmemiş, aklına bile getirmemişti Hakan.

Kendisine sorsa, ayıp olurdu. Ya kardeşine sorsa? Belki ilk defa konuşacaklardı cep telefonlarının numaralarını birbirine karşılıklı verdiklerinden beri. Yanlış anlaşılmasın, hani “Bir gün daha sabret!” diye soruşturmaya gittikleri gün, “Belki lâzım olur!” diye birer kâğıda yazarak vermişlerdi üçü de birbirlerine telefon numaralarını.

Yoksa nereden edinecekti Kısmet’in telefon numarasını? Telefon o gün-bu gün hiç gerekmemişti. Belki bugün…

Neden olmasındı? En fazla “Hayır!” derdi o kadar. Hakan, gönlünde yaşattığı, beyninde şekillendirdiği o sesi o yüzü görürdüm diye düşünüyordu kendinde. Yetmez miydi ki ona? Hem neden yetmesindi ki?

Çekinerek de olsa tuşladı numaraları. Soran bir sesti karşısındaki “Alo!” demesine karşılık;

“Hakan!?”

Kalbi yerinden fırlayacaktı Hakan’ın sanki;

“Evet ben! Ama nasıl tanıdın ki hemen?”

“Cevap gerekli mi mutlaka?”

“Affedersin! Hazırlığım tamam da, elimden geldiği kadar. Bir tek şeyi sorayım istedim. Utanarak da olsa, mümkün mü?”

“Rica ederim, nedir?”

“Acaba İsmet Ağabey, içki olarak neyi tercih ederdi? Kendisine sormaya çekindim de…”

“Öyle bir alışkanlığı yok. Ancak, düğünlerde-derneklerde... Ama şimdi iyi bir iş buldu ya, sanırım bu akşam bir kadeh herhangi bir şeye ‘Hayır!’ demez”

“Anlaşıldı, teşekkür ederim!”

“Peki, senin istediğin bir şey var mı?”

“Senden başka bir şey istemem” demek isterdi ama;

“Tatlı yapacakmışsın, ya!” demeyi tercih etti, sessizce.

“Yaptım bile. O halde görüşmek üzere!”

“Görüşmek dileğiyle.”

Akşamı nasıl bekleyeceğini bilmiyordu Hakan. Dışarıya çıktı her türlü meşrubattan aldı birer tane, soda ve değişik içkilerden de 35’lik denen üç ufak şişe. Kendi alışkanlığı da yoktu ama mahzunluğu(30) belki gerektirebilirdi ilerde. Özenle yerleştirdi aldıklarının hepsini, sıkış-tepiş de olsa fakir buzdolabının raflarına, gözlerine.

Salonun ampullerinin aydınlatma derecelerini değiştirdi yükselterek, şu kadar wattan bu kadar wata. Terlikler, peçeteler, havlular hazırdı akıl edebildiğince. Akıl edemediği mumlardı.

“O da olmasın, olmayıversin canım!” dedi, zaten mum koyacak şamdanı da yoktu.

Kapı, zil yerine parmakla tıklatılarak çalınınca yüreği hoplamıştı, görecekti onu, günlerden sonra, tarife sığmayan, sığmayacak gönlünün güzelliği ile. Ve İsmet Ağabeyini kendisini zilletten(31) kurtaran o büyük insanı.

Kapıyı açtığında karşısında üç kişi vardı; O, ağabeyi o ve bir başka bayan.

“Dalgınlaşma Hakan! Bu benim arkadaşım Ayşe. Nişanlım da diyebilirim. Katılmak istedi o da bize. Biz de senin iyi niyetine sığınıp ‘Hayır!’ demedik. Masaya bir tabak daha koyarsın artık, üleşiriz yaptıklarını. Yok, ‘Koymam!’ dersen, ya da koyamazsan ben gider lokantada başımın çaresine bakarım, sen de bunlarla becelleşirsin(32) artık!”

“Kapıda kalmayın. Buyurun! Buyurun! Öyle şey olur mu Ağabey? Sen gönlümüzün de, masamızın da baş tacı, misafirisin. Gönlümüzün zenginliği hepimize yeter! Siz buyurun! Ben servis ve sandalyeyi hemen ekliyorum.”

Terlik çıkarmak isterken, telâşla sırtını portmantoya çarptı. Bu, önce gülüşmelere sebep olduysa da daha çok İsmet Ağabeyin;

“Hakan’ın sırtı telâştan ‘uf’ oldu!” demesiyle kahkahalar haline dönüştü. Hakan’ın annesinden kalan tek terlik dışında kalan terliklerin hepsi erkek terlikleriydi, çıkarttığı.

“N’apalım!” kaygısını yaşamadılar, görüldüğü kadarıyla, getirdiklerini masanın yanındaki rahmetli annesinden kalan dikiş makinesinin üzerine sıralarlarken.

“Ooo! Dikişte mi dikiyorsun yoksa?” diye söyleyen İsmet Ağabeydi. Ne Kısmet, ne de Ayşe’nin tebessümleri ve kahkahalarından başka sesleri çıkmamıştı geldiklerinden beri. Lâvaboda ellerini yıkarlarken bile.

Ayşe; çorba servisi için, “Yardım edeyim!” diye geldi önce mutfağa ve fısıldadı Hakan’a;

“Konuşmam gerek sizinle!”

Kızlar alışkanlıkları olmadığı için içki içmek istemediler, tercihleri meyve suyu idi. İsmet Ağabey;

“Yeni işimin şerefine bir kadeh koy bakalım arkadaş! “ dedi ve ekledi;

“Sen de bana katılacaksan; eğer?”

Emir, demiri keserdi. Kesmeliydi de. Gerilimin asudeliği(33) için gerekli gibi geliyordu bu, Hakan’a. Fazla servis bardaklarını toplayarak mutfağa yöneldiğinde Ayşe de takip etti kendisini, çorba tabaklarını lâvaboya koymak meyve suyu bardaklarını servis yapmak için.

Kısmet kalkmak için yerinden hareketlenir gibi olduysa da Ayşe; “Ben hallederim!” der gibi omzuna bastırarak yerinden kalkmaması gayretini sürdürdü.

Bu kere Ayşe;

“Annenizi yeni kaybetmişsiniz, başınız sağ olsun! Yalnız yaşamak zor olsa gerek!” dedi.

Bir şeyler söylemek ihtiyacını duyuyordu Ayşe. Bunu anlıyordu, ama ne anladığını anlayamıyordu. Geri zekâlılığı tam üstünde idi. Kim bilir belki de bildiği, gizlediği, söylemediği, ya da söylemek istemediği bilgiler vardı zihninde Ayşe’nin. Hakan bilemezdi bunları.

Bunları düşünüyordu bonfileleri tenceresiyle birlikte masaya getirirken Hakan.

Kadehlerdeki ilk yudum, doygun cesaret damlaları idi, boğazından geçen “Şerefe!” denildiğinde...

Ondan sonra kalkmadı yerinden bile. Ayşe’nin her seferinde sıkıştırmasından çekindiği için mutfağı Ayşe ile Kısmet’e bırakmıştı.

Hele ikinci kadehlere başlandığında İsmet Ağabey hafiften bir şarkı bile mırıldanmağa başlamıştı, Ayşe’nin gözlerine bakarak, arada sırada uzanıp elini tutarak.

İsmet bazen de Kısmet’e sataşıyordu; “Aslan Kardeşim benim!” diyerek.

Kahveyi bulamadığını, yerini göstermesini istedi Ayşe mutfak kapısından başını uzatarak. Hakan mutfağa geldiğinde can alıcı denilecek öğrenmek istediği soruyu sordu:

“Ne düşünüyorsun?”

Anında cevaplanacak bir soru değildi bu.

Anlamıştı. Ama şu an, o soruyu anlamamış olmanın yararlarını ya da zararlarını kavrayamıyordu beyni.

“Bir gün…” dedi, “İzin ver bir gün sonra anlatayım fakir kalbimin ızdırabını.”

Başını salladı Ayşe, kahvenin suyunu cezveye doldururken. Akşam ve gece bitti sonra.

“Bunun bir benzerini de bizde yaparız inşallah. O zaman da masa benden, tatlılar senden olur.”

“İnşallah İsmet Ağabey” dedi Hakan, İsmet Ağabeyi kendini öperken.

Kızlar bulaşıkları yıkamışlar, etrafı toplamışlardı, gitmeden önce. Mutfakta kahve kavanozunun üstünde bir telefon numarası kalmıştı onlardan, daha doğrusu Ayşe’den sadece…

“Demek istediğini anladım!” dedi Ayşe’ye telefon ettikten sonra buluştuklarında. Devam etmesini engelleyip sözünü kesti;

“Şimdi bana tahsilmiş, varlıkmış, güzellikmiş gibi fiziksel üstünlük ya da,  gereksizlikleri sıralama lütfen. Sevgiye inanıyor musun? Kısaca söyle bana; is-ti-yor-mu-sun?” 

Heceleyerek sordu sorusunu. Sorguladı âdeta. Akıllı kızdı Ayşe. Kendi isteğini, Hakan’ın isteği haline getirmişti (galiba).

“Sevgiye inanmasam, bir gün izin ister miydim? Ümidim olsaydı biraz keşke, birazcık, azıcık…”

“Neden ümitsiz olasın ki?”

“Düşünme dediklerini düşünmemek olmaz ki!”

Birden Ayşe’nin son cümlesini dinlememiş olduğu düşüncesiyle Ayşe’nin yüzüne baktı ve sordu;

“Ne dedin, son olarak?”

“Düşündüğünü; ‘Neden ümitsiz olasın ki?’ dedim.”

“Yoksa?...”

“Evet. Benim elçiliğim burada bitmiştir. Ne bir şey bildim, söyledim, ne bir şey duydum, ileteceğim. Bundan sonrası kendi dillerinizde, kendi ellerinizde... Yolunuz açık olsun!”

Durup şöyle bir bakındı etrafına yol ortasında, başkaları duymasın ister gibi fısıldadı Ayşe;

“Sizin yolunuzun açık olması, muhtemeldir ki; İsmet’le benim de yolumun açılması olacak bir bakıma. İstersen buna egoistlik(34) de, umurumda bile değil.”

Ve kucakladı Hakan’ı Ayşe, tekrarladı;

“Bundan sonrası sizin… Allahaısmarladık!”

Öyle fazla ve uzun günler geçmedi aradan. Konuştular aralarında Hakan ve Kısmet. Son olarak tek bir soru yöneltti Hakan, Kısmet’e;

“Kölen olayım ister misin?”

“Ne dememi istersin?”

“Evet, de. Yarın akşam sizdeyim. İsmet Ağabeyden isteyeceğim seni. Ama ben söyleyeyim ona, yemek daveti ister gibi.”

Telefonu açtı;

“Mahzur yoksa yemek değil ama bir çay içimi gelebilir miyim, özledim sizi de?” dedi.

Hiç tepkisi olmadı İsmet’in;

“Hayhay! Tabii! Neyse yemeği de bir başka zaman ödeşiriz, olur mu?”

Hakan Ayşe’yi aradı hemen:

“Abla, oldu!” dedi, “Yardımcı olacak mısın?”

“Eh be Hakan, bu yaşta ‘Abla’ deyip de yaşlandırdın ya beni, ne diyeyim ben sana?”

“Heyecan Ayşe, heyecan… Yarın akşam çay içmeğe gideceğim, yani gideceğiz. Yardım et! Bugün vaktin müsaitse bugün, yarın ‘He!’ dersen, yarın. Mutlaka destekle beni. Ne lâzımsa alalım, yapalım, lütfen!”

“Olur Hakan. Dur! Acele etme! İki ayağımı bir pabuca sokturma, hemen. Kısmet’in haberi var mı?”

“Yok, ama İsmet Ağabey söyler, mutlaka!..”

Sayılı gün çabuk geçer” derler.

Ertesi gün ve ertesi günün akşamı hemen geldi. Hakan oldukça düzgün bir kıyafetle ve Ayşe ablası(!) elinde çiçek ve çikolata ile geldiler İsmet Ağabeyin evinin kapısına.

Kapıyı İsmet Ağabey açtı büyüyen gözlerle ve şaşkınlaştı birden;

“Siz?!” diye sorgularken ne düşünüyordu, bilinmez.

Oturdular suskunca. Kısmet çayları servis ederken şaşkınca, Ayşe muhabbetle;

“Efendim ziyaretimizin amacı; kardeşiniz Kısmet’i, kardeşim Hakan’a istiyorum Allah’ın izni, Peygamberin kavliyle…” diye başladı sözlerine…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) “Sonra, sonra ne oldu?” diye düşünülebilir öykünün sonu için. Okuyucunun icat edeceği senaryoya kalmıştır sonuç. “Çifte düğün mü?” denir, “Kırk gün-kırk gece şölen mi? “Onlar ermiş muratlarına, onlar çıkmışlar balaylarına, biz çıkalım kerevetlerine mi?” denir. Her neyse, öyküyü sonlamak okuyana kalmıştır, vesselâm.

(1) Bir Dike Baklava; Yöresel olarak tek parça baklava.

(2) Caba; Bir şey ödemeden, para vermeden alınan şey, bedava, fazla olarak, fazladan, üstelik.

(3) Azamet; Büyüklük, ululuk, kurumlanma, onur, gurur, heybet.

(4) Pervaz; Kapı, pencere vb. Yerlerin kenarlarına geçirilen ensiz parça, silmelik kenarlık.

(5) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

(6) Bilindiği üzere; Mevzuat, İçtihat, AİHM Kararları yanında özellikle Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. Maddesi (“hiç kimse… şeref ve şöhretine karşı saldırılara maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır”), Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 17. Maddesi (“Hiç kimsenin… adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz”) Yani; “Hiç kimsenin cürmü ispatlanıncaya kadar suçlu olmadığını” bildirmektedir. Keşke uygulansa, uygulanabilse, gerçekten… Öyküde bu yanlışlığa parmak basabildiysem, sevinirim.

(7) Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

(8) Hıyanet; Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hainlik, ihanet. Güveni kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık.

(9) Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.

(10) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

(11) Bit Yeniği; Kuşkulu bir nokta. İşin gizli kalmış, kötü ve aksak bir yönü.

(12) Statik Düşünce; Değişmeden aynı durumda olan düşünce (sabit fikirlilik bir anlamda).

(13) İrdelemek; Bir sorunun ele alınabilen bütün durumlarını, bir konunun bütün yönlerini araştırıp birer birer incelemek.

(14) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(15) İcazet; İzin, onay, onaylama. Onay vermek. Ruhsat, diploma.

(16) Ümmi; “Anasından doğduğu gibi bilgisiz, okuma yazması olmayan” anlamında halk tarafından kullanılan bir deyiştir. Aslında Kur’an’da Yüce Peygamberimiz için kullanılan bu sıfat, müfessirler tarafından halkın yaptığı bir yanlışlık olarak yorumlanmaktadır.

(17) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

(18) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

(19) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

(20) Eseflenmek; Acınmak, acımak,  üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.

(21) Nemrut, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

(22) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.

(23) Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz, küçük çocuk.

(24) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.

(25) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.

(26) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle el-kol ya da başla yapılan içgüdüsel ya da istençli hareket.

(27) Hacet Göstermek; Herhangi bir şey için gerekli olmak, dilek, bunu Tanrı’dan beklemek.

(28) Aportta Beklemek; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komutun gereği gibi olmakla beraber, hazırda bekleme, harekete geçme bekleme anlamındadır.

(29) İsraf Haramdır; (Küllü Müsrifün Haramün); Gereksiz yere para, zaman, emek vb. harcama.

(30) Mahzunluk; Üzgün, hüzünlü, duygulu olma durumu.

(31) Zillet; Hor görülme alçaltılma.

(32) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

(33) Asudelik; Sakinlik, rahatlık.

(34) Egoistlik; Bencillik. Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarını herkesinkinden üstün tutan (hodbin, hodkâm).